Yazar

Bir Ömür Nasıl Yaşanır, İlber Ortaylı

İlber Ortaylı

Yaşayan tarih

Kitaplarını okuduğum, söyleşilerini dinlediği kadarı ile ağzına geleni esirgemeyecek derecede kendinden emin birisi

Bir konuda soru sorulduğunda cevap için o konu ile ilgili diğer dallarda bilgi varsa o dallardan da bilgiler veren bir bilgi hazinesi

Bakanlık Danışmanı olduğunu biliyorum ama, bence çok eskilerden Milli Eğitim veya Kültür ve Turizm Bakanlığı görevleri verilmeliydi

Türkiye olarak durumumuz ortada; dünya tarihinin başlangıcının ve geleceğinin yazıldığı topraklardayız ama halimiz içler acısı

…

Bu kitaptan benim alıntıladığımı söyleyeyim:

  • Berbat bir eğitim sistemimiz var, insanın gelişmesi için eğitim şart, iyi eğitim için ya iyi bir öğretmen ile karşılaşacaksınız, ya iyi bir öğretmeni siz bulacaksınız. (ilki şans ikincisi genelde para gerektiriyor)
  • Çocuklar kendi yeteneklerine göre değil genelde ailelerinin hayallerine ulaşmaya veya en fazla kazancı olan mesleklere ulaşmaya çalışmaktalar ki bu durum insanın geleceğinin kalitesizliğe sürüklüyor yeteneğine göre meslek sahibi ol ama, en iyisi ol, parmakla gösterilen ol, örnek alınan ol, ilham alınan ol kendinden başka hiç kimseye olmaya kalkışma
  • Oku, izle, araştır, bilgi sahibi ol, sahip olduğun yer ile asla yetinme

Körlük, Jose Saramago

Allah’a şükür görüyoruz

Keşke kör olsaydım da görmeseydim dediğimiz şeyleri de görüyoruz

Ya hiç bir şeyi görmeseydik

Hiç beklemediğiniz anda gözlerinizin hiç bir şey görmemeye başladığını düşünün

Kapatın gözlerinizi ve o ana kadar görerek yaptığınız şeyleri yapmaya çalışın

Ne yapıyorsunuz?

Nasıl yapıyorsunuz?

Bu nimet boşuna verilmedi

Ya gören körlere ne demeli

Kötülüğü gördüğü halde göz yumanlara

Gördüğü halde körmüş gibi davranarak hiç bir şey yapmayanlara ne demeli

Görenlerin görevi körlere destek olup doğru yere götürmek değil mi

Peki görenler, neden tek başınayken sürüden ayrılan koyundan farkı olmayan körü, kurtlara teslim ediyor?

Ben ikimize de göz olurum demek ve dediğini yapmak sadece peygamberlerin görevi mi!

Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Grigoriy Petrov

Vatandaş denilince ne anlıyorsunuz?

Aynı vatandan olan, aynı vatan toprağını paylaşan değil mi?

Başka bir şey anlayan var mı?

Türkiye Büyük Millet Meclisi denilince ilk aklınıza ne geliyor?

Milleti tarafından temsil edilme hakkı kazanan milletvekillerinin bir arada milletini ve vatanını daha iyi geleceğe nasıl taşıyabilecekleri konusunda beyin fırtınası yapılan yer değil mi?

Başka bir şey aklına gelen var mı?

Peki milletvekili denilince ne anlıyorsunuz?

Milletin sorunlarını içerisine girdiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dile getiren ve bir an önce çözümlenmesi için çaba harcayan kişi değil mi?

Başka bir şey anlayan var mı?

Peki Cumhurbaşkanı denilince aklınızda ilk çağrışım yapan düşünce ne?

Gelecekte, ülkenin daha iyi şartlarda varlığını sürdürebilmesi için bütün organların doğru bir şekilde işlemesini sağlayan bir üst akıl değil mi?

Başka bir şey çağrışım yapan var mı?

Peki seçim yaptıktan sonra baktık ki hiçte bizim ve ülkenin çıkarına bir şeyler yapılmıyor… Hadi bekledik… yine bir şeycikler yok! Ne yapacağız? Sus pus oturup bekleyecek miyiz?

Beklememeliyiz!

Çünkü olan vatandaş olarak bize olur; zengine, yalakaya, milletvekiline, cumhurbaşkanına bir şey olmaz.

Haksız mıyım?

Bir bakın bakalım kendi haklarını iyileştirme konusunda dakika içerisinde kararlar alırlarken, vatandaşa küçük bir şey verirken dahi bin dereden su getirerek o küçük şeyden de ne tırpanlayabiliriz diye çalışmıyorlar mı!

Peki teslim mi olacağız?

Hayır!

Unutmayalım; bir seli oluşturan aynı yöne akan su damlalarıdır, bir çığı oluşturan aynı yöne yuvarlanan kar taneleridir… Önlerinde ne durabilir!

Yeter ki haklı olalım.

Yeter ki korkmayalım.

Yeter ki haklı olduğumuz yerde sessiz kalmayalım.

Yeter ki haklı olduğumuz yerde bize dokunulmasını beklemeyelim.

Bu dünya bize kalmayacak ama neden çocuk sahibi oluyoruz?

Aldığımız zevk boşuna gitmesin; mahsulü kanıt olsun diye mi?

Daha iyi şartlar sunmak için değil  mi?

Kim kötü şartlar için çocuk dünyaya getirir ki?

Ama şartların iyi olması için biz ne yapıyoruz?

Kötü şartlarda hiç bir şey olmamış gibi yaşıyorsak çocuğumuz bize demez mi “beni, daha iyi olması için hiç bir gayret göstermediğin bu ülkede neden dünyaya getirdin?” diye!

Hepimizin yapacak çok şeyi var?

Mustafa Kemal, Yılmaz Özdil

Kusurları yok muydu?

Tabi ki vardı; Nihayetinde insandı!

Ama Hz. Muhammed’in (Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun)  istediği türden bir insandı…

Öyle yaşadı öyle de öldü.

O’nu araştırıp O’nu tanırsanız; Müslüman insanın davranışları ile çelişen bir yanını göremezsiniz…

O’nu araştırıp O’nu tanırsanız; O yaşarken Türkiye’nin neden o kadar ileri seviyeye çıktığını, O’ndan sonra ve özellikle son yıllarda neden bu hallere düştüğümüzü anlarsınız…

O’nu araştırıp O’nu tanırsanız; her şeyi elde edebilecek birisi iken her şeyini feda eden birisi olduğunu bilirsiniz…

O’nu araştırıp O’nu tanırsanız; O’nda insanın yaradılış gayesinin tanımını görürsünüz…

…

O’nun hakkında atıp tutarken önce kendinize bakınız;

O’nun hakkında atıp tutmadan önce onu tanıyınız sonra konuşunuz dedikoduya düşmeyiniz günah işlemeyiniz

Atam izindeyiz demek kafirlik değildir!

Bismillah deyip, Peygamberin (Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) izinde olduğunu söyleyenlerin Kuranı Kerim’e aykırılıklarını görmüyor musunuz?

Mustafa Kemal hiç bir zaman kendini yüceltmedi,

O’nu, yaptıklarını – faydalarını bilenler yüceltti; hak ediyordu!

Şimdiki sözde liderleri görüyoruz; en basitinden başkaları için kaderden bahsederken, kendileri için şatafatı – tedbiri elden bırakmıyorlar ama Nemrut un da beynini kalın surlar içerisinde bir sinek yeyip bitirmedi mi?

Yılmaz Özdil’den harika bir içimizden biri Atatürk biyografisi.

Mustafa Kemal, Yılmaz Özdil, Arka Kapak

Sözlü Dövüş Sanatı, Tongue Fu, Sam Horn

Günlük hayatın içerisinde, bazen sudan sebeplerle, Allah vergisi düşünme yeteneğimiz olmasına rağmen biz insanlar, farkında olarak ya da olmayarak karşımızdaki insanı kırabiliyoruz ya da karşımızdaki bizi kırabiliyor…

Bir işi yaptırabilmek için emrediyoruz, ya da emrolunuyoruz; rica varken…

Bir başarısızlıktan dolayı yerin dibine sokuyoruz ya da sokuluyoruz; doğru yolu göstermek varken…

…

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” diyen atalarımızın sözünü kulak ardı ederek…

Bu kitap ile Sam Horn, yukarıda yazdığım konularda farkındalık yaratmayı amaç edinmiş…

Ve bence başarmış

Tavsiye ederim…

Çok geç olmadan…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı

Şartlar çok kötü olabilir…

Durum nereden bakılırsa her açıdan alehyte görünebilir…

İşin içinden nasıl çıkılabilir diye düşünen ekabirler bir umut kıvılcımı dahi gösteremiyor olabilirler…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanları işte böyleydi. Atalarının savaş meydanlarında en önde gittiğini unutan padişahlar, şatafatlı saraylarda, kendi hallerinde; atalarından kalan toprağın peyderpey düşmanların eline geçerken, halk açlıktan fakirlikten düşmanın zulmü altında ezilirken… yaşamlarını kendi çıkarları doğrultusunda anlaşmalara imzalar atarak sürdürmekteydiler.

Bu şartlarda bir sürü vatansever “vatan için ne yapabiliriz” diye sorular sorup zaman kaybetmekte iken Mustafa Kemal çoktan vatanın kurtuluşu için çalışmaya başlamıştı. Bu çalışma vatanın bağımsızlığı için düşünen diğer bir sürü insanı bir araya getirmiştir.

Saraylarda değil cephede, savaşan insanlarla birlikte mücadelesini sürdürmüştür. Sıfıra inen Osmanlı İmparatorluğu topraklarından, Türkiye Cumhuriyeti’ni elimizde tutarak bize yurtluk olmasını sağlamıştır.

Bazıları nefret edebilir, karşıda çıkabilir ama Mustafa Kemal Atatürk; Mete Han ne ise, Alp Arslan ne ise, Osman Bey ne ise, Çelebi Mehmet ne ise, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim, 2. Mahmut… ne ise odur. Yani Türk tarihimizin önemli komutanları ile aynı seviyededir.

Yok efendim şöyle yapmış, böyle davranmış, nasıl yaparmışmış falan gibi, aslı astarı olmayan iddialar ortaya atarak Mustafa Kemal’i tarih sahnesine gömmeye çalışanlar günümüzde sayıca artmış vaziyettedir ama siyasi olarak yaşanılan her buhran, her defasında O’nun yaptıklarının doğruluğunu ispat etmektedir.

Bu yüzden İslam ve Türk tarihindeki her önemli şahsiyet gibi Mustafa Kemal Atatürk’ü de iyi öğrenmek gerekmektedir.

Bu kitapta, önemli tarihçimiz İlber Ortaylı, kendine has üslubu ile Mustafa Kemal Atatürk’ü, içinde yaşadığı şartlar ile birlikte anlatmaktadır.

Ölümlü Nesneler, Jose Saramago

En küçük tek hücreli canlısından en kompleks canlısına, genlerinde yazılı kodla bilinçsizce hareket eden canlısından genlerinde yazılı kodla birlikte düşüncesi ile de hareket eden canlısına kadar her canlının hatta canlılar tarafından yapılmış her nesnenin bir ömrü vardır.

Düşünmeyen canlılar aleminde, diğer canlıyı veya yaşam alanını yok etmeye dair bir problem olmamasına rağmen canlılar alemini düşüncesi ile hareket eden insanoğlu bırakın diğer canlıları ve yaşam alanlarını kendi türünün yaşamına ve/ veya yaşam alanına dahi saygı duymamaktadır.

Hep kendisinin yeteri kadarından daha fazlasına sahip olma eğilimindedirler.

Hatta bu eğilim iktidara sahip olma ve iktidarını, kendisine destek veren vatandaşın çıkarı için değil de kendi veya kaymak tabaka yandaşlarının çıkarları için kullanma popülerlik kazanmıştır.

Aynı sınırlar içerisinde olmasına rağmen bazı iktidar sahipleri hiç ölmeyecekmiş gibi yönetim anlayışı benimsemekte, kendi düşüncesinden olmayan diğer her düşünceyi yok saymaktadır. İktidar böyle olsa dahi düşünce sahibi insanlara ne demeli; kafatasları içerisindeki beyin boşuna mı orada durmaktadır, kölelikten uzak iyi bir hayat sürebilmek için düşünmek için mi?

Jose Saramago’nın insan ve nesneleri bir biri ile harmanlayarak insana nesne, nesneye insan vasıfları atayarak toplum yaşamını anlattığı, diğer her türlü anlatılardan farklı bir düşünce çalışması…

Şeker Portakalı, Jose Mauro De Vasconcelos

Kitap beni kendi 5 yaşıma götürdü… yaşım tutmadığı halde her gün köy okuluna giderek okula öğretmenin kayıt yaptırdığı o beş yaşıma… kitaptaki gibi yaramazlığından ötürü tüm çevresine yaka silkeleten gibi değil de, çocuğun sürekli uysal tarafı olduğunu söyleyebilirim kendim için…

Çocuklar ve o hayali sırdaşları…

Çocuklar adalet ve adaletsizliği daha kolay algılayabiliyor ve bunu çoğu büyük insandan daha kolay ifade edebiliyorlar; çünkü kafalarında ne eğitimin yasaklamacı ne de dini sistemin sorulan “neden?” sorusuna; “takdiri ilahi” gibi kaderci veya “günah” gibi geçiştirici cevaplara henüz maruz kalmamışlardır…

Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı, Mark Manson

Bu kitabı civcivlerimizi otlatmaya çıkardığımda okumaya başladım. Bir kitabın ismine baktım… Bir de civcivlerin ne yaptıklarına… Ottan ota koşuyorlardı… toprağı eşeliyorlardı… buldukları her ne ise, hoşlandıkları bir yiyecekti demek ki, gagalıyorlardı! Sudan gagaları ile suyu alıp, başlarını gökyüzüne kaldırıp yutuyorlardı… Yani bir bakıma, Nazım Hikmet’in “Yaşamak” adlı şiirindeki gibi; yaşamanın dışında ve ötesinde bir şey yapmıyorlardı.

İnsan olarak yaratılan bizler ne yapıyoruz?

CEVAP verin… Bekliyorum… Hadi…

Bu kitabın ismi, hayatımızdaki her şeye boş verin gibi anlaşılabilir? Ama değil!

Hayatımızda başımıza gelen her şey, anlık dahi olsa, bizim için bir sınav niteliğindedir. Bu sınavı geçersek dersimizi başarıyla almışız demektir. Örneğin; cinayetlerin büyük bir çoğunluğu anlık öfke ile gerçekleşmektedir. “Sert sirke küpüne zarar verir”, “öfke ile kalkan zarar ile oturur” gibi bizim uzun tecrübelerini ifade eden atalarımızın sözlerinde de bu kitabın bazı kısımları saklıdır. Öfke bir kasırgadır. Öfkeni yen ve gök kuşağından mahrum kalma. O an ne kadar kötü geçiyor olursa olsun sen daha kötü olacak hareketlerden kaçın. Gerekirse bulunduğun ortamdan kaç. Erkek misin lan gibi laflar edeceklerdir. Kafana takma!

Mesela karşındaki senin yaptığın bir şeye, sen haklı olsan ve işini yapıyor olsan da sinirlenmiş ve anana, avradına, sülalene küfrediyor… Ne yaparsın? Haddini bildirirsin değil mi? Ama öyle yapma, bırak rahatlasın! Neden mi? Onun yaptığı sadece cahilliğini gözler önüne sermek, seni korkutmaya çalışmak, seni yaptığın şeyden geri adım attırmaya çalışmak… boş ver kendi cehaletinde boğulsun. Bir kulağından girsin diğerinden çıksın. Havlayan köpek ısırmaz unutma! Kafana takma!

Veya gerçekleştirmeyi çok istediğin bir iş olsun; zaman akıyor… bir işin de var… başarısız olmaktan da korkuyorsun… bu korkuyu yenemedikten sonra başaramazsın. Başarısızlığı kafana takma!

…

Nasıl ki bir gün öleceğin halde, ölmeyi kafana takmıyorsun da öyle yaşıyorsun ya! Aynen öyle. Kötü olabilecek hiç bir şeyi kafana takma.

Gibi gibi gibi….

İnsana, aslında bildiği şeyleri bir kez daha anlatarak, farkındalık oluşturmayı hedefleyen bir kitap.

Tavsiye eder miyim?

Tabi ki EVET!

Olağanüstü Bir Gece, Stefan Zweig

Olağanüstü Bir Gece kitabı Stefan Zweig’in arka arkaya okuduğum beşinci kitabı ve bu kitaptan sonra artık Stefan Zweig’in ve yazarlığı hakkında yorum yapabilirim…

Hani sevgi, nefret, heyecan, korku, pişmanlık gibi içinde bulunduğumuz ve karşımızdaki kişiye anlatmak istediğimiz durumlarımız olur, hemen anlatmak zorunda hissederiz kendimizi, ama anlatmaya başlayınca bir de bakarız ki; ne gerekli kelimeler bulabiliyoruz ne de bulabildiğimiz kelimelerden durumumuzu anlatır cümleler kurabiliyoruz… Kısa süreli bir analiz yapan beynimiz de yaşadığımız o olağanüstü şey ile anlattığımız arasında hiç bir derinlik bulamıyor… Ve bir süre sonrada kendi kendimize “ben bunu mu yaşadım lan” deyiverip, şimdi anlatacak ne vardı bu durumu, rezil ettin bak kendini şeklinde kendi durumumuzun, aslında anlatışımızdan kaynaklı olarak basitliğine inanıyoruz. Devam etmeyerek, “aman canım önemli bir şey değil” zaten deyiverip anlatmayı bırakırız… Karşımızdaki de zaten anlatışımızdan kaynaklı olarak bizim anlatışımızdaki anlatamayışımızdan, olayı niçin bu kadar ivedilikle anlatmaya çalıştığımızı anlamaya çalışmaya çoktan başlamıştır…

Stefan Zweig ise; o an bir insan içinde bulunduğu durumda, duygusal, fiziksel, kimyasal, biyolojik ne yaşıyorsa onu aynen yazıya dökmeyi başarıyor. Okurken bir kitap okuduğunuzu unutarak, olayı bizzat yaşayan kitabın kahramanı o kişi aynen siz oluyorsunuz.

Okuduğum bütün kitaplarında kitabın içerisindeki kişi sanki benmişim gibi gerçek dünyadan koparak bir kitap okuduğumu unuttum. Sanki kitabı elimde tutmuyordum da (eskiden bir çizgi film vardı şimdi ismini hatırlamıyorum orada ki gibi) kitabı açarken açılan kapıdan içeri ben giriyordum ve olayı bizzat ben yaşıyordum. Kitapların son sayfasını çevirdiğimde ise sanki kitabı bitirmişim gibi değil de, sanki geçmişte benim yaşadığım bir anıymış gibi bir hisse kapılıyordum, öyle ki kitabı elimde görmesem o olayı kendim yaşadığıma bile yemin edebilirdim…

…

Bu kitaba ait yorumuma sıra gelince yorum yerine kitaptan çıkarabildiğim ders başlıklarını yazayım;

Bir musibet bin nasihatten iyidir,

Şeytanla anlaşma yapılmaz,

Kötülük kötülüğü doğurur,

Hayatta tesadüflere yer yoktur,

Kimse kimseden üstün değildir,

Herkes diğer herkesin de hayatından sorumludur,

Hayatın hakkını vererek yaşıyorum diyebilen insan, içinde bulunduğu çevredekiler kim olursa olsun kendi insanlığından ödün vermeden, envai çeşit maskeler takmadan yaşayabilen insandır.

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Stefan Zweig

“Platonik aşk” tanımına uygun olarak hiç aşık oldunuz mu?

Bana “platonik aşk” da ne diyebilirsiniz?

“Platonik aşk”ı Stefan Zweig’in Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu adlı kitabındaki anlatımından daha iyi anlatabilecek başka bir yazı olabileceğini düşünmüyorum.

Yapma ya diyebilirsiniz?

Hadi siz bana anlatın bakalım!