Anka Kuşu, Yılmaz Özdil

Türkiye’nin içinde bizzat yaşadığımız bugünü ile Padişah Abdülhamit ve Lozan Antlaşmasının imzalandığı dönemler arasını düşünüyorum, tek fark asker askere bir savaşta değiliz, diğer tüm her şey aynı!

Osmanlı İmparatorluğu yada batılıların tabiri ile Büyük Türk İmparatorluğu sadece ismen var ama içerideki tüm imtiyazlar yabancılara tanınmış, saray ve saray yalakaları şatafatlı hayatlarına devam etmekteler…

İnsanın sinirleri geriliyor; bir kere yaşama fırsatımız olduğu hayatımızda, sadece 100 yıl sonra atalarımızın tecrübe ettiği şeyleri yeniden tecrübe ediyoruz…

Yıkılan büyük bir imparatorluğun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti sadece 15 senede, kendi kendine yeten, batının yaptığından daha iyilerini yapan hatta barının örnek aldığı bir ülke konumuna geldi!

Yılmaz Özdil kitabında bunu sade bir dille anlatıyor…

Ama umutluyum; Türk insanı hep en dibi gördükten sonra aklı çark eder, yeni kahramanlar ortaya çıkartacağız ya da kahraman biz olacağız, yaptık yine yapacağız.

Burası Çok Önemli, Berat Albayrak

Burası Çok Önemli

Bakanlık görevinden alındı mı, istifa mı etti, azlini mi istedi tam bir muamma olan, eski bakanlardan Sayın Berat Albayrak’ın, hem Enerji Bakanlığı hem de Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemlerindeki çalışmalarını bir araya getirdiği bir kitap “Burası Çok Önemli”

“Burası Çok Önemli” kitabı için, Berat Albayrak’ın, bakanlık yaptığı dönemler ile alakalı kendi kendine hesaplaşması gözüyle bakabiliriz. 

“Burası çok önemli” tabirini, yaptığı bir sunumda dahi birkaç kez tekrarlaması haberlere bile konu olmuştu Sayın Berat Albayrak’ın ve kitabın adının da Burası Çok Önemli olması bu sebeple manidar! 

Kitabın kapağı çok güzel tasarlanmış, Türkiyemizin sınırlarını gösteren harita ve içinde yazan Burası yazısına bayıldım.

Türkiye, Anavatanımız, Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı herkes için önemlidir. Biz Suriyeliler, Iraklılar, Afganlar, Pakistanlılar veya diğer göçmenler gibi, vatanımızı terk eden millet asla olmadık, olmayacağız da. 

Vatanımızı son damla kanımıza kadar koruyacağımıza yemin ettik ve görevimizi layıkıyla yaparak vatanımızı çok sevdiğimizi ifade etmeye her zaman çalışıyoruz.

Sayın Berat Albayrak, bakanlıkları döneminde, Türkiyemizde işlemeyen çarkların neler olduğunu gayet iyi görmüş, fakat her ne hikmetse ki; kayınbabası da Türkiye Cumhuriyeti’ni tek başına yöneten, her erke sahip kişisi olmasına rağmen, sorunlar kağıt üzerindeki çözüm yöntemleri ile kalmış, bir ileri aşamaya şimdiye kadar geçmemiş veya çok azı geçmiş!

Sayın Berat Albayrak; Enerji Bakanlığı döneminde, milli enerji politikası üzerine eğilmiş, kendi kendimize yeten; doğalgaz veya ithal kömür ile çalışan değil, yerli kaynaklarımız ne el veriyorsa, HES ise HES, RES ise RES, GES ise GES kurulacağını,

Yabancılardan alınan teçhizatlar ile değil, üretilecek yerli teçhizatlar ile HES, RES, GES yapılacağına dair soruna çözüm geliştirmiş,

Nerede ne maden var, nasıl çıkarabiliriz, çıkan madenleri yurtdışına göndermeden kendi içimizde nasıl zenginleştirebiliriz gibi çalışmalar yaptırmış…. 

Ama Milli Üretim, önce kendi kendine yeten ülke politikası aslında yeni değil ki; Kurtuluş Savaşı sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluşuna önderlik edenlerin, savaş sonrası hemen uygulamaya başladıkları bir politika. Tek fark var; Onlar olmayan imkanlar yapabilmiş, biz ise şimdilerde henüz yapamıyoruz maalesef.

MTA, Petrol Ofisi, Petkim, Tüpraş, Etibank gibi kamu kuruluşlarının amacı tamda Berat Albayrak’ın işaret ettiği işi yapmak için kurulmuşlardı.

Anlıyoruz ki; ülke yönetimi konusunda ileriye gitmemiz gerekirken, taaa Kurtuluş Savaşı sonrasına gitmiş durumdayız!

Sayın Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde de aynı şeylerin geçerli olduğunu kitaptan anlayabiliyoruz; Türkiye Cumhuriyetini, dibe sürükleyen yabancı veya Türk olup özelde olan bankalar, ama BDDK’nın bu konuda yapabildiği hiçbir şey yok!

Neden?

Hazine tam takır bırakılmışken, Kamu Bankaları ile nereye kadar para politikası götürülebilir.

Enflasyon desen aldı başını gidiyor…

Akaryakıt artıyor…

Gübre, yem fiyatları artıyor…

Ürün fiyatları artıyor…

Vatandaş her günü, bir önceki günden daha pahalı geçiriyor…

Berat Albayrak sorunları ve çözümlerini diğer her bakan gibi  inşallah ile sonraya atıyor…

Birkaç ay sonra,

Birkaç sene sonra…

Oysa lafla peynir gemisi yürümüyor!

Ama bana göre asıl Berat Albayrak kitabında şunu haykırıyor;

TEK ADAM dediler, diyorlar ama TEK ADAM ile bakanlıklar ve ülke yönetilemiyor…

Toprağın Uyanışı, Jose Saramago

Serbest piyasaymış!

Ürünün değeri, serbest piyasada belirlensinmiş!

Peki;

Ürünün değerini belirlerken,

Kitabımızın adı “Toprağın Uyanışı”, konusu “Toprak İşçilerinin Hak Alma Mücadelesi” olunca toprak mahsulleri için konuşalım; toprağa ektiği, diktiği mahsule gözü gibi bakan çiftçinin emeğinin değeri serbest piyasada nasıl belirlenir?

Sen ek veya dik, 24 saat aklın topraktaki üründe olsun, hava durumlarını hiç kaçırmadan izle, gübrele, çapala, sula, büyüt, topla…

Sonra bir tane aracı gelsin yok pahasına senin ürününü alsın, o aracılar bir birleri ile koordineli olduğundan, akaryakıt fiyatları, nakliye gideri, mahsulün çürümesi falan diye bahaneler üzerinden ağız birliği yaparlar…

Fiyatlar aracıların kendi aralarında anlaştığının üzerine hiç çıkmaz, yok pahasına alırlar…

Devleti yönetenler, kendi havuzlarına para akıtanları unutmadıklarından, bu olayı bilmezden gelirler…

Para babalarının işlettiği marketler, üzerinde üreticisinin alın terinin kokusunun olduğu ürünü, üretici zarar etmesine – iflas etmesine rağmen, aldığının 2-3 katına satarak paralarına başkasının emeği üzerinden para katarlar…

Bu düzene kim dur diyecektir!

Mustafa Kemal Atatürk; “köylü milletin efendisidir” demiştir!

Köylü olmadan, köylü bizi beslemeden ülke aç kalır…

Kalmaz mı diyorsunuz;

Yurtdışından ithal edilebilmesine mi güveniyorsunuz?

Allah korusun bir savaş anında, bir ambargoda görürüz göreceğimizi!

Savaş olmaz mı?

Rusya, Ukrayna ile evcilik mi oynuyor?

Patronlar çok kazansın diye herkes, siyasi düşünesini bir tarafa bırakarak bir olduktan sonra, bakın bakalım asıl işi yapanın değeri serbest piyasada nasıl belirleniyor.

Bazen tuhaf olaylar her ülkede, bir birinin kopyasıymış gibi yaşanmış ve yaşanmakta;

Hakkını isteyene karşı, herkesi korumakla yükümlü kolluk kuvvetleri her nedense, sistemi yönetenleri korumaya girişiyorlar.

Be mübarek, o ezilen kişinin haksızlık karşısında elde edeceği hak, senin de hakkın olacak!

Birlikten kuvvet doğar.

Siyasi düşüncesini bir tarafa bırakarak her çiftçinin, her köylünün, her ezilenin bir araya gelerek, hakkını araması şarttır…

Dünya herkese yeter!

Köylü – çiftçi ülkeyi besler, köylünün hakkını alamadığında, ülke beslenemez, ülke açlığa sefalete sürüklenir…

Eyy köylü arkadaş, uyan, hakkını ara, hakkını al!

Buzlar Çözülmeden, Cevat Fehmi Başkut

1965 yılında Cevat Fehmi Başkut tarafından kaleme alınan, Buzlar Çözülmeden adlı tiyatro eserinde;

Serbest piyasa,

Fahiş fiyat,

Stokçuluk,

Tekelcilik,

Karaborsa,

Ürünü ederinin çok çok üzerinde vatandaşa satma,

Yüksek faiz ile vatandaşı borçlandırma, malına toprağına el koyma ve buna da risk ortaklığı deme,

Vatandaşın değil parası olanın hakkını koruyan kanun savunucuları, siyasetçiler,

Parası olanın vatandaşın üzerine mafya ile korku salması,

Vatandaş için kullanılmayan paranın, sermayedarların işini gören mafya babası ve adamlarına yedirilmesi,

Bozuk düzene karşı ses çıkartanların terörist diye yaftalanmaları,

Her cümlesine Allah, Bismillah diye başlayanların, Müslümanlığı işine nasıl geliyorsa öyle yorumlayarak el birliğiyle vatandaşı sömürmeleri,

Kendilerinin burun kıvırdıklarını vatandaşa reva gören kapitalistler…

Gibi karakterlerin ve olayların, tiyatro eserinin yazıldığı günden 57 yıl geçmiş ama Türkiye’mizde bir şey değişmemiş diye okuru güldürürken sinir eden harika bir hiciv.

Okuyun, okutturun,

İzleyin, izlettirin…

Sanatçıları susan bir ülke, ölüm uykusuna yatmıştır!

1986 sinema uyarlamasını aşağıda izleyebilirsiniz.

https://youtu.be/zRGKIhBg-Rk

Kral Çıplak, Hans Christian Andersen

Haksızlığa susan dilsiz şeytan olmayın,

Görünen köy için karga kılavuzlara ihtiyacınız yok,

KRAL ÇIPLAK gördüğünüz halde yine de alkış tutmayın,

Yangını çıkartan bir kıvılcımdır,

Vatandaş düşünülmeden, şahsi ve yandaşların çıkarı düşünülerek yönetilen her ülke için KRAL ÇIPLAK diyerek, dönüşümü başlatacak bir korkusuz, bir babayiğit muhakkak çıkacaktır,

Zararın neresinden dönülürse kardır ama iflas etmeden önce!

Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in, 1837 yılında yayınlanan, Kral Çıplak (The Emperor’s New Clothes) adlı masalını,

Masalın içerisindeki derin anlamı idrak etmeden,

Okuduğumuz, okuttuğumuz veya hiç okumadığımız, okutmadığımız için belki de çoğunluk oyu ile kötü yöneticiler seçiyoruz, seçilmelerine zemin hazırlıyoruz,

Seçilenler tarafından yönetiliyoruz ve ne kadar kötü olursa olsun “seçtik bir bildiği vardır” diye yaptıkları hataları yüzlerine vurmadan yaptıklarına çanak tutmaya devam ediyoruz!

(Burada işin önemli kısmı öğretmenlerimize düşüyor..)

Türkiye’mizde, en derinden hissettiğimiz halde, “KRAL ÇIPLAK” demek için hala ne bekliyoruz!

Kitaplar Zamanın Büyük Denizinde Dikilmiş Deniz Fenerleridir.

Kral Çıplak, Hans Christian Andersen, 1837

Hayvan Çiftliği, George Orwell

Her şey çok güzel başlamıştı, uzun yıllar boyunca, ataları da dahil karın tokluğuna köle gibi çalıştırılan maraba sınıfı, karınlarına gireni bile kısarak kendi yaşam kalitesini daha fazla artıran, kendilerini sefalete sürükleyen efendilerine karşı ortak hareket etme kararı almışlardı.

Kendilerine bir de lider belirlemişlerdi.

Kendi haklarını belirtir kati yasalarını hep birlikte belirlemişler, hep birlikte ezberlemişlerdi, herkese de ezberletmişlerdi.

Kim dost? Kim düşman? ayrımını yapmışlar, maraba sınıfındaki küçüklü büyüklü herkesin okuma yazma öğrenmesini sağlayarak uyanık olup oyuna gelmemelerini, her şeyden haberdar olmalarını sağlamayı amaç edinmişlerdi.

Efendileri bu işi nasıl yapıyordu? Bu işi bizzat yapan bireyler olarak mevcutta yaptıkları işlerini yapmaya hem kendileri de bu kazancın ortağı olacakları için, devam ettikleri takdirde başarılı şekilde kazançlarını arttırarak her şeyin üstesinden gelebileceklerine inançları tamdı.

Her şey güzel gidiyordu.

Taaaaa ki lider olarak belirledikleri yoldaşları, efendileri gibi olmaya özenerek kendisinin ve yardakçılarının çıkarlarını ön plana çıkarana kadar.

Kendisini koltuktan kimse kolay kolay indiremesin diye kolluk kuvvetleri teşkilatını kurdu. Kendisine rakip olarak gördüklerini sınırlarının dışına uzaklaştırdı.

Daha fazlasını elde edebilmek için eskiden köleliğini yaptığı efendileri ile anlaşma masasına oturdu, anlaşmalar imzaladı.

Bu yola birlikte çıktığı maraba yoldaşlarını, bu sefer kendisini onların efendisi rolüne girerek, kendisi ve kendi mahiyetindeki ekibini şatafat içerisinde yaşatmak için, eskisinden pekte farklı olmayan köle düzenlerinde çalıştırmaya başladı.

Lider ve yardakçısı beyin takımı, tüm yoldaşların birlikte belirledikleri yasaları kendi çıkarları doğrultusunda değiştiriyor, minareyi çalan kılıfını hazırlar misali her yaptıklarına kılıf uyduruyorlardı artık.

Uygulamalara karşı çıkanlar ise kolluk kuvvetleri tarafından tehdit edilerek ya da ibreti âlem cezalar ile susturuluyorlardı.

Teknolojinin tüm nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak, artık birlikte ve özgürlük amacı ile çıktıkları arkadaşlarını birer yoldaş olarak değil, eskiden olduğu gibi yine maraba sınıfı olarak görüyor ve bu tebaa üzerinde büyük korku unsuru oluşturuyorlardı.

Eskisinden hiçbir farkları kalmamıştı.

Aç, kemikleri sayılacak derecede açtı.

Tok, çatlayacak derecede toktu.

…

George Orwel’ın hayvanları doğadaki yaşam tarzlarına göre büyük bir itina ile insanlaştırdığı kitabı olan Animal Farm ( Hayvan Çiftliği )’ da bizim pekte yabancısı olmadığımız, hatta şimdiki zamanda bile yaşamakta olduğumuz siyasi düzeni okuyacaksınız.

Domuz domuzluğunu yapıyor, köpek köpekliğini, koyun koyunluğunu, eşek eşekliğini…

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği büyükler için olduğu kadar çocuklar içinde hem eğlendirici ve hem de eğitici bir kitap.

Çılgın Türkler Kıbrıs, Turgut Özakman

Stratejik olarak ne kadar önemli konuma sahip olduğunu haritadan görebilirsiniz, tam burnumuzun dibi, ayrıca Suriye’yi ve Lübnan’ı da cepheden gören konumda…

Silahlandırıldığını bir düşünün!

Ya da kıta sahanlığı ile Suriye ve Lübnan gemi geçişlerindeki harika kontrol edilebilirliğini!

Yavru Vatan Kıbrıs

Kimseye bırakılamazdı

Bırakılmadı da!

Kıbrıslı Rumlar Yunanlılardan aldıkları destek ile, adanın tamamına sahip olabilmek için, Türklere karşı soykırım yapmaya başlamışlardı, çoluk çocuk kadın yaşlı demeden vahşice can alıyorlardı. En acımasız canlı insandır sözünü doğrular nitelikteydiler. Vampir kana susamıştı bir kere.

1922nin intikamı da işin içindeydi Yunanlılar için

Birleşmiş Milletler, NATO hangi zor zamanlarımızda yanımızda oldu ki, hem kuyruk acıları var neden olsunlar ki!

Biz bizeydik

Dünya üzerinde en iyi Türk ölü Türk’tür anlayışına karşı bizde de Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur deriz bizde!

Dünyanın en iyi ve kurallarına göre savaşan bir milletiyiz; bizimle savaşanla savaşırız; kadın, çocuk, yaşlı veya teslim olan ile değil!

Ama kanı bozuk Rumlar, Ermeniler, Yunanlılar, insan hakkı diyen ama kendilerinden olmayanın hakkını yiyen Batılı Ülkeler…

Ama hepsi 1974 yılında gördü Türklerin sabrı taşarsa ne kadar iyi savaşçı olduklarını…

Gelmiş geçmiş en iyi, en az zaiyatlı deniz kuvvetleri ada çıkarmasını, hava kuvvetlerinin indirmesini, deniz, kara ve hava kuvvetlerinin en iyi organizasyonunu…

Bu kitap ile daha iyi anlıyor insan;

Milli üretiminiz olmadan topal olacağımızı, kendi kendimize bile yetemez olduğumuzda dış mihrakların ilk fırsatta köpeklerini üzerimize salacağını…

Mesela silahın var mermisi yok. OLMAZ,

Aracın var yakıtın yok. OLMAZ

Rütbelilerin var liyakat yok. OLMAZ

Hedefin var planın yok. OLMAZ

Bütün bunları işte Kıbrıs Barış Harekatını anlatan bu kitabı okurken yaşıyoruz.

Kıbrıs Barış Harekatı; Kıbrıslı Türk Soydaşlarımız, Mücahitlerimiz, Kıbrıslı Türk Liderlerimiz, Türkiye Politikacıları, Erimizden Generalimize kadar Askerimizin hem cephede, hem masada kazandığı bütün bir zafer olmuştur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunda emeği geçen tüm şehit ve gazilerimizden Allah razı olsun.

Bu kitabı yazarak bizlere Kıbrıs’ı anlatan Turgut Özakman’dan da Allah razı olsun.

Tarihi olaylar sosyal medyada bir cümle ile anlatılabilecek olmaktan daha derindir.

Yaşandığı zamana göre, giriş gelişme sonuçları öğrenilmeden tarihi olaylar, tarihi şahsiyetler hakkında yorum yapmak, ileride hatalı kararlar almaya sebep verir.

Tarihimizi doğru öğrenelim.

Böylece hainleri kahraman, kahramanları da hain ilan etmemiş oluruz.

Yunanlıların şimdilerde dibimizdeki adalarını silahlandırmaları boşuna değildir. Yine bir ütopyanın peşinde olabilirler, dikkatli uyanık olmalıyız, bizim bizden başka dostumuz yok, her an hazır daima hazır bulunmalıyız!

Körlük, Jose Saramago

Allah’a şükür görüyoruz

Keşke kör olsaydım da görmeseydim dediğimiz şeyleri de görüyoruz

Ya hiç bir şeyi görmeseydik

Hiç beklemediğiniz anda gözlerinizin hiç bir şey görmemeye başladığını düşünün

Kapatın gözlerinizi ve o ana kadar görerek yaptığınız şeyleri yapmaya çalışın

Ne yapıyorsunuz?

Nasıl yapıyorsunuz?

Bu nimet boşuna verilmedi

Ya gören körlere ne demeli

Kötülüğü gördüğü halde göz yumanlara

Gördüğü halde körmüş gibi davranarak hiç bir şey yapmayanlara ne demeli

Görenlerin görevi körlere destek olup doğru yere götürmek değil mi

Peki görenler, neden tek başınayken sürüden ayrılan koyundan farkı olmayan körü, kurtlara teslim ediyor?

Ben ikimize de göz olurum demek ve dediğini yapmak sadece peygamberlerin görevi mi!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı

Şartlar çok kötü olabilir…

Durum nereden bakılırsa her açıdan alehyte görünebilir…

İşin içinden nasıl çıkılabilir diye düşünen ekabirler bir umut kıvılcımı dahi gösteremiyor olabilirler…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanları işte böyleydi. Atalarının savaş meydanlarında en önde gittiğini unutan padişahlar, şatafatlı saraylarda, kendi hallerinde; atalarından kalan toprağın peyderpey düşmanların eline geçerken, halk açlıktan fakirlikten düşmanın zulmü altında ezilirken… yaşamlarını kendi çıkarları doğrultusunda anlaşmalara imzalar atarak sürdürmekteydiler.

Bu şartlarda bir sürü vatansever “vatan için ne yapabiliriz” diye sorular sorup zaman kaybetmekte iken Mustafa Kemal çoktan vatanın kurtuluşu için çalışmaya başlamıştı. Bu çalışma vatanın bağımsızlığı için düşünen diğer bir sürü insanı bir araya getirmiştir.

Saraylarda değil cephede, savaşan insanlarla birlikte mücadelesini sürdürmüştür. Sıfıra inen Osmanlı İmparatorluğu topraklarından, Türkiye Cumhuriyeti’ni elimizde tutarak bize yurtluk olmasını sağlamıştır.

Bazıları nefret edebilir, karşıda çıkabilir ama Mustafa Kemal Atatürk; Mete Han ne ise, Alp Arslan ne ise, Osman Bey ne ise, Çelebi Mehmet ne ise, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim, 2. Mahmut… ne ise odur. Yani Türk tarihimizin önemli komutanları ile aynı seviyededir.

Yok efendim şöyle yapmış, böyle davranmış, nasıl yaparmışmış falan gibi, aslı astarı olmayan iddialar ortaya atarak Mustafa Kemal’i tarih sahnesine gömmeye çalışanlar günümüzde sayıca artmış vaziyettedir ama siyasi olarak yaşanılan her buhran, her defasında O’nun yaptıklarının doğruluğunu ispat etmektedir.

Bu yüzden İslam ve Türk tarihindeki her önemli şahsiyet gibi Mustafa Kemal Atatürk’ü de iyi öğrenmek gerekmektedir.

Bu kitapta, önemli tarihçimiz İlber Ortaylı, kendine has üslubu ile Mustafa Kemal Atatürk’ü, içinde yaşadığı şartlar ile birlikte anlatmaktadır.

Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda, Yılmaz Özdil

Bu kitap “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” Stephen King kitapları kadar gerici korkutucu, kitabın yazarı “Yılmaz Özdil” ise Agatha Christie’nin esrarengiz olayların üzerindeki sır perdesini ortadan kaldıran dedektif karakteri Hercule Poirot gibi.

Bu kitabın en ürkütücü tarafı; içinde yazanlar gerçek!

Okunması lazım, okutulması lazım özellikle de “alternatifi mi var mı ki, en azından Müslümanlar” diyerek, söylediklerinin/yaptıklarının, başka bir gün söylediğini/yaptığını sanki başkası yapmış gibi davranmasına rağmen, hepsinin doğru olduğuna inandıkları iktidar partisinin taraftarlarına…

Onlar bilgi sahibi olacakları bu tür şeylere para vermezler alın hediye edin! Ama onlar okumazlar da; Müslümanlığın kitabını anlayacakları dilden nasıl okumuyorlarsa ya da okusalar da Kuranı Kerimi nasıl işlerine geldiği gibi anlıyorlarsa işte o yüzden.

Ama yine de belki bir kaç tane doğruya önem veren kalmıştır aralarında. Denemeye değer.

Ama çocuklara okutun. Okullarda artık tarih diye safsatalar okutulmaya başlamadan önce bu kitabı okutun. Başka darbeler hakkında ahkam keserken yakın tarihin en büyük darbesinin sessiz sedasız yalanlarla dolanlarla nasıl yapıldığını öğrensinler.

Kitabı, yarısındayken bırakmak istedim çünkü; din maskesi altında şeytanların nasıl işler çevirdiğini gördüm. Ama daha neler yapmışlar diye devam ettim…

Bu kitap Türkiye’yi yönetenlerin sahip oldukları makamın yetkisini kendi çıkarlarına göre kullanarak minarelerine nasıl kılıf hazırladıklarını gözler önüne seriyor.

İktidar partisi, kendisine sadakati tescillenmiş ortaklarından öyle güzel bir saadet zinciri kurmuş ki; bu saadet zincirini bozmayı bırakın bozmak şüphesi içerisinde olan kim varsa ortadan kaldırmak için o kişinin geçmişine, kariyerine, gözünün yaşına bakmıyor.

Milyonlarca şehidin akan kanı ile düşman unsurlardan temizlenerek bağımsızlığını kazanan, Müslümanlığın İslamiyete layık yaşanası bir yer haline getirilen Türkiye’mizin bariz tuzaklara bilerek düşürüldüğü duruma o kadar sinirlendim ki gözlerimden yaş geldi.

İnsanın başına, vatan toprağının başına ne gelirse cehaletten gelir.

O kadar cahil insanımız var ki!

…

Mutlaka okuyun.

Mutlaka okutun.

Mutlaka öğrenin.

Mutlaka öğretin.

Osmanlıca ve Türk Kitap Okuma Alışkanlığı

İnsanın bir partiyi desteklemesi, o partinin her düşüncesini kabul etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Çünkü insan, hayvanlarda olmayan bir yeteneğe sahiptir; İDRAK!

Buna göre insanın söylenen her şeyi ama her şeyi noktasına virgülüne dek kafaya kazıyıp daha sonra papağan gibi tekrarlaması yerine, söylenenleri kendi beyin süzgecinden geçirip doğruya varması yaradılış gereği ifa etmesi gereken bir görev.

Geçen gün arkadaşlar ile konuşuyoruz.  Bir kısmı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan harfler yerine Latin harflerini getirmesinin tarihimizi öğrenemememizin en büyük etkeni olduğunu iddia etti. Eğer Osmanlıca biliyor olsaymışız, tarihimizi tamı tamına öğrenebilirmişiz?

Araya UNESCO tarafından yaptırılmış bir araştırmanın sonuçlarını koyuyorum.

Ayrıca yazıda bahsi geçen hemisfer = yarı küre demek:)

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, dünyadaki okuma alışkanlıklarını rapor haline getirdi. Rapora göre, Türkiye, kitap okuma oranında dünya ülkeleri arasında 86’ncı sırada yer alıyor.

Avrupa’da yüzde 21 olan kitap okuma alışkanlığı Türkiye’de yok denecek kadar az.

“Genelde aşk kitapları okuyoruz”

%65 aşk, % 24 siyasi, %13 düşünce, %7 kişisel gelişim kitapları. (Toplamları 109 ediyor diyebilirsiniz; bir kişinin iki veya daha fazla türü de okuyabileceğine dikkat edelim!)

Konuyla ilgili açıklama yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Gülmira Kuruoğlu, “Türkiye’de on binde bir kişi kitap okuyor yılda. Yani bizim çok geride olduğumuzu çevremize baktığımızda da görüyoruz. Okuma türlerine baktığımızda da genelde aşk kitapları okunuyor” dedi.

Yılda kitaba ayrılan süre bir günlük TV izleme süresiyle aynı: 6 saat

Araştırmaya göre, günde ortalama 6 saat televizyon izleyip 3 saat internette gezinen Türk halkı ne yazık ki, kitap okumaya yılda sadece 6 saatini ayırıyor.

TRT Haber’in mikrofonlarını uzattığı vatandaşların çoğu ise son okuduğu kitabın ismini bile hatırlamıyor.

İhtiyaç listesinde 235. sırada

Kitap Türkiye’deki ihtiyaç maddeleri listesinde 235’nci sırada yer alıyor.

Bir vatandaş, “Okuyucu kitlesi maalesef yok. Artık herkes televizyonda geçiriyor, internette geçiriyor vaktini. Kitaba ilgi maalesef yok” diyor.

Kitap beyin gelişimi açısından oldukça önemli

Oysa kitap okumak kişisel gelişimin yanı sıra beyin gelişimi açısından da oldukça önemlidir.

Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Gülmira Kuruoğlu, bu konuda şunları söyledi:

“Beynimiz sağ ve sol hemisferlerden oluşmaktadır ve kitap okurken biz ağırlıkla sol hemisferimizi geliştirmekteyiz. Bu da mantıksal matematiksel ve sözel hemisferdir ama televizyon izlerken biz sadece sağ hemisferi geliştirmekteyiz. Yani sol hemisfer bayağı geride kalmaktadır. Bu da beynin tüm olarak gelişmesini, oluşumunu etkilemektedir.”

Uzmanlar, özellikle çocuklara mutlaka kitap okuma alışkanlığının kazandırılması gerektiğini belirtiyor.

Bu araştırma bile yukarıda ortaya atılan tezi çürütüyor. Çünkü O-KU-MU-YO-RUZ!

Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan’da, kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, Türkiye’de bu rakam 2-3 bin civarında. Bu rakamlar elbette kitaba ayrılan para ile de orantılı. Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için yılda Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı 100, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor iken, hatta Dünya ortalaması bile 1,3 dolar iken ülkemizde bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar ayırmakta. Kitap satın alma konusunda gelir yetersizliği bir ölçüde bahane olsa bile her gün tüketilen sigaranın içene aylık hatta yıllık maliyeti düşünüldüğünde bu mazeretin de geçersiz olduğu ortaya çıkıyor.

Kitap evlerinde, kitapçılarda, kırtasiyelerde satın alınabilen, kütüphanelerden de ücretsiz olarak bulunabilecek bir sürü Latin harfleri ile yazılmış kitap varken okumaktan kendini imtina eden arkadaşların Latin harfleri geldi tarihimizi öğrenemedik gibi düşünceleri bana sadece siyasi görüşe tam itaat ettiklerini ifade ediyor. Başka bir şey değil.

Harf inkılabı 1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirildi. Harflerin değişmesinin üzerinden çok sular akıp geçti. Hepimiz GökTürkler’den beri kullandığımız Türkçeyi Latin harfleri ile yazmaya, okumaya başladık, yazıyoruz, okuyoruz.

O’na dediler ki; “İngilizce bilmiyor”

O dedi ki; “İngilizce bilmeme gerek yok tercümanlarım ne güne duruyor.”

Olmuş (Bu yazıyı ne zaman okuyacağınızı bilmediğim için tam sayı yazmıyorum!) seneler, “benim de Osmanlıca bilmeme gerek yok, tarihçilerim ne güne duruyor!”

Yazdıklarım bu düşüncede olan zihniyete kapak olsun!