Kitap Türü

Amerika Türkiye Voleybol Maçı Melissa Vargas Sayısı

Amerika Türkiye Voleybol Maçı Melissa Vargas Sayısı

2024 Uluslararası Voleybol Federasyonu (FIVB) Milletler Ligindeki,

Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye Voleybol Takımları arasındaki maçta,

Melissa Vargas’ın,

2 takım arkadaşının zor uğraşlar neticesinde çevirdiği topa,

Sadece 1 vuruş daha hakkı varken,

5 adım sahanın dışına doğru geri koşarak,

Topa yetişip,

Manşet ile çevirip,

Amerika Birleşik Devletleri Voleybol Takımı sahasına ulaştırıp,

Türkiye adına kazandırdığı sayı;

Hakem bitiş düdüğünü çalmadan hiç bir şey bitmez,

Siz mücadeleye devam edin,

Pes etmeyin,

Pes etmeyen mücadelesinin sonunda kazanacaktır örneği olarak hafızalardaki yerini almıştır.

Amerika Türkiye Voleybol maçının tamamını izlemenizi tavsiye ederim.

 

Tebrikler Türkiye Kadın Voleybol Takımımızın tüm oyuncuları.

Cerrah, Tess Gerritsen

Seri katillerin bir ritüeli vardır

Cinayeti hep bir olay tetiklemiştir

O tetiklenen olaydaki karakterlerin benzerleri hep hedeftir

Amaç intikamdır

Amaç kendini gösterme gayretidir

Ama her cinayet ardında bir ipucu bırakır

Ama seri katil sağlık eğitimi almış birisi olabilir

Ama akıllı dedektifler yine de olayı çözer!

Çünkü her insan hata yapar ve tecrübeli gözlerde bu hatayı yakalar.

Sınırsız, Laura Gassner Otting

Bütün sınır kendinizsiniz

Kendinize engel koymayın

Kafanız da sıkıntılar mı çok

Gidin gönüllü yardım faaliyetlerine katılın!

Bu işler Türkiye gibi ülkelerde böyle yürümez!

Herkesin bir birini yok etmeye çalıştığı ve yasal zeminden dolayı da maalesef çok iyi projelerin daha başlamadan yok edildiği ülkedeyiz.

Facebook, Twitter gibi değerli projeleri kimse düşünmedi mi

Bu platformların destekçilerine bakın

Ülkelerindeki devlet yönetimi bile destekçi

Bizim gibi 3. dünya ülkelerinde ise desteği bırakın köstek olan çok

Gölge etmesinler yeter oysaki.

Olmaz, ne olacak ki, kim kullanacak, ile yaramaz

Bu şekilde bir projemizi anlatayım

Ucuz listem diye bir proje düşündük

Alan adı hakkı hala bizde bu arada.

Marketleri ürün bazlı değil, sepet bazlı karşılaştırmasını yapacaktık,

Ben siteyi oluşturdum,

Denemeyi canlı verilerle yapalım dedim, demo hazırlayıp sunacaktık.

Bir ortak daha baştan su koyuverdi,

Ben kontrol ettim 3 marketi, sepet 3 aşağı 5 yukarı aynı dedi.

Marketler de zaten veriyi vermedi

Ama devlet destek olsa

Ürün fiyatlarını hangi market kaça satıyor günlük olarak neydi ne oldu tespit edebilmek için güzel olurdu.

Benim maddi gücüm yoktu, başka işte de çalıştığımdan dolayı zamanım da olmadı, ortaklarda vaz geçince rafa kalkan bir proje oldu.

Ama silikon vadisi bir birlerine rakip olan şirketlerin aynı zamanda birlerine destek olduklarını da biliyoruz, devleti yönetenlerinde ülke çıkarı gözeterek bu firmalara destek verdiklerini biliyoruz.

Sınırsız düşüneyim ama hangi maddi güçle, yaşamak için para gerekiyorken:(

Zar Adam, Luke Rhinehart

Yaşadığımız olaylar kaderimizdir anlayışında mısınız?

Peki o zaman, aldığınız eğitim, içinde bulunduğunuz çevre, içinde bulunduğunuz çevrenin ahlaki bakış açısı gibi faktörler sizi bazı düşündüklerinizi yapmaktan alıkoyuyor ve sizin istediğiniz gibi, gölünüzce yaşamamanıza sebep oluyor olabilir mi?

Meleklerin iyiliğe yönelten seslerini, şeytanın kötülüğe itemeye çalışan vesveselerini kulaklarınızda duyuyor musunuz?

İçinizden gelen hangi sesi dinleyeceğinize karar veremediğiniz anlarda, yapmak istediklerinizi zarlara yazarak, geleni uygulamaya ne dersiniz?

Tek bir zarda 1/6 olasılık, İki zarda 1/36 olasılık gibi…

Olur mu ya diye düşünüyor olabilirsiniz; kaderde aslında aynı şey değil midir?

Karar anları, sonrasında yaşayacaklarınız toplamı sizin cennet veya cehenneme gideceğinize karar verir…

Unutmayın siz zarlara iyi eylem yazarsanız iyi, kötü eylem yazarsanız kötü sonuçlar ile karşılaşırsınız; karar anlarındaki gibi!

Zarlara isteklerinizi yazmak sizin kaderinizdeki yaşamak zorunda olduğunuz bir seçenek olamaz mı?

O zaman, zarlardan çıkacak sonuç da sizin kaderiniz değil midir?

Yaşadıklarınızın suçunu kadere atmayı bırakın.

Kader sizin tercihlerinizin sonucudur.

Haram olduğunu bile bile milli piyango oynayıp, Allah ım be olur diye dua etmediniz mi hiç.

Farkı var mı bundan.

İçerik olarak keşke cinsellik daha az kullanılsaydı, zarlara yazılan tercihler başka başka insanlarında hayatının önemli karar alma anlarına vurgu yapsaydı ama cinsellikle bir yerlere getirilmiş bir kitap olarak görüyorum.

Maalesef okunmasını tavsiye edemeyeceğim. Çünkü, kitabı ciddiye alanların sapıksı ve hayvani iç güdülerinin açığa çıkmasına ve suç işlemesine de ön ayak olabilir.

Psikolojik İşkence Teknikleri, Haluk Tatar

İşkence Türk Dil Kurumuna ait sozluk.gov.tr’de aşağıdaki gibi tanımlanmaktadır.

1. isim Bir kimseye maddi veya manevi olarak yapılan aşırı eziyet.

2. isim Düşüncelerini öğrenmek amacıyla birine uygulanan eziyet:
“Ona, evimize niçin geldiğini sormak işkencesini de yaptım.” – Sait Faik Abasıyanık

3. isim Aşırı gerginlik, sıkıntılı durum, azap.

4. isim Vidalı bir tür sıkıştırma aracı.

Bu tanımlamalara baktığımızda, işkencenin hem bedene fiziksel zarar vererek hem de karşındakinin psikolojisine etki ederek yapıldığını anlayabiliyoruz.

Bu kitap, hayatımızda, farkında olmasak da, işkencelere maruz kaldığımızı ya da maruz bıraktığımızı gözler önüne seriyor…

Nasıl mı psikolojik işkencelere maruz kalıyoruz?

“Ne yani, yukarıda o kadar şey yazdım anlamadın mı?”

Demek bile psikolojik işkenceye girebiliyor mesela.

Reklamlarda geçen son şans, son 2 saat, az kaldı gibi ibarelerde psikolojik işkence oluyormuş!

Olabilir mi diye düşünürken tanıma baktığımızda, işkence, bir kişinin, karşıdaki kişiyi kendi çıkarı için sıkıştırma olarak gördüğümüzde vereceğimiz cevap EVET olacaktır.

Karşıdakinden bilgi koparmaya çalışan ajanların filmlerini izlemişsinizdir, bilgi almak için ne yaparlar?

Varsa eşi ve çocukları ile tehdit ederler, kişinin tırnaklarını çekerler, parmaklarını koparırlar… tek amaç nedir bilgi almak.

İşte öyle bir şey!

Bu kitabı oku ve işkenceye dur de!

Anka Kuşu, Yılmaz Özdil

Türkiye’nin içinde bizzat yaşadığımız bugünü ile Padişah Abdülhamit ve Lozan Antlaşmasının imzalandığı dönemler arasını düşünüyorum, tek fark asker askere bir savaşta değiliz, diğer tüm her şey aynı!

Osmanlı İmparatorluğu yada batılıların tabiri ile Büyük Türk İmparatorluğu sadece ismen var ama içerideki tüm imtiyazlar yabancılara tanınmış, saray ve saray yalakaları şatafatlı hayatlarına devam etmekteler…

İnsanın sinirleri geriliyor; bir kere yaşama fırsatımız olduğu hayatımızda, sadece 100 yıl sonra atalarımızın tecrübe ettiği şeyleri yeniden tecrübe ediyoruz…

Yıkılan büyük bir imparatorluğun küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti sadece 15 senede, kendi kendine yeten, batının yaptığından daha iyilerini yapan hatta barının örnek aldığı bir ülke konumuna geldi!

Yılmaz Özdil kitabında bunu sade bir dille anlatıyor…

Ama umutluyum; Türk insanı hep en dibi gördükten sonra aklı çark eder, yeni kahramanlar ortaya çıkartacağız ya da kahraman biz olacağız, yaptık yine yapacağız.

Burası Çok Önemli, Berat Albayrak

Burası Çok Önemli

Bakanlık görevinden alındı mı, istifa mı etti, azlini mi istedi tam bir muamma olan, eski bakanlardan Sayın Berat Albayrak’ın, hem Enerji Bakanlığı hem de Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemlerindeki çalışmalarını bir araya getirdiği bir kitap “Burası Çok Önemli”

“Burası Çok Önemli” kitabı için, Berat Albayrak’ın, bakanlık yaptığı dönemler ile alakalı kendi kendine hesaplaşması gözüyle bakabiliriz. 

“Burası çok önemli” tabirini, yaptığı bir sunumda dahi birkaç kez tekrarlaması haberlere bile konu olmuştu Sayın Berat Albayrak’ın ve kitabın adının da Burası Çok Önemli olması bu sebeple manidar! 

Kitabın kapağı çok güzel tasarlanmış, Türkiyemizin sınırlarını gösteren harita ve içinde yazan Burası yazısına bayıldım.

Türkiye, Anavatanımız, Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı herkes için önemlidir. Biz Suriyeliler, Iraklılar, Afganlar, Pakistanlılar veya diğer göçmenler gibi, vatanımızı terk eden millet asla olmadık, olmayacağız da. 

Vatanımızı son damla kanımıza kadar koruyacağımıza yemin ettik ve görevimizi layıkıyla yaparak vatanımızı çok sevdiğimizi ifade etmeye her zaman çalışıyoruz.

Sayın Berat Albayrak, bakanlıkları döneminde, Türkiyemizde işlemeyen çarkların neler olduğunu gayet iyi görmüş, fakat her ne hikmetse ki; kayınbabası da Türkiye Cumhuriyeti’ni tek başına yöneten, her erke sahip kişisi olmasına rağmen, sorunlar kağıt üzerindeki çözüm yöntemleri ile kalmış, bir ileri aşamaya şimdiye kadar geçmemiş veya çok azı geçmiş!

Sayın Berat Albayrak; Enerji Bakanlığı döneminde, milli enerji politikası üzerine eğilmiş, kendi kendimize yeten; doğalgaz veya ithal kömür ile çalışan değil, yerli kaynaklarımız ne el veriyorsa, HES ise HES, RES ise RES, GES ise GES kurulacağını,

Yabancılardan alınan teçhizatlar ile değil, üretilecek yerli teçhizatlar ile HES, RES, GES yapılacağına dair soruna çözüm geliştirmiş,

Nerede ne maden var, nasıl çıkarabiliriz, çıkan madenleri yurtdışına göndermeden kendi içimizde nasıl zenginleştirebiliriz gibi çalışmalar yaptırmış…. 

Ama Milli Üretim, önce kendi kendine yeten ülke politikası aslında yeni değil ki; Kurtuluş Savaşı sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluşuna önderlik edenlerin, savaş sonrası hemen uygulamaya başladıkları bir politika. Tek fark var; Onlar olmayan imkanlar yapabilmiş, biz ise şimdilerde henüz yapamıyoruz maalesef.

MTA, Petrol Ofisi, Petkim, Tüpraş, Etibank gibi kamu kuruluşlarının amacı tamda Berat Albayrak’ın işaret ettiği işi yapmak için kurulmuşlardı.

Anlıyoruz ki; ülke yönetimi konusunda ileriye gitmemiz gerekirken, taaa Kurtuluş Savaşı sonrasına gitmiş durumdayız!

Sayın Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde de aynı şeylerin geçerli olduğunu kitaptan anlayabiliyoruz; Türkiye Cumhuriyetini, dibe sürükleyen yabancı veya Türk olup özelde olan bankalar, ama BDDK’nın bu konuda yapabildiği hiçbir şey yok!

Neden?

Hazine tam takır bırakılmışken, Kamu Bankaları ile nereye kadar para politikası götürülebilir.

Enflasyon desen aldı başını gidiyor…

Akaryakıt artıyor…

Gübre, yem fiyatları artıyor…

Ürün fiyatları artıyor…

Vatandaş her günü, bir önceki günden daha pahalı geçiriyor…

Berat Albayrak sorunları ve çözümlerini diğer her bakan gibi  inşallah ile sonraya atıyor…

Birkaç ay sonra,

Birkaç sene sonra…

Oysa lafla peynir gemisi yürümüyor!

Ama bana göre asıl Berat Albayrak kitabında şunu haykırıyor;

TEK ADAM dediler, diyorlar ama TEK ADAM ile bakanlıklar ve ülke yönetilemiyor…

Toprağın Uyanışı, Jose Saramago

Serbest piyasaymış!

Ürünün değeri, serbest piyasada belirlensinmiş!

Peki;

Ürünün değerini belirlerken,

Kitabımızın adı “Toprağın Uyanışı”, konusu “Toprak İşçilerinin Hak Alma Mücadelesi” olunca toprak mahsulleri için konuşalım; toprağa ektiği, diktiği mahsule gözü gibi bakan çiftçinin emeğinin değeri serbest piyasada nasıl belirlenir?

Sen ek veya dik, 24 saat aklın topraktaki üründe olsun, hava durumlarını hiç kaçırmadan izle, gübrele, çapala, sula, büyüt, topla…

Sonra bir tane aracı gelsin yok pahasına senin ürününü alsın, o aracılar bir birleri ile koordineli olduğundan, akaryakıt fiyatları, nakliye gideri, mahsulün çürümesi falan diye bahaneler üzerinden ağız birliği yaparlar…

Fiyatlar aracıların kendi aralarında anlaştığının üzerine hiç çıkmaz, yok pahasına alırlar…

Devleti yönetenler, kendi havuzlarına para akıtanları unutmadıklarından, bu olayı bilmezden gelirler…

Para babalarının işlettiği marketler, üzerinde üreticisinin alın terinin kokusunun olduğu ürünü, üretici zarar etmesine – iflas etmesine rağmen, aldığının 2-3 katına satarak paralarına başkasının emeği üzerinden para katarlar…

Bu düzene kim dur diyecektir!

Mustafa Kemal Atatürk; “köylü milletin efendisidir” demiştir!

Köylü olmadan, köylü bizi beslemeden ülke aç kalır…

Kalmaz mı diyorsunuz;

Yurtdışından ithal edilebilmesine mi güveniyorsunuz?

Allah korusun bir savaş anında, bir ambargoda görürüz göreceğimizi!

Savaş olmaz mı?

Rusya, Ukrayna ile evcilik mi oynuyor?

Patronlar çok kazansın diye herkes, siyasi düşünesini bir tarafa bırakarak bir olduktan sonra, bakın bakalım asıl işi yapanın değeri serbest piyasada nasıl belirleniyor.

Bazen tuhaf olaylar her ülkede, bir birinin kopyasıymış gibi yaşanmış ve yaşanmakta;

Hakkını isteyene karşı, herkesi korumakla yükümlü kolluk kuvvetleri her nedense, sistemi yönetenleri korumaya girişiyorlar.

Be mübarek, o ezilen kişinin haksızlık karşısında elde edeceği hak, senin de hakkın olacak!

Birlikten kuvvet doğar.

Siyasi düşüncesini bir tarafa bırakarak her çiftçinin, her köylünün, her ezilenin bir araya gelerek, hakkını araması şarttır…

Dünya herkese yeter!

Köylü – çiftçi ülkeyi besler, köylünün hakkını alamadığında, ülke beslenemez, ülke açlığa sefalete sürüklenir…

Eyy köylü arkadaş, uyan, hakkını ara, hakkını al!

Efsaneler ve Gerçekler, Temel Aksoy

Neden yan yana olsa da iki alış veriş merkezinde de markaların çoğu aynı?

Neden aynı mahallede bütün bildiğimiz zincir marketler ardı ardına sıralanıyor?

Neden en bilindik markalar bile, neredeyse herkes tarafından bilinmelerine rağmen TV’de, radyoda, sosyal medyada, internette, büyük bilboardlarda… aklınıza gelebilecek her yerde reklamları ile karşınızda olabilmek için oluk oluk para akıtıyor?

En bilindik markanın yerine yeni piyasaya çıkmış bir marka nasıl yer edinebilir?

En iyi pazarlama nasıl yapılır?

Bu soruların hepsinin ve pazarlama ile ilgili ufkunuzu açacak bir soru sorunun cevabına Temel Aksoy’un Efsaneler ve Gerçekler kitabında bulabilirsiniz.

Buzlar Çözülmeden, Cevat Fehmi Başkut

1965 yılında Cevat Fehmi Başkut tarafından kaleme alınan, Buzlar Çözülmeden adlı tiyatro eserinde;

Serbest piyasa,

Fahiş fiyat,

Stokçuluk,

Tekelcilik,

Karaborsa,

Ürünü ederinin çok çok üzerinde vatandaşa satma,

Yüksek faiz ile vatandaşı borçlandırma, malına toprağına el koyma ve buna da risk ortaklığı deme,

Vatandaşın değil parası olanın hakkını koruyan kanun savunucuları, siyasetçiler,

Parası olanın vatandaşın üzerine mafya ile korku salması,

Vatandaş için kullanılmayan paranın, sermayedarların işini gören mafya babası ve adamlarına yedirilmesi,

Bozuk düzene karşı ses çıkartanların terörist diye yaftalanmaları,

Her cümlesine Allah, Bismillah diye başlayanların, Müslümanlığı işine nasıl geliyorsa öyle yorumlayarak el birliğiyle vatandaşı sömürmeleri,

Kendilerinin burun kıvırdıklarını vatandaşa reva gören kapitalistler…

Gibi karakterlerin ve olayların, tiyatro eserinin yazıldığı günden 57 yıl geçmiş ama Türkiye’mizde bir şey değişmemiş diye okuru güldürürken sinir eden harika bir hiciv.

Okuyun, okutturun,

İzleyin, izlettirin…

Sanatçıları susan bir ülke, ölüm uykusuna yatmıştır!

1986 sinema uyarlamasını aşağıda izleyebilirsiniz.

https://youtu.be/zRGKIhBg-Rk

Kral Çıplak, Hans Christian Andersen

Haksızlığa susan dilsiz şeytan olmayın,

Görünen köy için karga kılavuzlara ihtiyacınız yok,

KRAL ÇIPLAK gördüğünüz halde yine de alkış tutmayın,

Yangını çıkartan bir kıvılcımdır,

Vatandaş düşünülmeden, şahsi ve yandaşların çıkarı düşünülerek yönetilen her ülke için KRAL ÇIPLAK diyerek, dönüşümü başlatacak bir korkusuz, bir babayiğit muhakkak çıkacaktır,

Zararın neresinden dönülürse kardır ama iflas etmeden önce!

Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in, 1837 yılında yayınlanan, Kral Çıplak (The Emperor’s New Clothes) adlı masalını,

Masalın içerisindeki derin anlamı idrak etmeden,

Okuduğumuz, okuttuğumuz veya hiç okumadığımız, okutmadığımız için belki de çoğunluk oyu ile kötü yöneticiler seçiyoruz, seçilmelerine zemin hazırlıyoruz,

Seçilenler tarafından yönetiliyoruz ve ne kadar kötü olursa olsun “seçtik bir bildiği vardır” diye yaptıkları hataları yüzlerine vurmadan yaptıklarına çanak tutmaya devam ediyoruz!

(Burada işin önemli kısmı öğretmenlerimize düşüyor..)

Türkiye’mizde, en derinden hissettiğimiz halde, “KRAL ÇIPLAK” demek için hala ne bekliyoruz!

Kitaplar Zamanın Büyük Denizinde Dikilmiş Deniz Fenerleridir.

Kral Çıplak, Hans Christian Andersen, 1837

Başlangıç, Dan Brown

Nereden geldik, nereye gidiyoruz?

Ne zaman başladık?

Neden bir sonumuz var?

Ezeli olmayan, baki olan Yaratıcı neden kısa süreliğine dünya üzerinde yar alacak bizi, sonsuza kadar yok edip, sonsuza kadar cennet ile ödüllendireceğini veya sonsuza kadar cehennem ile cezalandıracağını söylüyor?

Yoksa kendi kendimize mi bu hale evrimleştik?

Din gerekli mi?

Din gerekli ise neden gerekli?

Neden çok fazla din var?

Bazı dinlerin Allah tarafından gönderilen kitapları varken, bazı dinlerin düşünce akımı gibi olması ama içeriklerinin benzer olması neden?

İnsanın, bir başka canlının hayatına değer vermesi bütün dinlerin ortak noktası değil mi?

Bu kadar dine ne gerek var?

Dinler gerçek mi, kandırmacadan mı ibaret?

Din denilen kurallar bütününü biz insanlar mı onca tecrübeden sonra oluşturduk?

Din adı altında nasihat verenlerin, yasaklar koyanların; kendileri neden kurallara riayet etmiyor; günah işleme ama yine de cennete gitme ayrıcalıkları mı var?

Gibi soruları hepimiz hem kendimize hem de sohbet ortamlarında sormuşuzdur.

Dan Brown, BAŞLANGIÇ kitabında, Robert Langdon karakterini, başlangıcımızı ve sonumuzun ne olacağını çözümleyen ve bunu bütün dünyaya ilan edecek olan, ama ilan etmeden önce öldürülen bir bilim adamının sırrını ortaya çıkarmak için nefes kesen bir kovalamacanın içerisine atıyor…