#kişiselgelişim

Bir Koyun Polisiyesi: Sürüden Ayrılma Cesareti

Hepimiz zaman zaman “sürü psikolojisi” dediğimiz şeyin içine kapılıyoruz. Herkes aynı şeyi söylüyor, aynı şekilde düşünüyor, aynı yolu seçiyor. Oysa Bir Koyun Polisiyesi, bazen gerçeği ortaya çıkarmak için sürüden ayrılan bir kişinin bile yeterli olabileceğini hatırlatıyor.

Film bana bir kez daha şunu düşündürdü: İnsanı geliştiren şey sadece hatırladıkları değil, yaşadığı tecrübelerden çıkardığı derslerdir. Unutmak doğaldır; önemli olan aynı hataları tekrar etmemektir.

Hayatın bazı dönemlerinde her şeyi geride bırakıp yalnız kalmak istersin. Bu kaçmak değildir; bazen kendini yeniden bulmanın en doğru yoludur. Tarihe baktığımızda da birçok düşünürün, filozofun ve peygamberin en değerli fikirlerini sessizlikte ve yalnızlıkta şekillendirdiğini görürüz.

Bu hayata bir isim bırakmak için geldin. O ismi sıradan bir kalabalığın içinde kaybetme. Sana doğru gelen, başkalarına da fayda sağlayacak bir yol varsa, insanların ne diyeceğinden korkup vazgeçme.

Film bana kitapların değerini de yeniden hatırlattı. Çünkü kitaplar, başkalarının yıllar süren tecrübelerini birkaç günde öğrenebilme fırsatı sunuyor. Her okunan kitap, hayata farklı bir pencereden bakmayı öğretiyor.

Bir başka önemli mesaj ise şu oldu: Kimseyi küçümseme. Bir kişiye anlatılan doğru, onun hayatını değiştirebilir. O kişinin değişimi ise belki onlarca, yüzlerce insanın hayatına dokunabilir. Büyük değişimler çoğu zaman tek bir kişinin cesaretiyle başlar.

Ve son olarak…

Hayatta her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin. Kendi düşüncelerine güven ama başkalarının anlatmak istediklerini de gerçekten dinle. Farklı bakış açıları çoğu zaman göremediğin ayrıntıları gösterir. Çünkü bazen bir el yetmez; iki el bir araya geldiğinde hem sorunlar daha kolay çözülür hem de gerçek daha net görünür.

Sürüyle hareket etmek kolaydır. Asıl cesaret, gerektiğinde doğru bildiğin yolda tek başına yürüyebilmektir.

Koyun Polisiyesi’nin en sevdiğim yanı, polisiye kurgusunun arkasına kişisel gelişimle ilgili küçük ama etkili mesajlar yerleştirmesi oldu. Filmi izlerken aklımda “katil kim?” sorusundan çok, “Biz gerçekten kendi kararlarımızı mı veriyoruz, yoksa sürüyü mü takip ediyoruz?” sorusu kaldı.

Her Tartışmaya Cevap Vermek Zorunda Mısın?

“Sessizlik de bazen verilmiş en güçlü cevaptır.”

Yaşlı bir bilgenin yanına öfkeli bir adam geldi.

Bağırdı.

Hakaret etti.

Suçladı.

Bilge hiçbir şey söylemedi.

Adam yorulup gitti.

Çırak dayanamadı:

“Niçin cevap vermediniz?”

Bilge gülümsedi.

“Birisi sana bir hediye verirse ve sen onu kabul etmezsen, hediye kimin olur?”

“Verenin.”

“Aynı şey öfke için de geçerlidir.”

İnsan çoğu zaman kendini savunmak için konuşur.

Oysa bazı tartışmalar:

  • kazanılamaz,
  • çözülemez,
  • sadece büyür.

Bilgelik;

her söze cevap vermek değil,

hangi sözü cevapsız bırakacağını bilmektir.

Sessizlik bazen korkudan değil,

olgunluktan doğar.

Her savaşa girmek cesaret değildir.

Hangi savaşa girmeye değmeyeceğini bilmek,

çok daha büyük bir güçtür.

Bugün cevap vermek yerine sessiz kalmayı seçsen, hangi yükten kurtulurdun?

Hayatını Değiştiren En Güçlü Ses Kendi İçindeki Sestir

“Kendine söylediğin hikâyeye dikkat et; çünkü onu yaşamaya başlarsın.”

İki çocuk aynı sınava girdi.

İkisi de başarısız oldu.

Birisi kâğıda baktı ve şöyle dedi:

“Ben zaten yapamam.”

“Hiçbir zaman başarılı olamayacağım.”

O cümle yıllarca yanında kaldı.

Denemeden vazgeçtiği her anda aynı sesi duydu.

Diğer çocuk aynı sonuca baktı.

O da üzüldü.

Ama kendine farklı bir şey söyledi:

“Henüz öğrenemedim.”

“Demek ki başka bir yol denemeliyim.”

Yıllar geçti.

İlk çocuk başarısızlığını kimliği yaptı.

Diğeri ise başarısızlığını öğretmeni yaptı.

Yaşadıkları olay aynıydı.

Ama kendilerine anlattıkları hikâye farklıydı.

İnsan zihni duyduğu şeylerden etkilenir.

Ama en çok duyduğu ses:

kendi iç sesidir.

Her gün:

  • “Yapamam.”
  • “Geç kaldım.”
  • “Ben böyleyim.”
  • “Olmaz.”

dersen;

zihnin buna uygun kanıtlar aramaya başlar.

Ama:

“Öğrenebilirim.”

“Deneyebilirim.”

“Değişebilirim.”

dediğinde yeni kapılar fark etmeye başlarsın.

Kelimeler sadece cümle değildir.

Bazen geleceğe atılan tohumlardır.

Bugün kendine söylediğin söz,

yarın yaşayacağın hayatın başlangıcı olabilir.

Bugün kendine söylediğin hangi cümleyi değiştirsen, hayatın da değişmeye başlar?

Hiçbir Şey Olmuyor Sandığın Zamanlarda Aslında Büyüyor Olabilirsin

“Bambu ağacı beş yıl boyunca büyümez gibi görünür. Ama sonra birkaç haftada metrelerce yükselir. Çünkü önce kök salar.”

Bir çiftçi bambu tohumu ekti.

Her gün suladı.

Toprağını temizledi.

Güneş almasını sağladı.

Bir yıl geçti.

Hiçbir şey olmadı.

İkinci yıl geçti.

Toprak hâlâ boş görünüyordu.

Komşuları gülmeye başladı.

“Boşuna uğraşıyorsun.”

“Orada hiçbir şey yok.”

Ama çiftçi devam etti.

Çünkü biliyordu:

Görünmeyen şey, var olmayan şey değildir.

Beşinci yıldan sonra toprak çatladı.

Küçük bir filiz çıktı.

Ve kısa sürede gökyüzüne doğru yükseldi.

İnsanlar şaşırdı:

“Bir anda büyüdü.”

Çiftçi gülümsedi:

“Hayır.”

“Beş yıldır büyüyordu.”

“Siz sadece bugün gördünüz.”

Hayatta en büyük yanılgılardan biri sonuçları anlık sanmaktır.

Başarılı insanları görürüz:

  • kazandığı günü,
  • alkışlandığı anı,
  • zirveye çıktığı zamanı…

Ama görmeyiz:

  • reddedildiği günleri,
  • yalnız çalıştığı geceleri,
  • kimsenin inanmadığı zamanları.

Oysa her büyük başarı önce görünmeyen köklerde başlar.

Kök salmadan yükselmeye çalışan her şey kolay devrilir.

Bugün görünmeyen emeğin,

yarının gücü olabilir.

Bugün sonucunu göremediğin için vazgeçmek üzere olduğun hangi emeğin, aslında kök salıyor olabilir?

Hayatı Değiştiren Şey Bazen Sahip Oldukların Değil, Onlara Bakışındır

“Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır.”

— Said Nursi

İki adam aynı pencereden dışarı bakıyordu.

Biri sadece çamuru gördü.

“Ne kadar kötü bir manzara…” dedi.

Diğeri başını kaldırdı.

Aynı pencereden gökyüzünü gördü.

Bulutları…

Uçan kuşları…

Batmakta olan güneşi…

Gülümsedi.

Yanındaki adam şaşırdı:

“Biz aynı yere bakmıyor muyuz?”

Cevap verdi:

“Aynı yere bakıyoruz.”

“Ama aynı şeyi görmüyoruz.”

Hayat çoğu zaman bize aynı malzemeleri verir.

Ama herkes farklı anlamlar çıkarır.

Bir insan yağmurda sadece ıslanmayı görür.

Başka biri toprağın yeniden canlanmasını.

Birisi yaşlanmayı kayıp görür.

Başka biri tecrübe olarak kabul eder.

Çünkü göz sadece görüntüyü alır.

Anlamı veren zihindir.

Dünyayı değiştirmek her zaman mümkün değildir.

Ama dünyaya baktığın pencereyi değiştirebilirsin.

Bazen huzur;

yeni bir hayatta değil,

mevcut hayatı yeni bir gözle görebilmektedir.

Bugün hayatında var olduğu hâlde değerini yeterince fark etmediğin şey ne?

Hayatını Değiştirmek İstiyorsan Önce Bunu Fark Etmelisin

“Zincirlerimizin çoğu demirden değil, alışkanlıklardan yapılmıştır.”

Genç bir adam her sabah aynı bankta oturan yaşlı bir adamı görüyordu.

Bir gün yanına gidip sordu:

“Her gün burada oturuyorsunuz. Hiç sıkılmıyor musunuz?”

Yaşlı adam gülümsedi.

“İnsan bazen özgürlüğünü kaybettiğini fark etmez.”

Genç adam şaşırdı.

“Nasıl yani?”

Yaşlı adam ayağa kalktı.

Yere ince bir ip bıraktı.

“Bir fili küçücük bir kazığa bağlayabilir misin?”

“Hayır.”

“Yavruyken bağlarsan, büyüdüğünde de koparmaya çalışmaz.”

Sonra genç adama baktı.

“Biz de çoğu zaman çocukken öğrendiğimiz korkulara, bahanelere ve alışkanlıklara bağlı yaşarız.”

Genç adam o gün ilk kez zincirlerinin görünmediğini fark etti.

İnsan çoğu zaman;

  • yapamadığı için değil,
  • hep aynı şekilde yaptığı için aynı yerde kalır.

Alışkanlıklar hayatı kolaylaştırır.

Ama sorgulanmayan alışkanlıklar, zamanla görünmez kafeslere dönüşebilir.

Bilgelik, her gün aynı şeyi yapmak değil;

gerektiğinde değişebilmektir.

Hayatını değiştirmek istiyorsan,

önce günlerini değiştir.

Çünkü günlerin değişirse,

alışkanlıkların değişir.

Alışkanlıkların değişirse,

hayatın da değişmeye başlar.

Bugün bıraksan, hayatında en büyük farkı oluşturacak alışkanlığın hangisi olurdu?

Deniz Göktaş Olayı; Eleştiri Hoş Olmayabilir, Ama Gereklidir

Son günlerde stand-up sanatçısı İmran Deniz Göktaş’ın gösterisindeki bazı ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamalarıyla gözaltına alınması gündemde.

Merak ettim ve gösteriyi baştan sona izledim.

Dikkatimi çeken şey, gösterinin tamamından ziyade birkaç dakikalık kesitlerin sosyal medyada dolaşıma sokulması oldu. Oysa bir konuşmayı, bir filmi ya da bir gösteriyi değerlendirirken bütünü görmek, parçalar üzerinden hüküm vermekten çok daha sağlıklıdır.

Eleştiri bazen rahatsız eder. Mizah ise çoğu zaman rahatsız ederek düşündürür. Ancak rahatsız olmak ile şiddeti çağrıştıran ifadeler kullanmak arasında büyük bir fark vardır. Fikirlere karşı fikir üretmek yerine insanları hedef gösteren söylemler, topluma fayda sağlamaz; yalnızca kutuplaşmayı derinleştirir.

Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Olacak O Kadar, Güler Misin Ağlar Mısın? ve benzeri yapımlarda siyasetçiler sık sık mizahın konusu olurdu. Karikatüristler de dönemin iktidarını ve muhalefetini sert biçimde eleştirirdi. Bu eleştiriler her zaman hoş karşılanmasa da, demokratik toplumlarda mizahın ve eleştirinin kamusal tartışmanın doğal bir parçası olduğu kabul edilirdi.

Bu nedenle Winston Churchill’in şu sözü bugün de düşündürücüdür:

“Eleştiri hoş olmayabilir, ancak gereklidir.”

Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Bir eleştiriye neden bu kadar öfkeleniyoruz? O eleştiriyi susturmak mı istiyoruz, yoksa gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz?

Bu tartışmalar bana yakın zamanda kamuoyuna yansıyan başka bir açıklamayı da hatırlattı. Şırnak Üniversitesi Rektörü Abdurrahim Alkış, akrabalarına ve yakın çevresine yönelik görevlendirmeleri savunurken bunu dini bir gerekçeyle açıklamıştı.

Oysa inancımızda akrabaya iyilik yapmak elbette önemli bir değerdir. Bunun yanında adalet de vazgeçilmez bir ilkedir.

Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayet bu dengeyi açıkça ortaya koymaktadır:

“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ Suresi, 58. ayet)

Aynı surenin 36. ayetinde ise akrabaya, komşuya, yoksula ve ihtiyaç sahiplerine iyilik edilmesi öğütlenmektedir. Bu iki ilke aslında birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. İyilik yapmak başka bir şeydir; kamu görevlerini liyakat ve adalet ilkesiyle yürütmek ise başka bir sorumluluktur.

Toplum olarak belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece hoşumuza giden sözleri değil, bizi rahatsız eden düşünceleri de sükûnetle dinleyebilmektir.

Çünkü eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başladığımız gün, konuşmayı bırakırız. Konuşmayı bıraktığımız gün ise birbirimizi anlamayı da bırakırız.

Farklı düşünebiliriz. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Ama adalet, liyakat, ifade özgürlüğü ve karşılıklı saygı hepimizin ortak zemini olmalıdır.

Bir toplumun gücü, herkesin aynı şeyi söylemesinden değil; farklı düşüncelerin güven içinde dile getirilebildiği, eleştirilerin nefretle değil akıl ve nezaketle karşılandığı bir ortam oluşturabilmesinden gelir.

İçinde taşıdığın şeyi dışarı çıkarmazsan, içinde taşıdığın şey seni yok eder.

“İçinde taşıdığın şeyi dışarı çıkarmazsan, içinde taşıdığın şey seni yok eder.”

— Carl Jung

Küçük bir köyde yaşayan yaşlı bir heykeltıraşa bir çocuk sordu:

“Bu kadar güzel heykelleri nasıl yapıyorsun?”

Usta, büyük bir mermer bloğu gösterdi.

“Ben heykeli yapmıyorum.”

Çocuk şaşırdı.

“Peki ne yapıyorsun?”

Usta gülümsedi.

“Heykel zaten taşın içinde.”

“Ben sadece ona ait olmayan parçaları çıkarıyorum.”

Çocuk yıllar sonra bunun yalnızca heykeller için söylenmediğini anladı.

İnsan da kendi içindeki gerçek benliğe ulaşabilmek için, ona ait olmayan korkuları, önyargıları ve bahaneleri yontmak zorundaydı.

Çoğu insan kendini geliştirmeye çalışırken aslında yeni bir insan olmaya uğraşır.

Oysa bazen yapılması gereken;

yeni özellikler eklemek değil,

gerçek kimliğini örten korkuları kaldırmaktır.

Bilgelik, başkası olmaya çalışmak değil,

kendin olabilmektir.

Her insanın içinde ortaya çıkmayı bekleyen bir eser vardır.

Sorun yetenek eksikliği değildir.

Çoğu zaman sorun;

ertelemek,

korkmak,

kendine inanmamaktır.

Bugün seni gerçekten sen yapan ama uzun zamandır ertelediğin hangi yönünü yeniden ortaya çıkarmak isterdin?

Tatil zamanı… İş mi? O biraz bekleyebilir.

Tatil zamanı… İş mi? O biraz bekleyebilir.

Bir yıl boyunca bu birkaç günü hayal ettiniz. Plan yaptınız, para biriktirdiniz, hazırlık yaptınız, yol yorgunluğunu göze aldınız. Şimdi kendinize verdiğiniz sözü tutma zamanı.

Telefonunuz çalmak zorunda değil. Bilgisayarınız sürekli açık olmak zorunda değil. Tabletiniz sadece isterseniz elinize gelsin; o da iş için değil, keyif için.

Kendinize sadece izin vermeyin; gerçekten dinlenin.

Çünkü sevdiklerinizle kaçırdığınız anların telafisi yoktur. Çocuğunuzun kahkahası, eşinizle gün batımında ettiğiniz sohbet, ailenizle paylaştığınız bir kahvaltı… Bunlar ertelendiğinde aynı şekilde geri gelmez.

İşler ise siz yokken de devam eder. Döndüğünüzde kimse uzun uzun “Tatildeydi, dinlendi.” diye konuşmaz. Çoğu zaman tatilde bile çalışmış olmanız, fedakârlık yapmanız ya da telefonunuzu her an açmanız da hatırlanmaz. Buna karşılık, sizi eleştirmek isteyen biri için bahaneler çoğu zaman zaten hazırdır.

Bu yüzden tatilinizi, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi ihtiyaçlarınıza göre yaşayın. Dinlenmek bir ayrıcalık değil, kendinize karşı sorumluluğunuzdur.

Unutmayın; zihni dinlenmiş bir insan daha doğru karar verir, daha üretken olur ve hayatın güzelliklerini daha fazla fark eder.

Bu yüzden tatildeyseniz, gerçekten tatilde olun.

Telefonu değil, sevdiklerinizi dinleyin. E-postaları değil, kahkahaları biriktirin. Yapılacak işler her zaman olacaktır; ama bugün yaşayamadığınız anılar bir daha geri gelmeyecektir.

Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsanız, onu ertelemeyin. Kendinize ayırdığınız zaman kayıp değildir; hayatınıza yaptığınız en değerli yatırımdır.

“Şirketler, sizden sonra da çalışmaya devam eder. Ama çocuklarınız, anne babanız ve sevdikleriniz sizinle geçiremedikleri zamanı geri alamaz. Bu yüzden tatildeyseniz, vicdanınızla değil, huzurunuzla dinlenin.”

Hayatını En Çok Hangi Hata Değiştirir Biliyor musun? Karar Vermemek

“Bir yol seçmek zorundaysan, yanlış olma ihtimali yüzünden durma.”

İki yolcunun önüne bir yol ayrımı çıktı.

Birisi saatlerce düşündü.

Hangi yol daha doğru?

Hangisi daha güvenli?

Hangisi daha kısa?

Diğeri ise bir yolu seçti ve yürümeye başladı.

Yıllar sonra ilk yolcu hâlâ karar vermeye çalışıyordu.

İkinci yolcu ise yanlış yollara da girmişti, doğru yollara da.

Ama sonunda gitmek istediği yere ulaşmıştı.

İnsanların çoğu hata yapmaktan korkar.

Bu yüzden bekler.

Araştırır.

Tekrar düşünür.

Bir daha düşünür.

Ve bazen hayat geçip gider.

Oysa hayatın büyük kısmı:

karar vermek,

öğrenmek,

düzeltmek,

devam etmekten oluşur.

Mükemmel karar yoktur.

Ama hareketsizlik vardır.

Yanlış kararlar seni eğitir.

Doğru kararlar seni ilerletir.

Kararsızlık ise ikisini de yapamaz.

Bugün hangi kararı sadece korktuğun için erteliyorsun?

Jüri 2 Film Yorumu: Adalet Mahkemede mi, Vicdanda mı Başlar?

12 Angry Men – 12 Öfkeli Adam filmini izlediyseniz, Jüri 2’yi izlerken hikâyenin ruhuna yabancılık çekmezsiniz. İzlemediyseniz de mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Çünkü her iki film de adaletin yalnızca mahkeme salonlarında değil, insanın vicdanında da verildiğini anlatıyor.

12 Öfkeli Adam’da, verdikleri karar sonucunda bir insanın idam edilip edilmeyeceğine karar verecek olan 12 jüri üyesini izliyoruz. Hepsinin yetişmesi gereken işleri, dönmesi gereken hayatları ve kişisel öncelikleri vardır. Çoğu için dava, bir insanın hayatından çok bir an önce sonuçlanması gereken bir dosyadan ibarettir. Ancak içlerinden biri, “Bir insan bu kadar kolay suçlu ilan edilemez.” diyerek süreci sorgulamaya başlar ve olayların yönü tamamen değişir.

Jüri 2 ise benzer bir vicdan muhasebesini çok daha kişisel ve karmaşık bir noktaya taşıyor. Bu kez mesele yalnızca bir sanığın suçlu olup olmadığı değil; gerçeği bilen bir insanın kendi vicdanıyla nasıl mücadele edeceğidir.

Film boyunca izleyiciye sürekli şu soru yöneltiliyor: Hukuken doğru olan ile vicdanen doğru olan her zaman aynı şey midir?

Jüri 2’nin en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Film, adalet kavramını kanun maddelerinin ötesine taşıyarak insan karakterini sorguluyor. Çünkü bazen en zor kararlar, herkesin gözü önünde verilenler değil; kimsenin görmediği yerde verilenlerdir.

Kişisel gelişim açısından bakıldığında film, dürüstlüğün ve karakterin gerçek anlamını hatırlatıyor. İnsanların çoğu doğruyu söylemenin kolay olduğu zamanlarda dürüst olabilir. Asıl mesele, yanlışın size avantaj sağladığı bir durumda bile doğruyu savunabilmektir.

Jüri 2 bana şu düşünceyi hatırlattı: Adalet, yalnızca mahkemelerin verdiği kararlarla değil, insanların vicdanlarında verdikleri kararlarla da ayakta kalır. Çünkü kimsenin görmediği yerde bile eğriye “eğri”, doğruya “doğru” diyebiliyorsanız, adalet önce sizin için anlam kazanmıştır.

Sonuç olarak Jüri 2, bir suç hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor. İzleyiciyi “Ben olsaydım ne yapardım?” sorusuyla baş başa bırakan, vicdan, sorumluluk ve adalet üzerine düşündüren etkileyici bir film.

Bilmek Başka, Anlamak Başka: Hayatın En Büyük Yanılgılarından Biri

“Bilgi konuşur, bilgelik dinler.”

— Jimi Hendrix

Bir profesör ile yaşlı bir kayıkçı aynı sandalda yolculuk yapıyordu.

Profesör sordu:

“Matematik bilir misin?”

“Hayır.”

“Hayatının dörtte birini kaybetmişsin.”

Bir süre sonra tekrar sordu:

“Edebiyat bilir misin?”

“Hayır.”

“Hayatının yarısını kaybetmişsin.”

Tam o sırada fırtına çıktı.

Kayıkçı sakin bir şekilde profesöre döndü:

“Yüzme biliyor musunuz?”

Profesör korkuyla cevap verdi:

“Hayır.”

Kayıkçı gülümsedi:

“O zaman siz hayatınızın tamamını kaybetmek üzeresiniz.”

Bilgi değerlidir.

Ama tek başına yeterli değildir.

Çünkü bilgi;

neyin doğru olduğunu söyler.

Bilgelik ise;

doğru olanı ne zaman ve nasıl uygulayacağını öğretir.

Bu yüzden bazı insanlar çok şey bildiği hâlde mutsuzdur.

Bazıları ise az şey bilmesine rağmen huzurludur.

Hayat bir sınav olsaydı,

en yüksek notu bilgi değil;

tecrübe alırdı.

Çünkü yaşam,

ezberlenenlerle değil,

yaşananlarla anlaşılır.

Bugüne kadar sana en büyük bilgeliği bir kitap mı öğretti, yoksa yaşadığın bir olay mı?