Kitap Türü

Gardiyan, Dolores Redondo

Yobazlar çıkar,

Her dinde vardır,

Gözlerden ırak, denetim dışı tarikat evlerinde, kendilerine verilen eğitim sonucunda dinleri olan bir inanışı benimserler

Bu inanışa da Müslüman ülkedeyse Müslüman, Hristiyan ülkedeyse Hristiyan derler,

Kendilerini, kendilerine öğretilen ve din dedikleri kurallar bütününün fedaisi ilan ederler,

Türkiye’mizde de tarikatlar, cemaatler ile çok haşır neşir olan üyelerine bakın, önderimiz derler, şeyhimiz derler; çok geniş anlamlı bir tabir değil mi?

Kimi kastediyor?

Hz. Muhammed’i mi (Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun) yoksa tarikatın yöneticisini mi!

Günah, haram olarak inandırıldıkları öğretiler için diğer insanlara saldırmaya başlarlar,

Öldürürler bile!

Halbuki, Müslüman’ım diyen Kuranı Kerim’i, Hristiyan’ım diyen, değiştirilmiş olsa dahi İncili, Yahudi’yim diyen Tevrat’ı adam gibi okumuş olsa, Hz. Muhammed’in, Hz. İsa’nın, Hz. Musa’nın nasıl yaşadıklarını incelemiş olsa, insanlara nasıl davrandıklarını analiz etmiş olsa; herkesin istediği gibi yaşama hakkı olduğunu, insanların uyarılabileceğini ama hayatlarına kast edilemeyeceğini anlarlardı.

Ama maalesef, önder dediği adamın gözüne girebilmek, vaat edilen mükafatını alabilmek için karşıdakinin hayatını hiçe sayacak eylemlerde bulunabilmektedirler…

Osmanlı İmparatorluğu’nda kasaplara sürekli kasaplık yaptırılmazmış çünkü, bir süre sonra merhamet duygusu kalmayacağından, başka kötü işlerde yapar diye 6 ayda bir izin verilip Bahçıvanlık ile meşgul olmaları sağlanırmış.

Karşıdakini, günah işlediği sebebiyle cezalandırmak için işkence etmek, öldürmek ve bunu önder dediği kişi için yapan birisi de bir süre sonra bunu normal karşılar, ya hep ya hiç anlayışına yaşamını döndürür; en zoru her şeyin ilkidir, ilkini yaptıktan sonra gerisi kendiliğinden gelecektir…

Bu bilgiler sonrasında, hep belli düzende kadınları, hep belli bir düzende öldüren bir seri katili yakalamaya çalışan bir dedektifi konu alan, Dolores Redondo tarafından yazılan Baztan Üçlemesi kitap serisinin ilk kitabı olan Gardiyan’da, bir kızın daha hayatını kaybetmeden yakalanması için sizde dedektif gibi kafa yoracaksınız.

Ortamın kasvetli havasını iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

Hayvan Çiftliği, George Orwell

Her şey çok güzel başlamıştı, uzun yıllar boyunca, ataları da dahil karın tokluğuna köle gibi çalıştırılan maraba sınıfı, karınlarına gireni bile kısarak kendi yaşam kalitesini daha fazla artıran, kendilerini sefalete sürükleyen efendilerine karşı ortak hareket etme kararı almışlardı.

Kendilerine bir de lider belirlemişlerdi.

Kendi haklarını belirtir kati yasalarını hep birlikte belirlemişler, hep birlikte ezberlemişlerdi, herkese de ezberletmişlerdi.

Kim dost? Kim düşman? ayrımını yapmışlar, maraba sınıfındaki küçüklü büyüklü herkesin okuma yazma öğrenmesini sağlayarak uyanık olup oyuna gelmemelerini, her şeyden haberdar olmalarını sağlamayı amaç edinmişlerdi.

Efendileri bu işi nasıl yapıyordu? Bu işi bizzat yapan bireyler olarak mevcutta yaptıkları işlerini yapmaya hem kendileri de bu kazancın ortağı olacakları için, devam ettikleri takdirde başarılı şekilde kazançlarını arttırarak her şeyin üstesinden gelebileceklerine inançları tamdı.

Her şey güzel gidiyordu.

Taaaaa ki lider olarak belirledikleri yoldaşları, efendileri gibi olmaya özenerek kendisinin ve yardakçılarının çıkarlarını ön plana çıkarana kadar.

Kendisini koltuktan kimse kolay kolay indiremesin diye kolluk kuvvetleri teşkilatını kurdu. Kendisine rakip olarak gördüklerini sınırlarının dışına uzaklaştırdı.

Daha fazlasını elde edebilmek için eskiden köleliğini yaptığı efendileri ile anlaşma masasına oturdu, anlaşmalar imzaladı.

Bu yola birlikte çıktığı maraba yoldaşlarını, bu sefer kendisini onların efendisi rolüne girerek, kendisi ve kendi mahiyetindeki ekibini şatafat içerisinde yaşatmak için, eskisinden pekte farklı olmayan köle düzenlerinde çalıştırmaya başladı.

Lider ve yardakçısı beyin takımı, tüm yoldaşların birlikte belirledikleri yasaları kendi çıkarları doğrultusunda değiştiriyor, minareyi çalan kılıfını hazırlar misali her yaptıklarına kılıf uyduruyorlardı artık.

Uygulamalara karşı çıkanlar ise kolluk kuvvetleri tarafından tehdit edilerek ya da ibreti âlem cezalar ile susturuluyorlardı.

Teknolojinin tüm nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak, artık birlikte ve özgürlük amacı ile çıktıkları arkadaşlarını birer yoldaş olarak değil, eskiden olduğu gibi yine maraba sınıfı olarak görüyor ve bu tebaa üzerinde büyük korku unsuru oluşturuyorlardı.

Eskisinden hiçbir farkları kalmamıştı.

Aç, kemikleri sayılacak derecede açtı.

Tok, çatlayacak derecede toktu.

…

George Orwel’ın hayvanları doğadaki yaşam tarzlarına göre büyük bir itina ile insanlaştırdığı kitabı olan Animal Farm ( Hayvan Çiftliği )’ da bizim pekte yabancısı olmadığımız, hatta şimdiki zamanda bile yaşamakta olduğumuz siyasi düzeni okuyacaksınız.

Domuz domuzluğunu yapıyor, köpek köpekliğini, koyun koyunluğunu, eşek eşekliğini…

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği büyükler için olduğu kadar çocuklar içinde hem eğlendirici ve hem de eğitici bir kitap.

Bülbülü Öldürmek, Harper Lee

Adalet mülkün temelidir.

Adalet önünde; rengi, ırkı, parasal durumu, siyasi görüşü, dünya görüşü, dili, dini ne olursa olsun herkes eşit olmalıdır.

Adaletin amacı; gerçek suçluyu, suçu nasıl ve neden işlediğini ortaya çıkarmak ve suçun karşılığı ceza ne ise o cezayı vermek olmalıdır.

Seni gerçeğin ortaya çıkarılması için takındığın tutum ve olduğun taraftan dolayı eleştirenler çıkacaktır; “unutma suçu ispat edilene kadar herkes suçsuzdur.” korkma, geri adım atma, gün gelecek seni tarih yazarken, diğerleri toprak altında çürüyecektir.

Hem de öyle ki bir daha benzer suçlar işlenmemesi için gerekli tüm önlemler alınmalı ve cezalar verilmelidir.

Ama adaletin tecelli etmesinde; suçlayan, suçlu, tanıklar, kanıtları hazırlayan bilirkişiler, hem suçlayanın hem suçlunun avukatları, savcı, jüri, hakim, basın… tek amaçları gerçek olmalıdır. Hatta bunlar, 12 öfkeli adan filmindeki gibi; dışarıdan izole bir ortamda beyin fırtınası ile sonuca ulaşmaya çalışmalıdırlar. Kendilerine menfaat sağlayacak tarafın hoşuna gidecek kararlar için çaba sarf edilmemeli, yönlendirme yapılmamalıdır. Gerçeğin farklı olduğunu bildiği halde gerçeğin üstünü örtende en üst seviyeden ceza almalı, hatta meslekten men edilmelidir çünkü gerçek çok farklı olduğunda, haksız yere ceza verilen kişinin tüm hayatı etkilenecektir.

Taraflı olarak suçsuz birisinin suçlu ilan edilerek ceza verilmesi, gerçek suçlunun elini kolunu sallaya sallaya ortada dolaşmasına ve yeni suçlar işlemesine ve bir sürü günahsız kişinin daha mağdur olmasına sebep olabilecektir. Böyle bir durumun ortaya çıkması durumunda hatalı karara imza atanların tamamı suçlu ilan edilerek günahsız birinin mağduriyetinde gerçek suçlu ile birlikte yargılanmalıdır.

Her insan ile, en azından yaratanın aynı olmasından dolayı sohbet et, herkesin bir hikayesi vardır; belki onların yaşadıklarından, sen yaşamadan tecrübe elde edebilirsin ve bir gün senin başın sıkıştığında bir kere bile selam vermediğin birisi tarafından kurtarıldığında utanmazsın, yüzün kızarmaz.

Adalet ile ilgili yazdığımız bu kadar şeyden sonra kitabın sonunda gerçekleşen olay sonucundaki takınılan tutum, sizin de kafanızda bir sürü soru işaretleri oluşturacağına eminim.

Bu harika ötesi bir kitaptan uyarlama harika bir de film var…

Aşağıdaki linki tıklayarak kitabın filminin yorumuna ulaşabilirsiniz

Bülbülü Öldürmek, To Kill A Mockingbird, Uğursuz Kuş

Paulo Coelho, Okçu’nun Yolu

Ella Wheeler Wilcox’ın “Amaçsız dua yaysız oka benzer, duasız amaç oksuz yaya benzer.” sözü ile başlayıp,

“Usta bir şey öğreten değil, öğrenciye zihninde zaten bulunan bilgiyi keşfetmesi için ilham veren kişidir.” sözü ile eğitimine giriş yapan, Paulo Coelho, Okçu’nun Yolu kitabı, sayfalarına bakınca okuması çerezlik gibi görünmesine rağmen, her sayfayı okuduğunuzda, bir sonraki sayfaya geçmeden önce, sayfalarca okumuşsunuz gibi ara verip, sayfayı sindirmeye çalışacağınız kişisel yol rehberiniz olacak nitelikte dolu dolu bir kitap!

Paulo Coelho, Okçu’nun Yolu kitabını okumaya başlamadan önce, Tokyo 2020 Olimpiyat oyunlarında, Milli Sporcumuz Mete Gazoz‘un (22), Finalde İtalyan Mauro Nespoli’yi yenerek olimpiyat şampiyonu olarak Türkiyemi’ze, spor tarihindeki ilk altın madalyasını kazandırdığı müsabakayı izlemenizi tavsiye ederim.

Bu müsabakayı bir de kitabı okuduktan sonra izleyin!

Aeden, Akilah, Azra Kohen

İnsan görünümlü olarak doğuyoruz.

Bir amacımız var.

Yaradan boşuna yaratmaz.

Ama hayat mücadelesinde, sadece aylık geçimini sağlayacak para için tüm gücü alınan, başka hiç bir şeye zaman ayıramayacak, sesini çıkaramayan, çünkü kovulunca yerini bir başkasının itiraz etmeden hemen dolduracağı, patronların kölesi işçilere dönüşüyor çoğumuz.

Çok azımız yaradılışına uygun cesurca hareket ediyor ama arkadan destek gelmeyince, bir de algı ile terörist ilan edilince, algısı kapalı kölelerde terörist deyince gürültüden ibaret kalıyor haklı haykırışlar…

Ama daha önceleri başarmıştık!

Şimdi neden başarmayalım?

Azra Kohen’den, okuyucusuna, ne için yaratıldığını, ama şimdi ne yaptığını sorgulatan,

Yeni dünya düzeninin kazananlarının nasıl kazandığını, kaybedenlerinin nasıl kaybettiğini çok güzel özetleyen,

Ufuk açıcı harika bir kitap.

Kitabın ilk sayfalarından sıkılabilirsiniz ama devam edin…

Kitaptan benim aldığın notlar:

  • Evrende tesadüf diye bir şey yoktur.
  • Bir canın acısından zevk alan birinin yaşama hakkı yoktur.
  • Bir şeyin en güçlü olduğu yer, merkez, aynı zamanda o şeyin en zayıf noktasıdır.
  • Korkunun olduğu yerde taraflar ancak var olabilir.
  • Verdiğiniz savaştan eminseniz pes etmeyin. Önce pes eden kaybeder.
  • Uyanışta olan bir organizmik bütünlükte ilk elenenler, uyanışı engellemek isteyenlerdir.
  • Bir varlığa seçenekleri olduğunu, hayatın olasılıklar içinde var olduğunu göstermek onu özgürleştirmektir.
  • Sahip olmanın ilk koşulu, kültürü ayrıştırmak ve ayrışımdan kaynaklanan o karmaşanın içinde halkın vergileriyle hayat verdikleri kurumların başkalarının eline geçmesiyle başlar…
  • Deneyimi engelleyen, dönüşüme itiraz eden, varoluşu hak edemez.
  • Kaderinin efendisi ol.
  • Olmaktan, doğmaktan, düşünmekten yoksunma.
  • Gerçeğin korunaklı katmanlarını aşabilenleri devrimler ve keşfedilmemiş fikirler bekler. O yüzden size dikte edilmeye çalışılan bilgilere mahkum olmayın. Bilginin hep daha fazlasını hep nedenini isteyin, sorgulayın.
  • Asla umudunu yitirme; isterse kış olsun; güneş var olduğu sürece, ışık var olmaya, en karanlık günde bile güneş doğmaya devam edecektir.
  • Bilincin ne kadarsa, anlayışın, fark edebildiklerin de ancak o kadardır.
  • Bir şeyi korumak için harekete geçmiş insanları susturmanın en iyi yolu, onların ruhlarına şüphe düşürmektir. Korumaya geçmiş birini, koruduğu konuda paranoyak hissettirebilmek, koruma kalkanında açılan ilk gedik gibidir.
  • Reverse Psychology: İnanılan şeyi beceriksiz bir şekilde savunarak kişiyi inandığı şeyin tam aksine inanmaya gizliden teşvik etmek.
  • Devletin planları ile halkın ihtiyaçları çelişmemelidir.
  • Hayatın yanında olabilmek için kendi hayatını feda etmeye hazır insanlara ya da hayatı umursamamayı önemsizleştirecek enginlikte, hayata hükmedebilen adamların emirlerine saygı göstermek? Doğrusu hangisidir? İşte bütün mesele bu!
  • Doğru teşhis, her karanlığın güneşidir.
  • İğrençliğin, toplumun normali olması engellenmelidir.
  • Yaptığı şey ne kadar düşüncesizce yapılmış olursa olsun doğru olanı yapan birine kızılmaz.
  • Doğru olanı yaptığın için özür dilenmez.
  • Egemenlik verilmez alınır.
  • Yetki, kayıtsız şartsız milletindir. Kimdir millet? İnsandır, halktır! Bankalar, markalar ve onların uşağı olmuş politikacılar değildir millet. Bu dünyada gördüğümüz pislikleri millet yapmıyor, sadece parçası olmak zorunda kalıyor. Müdahale edemediğimiz, çarklarından kurtulamadığımız bir mekanizma kurmuşlar, biz içine doğuyoruz ve bu mekanizmanın yakıtı gibi hepimiz harcanıyoruz. Mekanizmanın içinde tüm değerlerimiz ile birlikte yok oluyoruz. Nasıl insan olunur artık bilmiyoruz bile.
  • Birisi için ölmeyin. Hepimiz için yaşayın. Savaşımızda, ölümlere değil yaşatılmışlıklara ihtiyacımız var. Çünkü yaşamı destekleyebildiğimi kadar zafere yakın olacağız.
  • Korku, korkakların sopasıdır. Saygı cesaretin suyudur.
  • Gücün nedir? Etrafına saldığın korku mu? Etrafında uyandırdığın saygı mı?
  • Hayat hepimizden daha akıllıdır. Bize, sadece ihtiyaç duyduğumuz deneyimleri sunar. Deneyimin içinde kaybolabilir ya da ona sahip olabiliriz. Seçim bizim. Zamanı gelince.
  • Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına emin olduğunda, hiçbir şeyin bilindiği gibi olmadığını keşfetmeye başlarsın.
  • Tuhaflıklarımız üstünlüğümüz olabilir. Kendimize emek vermeden bilemeyiz.
  • Deneyimin bekaretini bozmak, bir insana yapılacak en kötü şeydir. Hayatı başkasından dinlemek yerine herkes kendisi keşfetmelidir.

Çılgın Türkler Kıbrıs, Turgut Özakman

Stratejik olarak ne kadar önemli konuma sahip olduğunu haritadan görebilirsiniz, tam burnumuzun dibi, ayrıca Suriye’yi ve Lübnan’ı da cepheden gören konumda…

Silahlandırıldığını bir düşünün!

Ya da kıta sahanlığı ile Suriye ve Lübnan gemi geçişlerindeki harika kontrol edilebilirliğini!

Yavru Vatan Kıbrıs

Kimseye bırakılamazdı

Bırakılmadı da!

Kıbrıslı Rumlar Yunanlılardan aldıkları destek ile, adanın tamamına sahip olabilmek için, Türklere karşı soykırım yapmaya başlamışlardı, çoluk çocuk kadın yaşlı demeden vahşice can alıyorlardı. En acımasız canlı insandır sözünü doğrular nitelikteydiler. Vampir kana susamıştı bir kere.

1922nin intikamı da işin içindeydi Yunanlılar için

Birleşmiş Milletler, NATO hangi zor zamanlarımızda yanımızda oldu ki, hem kuyruk acıları var neden olsunlar ki!

Biz bizeydik

Dünya üzerinde en iyi Türk ölü Türk’tür anlayışına karşı bizde de Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur deriz bizde!

Dünyanın en iyi ve kurallarına göre savaşan bir milletiyiz; bizimle savaşanla savaşırız; kadın, çocuk, yaşlı veya teslim olan ile değil!

Ama kanı bozuk Rumlar, Ermeniler, Yunanlılar, insan hakkı diyen ama kendilerinden olmayanın hakkını yiyen Batılı Ülkeler…

Ama hepsi 1974 yılında gördü Türklerin sabrı taşarsa ne kadar iyi savaşçı olduklarını…

Gelmiş geçmiş en iyi, en az zaiyatlı deniz kuvvetleri ada çıkarmasını, hava kuvvetlerinin indirmesini, deniz, kara ve hava kuvvetlerinin en iyi organizasyonunu…

Bu kitap ile daha iyi anlıyor insan;

Milli üretiminiz olmadan topal olacağımızı, kendi kendimize bile yetemez olduğumuzda dış mihrakların ilk fırsatta köpeklerini üzerimize salacağını…

Mesela silahın var mermisi yok. OLMAZ,

Aracın var yakıtın yok. OLMAZ

Rütbelilerin var liyakat yok. OLMAZ

Hedefin var planın yok. OLMAZ

Bütün bunları işte Kıbrıs Barış Harekatını anlatan bu kitabı okurken yaşıyoruz.

Kıbrıs Barış Harekatı; Kıbrıslı Türk Soydaşlarımız, Mücahitlerimiz, Kıbrıslı Türk Liderlerimiz, Türkiye Politikacıları, Erimizden Generalimize kadar Askerimizin hem cephede, hem masada kazandığı bütün bir zafer olmuştur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunda emeği geçen tüm şehit ve gazilerimizden Allah razı olsun.

Bu kitabı yazarak bizlere Kıbrıs’ı anlatan Turgut Özakman’dan da Allah razı olsun.

Tarihi olaylar sosyal medyada bir cümle ile anlatılabilecek olmaktan daha derindir.

Yaşandığı zamana göre, giriş gelişme sonuçları öğrenilmeden tarihi olaylar, tarihi şahsiyetler hakkında yorum yapmak, ileride hatalı kararlar almaya sebep verir.

Tarihimizi doğru öğrenelim.

Böylece hainleri kahraman, kahramanları da hain ilan etmemiş oluruz.

Yunanlıların şimdilerde dibimizdeki adalarını silahlandırmaları boşuna değildir. Yine bir ütopyanın peşinde olabilirler, dikkatli uyanık olmalıyız, bizim bizden başka dostumuz yok, her an hazır daima hazır bulunmalıyız!

Körlük, Jose Saramago

Allah’a şükür görüyoruz

Keşke kör olsaydım da görmeseydim dediğimiz şeyleri de görüyoruz

Ya hiç bir şeyi görmeseydik

Hiç beklemediğiniz anda gözlerinizin hiç bir şey görmemeye başladığını düşünün

Kapatın gözlerinizi ve o ana kadar görerek yaptığınız şeyleri yapmaya çalışın

Ne yapıyorsunuz?

Nasıl yapıyorsunuz?

Bu nimet boşuna verilmedi

Ya gören körlere ne demeli

Kötülüğü gördüğü halde göz yumanlara

Gördüğü halde körmüş gibi davranarak hiç bir şey yapmayanlara ne demeli

Görenlerin görevi körlere destek olup doğru yere götürmek değil mi

Peki görenler, neden tek başınayken sürüden ayrılan koyundan farkı olmayan körü, kurtlara teslim ediyor?

Ben ikimize de göz olurum demek ve dediğini yapmak sadece peygamberlerin görevi mi!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İlber Ortaylı

Şartlar çok kötü olabilir…

Durum nereden bakılırsa her açıdan alehyte görünebilir…

İşin içinden nasıl çıkılabilir diye düşünen ekabirler bir umut kıvılcımı dahi gösteremiyor olabilirler…

Osmanlı İmparatorluğu’nun son zamanları işte böyleydi. Atalarının savaş meydanlarında en önde gittiğini unutan padişahlar, şatafatlı saraylarda, kendi hallerinde; atalarından kalan toprağın peyderpey düşmanların eline geçerken, halk açlıktan fakirlikten düşmanın zulmü altında ezilirken… yaşamlarını kendi çıkarları doğrultusunda anlaşmalara imzalar atarak sürdürmekteydiler.

Bu şartlarda bir sürü vatansever “vatan için ne yapabiliriz” diye sorular sorup zaman kaybetmekte iken Mustafa Kemal çoktan vatanın kurtuluşu için çalışmaya başlamıştı. Bu çalışma vatanın bağımsızlığı için düşünen diğer bir sürü insanı bir araya getirmiştir.

Saraylarda değil cephede, savaşan insanlarla birlikte mücadelesini sürdürmüştür. Sıfıra inen Osmanlı İmparatorluğu topraklarından, Türkiye Cumhuriyeti’ni elimizde tutarak bize yurtluk olmasını sağlamıştır.

Bazıları nefret edebilir, karşıda çıkabilir ama Mustafa Kemal Atatürk; Mete Han ne ise, Alp Arslan ne ise, Osman Bey ne ise, Çelebi Mehmet ne ise, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Yavuz Sultan Selim, 2. Mahmut… ne ise odur. Yani Türk tarihimizin önemli komutanları ile aynı seviyededir.

Yok efendim şöyle yapmış, böyle davranmış, nasıl yaparmışmış falan gibi, aslı astarı olmayan iddialar ortaya atarak Mustafa Kemal’i tarih sahnesine gömmeye çalışanlar günümüzde sayıca artmış vaziyettedir ama siyasi olarak yaşanılan her buhran, her defasında O’nun yaptıklarının doğruluğunu ispat etmektedir.

Bu yüzden İslam ve Türk tarihindeki her önemli şahsiyet gibi Mustafa Kemal Atatürk’ü de iyi öğrenmek gerekmektedir.

Bu kitapta, önemli tarihçimiz İlber Ortaylı, kendine has üslubu ile Mustafa Kemal Atatürk’ü, içinde yaşadığı şartlar ile birlikte anlatmaktadır.

Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda, Yılmaz Özdil

Bu kitap “Beraber Yürüttük Biz Bu Yollarda” Stephen King kitapları kadar gerici korkutucu, kitabın yazarı “Yılmaz Özdil” ise Agatha Christie’nin esrarengiz olayların üzerindeki sır perdesini ortadan kaldıran dedektif karakteri Hercule Poirot gibi.

Bu kitabın en ürkütücü tarafı; içinde yazanlar gerçek!

Okunması lazım, okutulması lazım özellikle de “alternatifi mi var mı ki, en azından Müslümanlar” diyerek, söylediklerinin/yaptıklarının, başka bir gün söylediğini/yaptığını sanki başkası yapmış gibi davranmasına rağmen, hepsinin doğru olduğuna inandıkları iktidar partisinin taraftarlarına…

Onlar bilgi sahibi olacakları bu tür şeylere para vermezler alın hediye edin! Ama onlar okumazlar da; Müslümanlığın kitabını anlayacakları dilden nasıl okumuyorlarsa ya da okusalar da Kuranı Kerimi nasıl işlerine geldiği gibi anlıyorlarsa işte o yüzden.

Ama yine de belki bir kaç tane doğruya önem veren kalmıştır aralarında. Denemeye değer.

Ama çocuklara okutun. Okullarda artık tarih diye safsatalar okutulmaya başlamadan önce bu kitabı okutun. Başka darbeler hakkında ahkam keserken yakın tarihin en büyük darbesinin sessiz sedasız yalanlarla dolanlarla nasıl yapıldığını öğrensinler.

Kitabı, yarısındayken bırakmak istedim çünkü; din maskesi altında şeytanların nasıl işler çevirdiğini gördüm. Ama daha neler yapmışlar diye devam ettim…

Bu kitap Türkiye’yi yönetenlerin sahip oldukları makamın yetkisini kendi çıkarlarına göre kullanarak minarelerine nasıl kılıf hazırladıklarını gözler önüne seriyor.

İktidar partisi, kendisine sadakati tescillenmiş ortaklarından öyle güzel bir saadet zinciri kurmuş ki; bu saadet zincirini bozmayı bırakın bozmak şüphesi içerisinde olan kim varsa ortadan kaldırmak için o kişinin geçmişine, kariyerine, gözünün yaşına bakmıyor.

Milyonlarca şehidin akan kanı ile düşman unsurlardan temizlenerek bağımsızlığını kazanan, Müslümanlığın İslamiyete layık yaşanası bir yer haline getirilen Türkiye’mizin bariz tuzaklara bilerek düşürüldüğü duruma o kadar sinirlendim ki gözlerimden yaş geldi.

İnsanın başına, vatan toprağının başına ne gelirse cehaletten gelir.

O kadar cahil insanımız var ki!

…

Mutlaka okuyun.

Mutlaka okutun.

Mutlaka öğrenin.

Mutlaka öğretin.

Osmanlıca ve Türk Kitap Okuma Alışkanlığı

İnsanın bir partiyi desteklemesi, o partinin her düşüncesini kabul etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Çünkü insan, hayvanlarda olmayan bir yeteneğe sahiptir; İDRAK!

Buna göre insanın söylenen her şeyi ama her şeyi noktasına virgülüne dek kafaya kazıyıp daha sonra papağan gibi tekrarlaması yerine, söylenenleri kendi beyin süzgecinden geçirip doğruya varması yaradılış gereği ifa etmesi gereken bir görev.

Geçen gün arkadaşlar ile konuşuyoruz.  Bir kısmı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan harfler yerine Latin harflerini getirmesinin tarihimizi öğrenemememizin en büyük etkeni olduğunu iddia etti. Eğer Osmanlıca biliyor olsaymışız, tarihimizi tamı tamına öğrenebilirmişiz?

Araya UNESCO tarafından yaptırılmış bir araştırmanın sonuçlarını koyuyorum.

Ayrıca yazıda bahsi geçen hemisfer = yarı küre demek:)

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO, dünyadaki okuma alışkanlıklarını rapor haline getirdi. Rapora göre, Türkiye, kitap okuma oranında dünya ülkeleri arasında 86’ncı sırada yer alıyor.

Avrupa’da yüzde 21 olan kitap okuma alışkanlığı Türkiye’de yok denecek kadar az.

“Genelde aşk kitapları okuyoruz”

%65 aşk, % 24 siyasi, %13 düşünce, %7 kişisel gelişim kitapları. (Toplamları 109 ediyor diyebilirsiniz; bir kişinin iki veya daha fazla türü de okuyabileceğine dikkat edelim!)

Konuyla ilgili açıklama yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Gülmira Kuruoğlu, “Türkiye’de on binde bir kişi kitap okuyor yılda. Yani bizim çok geride olduğumuzu çevremize baktığımızda da görüyoruz. Okuma türlerine baktığımızda da genelde aşk kitapları okunuyor” dedi.

Yılda kitaba ayrılan süre bir günlük TV izleme süresiyle aynı: 6 saat

Araştırmaya göre, günde ortalama 6 saat televizyon izleyip 3 saat internette gezinen Türk halkı ne yazık ki, kitap okumaya yılda sadece 6 saatini ayırıyor.

TRT Haber’in mikrofonlarını uzattığı vatandaşların çoğu ise son okuduğu kitabın ismini bile hatırlamıyor.

İhtiyaç listesinde 235. sırada

Kitap Türkiye’deki ihtiyaç maddeleri listesinde 235’nci sırada yer alıyor.

Bir vatandaş, “Okuyucu kitlesi maalesef yok. Artık herkes televizyonda geçiriyor, internette geçiriyor vaktini. Kitaba ilgi maalesef yok” diyor.

Kitap beyin gelişimi açısından oldukça önemli

Oysa kitap okumak kişisel gelişimin yanı sıra beyin gelişimi açısından da oldukça önemlidir.

Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekan Vekili Prof. Dr. Gülmira Kuruoğlu, bu konuda şunları söyledi:

“Beynimiz sağ ve sol hemisferlerden oluşmaktadır ve kitap okurken biz ağırlıkla sol hemisferimizi geliştirmekteyiz. Bu da mantıksal matematiksel ve sözel hemisferdir ama televizyon izlerken biz sadece sağ hemisferi geliştirmekteyiz. Yani sol hemisfer bayağı geride kalmaktadır. Bu da beynin tüm olarak gelişmesini, oluşumunu etkilemektedir.”

Uzmanlar, özellikle çocuklara mutlaka kitap okuma alışkanlığının kazandırılması gerektiğini belirtiyor.

Bu araştırma bile yukarıda ortaya atılan tezi çürütüyor. Çünkü O-KU-MU-YO-RUZ!

Toplam nüfusu sadece 7 milyon olan Azerbaycan’da, kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, Türkiye’de bu rakam 2-3 bin civarında. Bu rakamlar elbette kitaba ayrılan para ile de orantılı. Birleşmiş Milletler araştırmasına göre kitap için yılda Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı 100, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor iken, hatta Dünya ortalaması bile 1,3 dolar iken ülkemizde bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar ayırmakta. Kitap satın alma konusunda gelir yetersizliği bir ölçüde bahane olsa bile her gün tüketilen sigaranın içene aylık hatta yıllık maliyeti düşünüldüğünde bu mazeretin de geçersiz olduğu ortaya çıkıyor.

Kitap evlerinde, kitapçılarda, kırtasiyelerde satın alınabilen, kütüphanelerden de ücretsiz olarak bulunabilecek bir sürü Latin harfleri ile yazılmış kitap varken okumaktan kendini imtina eden arkadaşların Latin harfleri geldi tarihimizi öğrenemedik gibi düşünceleri bana sadece siyasi görüşe tam itaat ettiklerini ifade ediyor. Başka bir şey değil.

Harf inkılabı 1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirildi. Harflerin değişmesinin üzerinden çok sular akıp geçti. Hepimiz GökTürkler’den beri kullandığımız Türkçeyi Latin harfleri ile yazmaya, okumaya başladık, yazıyoruz, okuyoruz.

O’na dediler ki; “İngilizce bilmiyor”

O dedi ki; “İngilizce bilmeme gerek yok tercümanlarım ne güne duruyor.”

Olmuş (Bu yazıyı ne zaman okuyacağınızı bilmediğim için tam sayı yazmıyorum!) seneler, “benim de Osmanlıca bilmeme gerek yok, tarihçilerim ne güne duruyor!”

Yazdıklarım bu düşüncede olan zihniyete kapak olsun!