politika

Ekrem İmamoğlu’nun Diploması

Dipleri yaşadığımız Türkiye’de

Sanki her alanda çok güzel işler başarılıyormuş gibi,

Günlerdir Ekrem İmamoğlu’nun diploması tartışılır oldu.

Siyaset hiç bu kadar katledilmemişti.

Başka sözüm yoktur!

Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor, Celal Şengör

Zengin ve çevresi hatırı sayılır insanlarla dolu ailesinin imkanlarını çok iyi değerlendirerek, dünyaya geliş gayesini bilgisine danışılan bir yer bilimci bilim adamı olan Celal Şengör, Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor adlı kitabında;

Kendisinin imkanlarına sahip olmayanların da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte sağlanan eğitimde fırsat eşitliği ile, köyde fakir bir ailede dahi dünyaya gelmişi olsa dahi, köylere kadar götürülen okullar sayesinde aldığı eğitim ile yeteneğinin el verdiği ölçüde, hayal ettiği seviyelere geldiğini, böyle bir sürü insanımız olduğunu anlatmıştır.

Ama, özellikle 2000 yılından sonra, sadece oy çalmaya yönelik gerçekleştirilen plansız programsız politikalar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte her vatandaşına sağladığı fırsat eşitliklerini bir bir yok etmiştir.

Ne yapacağını bilemeyen çocuk, çevresinde itibar gören kişinin mesleği ne ise ona yönelmek isteyecektir. Herkesin üniversite okuması şart değildir. Önemli olan icra ettiği meslekte iyisi olmak olmalıdır. Çocuk becerisi doğrultusunda yönlendirilmelidir, imkan sağlanmalıdır, eğitilmelidir, işe yerleştirilmelidir, görevi konusunda imkanlar sağlanmalıdır, katma değeri ne ise ona göre de maaş verilmelidir…

Ama maalesef yaşadıklarımız; yıllar öncesinde “benim oyum ile çobanın oyu bir mi” diye söyleyince adeta aforoz edilen Aysun Kayacı’yı doğruladı.

Celal Şengör’ün de, dünyada yer bilimi alanında danışılan bir adam olmasına, yıllardır, “deprem geldi, geliyor, az kaldı, önlem alınması lazım, İstanbul’un ve çevresinin, sahip olduğu sanayi gücü, Allah korusun bir depremde ülkemizi şah mat edecek nitelikte olduğundan, ülke geneline yayılması lazım” demesine rağmen; dinsiz, Allah tanımaz, Atatürkçü özellikleri ön plana çıkarılarak sözleri kulak arkası, göz ardı edilmektedir.

Halbuki arkadaşlarla beyin fırtınası yapınca, Maraş Depremi bir fırsattı; ver teşviği, taşı sanayiyi deprem bölgesine!

İlber Ortaylı’da Celal Şengör’de “CAHİL” derken aslında bir kişinin cehaletinin ülkeyi domino taşı etkisi gibi yıkabileceğine değinmektedirler.

İşte Celal Şengör, Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor kitabında bunu çok güzel anlatıyor…

Düşünün, siz trafik kurallarına noktasına virgülüne uyan birisiniz; emniyet kemerinizi bir metre öteye giderken bile takan, yayalar yaya geçidinde olmasa dahi görünce yol veren, hız sınırlarının altında araç kullanan, aracının bakımını ihmal etmeyen birisiniz. Size cahil denmiyor.

Ama bir şekilde ehliyet almış, arabasının bakımlarını hep ihmal eden, trafik kuralları polis kontrol noktalarını görünce aklına gelen, hızlı araç kullanan birisinin sizin şeridinizde karşınızdan geldiğini düşünün… İşte o kişi cahildir. Ve sizin hayatınızı etkileyecek bir olayı size yaşatmak üzeredir.

Ya a şöyle düşünün düşman ile karşı karşıyasınız, elinizde tam dolu silahınız, bombanız, merminiz bitse en keskininden bıçağınız yani her şeyiniz var, buna rağmen siz gidiyorsunuz bu silahlarınızı bırakıyor ve duaya başlıyorsunuz… işte siz din cahilisiniz…

Evet maalesef deneyimler sonucu oluşan atasözünde olduğu gibi; “yarım doktor candan yarım hoca dinden” eder misali ülkemiz.

Cahiller, yaşamımızı etkiliyor.

Celal Şengör’e, Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor kitabında çokça bahsettiği, “herkes eşit olamaz, olmamalı” düşüncesine katılıyorum. Ama eşitsizlikte Hindistan’daki gibi kast sistemi gibi de olmamalıdır tabi.

Ben yorumumu daha fazla uzatmayayım yoksa kitap gibi olacak, en iyisi siz Celal Şengör’ün “Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor” kitabını okuyun.

Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor, Celal Şengör

Kübra 2

Kübra dizisinin 1 sezonunda KÜBRA‘nın ne anlama geldiğini öğrendik.
Kübra 2;

Hedefi gerçekleştirmek için; “ikna edilmişlerle değil inanmışlarla yola çıkılması gerektiğini” vurgulamaktadır.

İkna edilmiş olan; kafasında zaten soru işareti olan kişidir ve en ufak bir tereddütte ya ortadan kaybolacaktır ya da köstek olacaktır.

İnanmış olan ise; hedefe giden yolda, ne olursa olsun kendi görevini yapmaktan imtina etmeyecektir.

Bu diziyi izlerken, bir taraftan da  okumaya devam ettiğim, Celal Şengör’ün “Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor” kitabındaki, bilgisi ve yetkinliği olmayan geniş halk kitlelerinin desteğini alan popülist siyasetçilerin devlet yönetiminde mutlak güç elde etmesiyle oluşan bir yönetim tabiri olan Oklokrasi aklıma geldi ve şunu düşündüm.

Çok kişinin desteklemesi demek, destekleyenlerin kim olduğu açık seçik bilinmediğinden, o kişinin doğru olduğu anlamına gelmiyor. Ya destekleyenler, başkalarını değil de sadece kendi çıkarları için destekliyorsa!

Kübra 2 dizisi, bir taraftan;

Düzen yozlaşmışsa,

Vatandaşın seçtikleri, vatandaşın güvenliğini ve refahını sağlamak yerine kendi ve çevresinin güvenliğini ve refahını sağlama gayretindeyse,

Birileri daha ayrıcalıklı ise,

Birilerinin masasında kuş sütü bile varken birileri yatağa aç giriyorsa,

Birilerinin büyük suçları örtbas edilip elini kolunu sağlayarak dışarıda gezerken birileri sudan sebeplerle hapse atılıyorsa…

Vatandaşın üzerine düşen bu şartlara isyan edip sesini duyurmaktır,

İsyan çıkarsa ama sonuna kadardır,

İsyanın önderleri bu durumlarda iftiraya maruz kalacaklardır;

Kendisine inananların, liderlerine inanmışlarsa ve yaptığı da herkes için iyiyse, liderlerine ne derlerse desinler, lidere ne olursa olsun haklı isyanını sürdürmeleri gerekir…

Diyerek ezilenleri devlete karşı isyana teşvik etmekte iken;

Diğer taraftan;

Devletin elinde bulunan imkanlar sayesinde, devlete isyan etmenin nafile bir uğraşı olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır.

Ama ben bu iki düşünceyi bir araya getirerek, Kübra 2 dizisinin vurgulamak istediği noktayı;

İster oylarla seçilen ister atanan yönetici ol,

İster yöneticinin dudağı arasında kariyeri olan bir memur ol,

İstersen de sade bir vatandaş ol…

Eğer görevini, ne olur halim diye değil de herkesi eşit görerek yaparsan;

Bu toprakların nimeti herkese yeter, aksi durumda çatışma kaçınılmazdır.

Kübra 2 dizisini https://www.netflix.com/title/81681294 adresinden izleyebilirsiniz.

Burası Çok Önemli, Berat Albayrak

Burası Çok Önemli

Bakanlık görevinden alındı mı, istifa mı etti, azlini mi istedi tam bir muamma olan, eski bakanlardan Sayın Berat Albayrak’ın, hem Enerji Bakanlığı hem de Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemlerindeki çalışmalarını bir araya getirdiği bir kitap “Burası Çok Önemli”

“Burası Çok Önemli” kitabı için, Berat Albayrak’ın, bakanlık yaptığı dönemler ile alakalı kendi kendine hesaplaşması gözüyle bakabiliriz. 

“Burası çok önemli” tabirini, yaptığı bir sunumda dahi birkaç kez tekrarlaması haberlere bile konu olmuştu Sayın Berat Albayrak’ın ve kitabın adının da Burası Çok Önemli olması bu sebeple manidar! 

Kitabın kapağı çok güzel tasarlanmış, Türkiyemizin sınırlarını gösteren harita ve içinde yazan Burası yazısına bayıldım.

Türkiye, Anavatanımız, Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı herkes için önemlidir. Biz Suriyeliler, Iraklılar, Afganlar, Pakistanlılar veya diğer göçmenler gibi, vatanımızı terk eden millet asla olmadık, olmayacağız da. 

Vatanımızı son damla kanımıza kadar koruyacağımıza yemin ettik ve görevimizi layıkıyla yaparak vatanımızı çok sevdiğimizi ifade etmeye her zaman çalışıyoruz.

Sayın Berat Albayrak, bakanlıkları döneminde, Türkiyemizde işlemeyen çarkların neler olduğunu gayet iyi görmüş, fakat her ne hikmetse ki; kayınbabası da Türkiye Cumhuriyeti’ni tek başına yöneten, her erke sahip kişisi olmasına rağmen, sorunlar kağıt üzerindeki çözüm yöntemleri ile kalmış, bir ileri aşamaya şimdiye kadar geçmemiş veya çok azı geçmiş!

Sayın Berat Albayrak; Enerji Bakanlığı döneminde, milli enerji politikası üzerine eğilmiş, kendi kendimize yeten; doğalgaz veya ithal kömür ile çalışan değil, yerli kaynaklarımız ne el veriyorsa, HES ise HES, RES ise RES, GES ise GES kurulacağını,

Yabancılardan alınan teçhizatlar ile değil, üretilecek yerli teçhizatlar ile HES, RES, GES yapılacağına dair soruna çözüm geliştirmiş,

Nerede ne maden var, nasıl çıkarabiliriz, çıkan madenleri yurtdışına göndermeden kendi içimizde nasıl zenginleştirebiliriz gibi çalışmalar yaptırmış…. 

Ama Milli Üretim, önce kendi kendine yeten ülke politikası aslında yeni değil ki; Kurtuluş Savaşı sonrası, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluşuna önderlik edenlerin, savaş sonrası hemen uygulamaya başladıkları bir politika. Tek fark var; Onlar olmayan imkanlar yapabilmiş, biz ise şimdilerde henüz yapamıyoruz maalesef.

MTA, Petrol Ofisi, Petkim, Tüpraş, Etibank gibi kamu kuruluşlarının amacı tamda Berat Albayrak’ın işaret ettiği işi yapmak için kurulmuşlardı.

Anlıyoruz ki; ülke yönetimi konusunda ileriye gitmemiz gerekirken, taaa Kurtuluş Savaşı sonrasına gitmiş durumdayız!

Sayın Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde de aynı şeylerin geçerli olduğunu kitaptan anlayabiliyoruz; Türkiye Cumhuriyetini, dibe sürükleyen yabancı veya Türk olup özelde olan bankalar, ama BDDK’nın bu konuda yapabildiği hiçbir şey yok!

Neden?

Hazine tam takır bırakılmışken, Kamu Bankaları ile nereye kadar para politikası götürülebilir.

Enflasyon desen aldı başını gidiyor…

Akaryakıt artıyor…

Gübre, yem fiyatları artıyor…

Ürün fiyatları artıyor…

Vatandaş her günü, bir önceki günden daha pahalı geçiriyor…

Berat Albayrak sorunları ve çözümlerini diğer her bakan gibi  inşallah ile sonraya atıyor…

Birkaç ay sonra,

Birkaç sene sonra…

Oysa lafla peynir gemisi yürümüyor!

Ama bana göre asıl Berat Albayrak kitabında şunu haykırıyor;

TEK ADAM dediler, diyorlar ama TEK ADAM ile bakanlıklar ve ülke yönetilemiyor…

Kral Çıplak, Hans Christian Andersen

Haksızlığa susan dilsiz şeytan olmayın,

Görünen köy için karga kılavuzlara ihtiyacınız yok,

KRAL ÇIPLAK gördüğünüz halde yine de alkış tutmayın,

Yangını çıkartan bir kıvılcımdır,

Vatandaş düşünülmeden, şahsi ve yandaşların çıkarı düşünülerek yönetilen her ülke için KRAL ÇIPLAK diyerek, dönüşümü başlatacak bir korkusuz, bir babayiğit muhakkak çıkacaktır,

Zararın neresinden dönülürse kardır ama iflas etmeden önce!

Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in, 1837 yılında yayınlanan, Kral Çıplak (The Emperor’s New Clothes) adlı masalını,

Masalın içerisindeki derin anlamı idrak etmeden,

Okuduğumuz, okuttuğumuz veya hiç okumadığımız, okutmadığımız için belki de çoğunluk oyu ile kötü yöneticiler seçiyoruz, seçilmelerine zemin hazırlıyoruz,

Seçilenler tarafından yönetiliyoruz ve ne kadar kötü olursa olsun “seçtik bir bildiği vardır” diye yaptıkları hataları yüzlerine vurmadan yaptıklarına çanak tutmaya devam ediyoruz!

(Burada işin önemli kısmı öğretmenlerimize düşüyor..)

Türkiye’mizde, en derinden hissettiğimiz halde, “KRAL ÇIPLAK” demek için hala ne bekliyoruz!

Kitaplar Zamanın Büyük Denizinde Dikilmiş Deniz Fenerleridir.

Kral Çıplak, Hans Christian Andersen, 1837

Hayvan Çiftliği, George Orwell

Her şey çok güzel başlamıştı, uzun yıllar boyunca, ataları da dahil karın tokluğuna köle gibi çalıştırılan maraba sınıfı, karınlarına gireni bile kısarak kendi yaşam kalitesini daha fazla artıran, kendilerini sefalete sürükleyen efendilerine karşı ortak hareket etme kararı almışlardı.

Kendilerine bir de lider belirlemişlerdi.

Kendi haklarını belirtir kati yasalarını hep birlikte belirlemişler, hep birlikte ezberlemişlerdi, herkese de ezberletmişlerdi.

Kim dost? Kim düşman? ayrımını yapmışlar, maraba sınıfındaki küçüklü büyüklü herkesin okuma yazma öğrenmesini sağlayarak uyanık olup oyuna gelmemelerini, her şeyden haberdar olmalarını sağlamayı amaç edinmişlerdi.

Efendileri bu işi nasıl yapıyordu? Bu işi bizzat yapan bireyler olarak mevcutta yaptıkları işlerini yapmaya hem kendileri de bu kazancın ortağı olacakları için, devam ettikleri takdirde başarılı şekilde kazançlarını arttırarak her şeyin üstesinden gelebileceklerine inançları tamdı.

Her şey güzel gidiyordu.

Taaaaa ki lider olarak belirledikleri yoldaşları, efendileri gibi olmaya özenerek kendisinin ve yardakçılarının çıkarlarını ön plana çıkarana kadar.

Kendisini koltuktan kimse kolay kolay indiremesin diye kolluk kuvvetleri teşkilatını kurdu. Kendisine rakip olarak gördüklerini sınırlarının dışına uzaklaştırdı.

Daha fazlasını elde edebilmek için eskiden köleliğini yaptığı efendileri ile anlaşma masasına oturdu, anlaşmalar imzaladı.

Bu yola birlikte çıktığı maraba yoldaşlarını, bu sefer kendisini onların efendisi rolüne girerek, kendisi ve kendi mahiyetindeki ekibini şatafat içerisinde yaşatmak için, eskisinden pekte farklı olmayan köle düzenlerinde çalıştırmaya başladı.

Lider ve yardakçısı beyin takımı, tüm yoldaşların birlikte belirledikleri yasaları kendi çıkarları doğrultusunda değiştiriyor, minareyi çalan kılıfını hazırlar misali her yaptıklarına kılıf uyduruyorlardı artık.

Uygulamalara karşı çıkanlar ise kolluk kuvvetleri tarafından tehdit edilerek ya da ibreti âlem cezalar ile susturuluyorlardı.

Teknolojinin tüm nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak, artık birlikte ve özgürlük amacı ile çıktıkları arkadaşlarını birer yoldaş olarak değil, eskiden olduğu gibi yine maraba sınıfı olarak görüyor ve bu tebaa üzerinde büyük korku unsuru oluşturuyorlardı.

Eskisinden hiçbir farkları kalmamıştı.

Aç, kemikleri sayılacak derecede açtı.

Tok, çatlayacak derecede toktu.

…

George Orwel’ın hayvanları doğadaki yaşam tarzlarına göre büyük bir itina ile insanlaştırdığı kitabı olan Animal Farm ( Hayvan Çiftliği )’ da bizim pekte yabancısı olmadığımız, hatta şimdiki zamanda bile yaşamakta olduğumuz siyasi düzeni okuyacaksınız.

Domuz domuzluğunu yapıyor, köpek köpekliğini, koyun koyunluğunu, eşek eşekliğini…

George Orwell’ın Hayvan Çiftliği büyükler için olduğu kadar çocuklar içinde hem eğlendirici ve hem de eğitici bir kitap.