Sabahattin Ali

Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali

Kitaptan benim çıkardığım dersler;

  • Çevrende “iki eli kanda olsa yardım eder” deyimini doğrulayıcı nitelikte; zor zamanlarda güvenebileceğin dostların olsun ama kendi ayakları üzerinde durmayı da öğren,
  • Bir meslek sahibi ol; zanaat altın bileziktir,
  • Para kazanabilmek için yaptığın işini ihmal etme, işin için aileni de,
  • Şüphelerin varsa gerçeklere yürü,
  • Yaşadığı zamanın Anadolusu’nu yazan Sabahattin Ali’den bu zamana değişen tek şey takvim yapraklarındaki göstergeler,
  • Kamunun dirlik ve düzeni kamu yöneticilerinin nasıl biri olduğu ile alakalıdır; kamu yöneticisi ahlaksız ise kamu gün geçtikçe ahlaksızlığa yol alır,
  • Para, eğlence yarım bir insanın en zayıf noktalarıdır,
  • Sabahattin Ali biraz daha yaşasaydı Nobel edebiyat ödülü alması işten bile değildi.

İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali

Ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması…

İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… içimizde şeytan yok… içimizde aciz var…

Tembellik var…

İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var…

Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz… diyor Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan kitabının bir bölümünde…

Yaşadığı dönemde karşılaştığı olayları, yaşadıklarını müthiş, canınızı sıkmayacak bir betimlemeyle ve zengin kelimelerle anlatıyor ve olayları sanki öykünün kahramanı sizmişsiniz gibi hafızanızda canlandırmanızı sağlıyor Sabahattin Ali…

Wikipedia’da Sabahattin Ali’nin tarzını şöyle anlatmışlar: Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırarak, ezilen insanların acılarını, sömürülmesini dile getirmiş ve aydınlar ile kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir…

Ankara’da koltuklarında oturarak ülkeyi yönettiği zannedenler eğer Sabahattin Ali’nin yazdıkları dikkatle okuyup anlasalardı; Ankara’dan güzel görünen güllük gülistanlık Anadolu insanının, devletin kendisini bir halt zanneden memurları tarafından nasıl devlete kindarlaştırıldığını sezinlerler ve önlem alma gayreti içerisinde olurlardı fakat böyle yapmadılar. Anlamadılar, muhalif gördüler ve bertaraf ettiler.

Türk insanının gelişmesindeki en büyük engel olan: “ya taraf olursun ya bertaraf olursun” anlayışının 1948 yılındaki kurbanı olarak 1948 yılında 41 yaşında öldürülen Sabahattin Ali eğer özgürce yazmasına ve yaşamasına müsaade edilseydi Türkiye’nin dünyada Viktor Hugo, Dostoyevski, Tolstoy, Ernest Hamingway, Charles Dickens… kadar üne kavuşabilirdi. Ki zamanımızda Sabahattin Ali’nin tüm yazıtları Bulgaristan’ın tüm okullarında okutulmaktadır.

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Yaşadığı dönemin ezilen insanlarının yaşantılarını, alt gelir grubuna mensup insanlar ile üst gelir grubuna mensup insanlar arasındaki adaletsiz gelir dağılımını, ülke politikalarının kusurlarını ve sonuçlarını… sanki siz kendiniz yaşıyormuş gibi ustaca kağıda döken, bir dönem kitapları yasaklılar listesinde olan, daha sonrasında ise yazdıkları siyasi otorite tarafından sürekli takip edilen bir yazardır Sabahattin Ali.

Hikayelerini okuduğunuzda; Sabahattin Ali’nin dönemi ile içinde yaşadığımız dönem arasında bir sürü onca seneler olmasına rağmen ilerleme kaydedilmediğine şahit olacaksınız; Sabahattin Ali adeta zamanda Türkiye’nin bizim yaşadığımız şimdiki zamanına yolculuk etmişte gördüklerini bir daha yaşanmasın diye hikayeleştirmiş gibi! Ama Türkiye’de okuyan kim?

Aşağıda kitaba ismini veren Sırça Köşk’ü yayınladım. Sırça Köşk’ü okuduğunuzda, kendisine nimet olarak verilmiş beynini kullanmayan insanların başkaları tarafından basit oyunlarla bile nasıl kullanıldığına şahit olacaksınız. Belki kendinizi, belkide çevrenizde burada anlatılana örnek bir sürü insan tanıdığınızı fark edeceksiniz.

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp:

-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız! demiş.

Ötekiler:

-Bu sırça köşk de nedir? diye sormuşlar, beriki:

-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehre varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş.

İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşehrilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş.

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış.

Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş.

Ahbaplar, önceden aralarında söz birliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde:

-Allah allah… Amma da acayip memleket ha!.. diye söylenirlermiş.

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

-Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?

Ahbapların elebaşısı:

-Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede? diye öğrenmek istemiş.

-Ne sırça köşkü?

-Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?

-O da neymiş?

Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp:

-Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim! demiş.

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar. Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar:

-Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!

-Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..

Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup:

-Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim! demişler.

Yabancıların elebaşısı:

-Olmaz… Olmaz… Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil…

Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehre gidelim! demiş.

Ama halk bırakmamış,

-Ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz! diye direnmiş.

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:

-İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların
hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış:

-Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşehrilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler.

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık:

-Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var? diye şöyle bir görünecek olmuşlar. Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış:

-İşte demiş,

-şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek
ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!

Halk:

-Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var?

Mesela şu odadaki ne iş görür?

-O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?

-Eee… şu odadaki?

-Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur… Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?

-Peki, ya şuradaki?

-Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.

-Bunu da anladık, ya bu odadaki?

-Sırça köşkün odalarını süpürtür…

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış.

Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

-Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar. Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış:

-İyi ama bu başın beynini almışlar!

Elebaşı balkondan seslenmiş:

-Öyle… Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!

Başka biri:

-Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş:

-Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!

Bir üçüncüsü:

-Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!

Elebaşı ona da cevap vermiş:

-Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada

-Şangır!.. diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış.

İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış:

-Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.

Yeni Dünya, Sabahattin Ali

Sabahattin Ali’nin öyküleri, diğer çoğu öykücü’nün öyküsünden alıştığımız şekilde değil! Öyle güzel tasvirlerde bulunuyor ki Sabahattin Ali, gerçek hayattan örneklediği karakterlerinin yaşadığı talihsiz olayların mutlu son ile sonlanacağını hafızalarınızda canlandırıyorsunuz, heyecanlanıp kalbinizin atışı hızlanmış ve adrenalin bütün vücudunuza yayılmış kendi yazdığınız öykü devamının mutlu sonu ile karşılaşmayı beklerken… karakterleri kendi bahtsız dünyalarının acımasız sonuna teslim ediyor…

Sabahattin Ali’nin gerçek hayattan canlandırdığı karakterlerde, Anadolu insanının kendi yakın çevresine yufka yürekli davranış sergilerken dış kapının mandallarına ne kadar acımasız olduğunu…

Daha bir kaç on yıllık yaşında olan, emekleyen Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu’daki memurlarının; makamlarının yetkilerini nasıl suistimal ettiklerini görebiliyorsunuz.

Şimdiki zamanda da karşılaşabileceğiniz gerçek hayattan karakterlerle Sabahattin Ali, öykülerine edebiyat ödülü almış dünyaca ünlü yazarların kitaplarındaki gibi canlılık katıyor ve tabiri caizse öykülerini bir nefeste okutuyor…

Değirmen, Sabahattin Ali

D&R kitabevinde çok satanlar listesinde kapağının mavi rengi ilgimi çekmişti “Kürk Mantolu Madonna” kitabının.

Aldım, okudum… Dedim ki bu Sabahattin Ali ne büyük bir yazarmış be!

Biyografisini google amca’da bulabilirsiniz diye yazmıyorum.

Kürk Mantolu Madonna kitabını okuduktan sonra YKY’den Sabahattin Ali’nin çıkmış bütün kitaplarını aldım.

Yaşadığı dönemde karşılaştığı olayları, yaşadıklarını müthiş, canınızı sıkmayacak bir betimlemeyle ve zengin kelimelerle anlatıyor ve olayları sanki öykünün kahramanı sizmişsiniz gibi hafızanızda canlandırmanızı sağlıyor Sabahattin Ali…

Wikipedia’da Sabahattin Ali’nin tarzını şöyle anlatmışlar: Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırarak, ezilen insanların acılarını, sömürülmesini dile getirmiş ve aydınlar ile kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirmiştir…

Ankara’da koltuklarında oturarak ülkeyi yönettiği zannedenler eğer Sabahattin Ali’nin yazdıkları dikkatle okuyup anlasalardı; Ankara’dan güzel görünen güllük gülistanlık Anadolu insanının, devletin kendisini bir halt zanneden memurları tarafından nasıl devlete kindarlaştırıldığını sezinlerler ve önlem alma gayreti içerisinde olurlardı fakat böyle yapmadılar. Anlamadılar, muhalif gördüler ve bertaraf ettiler.

Türk insanının gelişmesindeki en büyük engel olan: “ya taraf olursun ya bertaraf olursun” anlayışının 1948 yılındaki kurbanı olarak 1948 yılında 41 yaşında öldürülen Sabahattin Ali eğer özgürce yazmasına ve yaşamasına müsaade edilseydi Türkiye’nin dünyada Viktor Hugo, Dostoyevski, Tolstoy, Ernest Hamingway, Charles Dickens.. kadar üne kavuşabilirdi. Ki zamanımızda Sabahattin Ali’nin tüm yazıtları Bulgaristan’ın tüm okullarında okutulmaktadır.

Değirmen kitabında Sabahattin Ali’nin yazmış olduğu öyküleri hiç canınız sıkılmadan okuyacaksınız.

Değirmen kitabında kelime dağarcığıma eklenen kelimeler;

İstihfaf: Küçümseme, hor görme, hafifseme

İstihza: Gizli veya kinayeli bir biçimde alay

Velut: Çok eser ortaya koyan, verimli

Vuzuh: Açık olma durumu, açıklık, aydınlık

Mütecessis: Gizliyi arayan, gizliyi gözetleyen

Rikkat: İncelik, naziklik

Zerdeva: Ağaç sansarı

Tekit: Kuvvetleştirme, sağlamlaştırma

Sayha: Bağrış, çığlık

Halita: Karışım

Hamletmek: Bir sebebe yüklemek, yormak

Şetaret: Sevinç, şenlik, neşe

İştiyak: Göreceği gelme, özleme

Teenni: İlerisini düşünerek acelesiz iş görme, ağır davranma

Kavil: Sözleşme, anlaşma

Müstantik: sorgu yargıcı

Müddeiumumilik: savcılık

Talik: Erteleme

Mübahase: Bir konu hakkında iki veya daha çok kişinin karşılıklı konuşması

Dehalet: Sığınma, korunma

Müziç: Bunaltıcı, tedirgin edici

Tenasüp: Birbirine uyma, yakışma, aralarında uygunluk bulunma, oran, orantı

Zulmet: Karanlık

Mamure: Bayındır yer, insan bulunan yer

Tahrirat: Resmî bir daire tarafından yazılan yazılar ve mektuplar

Tahassüs: Duygulanma, duygulanım

Tenevvü: Çeşitlilik

Hamakat: Ahmaklık

Çeşmiçerez olmak: İçli dışlı olmak

Mutadi: Alışkanlık

Mesame: Deri üzerindeki göze görünmeyen delikler

İstintak:Sorgu

Nahvet: Kibir, gurur, burnu büyüklük

İtidal: Aşırı olmama durumu, ılımlılık, ölçülülük, soğukkanlılık

Muavenet: Yardım

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

Kabuğundan sıyrılıp kendi hayatına yeni bir yön vermeye çalışan pısırık bir delikanlı memleketinden ve ailesinin yanından ayrılır. Gittiği yerde daha portresini görür görmez sanki yıllardır tanıyormuş gibi hissedip yabacısılamadığı kürk manto giymiş kadının izini sürmeye başlar. Delikanlı kadını, bıkmadan bekleyişler ve tesadüf olamayacak kadar imkânsız bir karşılaşma neticesinde bulur, tanışır, birlikte olur, yaşar…

Kürk mantolu kadın delikanlının pısırık hayatına cesaret tohumları ekmiştir.

Kadın artık delikanlımızın kadınıdır.

Delikanlı istemeye istemeye elim bir olay neticesinde bazı işleri halletmek için memleketine geri dönmek zorunda kalır, kadına sen benimsin sözü verir. Fakat kürk mantolu kadının kendi hayatına kattığı müthiş değerlere rağmen, gittiği memleketinde sahip olduğu kimliğinden sıyrılamayarak yine kendi iç karanlık zindanına geri döner ve hesaba katmadığı zaman delikanlıyı ömür boyu kendi iç dünyasında ağırlaştırılmış hapse mahkûm eder.

Sabahattin Ali, YAZMIŞ yaw!

Kürk Mantolu Madonna arka kapak