kitap yorum

Küçük Prens

Hayatın hengâmesinde ihtiyaçlarından daha fazlasına sahip olmak için bütün varlığı ile savaşmaktadır insanoğlu…

Üç günlük dünya için abartılı bir savaştır bu!

Bu abartılı savaşın içerisinde insanlar savaşa dursunlar, fark etmeseler de her geçen gün ölüme daha çok yaklaşmaktadırlar ve hal böyle devam ederken de çocukluklarını, çocukluk hayallerini günden güne beyinlerinin örümcek ağı bağlamış kapılar ardına açılmaz kilitler ile hapsetmektedirler.

Bütün kargaşa, bütün her şey büyükler yüzündendir; çocuklar işin masum taraftarlarıdır.

Hem zaten bir çocuk için büyüklerin önem verdiği şeyler ne kadar önemli olabilir ki!

Büyüklerin içinde bulundukları ama fark etmedikleri bu durumlarını bir çocuğun bakış açısı ile basitçe ortaya seriyor Antoine de Saint – Exupery Küçük Prens adlı eserinde ve büyük küçük herkese, herkesin başkalarının özgürlüğü sınır olmak üzere özgürce yaşamaya hakkı olduğunu ve yaşamak için de hep bir umut olduğunu anlatıyor.

Kitabın daha ilk sayfalarında Antoine de Saint Mustafa Kemal Atatürk’e Türkiye’yi çağdaşlığa kavuşturan özgürlükçü lider olarak atıfta bulunmaktadır.

küçük prens arka kapak

Unvansız Lider, Robin Sharma

CEO, direktör, müdür, şef, amir veya şirketinizin organizasyonunda yöneticiye ne isim verilmişse ve o koltuklarda sizden başkaları varsa bu durum onların lider olduğu sizin de olamayacağı anlamına gelmemektedir.

Bir şirket insan bedenine benzer; güvenlik görevlisinden, temizlik personeline, çaycısından, birim çalışanlarına, sorumlusundan müdürüne… kadar her bir çalışanını bu bedenin bir uzvu olarak düşünmeliyiz. Bir organda ortaya çıkan maraza nasıl ki tüm bedeni etkisi altına almaktadır; şirketin en altında çalışanında oluşacak bir sorunda tüm şirkette etkisini göstermektedir.

Unvansız liderden kasıt; bir işi gerçekleştirmek için bir makama sahip olman gerekmediğidir. Yani müdür olamayabilirsin bunun bir sürü sebepleri vardır. Bu sebeplere girmeyeceğim. Reailite çeşitli faktörlerden dolayı senin müdür olamadığın ve senin bir müdüre sahip olduğundur ama bu senin yaptığın işi müdürün gibi yapamayacağın anlamına gelmemektedir.

Eğer kendini, o sahip olduğun görevin konusunda yetenekli görüyorsan ki; böylesindir elinden gelenin en iyisini sanki bir yöneticiymiş yapmaya çalışacaksın.

…

Bütün amacın şu olmalı;

Eğer bir güvenlikçi isen şirket içindeki çalışanların güvenliklerini en iyi şekilde sağlayacaksın ki çalışanlar korkuya kapılıp işlerini yarım yamalak yapmasınlar,

Eğer bir temizlikçi isen şirketi öyle temizleyecek öyle toparlayacaksın ki çalışanlar işe yeniden geldiklerinde, şirkette sanki ilk günleriymiş gibi, şevk ile gelip çalışmaya başlasınlar,

Eğer bir çaycı isen öyle güzel çay yapacaksın ki; tam içinden çıkılması muhtemel görünmeyen bir proje esnasında çayın o düşünüre ilham olacak,

Şirketin asli görevlerinden kendisine düşen payı prosedürlerle belirlenen sorumlu, sınırlarının dışına ne kadar çıkabiliyorsa çıkacak ve görevini yerine getirecek… keza birim amiri de aynısını yapacak, müdürü de, direktörü de, ceo suda, şirketin yönetiminin en üst kademesinde bulunan çalışanı da ve hatta şirketin sahibi de…

Ve şirketin sahibinden tutun en alt kademesi olarak görünen çoğu zaman adı dahi hatırlanmayan çalışanı da dahil olmak üzere herkes diğer çalışanın da kendisi gibi bir insan olduğunu asla aklının ucundan çıkarmayacak.

Şirketin daha iyi duruma gelmesi için herkes bir birlerine nasıl ne şekilde yardımcı olabiliyorlarsa da o şekilde yardımcı olmayı ihmal etmeyeceklerdir.

…

Ferrarisini Satan Bilge ile haklı şöhrete kavuşan liderlik uzmanı Robin SHARMA’nın Unvansız Lider adlı bu son kitabından aklımdan kalanları yazmaya devam ederim ama yazı artık özet olmaktan çıkar ve kitabın kendisi olur diye yazmıyorum:)

Aşağıda kitabın kendi tanıtımını, kitap hakkında yapılan yorumları ve Robin SHARMA’nın kim olduğuna dair kısa bir bilgi notunu okuyabilirsiniz.

unvansız lider

unvansız lider arka kapak

Robin SHARMA

RABB’in İçin Sabret, Uğur Koşar

Mevlana ne de güzel açıklıyor; “sonucunda mükafatı; eşi benzeri olmayan ve bütün isteklerinin ama bütün isteklerinin kabul edileceği bir cennet olacak o ki! Sen ey insanoğlu insan şu üç günlük dünyada sınav kolay mı olacak sandın?” diye dünya hayatının zorlu bir sınav olduğunu…

Allah kullarına kaldıramayacakları yük yüklemez.

Liselere giriş sınavı, üniversiteye giriş sınavı, kamu personeli seçme sınavı, ehliyet sınavı, İngilizce yeterlilik sınavı… Şu anda bile hayatımızda bütünüyle sınavlara boğulmuş durumdayız.

Bir çocuk, daha gördüklerini algılamaya başladığı ilk andan itibaren ebeveynleri tarafından, aman diğer çocuklardan bir adım önde olsun diye kreş denen yerlerden başlıyor çocuğunun sözde geleceğini garanti altına alacak, meçhul geleceğinde gireceği sınavlara hazırlamaya. En az bir yabancı dil bilsin, en saygın üniversitelere gitsin, en iyi gelir getiren mesleğe sahip olsun gibi gibi gibi…

Ezberlesin, hayır ezberlemesin öğrensin yaw, çözüm geliştirsin, klasik sınavlara da hazır olsun, en kısa zamanda çözümü geliştirmek zorunda olduğu test tekniğine de; farklı kaynaklardan çalış, daha çok soru çöz daha çok…  Bir soru bir sorudur! Bir doğru soruyla bile binlerce öğrencinin önüne geçebilirsin, bir yanlış soru ile binlerce öğrencinin arkasına düşebilirsin!

Ama bir küçük günah binlerce kişinin arkasına düşürebileceği gibi insanı, bir küçük sevapta insanı binlerce kişinin önüne geçirebilir.

Yanlışa tahammül yok. “Ben sana bunca emeği bunca masrafı boşuna mı yaptım.”

O kursa git, bu kursu bitir, şu kursu tamamla… Ne kadar çok sertifikaya ya da EĞİTİLMİŞTİR belgesine sahip olursan işe girme şansın o kadar artar.

Tıpkı yarış atı gibi; hadi oğlum, koş kızım, yürü be haydi…

Ben seni boşuna mı yarattım diyor oysa RABB.

İnsanın kendi dünyasını kurtarma çabalaması bir bakıma!

Allah ise kullarının günahı ne kadar büyük olursa olsun, kulunun gönülden bir tövbesine kulunu yeni doğmuş bebek saflığına eriştirecek kadar hazinesi geniş.

Peki ya Hz. Muhammed (s.a.v.)’in “gerçek hayat insan öldükten sonra başlar” hadisinde belirttiği üzere biz insanoğlu insanlar gerçek hayata ne kadar hazırlayabiliyoruz kendimizi.

Dilediğimiz bir şey gerçekleşmediğinde veya gerçekleşmesi geciktiğinde nasıl sabırsızlanıyoruz, sinirleniyoruz, sağa sola saldırıyoruz, küsüyoruz…  15 – 20 sene sonraki o da ne olacağı belli olmayan halimize nasıl sabrederek o dersleri çalışıp sınav üstüne sınava girebiliyoruz.

Ama başımıza küçük bir musibet dahi gelse; her şeyde beni buluyor yaw, bu ne biçin bir kör talihtir, kadersizim diye sızlanırız.

Gözünü bitiş çizgisine çevirmiş, kafasında 1. olacağım diye kendini sürekli dürten, 5000 metre koşucusunun son metrelerine bakalım, kan ter içerisinde, kasları laktik asitle tıka basa dolmuş, yüzü kıp kırmızı, burun ve ağız hareketlerinden artık havanın akciğerlerine yetersiz geldiğini görebiliyorsunuz ve adeta halk arasında bir tabir var ya götünden soluma diye ona şahit oluyorsunuz. Bu kadar zorlamaya rağmen bitiş çizgisini ilk geçen olduğunda hedefine ulaşmış olmanın vücuduna verdiği gevşeme ile kendini bırakıyor yere, gülümseme, gözyaşı ile birlikte hıçkırıklar ağzından çıkıyor.

Aylarca, yıllarca çalıştı çabaladı, yarışa kadar, yemeğinden tutun uykusuna kadar her şeyine dikkat etti, yarış başladı, yarış bitti, madalyasını taktılar, artık birinciydi. Tüm çabalara değmişti, tüm sıkıntıların mükafatı alınmıştı. Neşe içerisinde evinin yolunu tuttu, hatırı sayılı para verdiler, reklam anlaşmaları imzaladı, araba aldı, ev aldı kendine…

Dünyalıktı bunlar, yarışı kazanan insan, yarışı kazananın kazandığını ilan eden insan, yarışı kazanana kazandırdığının karşılığı bir şeyler veren yine insan…

Ama kimse ölümsüzlük vermedi değil mi şimdiye kadar!

Ya da sonsuza kadar ne istersen vereceğim diyen birini göreniniz oldu mu hiç?

Peki ya her şeyin yaratıcısı Allah’ın peygamberleri ile kitapları ile vadettiğine bakalım; CENNET, EBEDİYEN, SONSUZ MÜKAFAT, NE İSTERSEN İSTEDİĞİN ANDA.

Peki, bu mükafat için Allah’ın sınavlarına ne kadar tahammülümüz var!

Hem sınav sonucunda hem dünya hayatı içindeyken insanoğlu insana mükafat veriyor hem de üstüne CENNET’i, SONSUZ MÜKAFAT’ı vadediyor.

Peki, varlığımızın tek sahibi Allah’ın bize uyguladığı sınavlarında ne yapıyoruz?

Rabbin için sabret arka kapak

İtikad Risalesi

“Elhamdülillah Müslümanım” diyordum bende diğer herkes gibi , elimden geldiğince ibadetimi yapmaya da çalışıyordum, arada bir namaz, oruç, Kelime-i Şahadet, kurban… ama Uğur KOŞAR’ın Allah de ötesini bırak isimli kitabı ile birlikte başladığım dini kitap serüvenim Uğur KOŞAR’ın diğer kitapları ile, daha öncesinden de okuduğum Kuran-ı Kerim’i sure sure iyice özümsemeye çalışarak okuma ile devam ediyor… şimdi de TV programlarından üslubu hoşuma giden Ahmet Mahmut ÜNLÜ namı diğer Cübbeli Ahmet HOCA’nın İtikad Risalesi kitabını bir arkadaşım sayesinde okudum. Tek cümle ile anlatmak gerekirse; TV programlarında nasıl bir üsluba sahipse Cübbeli Ahmet Hoca aynı üslup bu kitapta yazıya dökülmüş; karşısındaki ile konuşur tarzda söyledikleri kitaplaştırılmış. Ahmet Mahmut ÜNLÜ hocanın bu İtikad Risalesi kitabını okuyunca İslamiyete olan susuzluğum daha da arttı. İtikad Risalesi kitabını okurken size tavsiyem yanınızda internete bağlı bilgisayarınız açık olsun çünkü daha bir çok mevzuyu merak edip araştırmak isteyeceksiniz…

itikad risalesi

Bana Allah Yeter

Annemin anlattığı bir hikayeyi sizinle paylaşmak istiyorum; dervişlerden biri yolculuk ederken köyün merasında hayvanlarını otlatan genç bir çoban ile karşılaşmış; sohbet etmişler, genç çoban her hangi bir yerde bilindik tarzda eğitim görmemiş birisiymiş,, genç çoban azığından çıkardığı yiyeceklerini Derviş  ile paylaşmış… Derken namaz vakti gelmiş bakmış genç çoban abdest alıyor, bu durum çok hoşuna gitmiş Dervişin, yan yana namaza durmuşlar, genç çoban biraz yüksek ses ile söylüyormuş ne söylediklerini, derviş çobanın söylediklerine ucundan kıyısından kulak misafiri olmuş, çoban aynen şunu diyormuş ve şöyle kılıyormuş namazını;

Ayakta duruyormuş; huzuruna geldim Allah’ım, biraz bekliyormuş…

Rükuya gittiğinde; huzurunda eğildim Allah’ım, biraz bekliyormuş…

Kalktığında; kalktım Allah’ım, biraz bekliyormuş…

Secdeye vardığında; yattım Allah’ım biraz bekliyormuş…

Sonunda; sen benim namazımı kabul et Allah’ım…

Her rekatta bunu tekrar ediyormuş. Namazdan sonra Derviş genç çobana;

Namaz kılman hoşuma gitti fakat dikkat ettim bir şeyler söylüyorsun, namaz surelerini bilmiyor musun? Demiş.

Genç çoban da; annem bana böyle öğretti demiş, Derviş namaz surelerini söylemiş, öğretmeye çalışmış fakat çoban bir sürü kere tekrar tekrar tekrar sormuş, Derviş de bıkmadan usanmadan tekrar tekrar tekrar söyleyerek, öğretmeye çalışıyormuş… vakit biraz geçince Derviş müsaade isteyerek ayrılmış çobanın yanından…

Dervişin köye gidebilmesi için nehri geçmesi gerekiyormuş, bir sandala binmiş tam nehrin ortasında iken arkasından gelen bir ses duymuş, hocam hocam hocam bu şöyle miydi? diye arkasına bir dönmüş Derviş bir de ne görsün genç çoban sandala doğru, su üzerinden batmadan koşarak geliyor… Derviş genç çobana demiş ki; oğlum sen bildiğin şekilde devam et; Çünkü o kadar içten kılıyorsun ki Allah senin namazlarını kabul ediyor.

Çok hoşuma gitmişti bu hikaye sizinle de paylaşmak istedim.

Allah zorunluluktan kaynaklanan gösteriş istemiyor, Allah kullarının kendisini kalpten gelerek anmasını istiyor!

Uğur KOŞAR’ı hiç tanımazken D&R mağazasında en çok satanlar bölümünde “Allah de ötesini bırak” ( kitap yorumunu https://www.kitaposkop.com/2014/01/allah-de-otesini-birak/ adresinde okuyabilirsiniz. ) isimli kitabı dikkatimi çekmişti, aldım okudum. Çok hoşuma gitti, yalın bir anlatımı, din tarihinden konusu ile alakalı hikayeleri bir araya getirerek aklınızdan an olsun çıkaramayacağınız öğretilere sahip olmamı sağladı.

Sonrasında bu kitabı aldım; “Allah bana yeter”  kitabı da aynı etkiyi yapmayı başardı üzerimde!

Günümüzün kargaşa dolu, hep daha fazlasını arzulayarak buna ulaşmak için mücadele halinde olduğumuz dünyanın, gerçeğine döndüğümüzde aslında bazen ne kadar boşa kendi kendimizi hırpalıyoruz… Dünya malına sahip olurken neleri neleri kaybediyoruz Uğur KOŞAR bunu anlatıyor.

Bu kitapta bulacağınız özetle şu; Allah’tan istediğinizi O’nun 99 güzel ismini anlamlarına uygun kullanarak, ezbere kaçmadan, ne istediğinizi iyice düşünerek isteyin, çünkü Allah’ın yarattığı hiçbir varlık size yardım edemez size yardım edecek bir tek güç vardır O’da sizi yaratan Allah’ın ta kendisidir.

Sevgiliye neler neler düşünülüyor değil mi; zamane sabileri de zamane sübyanları da bir birlerine bir birlerine karşı hissettikleri duygularını anlatabilmek için bir sürü şairin, yazarın çeşit çeşit kitaplarını karıştırıyorlar, internetin altını üstüne getiriyorlar ve kendilerini en iyi ifade edecek sözleri seçiyorlar, ya da kelime dağarcıkları ve bilgileri nispetince ne hissediyorlarsa onu biraz da abartarak belki de terk edip gidecek olan kendileri gibi fanilere anlatmaya çalışıyorlar; yapılmasın demiyorum ama peki bizi hiç terk etmeyen terk etmeyecek bizim yaratıcımız olan ezeli ebedi Allah için ağzımız ne söylüyor.

Bana Allah Yeter Arka Kapak