Kitap

Ünlü Yazar Paulo Coelho’dan Kuran Dersi

Paulo Coelho, Kuranı Kerim’in fotoğrafını paylaştı ve altına “Dünyayı değiştiren kitap” yazdı.

Hiba B. Dakkak isimli bir Arap kız ise bu yoruma karşılık: “Doğru, şiddet ve katliamın kaynağı” yorumunda bulundu.

Bunun üzerine ünlü yazar Paulo Coelho

“Bu doğru değil. Ben Hristiyan’ım ve biz Hristiyanlar asırlar boyu inancımızı kılıç ile yaymaya çalıştık. Haçlılar kelimesine sözlükten bir bak. Kadınları öldürdük. Onlara cadı dedik ve bilimi engellemeye çalıştık. Galileo’ya yaptığımız gibi. Ancak bütün bunlar inançların değil, onu istismar edenlerin sorunudur” diyerek lafı gediğine oturttu.

Ah Benim Karım, Ah Benim Kocam, Canan TAN

Birbirinden farklı cinse sahip bedenlerde ayrı hayat süren iki ruh,

Zaman geliyor ve kendilerindeki eksikliklerin farkına varıyor,

Kendileri fark etmese de, kendi hayatlarından memnun olsalar da mahalle baskısı ve “tohuma kaçacaksın” gibi sürekli tekrarlanan iğrenç espriler ile zorla evlilik düşüncesi kafalarına kafalarına adeta hipnotize etmek istercesine işleniyor; “evet, ben eksiğim”

Ve arayışlar…

İnsanlar çift yaratılmıştır, bir birleri için yaratılmış iki cins insan vardır ama çok nadiren bunlar bir araya gelip 4X4 olacak bir aile kurarlar.

Aceleye getirilip de “ahha buldum bırakmam, hadi evlenelim” düşüncesi ile yapılan evliliklerde bir de çiftler birbirlerinin ufacık kusurlarına dahi tahammül edemiyorlarsa 4X4’lükten 4X2lik bile eser bulamazsınız.

Ama bazı evlilikler “bir kere geldim hayata, dayanamam” deyip bireyler daha fazla bir birine zarar vermeden sonlandırılırken, çoğu evliliklerde “huyudur” deyip devam etmektedir.

Allah herkese her şeyi ile mutlu olabileceği bir aile nasip etsin.

Canan TAN bu kitabı çift taraflı yazmış.

Kitabın bir tarafında aile kurmuş erkeklerin bakışı ile karıları, diğer tarafında ise aile kurmuş kadınların bakışı ile kocaları anlatılmakta.

Kitabı okuduktan sonra benim dediğim de kitabın ismi ile aynı; “Ah benim karım” ve beynimin hafıza odacıklarından çıkıp ete kemiğe bürünen, karım hakkında “Ah benim karım” dedirten bir sürü şey…

İyi ki varsın karıcığım:)

Kitap okumaya değer mi?

Çerezlik bir kitap. Yormadan, hemencecik bitirtiveriyor kendini.

Gerçek Özgürlük, Doğan CÜCELOĞLU

Kendi hayatımızı mı yoksa, başkalarının bize reva gördüğü hayatı mı yaşıyoruz?

Annem;

İlkokulu başarı ile bitirmiş bir ev hanımı. Ama ilkokuldaki derslerinde elde etmiş olduğu başarıya rağmen yobaz düşünceler içerisinde okutulmamış bir Türkiye gerçeği.

Rahmetli dedemin annesi şehre inmiş takvim yaprakları 19 mayısı gösteriyormuş: Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı günü. Bayram için okul öğrencilerinin çeşitli çeşitli gösteri etkinlikleri düzenleniyormuş. Kadına farklılık olsun, eğlence olsun diye gösterinin yapıldığı alana götürmüşler.

Orada etekleri dizlerinin, penyeleri göğüslerinin çatalının hemen üzerinde olan kızları görmüş. Kızları erkeklerle birlikte el ele tutuşup dans ederken, çeşitli oyunlar oynarken görmüş, konuşurlarken izlemiş…

O zaman rahmetli dedeme annem, okula devam etmek istediğini söylemiş. Dedem düşünüyor taşınıyor… Çevresindekilerle paylaşıyor. Dedemin annesi karşı çıkıyor; “Vay efendin şehirde okula göndereceksin de kızı orospu mu yapacaksın” … bir de arkasından “eğer gönderirsen sütümü sana helal etmem” lafı. Annemi eğitim hayatından alıkoyuyor.

Dedem sonradan “bu kızı okutamadığıma çok pişmanım” dese de iş işten çoktan geçmiş.

Babam: İlkokul mezunu.

Daha sütteyken annesi rahmetli olmuş.

Babası da daha karısının kırkı çıkmadan başka bir kadınla evlenmiş.

Babam olmuş üvey evlat.

Daha küçük yaşta öz dayısının yanında, dayısının her türlü işini yapmaya çalışan, ne yaparsa yapsın bir türlü hoşnutluk görmeyen bir çocuk. Bir gün, daha küçükken neredeyse dayısı kendisini öldürüyormuş da başkaları zor kurtarmış.

Öz babası şehirden bir şeyler getirirmiş, üvey annesi babamı suya gönderirmiş dönünce bakarmış ki; hiç bir şey kalmamış. Üvey anne her şeyi kendi karnından çıkanlara yedirmiş.

Sordum babama; niye okumadın? diye. Cevabı gözlerimi yaşartmıştı.

“Okula kaydettirdiler” dedi ama; “kimse ne defter aldı, ne kalem, ne kitap… ne ile nasıl okuyacaktım?”

İkisinin yolu karşılaşmış ve BEN!

Annem kendi istediği, hayalini kurduğu gibi mi bu yaşına geldi? HAYIR

Babam kendi istediği, hayalini kurduğu gibi mi bu yaşına geldi? HAYIR

Nereden mi biliyorum?

Bize imkan tanımadılar, bari sizin geleceğiniz sizin istediğiniz gibi olsun şeklindeki arzularından. Bize sürekli ettikleri nasihatten…

Doğan CÜCELOĞLU’nun Gerçek Özgürlük kitabı, zaman daha çok geçmeden anne, baba, çocuk… herkesin okunması gereken bir kitap.

Çünkü bu kitap, hiç farkına varmadığınız halde size takılan ve/veya karşınızdakine taktığını prangalarınız olduğunun farkına varmanızı sağlıyor.

Bu Dünyanın En Güzel Hikayesi

Bu öyle bir hikaye ki;

Bu hikayeyi bir insanın yazmış olabileceğine inanmıyorum,

Hayır; bu hikayedeki bu kadar ayrıntı bir insan tarafından düşünülmüş olamaz,

Öyle büyüsüne kapılıyorsunuz ve öylesine etkileniyorsunuz ki…

Bu hikayenin teması herkese göre değişiyor,

Bu hikayede her şey herkese göre farklı anlam kazanıyor,

Bu hikayeyi yaşıyorsunuz,

Ve  bu hikaye bitmiyor;

Bu hikayenin son sayfasını da bitirip kapatınca, başka bir şekilde yeniden başlıyor…

Bu;

Benim hikayem,

Bu senin hikayen,

Bu bizim hikayemiz,

Yaşadığınız hayattır bu hikaye,

Yaşamın ta kendisidir!

Kalbin Anahtarı, Aşkım Kapışmak

Geçmişe takılıp bugünü yaşayamıyoruz, gelecek için hayaller kuruyoruz ama bugünü boş vererek geçiştiriyoruz.

Gelecekte ne olacağımız ya da hayallerimizi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimiz bizim kendi içimizde saklı, öncelikle cevap vermemiz gereken soru; biz kimiz?

Eğer kim olduğumuzu bilirsek, Allah’ın bizi yaratma amacına da bir nebze yaklaşmış oluruz ve bu durumda:

Geçmişte yaşadıklarımız bizim için tecrübe olur,

Gelecek için ise gerçekçi gerçekleşebilecek hayaller kurarız.

Bunlar kısaca kitaptan benim çıkarımlarımdır. Şimdide size Aşkım KAPIŞMAK’ın Kalbin Anahtarı adlı bu kitabını daha keyifli okumak için tüyo vereyim;

Önce kitabın sol tarafındaki konu kısmını okuyun, sağ tarafta Aşkım KAPIŞMAK’ın yorumuna bakmadan kendi yorumunuzu yapın ve daha sonra Aşkım KAPIŞMAK’ın  yorumunu okuyarak kendinizle karşılaştırın.

kalbin anahtarı, aşkım kapışmak

Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda, Yılmaz Özdil

Bu kitap “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” Stephen King kitapları kadar gerici korkutucu, kitabın yazarı “Yılmaz Özdil” ise Agatha Christie’nin esrarengiz olayların üzerindeki sır perdesini ortadan kaldıran dedektif karakteri Hercule Poirot gibi.

Bu kitabın en ürkütücü tarafı; içinde yazanlar gerçek!

Okunması lazım, okutulması lazım özellikle de “alternatifi mi var mı ki, en azından Müslümanlar” diyerek, söylediklerinin/yaptıklarının, başka bir gün söylediğini/yaptığını sanki başkası yapmış gibi davranmasına rağmen, hepsinin doğru olduğuna inandıkları iktidar partisinin taraftarlarına…

Onlar bilgi sahibi olacakları bu tür şeylere para vermezler alın hediye edin! Ama onlar okumazlar da; Müslümanlığın kitabını anlayacakları dilden nasıl okumuyorlarsa ya da okusalar da Kuranı Kerimi nasıl işlerine geldiği gibi anlıyorlarsa işte o yüzden.

Ama yine de belki bir kaç tane doğruya önem veren kalmıştır aralarında. Denemeye değer.

Ama çocuklara okutun. Okullarda artık tarih diye safsatalar okutulmaya başlamadan önce bu kitabı okutun. Başka darbeler hakkında ahkam keserken yakın tarihin en büyük darbesinin sessiz sedasız yalanlarla dolanlarla nasıl yapıldığını öğrensinler.

Kitabı, yarısındayken bırakmak istedim çünkü; din maskesi altında şeytanların nasıl işler çevirdiğini gördüm. Ama daha neler yapmışlar diye devam ettim…

Bu kitap Türkiye’yi yönetenlerin sahip oldukları makamın yetkisini kendi çıkarlarına göre kullanarak minarelerine nasıl kılıf hazırladıklarını gözler önüne seriyor.

İktidar partisi, kendisine sadakati tescillenmiş ortaklarından öyle güzel bir saadet zinciri kurmuş ki; bu saadet zincirini bozmayı bırakın bozmak şüphesi içerisinde olan kim varsa ortadan kaldırmak için o kişinin geçmişine, kariyerine, gözünün yaşına bakmıyor.

Milyonlarca şehidin akan kanı ile düşman unsurlardan temizlenerek bağımsızlığını kazanan, Müslümanlığın İslamiyete layık yaşanası bir yer haline getirilen Türkiye’mizin bariz tuzaklara bilerek düşürüldüğü duruma o kadar sinirlendim ki gözlerimden yaş geldi.

İnsanın başına, vatan toprağının başına ne gelirse cehaletten gelir.

O kadar cahil insanımız var ki!

…

Mutlaka okuyun.

Mutlaka okutun.

Mutlaka öğrenin.

Mutlaka öğretin.

Korku, Osho

korku, oshoKorku nedir?

Neden korkarız?

Niçin korkuyoruz?

Korku gerekli mi?

Korkuya gerek var mı?

Korkuya ne gerek var?

Korku insan hayatını nasıl etkiler?

Korku insan hayatına pozitif etki edebilir mi?

Korku ile yaşanabilir mi?

Korku ile nasıl yaşanılır?

Korku ile nasıl mücadele edilir?

Korku ile nasıl başa çıkılır?

Korku nasıl yenilir?

Korku tamamen yok edilebilir mi?

İnsan korkusuz olabilir mi? …

Gibi korku ile ilgili tüm soruları ele alan Osho yukarıdaki tüm soruları, herkesin anlayabileceği yalın bir dil ile KORKU adını verdiği kitapta cevaplıyor.

korku, osho

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Yaşadığı dönemin ezilen insanlarının yaşantılarını, alt gelir grubuna mensup insanlar ile üst gelir grubuna mensup insanlar arasındaki adaletsiz gelir dağılımını, ülke politikalarının kusurlarını ve sonuçlarını… sanki siz kendiniz yaşıyormuş gibi ustaca kağıda döken, bir dönem kitapları yasaklılar listesinde olan, daha sonrasında ise yazdıkları siyasi otorite tarafından sürekli takip edilen bir yazardır Sabahattin Ali.

Hikayelerini okuduğunuzda; Sabahattin Ali’nin dönemi ile içinde yaşadığımız dönem arasında bir sürü onca seneler olmasına rağmen ilerleme kaydedilmediğine şahit olacaksınız; Sabahattin Ali adeta zamanda Türkiye’nin bizim yaşadığımız şimdiki zamanına yolculuk etmişte gördüklerini bir daha yaşanmasın diye hikayeleştirmiş gibi! Ama Türkiye’de okuyan kim?

Aşağıda kitaba ismini veren Sırça Köşk’ü yayınladım. Sırça Köşk’ü okuduğunuzda, kendisine nimet olarak verilmiş beynini kullanmayan insanların başkaları tarafından basit oyunlarla bile nasıl kullanıldığına şahit olacaksınız. Belki kendinizi, belkide çevrenizde burada anlatılana örnek bir sürü insan tanıdığınızı fark edeceksiniz.

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp:

-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız! demiş.

Ötekiler:

-Bu sırça köşk de nedir? diye sormuşlar, beriki:

-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehre varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş.

İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşehrilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış.

Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş.

Ahbaplar, önceden aralarında söz birliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde:

-Allah allah… Amma da acayip memleket ha!.. diye söylenirlermiş.

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

-Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?

Ahbapların elebaşısı:

-Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede? diye öğrenmek istemiş.

-Ne sırça köşkü?

-Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?

-O da neymiş?

Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp:

-Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim! demiş.

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar. Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar:

-Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!

-Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..

Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup:

-Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim! demişler.

Yabancıların elebaşısı:

-Olmaz… Olmaz… Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil…

Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehre gidelim! demiş.

Ama halk bırakmamış,

-Ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz! diye direnmiş.

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:

-İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların
hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış:

-Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşehrilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler.

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık:

-Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var? diye şöyle bir görünecek olmuşlar. Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış:

-İşte demiş,

-şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek
ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!

Halk:

-Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var?

Mesela şu odadaki ne iş görür?

-O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?

-Eee… şu odadaki?

-Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur… Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?

-Peki, ya şuradaki?

-Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.

-Bunu da anladık, ya bu odadaki?

-Sırça köşkün odalarını süpürtür…

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış.

Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

-Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar. Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış:

-İyi ama bu başın beynini almışlar!

Elebaşı balkondan seslenmiş:

-Öyle… Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!

Başka biri:

-Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş:

-Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!

Bir üçüncüsü:

-Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!

Elebaşı ona da cevap vermiş:

-Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada

-Şangır!.. diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış.

İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış:

-Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.

Allah De Ötesini Bırak 2

Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun) Allah’a Nasıl Dua Ederdi?

Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yaşlılıktan, katı kalplilikten, gafletten, düşkünlükten, zilletten kuşkusuz sana sığınırım. Fakirlikten, küfürden, fasıklıktan, ayrılık ve ihtilaftan, nifaktan, gösterişten ve riyadan sana sığınırım. Sağırlıktan, dilsizlikten, delilikten, cüzamdan, alaca hastalığından ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.

Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, işitilmeyen ve kabul olmayan duadan, doymayan nefsten ve ürpermeyen kalpten yalnız sana sığınırım.

Allah’ım kuşkusuz ben tembellikten, yaşlılıktan, günah işlemekten, borçlanmaktan, kabir fitnesinden ve azabından, cehennem fitnesi ve azabından, zenginliğin fitnesinin şerrinden sana sığınırım. Fakirliğin fitnesinden kuşkusuz sana sığınırım. Deccal’in fitnesinden kuşkusuz sana sığınırım.

Allah’ım! Senin gazabından rızana, cezandan affına sığınırım; senden yine sana sığınırım. Seni gerektiği gibi asla övmem. Sen kendi nefsini övdüğün gibisin.

Allah’ım, sen benim Rabb’imsin, senden başka ilah yoktur. Beni yaratan sensin ve ben senin kulunum. Gücüm yettiğince sana sığınırım. Üzerimdeki nimetini ve günahımı kabul ediyorum. Beni bağışla; çünkü günahları senden başka bağışlayacak yoktur.

Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun) ve sahabeleri bir aradayken yaşadıkları bir olay Allah’ın merhametinin yüceliğine çok güzel bir örnektir.

Bir gün Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun) saadet meclisinde oturuyormuş. Mescide bir esir grubu getirilmiş. O sırada Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun), bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını görmüş. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor sonra bırakıyormuş.

Kadın daha sonra kendi yavrusunu bulmuş ve bağrına basmış. Doymak bilmeden onu öpüyor, kokluyor, tekrar bağrına basıyormuş. Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun) bu manzara karşısında iyice dolmuş. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağı ile anındakilere kadını işret ederek “Şu kadını görüyor musunuz?” demiş.

Sahabeler hep bir ağızdan: “Evet Ya Rasulallah” görüyoruz demişler…

Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun) “Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu cehenneme atar mı?” diye sormuş.

Sahabeler “Hayır Ya Rasulallah” demişler.

Bunun üzerine Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun) şunu söylemiş:

“Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmak istemez.”

Anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna az!

Yaşar Kemal’in Okurlarına Vasiyeti

Benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun.

Benim kitaplarımı okuyan insanın insanı sömürmesine karşı çıksın; Kimse kimseyi aşağılayamasın, kimse kimseyi asimile edemesin, insanları asimile etmeye can atan devletlere – hükumetlere olanak verilmesin.

Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.

Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır.

Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.

KASIM 2014

Küçük Prens

Hayatın hengâmesinde ihtiyaçlarından daha fazlasına sahip olmak için bütün varlığı ile savaşmaktadır insanoğlu…

Üç günlük dünya için abartılı bir savaştır bu!

Bu abartılı savaşın içerisinde insanlar savaşa dursunlar, fark etmeseler de her geçen gün ölüme daha çok yaklaşmaktadırlar ve hal böyle devam ederken de çocukluklarını, çocukluk hayallerini günden güne beyinlerinin örümcek ağı bağlamış kapılar ardına açılmaz kilitler ile hapsetmektedirler.

Bütün kargaşa, bütün her şey büyükler yüzündendir; çocuklar işin masum taraftarlarıdır.

Hem zaten bir çocuk için büyüklerin önem verdiği şeyler ne kadar önemli olabilir ki!

Büyüklerin içinde bulundukları ama fark etmedikleri bu durumlarını bir çocuğun bakış açısı ile basitçe ortaya seriyor Antoine de Saint – Exupery Küçük Prens adlı eserinde ve büyük küçük herkese, herkesin başkalarının özgürlüğü sınır olmak üzere özgürce yaşamaya hakkı olduğunu ve yaşamak için de hep bir umut olduğunu anlatıyor.

Kitabın daha ilk sayfalarında Antoine de Saint Mustafa Kemal Atatürk’e Türkiye’yi çağdaşlığa kavuşturan özgürlükçü lider olarak atıfta bulunmaktadır.

küçük prens arka kapak

Yeni Dünya, Sabahattin Ali

Sabahattin Ali’nin öyküleri, diğer çoğu öykücü’nün öyküsünden alıştığımız şekilde değil! Öyle güzel tasvirlerde bulunuyor ki Sabahattin Ali, gerçek hayattan örneklediği karakterlerinin yaşadığı talihsiz olayların mutlu son ile sonlanacağını hafızalarınızda canlandırıyorsunuz, heyecanlanıp kalbinizin atışı hızlanmış ve adrenalin bütün vücudunuza yayılmış kendi yazdığınız öykü devamının mutlu sonu ile karşılaşmayı beklerken… karakterleri kendi bahtsız dünyalarının acımasız sonuna teslim ediyor…

Sabahattin Ali’nin gerçek hayattan canlandırdığı karakterlerde, Anadolu insanının kendi yakın çevresine yufka yürekli davranış sergilerken dış kapının mandallarına ne kadar acımasız olduğunu…

Daha bir kaç on yıllık yaşında olan, emekleyen Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu’daki memurlarının; makamlarının yetkilerini nasıl suistimal ettiklerini görebiliyorsunuz.

Şimdiki zamanda da karşılaşabileceğiniz gerçek hayattan karakterlerle Sabahattin Ali, öykülerine edebiyat ödülü almış dünyaca ünlü yazarların kitaplarındaki gibi canlılık katıyor ve tabiri caizse öykülerini bir nefeste okutuyor…