dehayde

Başarılı Girişimcileri Ayıran Özellik Fikirleri Değil, Attıkları İlk Adımdır

“Başarılı insanlar en iyi fikirlere sahip oldukları için değil, ilk adımı atmaktan korkmadıkları için başarılı olurlar.”

İki arkadaş aynı kafede oturuyordu.

İkisi de yıllardır kendi işini kurmaktan bahsediyordu.

Birisi sürekli araştırıyor, eğitimlere katılıyor, yeni fikirler üretiyor ve “Biraz daha hazır olayım.” diyordu.

Diğeri ise küçük bir internet sitesi açtı.

İlk ayında yalnızca üç kişi ziyaret etti.

İkinci ayında kimse gelmedi.

Üçüncü ayında ilk satışını yaptı.

Beş yıl sonra biri hâlâ hayal kuruyordu.

Diğeri ise onlarca insana istihdam sağlayan bir şirket yönetiyordu.

Aralarındaki fark zekâ değildi.

Biri başlamayı seçmişti.

İnsan beyni belirsizlikten kaçınır. Bu yüzden büyük hedefleri sürekli erteler ve daha fazla hazırlık yapması gerektiğine inanır.

Oysa bilimsel araştırmalar, harekete geçen insanların motivasyonlarının zamanla arttığını gösteriyor. Motivasyon çoğu zaman başlamanın ödülüdür; başlangıcın şartı değildir.

Mükemmeli beklemek, çoğu zaman korkunun kılık değiştirmiş hâlidir.

Hiçbir başarılı girişim, ilk gün mükemmel değildi.

Küçük başlayan işler, kararlılıkla büyür.

En önemli adım, atılan ilk adımdır.

Bugün sadece yarım saat ayırarak hayalini kurduğun iş için hangi ilk adımı atabilirsin?

Bir Koyun Polisiyesi: Sürüden Ayrılma Cesareti

Hepimiz zaman zaman “sürü psikolojisi” dediğimiz şeyin içine kapılıyoruz. Herkes aynı şeyi söylüyor, aynı şekilde düşünüyor, aynı yolu seçiyor. Oysa Bir Koyun Polisiyesi, bazen gerçeği ortaya çıkarmak için sürüden ayrılan bir kişinin bile yeterli olabileceğini hatırlatıyor.

Film bana bir kez daha şunu düşündürdü: İnsanı geliştiren şey sadece hatırladıkları değil, yaşadığı tecrübelerden çıkardığı derslerdir. Unutmak doğaldır; önemli olan aynı hataları tekrar etmemektir.

Hayatın bazı dönemlerinde her şeyi geride bırakıp yalnız kalmak istersin. Bu kaçmak değildir; bazen kendini yeniden bulmanın en doğru yoludur. Tarihe baktığımızda da birçok düşünürün, filozofun ve peygamberin en değerli fikirlerini sessizlikte ve yalnızlıkta şekillendirdiğini görürüz.

Bu hayata bir isim bırakmak için geldin. O ismi sıradan bir kalabalığın içinde kaybetme. Sana doğru gelen, başkalarına da fayda sağlayacak bir yol varsa, insanların ne diyeceğinden korkup vazgeçme.

Film bana kitapların değerini de yeniden hatırlattı. Çünkü kitaplar, başkalarının yıllar süren tecrübelerini birkaç günde öğrenebilme fırsatı sunuyor. Her okunan kitap, hayata farklı bir pencereden bakmayı öğretiyor.

Bir başka önemli mesaj ise şu oldu: Kimseyi küçümseme. Bir kişiye anlatılan doğru, onun hayatını değiştirebilir. O kişinin değişimi ise belki onlarca, yüzlerce insanın hayatına dokunabilir. Büyük değişimler çoğu zaman tek bir kişinin cesaretiyle başlar.

Ve son olarak…

Hayatta her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin. Kendi düşüncelerine güven ama başkalarının anlatmak istediklerini de gerçekten dinle. Farklı bakış açıları çoğu zaman göremediğin ayrıntıları gösterir. Çünkü bazen bir el yetmez; iki el bir araya geldiğinde hem sorunlar daha kolay çözülür hem de gerçek daha net görünür.

Sürüyle hareket etmek kolaydır. Asıl cesaret, gerektiğinde doğru bildiğin yolda tek başına yürüyebilmektir.

Koyun Polisiyesi’nin en sevdiğim yanı, polisiye kurgusunun arkasına kişisel gelişimle ilgili küçük ama etkili mesajlar yerleştirmesi oldu. Filmi izlerken aklımda “katil kim?” sorusundan çok, “Biz gerçekten kendi kararlarımızı mı veriyoruz, yoksa sürüyü mü takip ediyoruz?” sorusu kaldı.

Hiçbir Şey Olmuyor Sandığın Zamanlarda Aslında Büyüyor Olabilirsin

“Bambu ağacı beş yıl boyunca büyümez gibi görünür. Ama sonra birkaç haftada metrelerce yükselir. Çünkü önce kök salar.”

Bir çiftçi bambu tohumu ekti.

Her gün suladı.

Toprağını temizledi.

Güneş almasını sağladı.

Bir yıl geçti.

Hiçbir şey olmadı.

İkinci yıl geçti.

Toprak hâlâ boş görünüyordu.

Komşuları gülmeye başladı.

“Boşuna uğraşıyorsun.”

“Orada hiçbir şey yok.”

Ama çiftçi devam etti.

Çünkü biliyordu:

Görünmeyen şey, var olmayan şey değildir.

Beşinci yıldan sonra toprak çatladı.

Küçük bir filiz çıktı.

Ve kısa sürede gökyüzüne doğru yükseldi.

İnsanlar şaşırdı:

“Bir anda büyüdü.”

Çiftçi gülümsedi:

“Hayır.”

“Beş yıldır büyüyordu.”

“Siz sadece bugün gördünüz.”

Hayatta en büyük yanılgılardan biri sonuçları anlık sanmaktır.

Başarılı insanları görürüz:

  • kazandığı günü,
  • alkışlandığı anı,
  • zirveye çıktığı zamanı…

Ama görmeyiz:

  • reddedildiği günleri,
  • yalnız çalıştığı geceleri,
  • kimsenin inanmadığı zamanları.

Oysa her büyük başarı önce görünmeyen köklerde başlar.

Kök salmadan yükselmeye çalışan her şey kolay devrilir.

Bugün görünmeyen emeğin,

yarının gücü olabilir.

Bugün sonucunu göremediğin için vazgeçmek üzere olduğun hangi emeğin, aslında kök salıyor olabilir?

Deniz Göktaş Olayı; Eleştiri Hoş Olmayabilir, Ama Gereklidir

Son günlerde stand-up sanatçısı İmran Deniz Göktaş’ın gösterisindeki bazı ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamalarıyla gözaltına alınması gündemde.

Merak ettim ve gösteriyi baştan sona izledim.

Dikkatimi çeken şey, gösterinin tamamından ziyade birkaç dakikalık kesitlerin sosyal medyada dolaşıma sokulması oldu. Oysa bir konuşmayı, bir filmi ya da bir gösteriyi değerlendirirken bütünü görmek, parçalar üzerinden hüküm vermekten çok daha sağlıklıdır.

Eleştiri bazen rahatsız eder. Mizah ise çoğu zaman rahatsız ederek düşündürür. Ancak rahatsız olmak ile şiddeti çağrıştıran ifadeler kullanmak arasında büyük bir fark vardır. Fikirlere karşı fikir üretmek yerine insanları hedef gösteren söylemler, topluma fayda sağlamaz; yalnızca kutuplaşmayı derinleştirir.

Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Olacak O Kadar, Güler Misin Ağlar Mısın? ve benzeri yapımlarda siyasetçiler sık sık mizahın konusu olurdu. Karikatüristler de dönemin iktidarını ve muhalefetini sert biçimde eleştirirdi. Bu eleştiriler her zaman hoş karşılanmasa da, demokratik toplumlarda mizahın ve eleştirinin kamusal tartışmanın doğal bir parçası olduğu kabul edilirdi.

Bu nedenle Winston Churchill’in şu sözü bugün de düşündürücüdür:

“Eleştiri hoş olmayabilir, ancak gereklidir.”

Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Bir eleştiriye neden bu kadar öfkeleniyoruz? O eleştiriyi susturmak mı istiyoruz, yoksa gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz?

Bu tartışmalar bana yakın zamanda kamuoyuna yansıyan başka bir açıklamayı da hatırlattı. Şırnak Üniversitesi Rektörü Abdurrahim Alkış, akrabalarına ve yakın çevresine yönelik görevlendirmeleri savunurken bunu dini bir gerekçeyle açıklamıştı.

Oysa inancımızda akrabaya iyilik yapmak elbette önemli bir değerdir. Bunun yanında adalet de vazgeçilmez bir ilkedir.

Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayet bu dengeyi açıkça ortaya koymaktadır:

“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ Suresi, 58. ayet)

Aynı surenin 36. ayetinde ise akrabaya, komşuya, yoksula ve ihtiyaç sahiplerine iyilik edilmesi öğütlenmektedir. Bu iki ilke aslında birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. İyilik yapmak başka bir şeydir; kamu görevlerini liyakat ve adalet ilkesiyle yürütmek ise başka bir sorumluluktur.

Toplum olarak belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece hoşumuza giden sözleri değil, bizi rahatsız eden düşünceleri de sükûnetle dinleyebilmektir.

Çünkü eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başladığımız gün, konuşmayı bırakırız. Konuşmayı bıraktığımız gün ise birbirimizi anlamayı da bırakırız.

Farklı düşünebiliriz. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Ama adalet, liyakat, ifade özgürlüğü ve karşılıklı saygı hepimizin ortak zemini olmalıdır.

Bir toplumun gücü, herkesin aynı şeyi söylemesinden değil; farklı düşüncelerin güven içinde dile getirilebildiği, eleştirilerin nefretle değil akıl ve nezaketle karşılandığı bir ortam oluşturabilmesinden gelir.

Tatil zamanı… İş mi? O biraz bekleyebilir.

Tatil zamanı… İş mi? O biraz bekleyebilir.

Bir yıl boyunca bu birkaç günü hayal ettiniz. Plan yaptınız, para biriktirdiniz, hazırlık yaptınız, yol yorgunluğunu göze aldınız. Şimdi kendinize verdiğiniz sözü tutma zamanı.

Telefonunuz çalmak zorunda değil. Bilgisayarınız sürekli açık olmak zorunda değil. Tabletiniz sadece isterseniz elinize gelsin; o da iş için değil, keyif için.

Kendinize sadece izin vermeyin; gerçekten dinlenin.

Çünkü sevdiklerinizle kaçırdığınız anların telafisi yoktur. Çocuğunuzun kahkahası, eşinizle gün batımında ettiğiniz sohbet, ailenizle paylaştığınız bir kahvaltı… Bunlar ertelendiğinde aynı şekilde geri gelmez.

İşler ise siz yokken de devam eder. Döndüğünüzde kimse uzun uzun “Tatildeydi, dinlendi.” diye konuşmaz. Çoğu zaman tatilde bile çalışmış olmanız, fedakârlık yapmanız ya da telefonunuzu her an açmanız da hatırlanmaz. Buna karşılık, sizi eleştirmek isteyen biri için bahaneler çoğu zaman zaten hazırdır.

Bu yüzden tatilinizi, başkalarının beklentilerine göre değil, kendi ihtiyaçlarınıza göre yaşayın. Dinlenmek bir ayrıcalık değil, kendinize karşı sorumluluğunuzdur.

Unutmayın; zihni dinlenmiş bir insan daha doğru karar verir, daha üretken olur ve hayatın güzelliklerini daha fazla fark eder.

Bu yüzden tatildeyseniz, gerçekten tatilde olun.

Telefonu değil, sevdiklerinizi dinleyin. E-postaları değil, kahkahaları biriktirin. Yapılacak işler her zaman olacaktır; ama bugün yaşayamadığınız anılar bir daha geri gelmeyecektir.

Nasıl bir hayat yaşamak istiyorsanız, onu ertelemeyin. Kendinize ayırdığınız zaman kayıp değildir; hayatınıza yaptığınız en değerli yatırımdır.

“Şirketler, sizden sonra da çalışmaya devam eder. Ama çocuklarınız, anne babanız ve sevdikleriniz sizinle geçiremedikleri zamanı geri alamaz. Bu yüzden tatildeyseniz, vicdanınızla değil, huzurunuzla dinlenin.”

Adile Naşit Filmi Yorumu, Bir Gülüşün Ardındaki Mücadele

Türk sinema ve televizyon tarihinin unutulmaz isimlerinden biri olan Adile Naşit’in başarıya giden yolculuğunu izlerken sadece bir sanatçının hikâyesine değil, hayata dair önemli derslere de tanık oluyoruz.

Dışarıdan baktığımızda Adile Naşit denince aklımıza hep gülen yüzü, neşesi ve insanın içini ısıtan enerjisi geliyor. Ancak film bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: İnsanların dışarıya gösterdiği yüz ile iç dünyalarında yaşadıkları çoğu zaman aynı değildir. Bir insanı gerçekten tanımak için onu uzaktan izlemek yetmez; dinlemek, anlamaya çalışmak ve kalbine dokunmak gerekir.

Film boyunca dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri ise özgüvenin başarıdaki rolü oldu. Hayatta birçok insan size “Senden olmaz” diyebilir. Ancak başarı çoğu zaman başkalarının size biçtiği sınırları değil, sizin kendinize çizdiğiniz hedefleri takip etmenizle gelir. Adile Naşit’in hikâyesi, “Ben yaparım” diyebilme cesaretinin insanı ne kadar ileri taşıyabileceğinin güzel bir örneği.

Film aynı zamanda yeteneğin doğru kişiler tarafından fark edilmesinin önemini de gösteriyor. Bazen insanların önüne çıkan engeller, yeteneksizlikten değil yanlış insanların değerlendirmesine maruz kalmaktan kaynaklanıyor. Gerçek değer, işi bilen ve gerçekten karar verme yetkisine sahip kişiler tarafından görüldüğünde ortaya çıkıyor.

Bir başka dikkat çekici mesaj ise dostluk üzerine. Hayatın iyi günlerinde yanınızda olan insan çoktur. Ancak gerçekten dost dediğiniz kişi, en zor zamanlarınızda sizi yalnız bırakmayandır. Film, dostluğun sözlerle değil, zor günlerde verilen destekle anlam kazandığını hatırlatıyor.

Sonuç olarak Adile Naşit, yalnızca bir biyografi filmi değil; özgüven, azim, dostluk, empati ve insanları yargılamadan önce anlamaya çalışmak üzerine güçlü mesajlar veren bir hayat dersi niteliğinde. Filmi izlerken bir sanatçının başarı hikâyesinden çok, insanın kendi potansiyeline inanmasının ve vazgeçmemesinin ne kadar değerli olduğunu hissediyorsunuz.

Not: Filmi, Adile Naşit ve dönemin birçok usta sanatçısını canlandırmanın ne kadar zor bir iş olduğunu düşünerek izlerseniz, filmde anlatılmak isteneni daha iyi anlarsınız.

Yeşil Tırtıl, Giovanna Mantegazza

Giovanna Mantegazza’nin Yeşil Tırtıl kitabı;

Bir çocuk kitabı ama büyükler içinde geçerli bir öğretiye sahip;

Yapamazsın, yapma! derler ama neden yapmaman gerektiğini, yapmaman gereken şeyin yerine neyi yapabileceğini söylemezler…

Küçüklükten beri söylenen yapamazsın, yapma! komutu insanın hayatını da etkiler;

Bir durum karşısında, “acaba yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım?” diye, insanın en iyi bildiği şeyi bile yapıp yapmaması konusunda insanın düşüncelerini fare gibi kemirir durur.

Oysa;

Onu yapmazsın, yapma ama bunu yapabilirsin demek ise bu hikayede olduğu gibi bir sürüngen yeşil tırtılı harika uçan bir kelebeğe dönüştürüverir…

Sınırlar, John Townsend, Henry Cloud

Dr. John Townsend ve Dr. Henry Cloud Sınırlar adlı kitaplarında, daha öncesinde yazdığım aşağıdaki yazıya benzer bir çıkarımda bulunmaktadırlar;

Her bireyin kendisine ait bir çemberi vardır.

İki birey bir araya gelerek oluşturdukları ailenin de kendisine ait bir çemberi vardır.

Herkes kendisine ait çemberinde özgürce hareket edebilir.

Fakat herkesin çemberinin bir haddi vardır, bu haddin yarıçapı bir başkasına ait olan çemberin sınırlarına kadardır, teğet olabilir fakat değemez.

Eğer bir kişinin çemberi, bir başkasına ait olan bir çembere hiç hakkı yokken nokta dahi değerse, bu nokta da ihlale sebep olan kişinin kendi haddini aşıp, bir başkasına ait olan haktan faydalanmaya çalışması söz konusudur ki diğer bir tanımlama ile bu tecavüzdür; suçtur.

Bu nokta da karşı tarafın çıkarlarının gördüğü zarar nispetince müdahale hakkı vardır.

Bu durumda haklarına tecavüz edilen kişi de zararının tazmini için kendisine zarar veren kişinin çemberine müdahale edecektir ve bu da kaos’a sebep olacaktır.

Adalet kişiye verilen bir isim değildir,

Bu durumlara sebebiyet vermemek için, çok çok öncesinden, olabilecek her olayın masaya yatırılarak ince elenip sık dokunması zorunluluktur. Bunun için sonrasında karşılaşılabilecek kötü olaylara engel olacak adalet mekanizmasının kurulmalıdır ve hangi olayın sonucunda haddini aşan tarafa ne tür bir yaptırım uygulanacağının belirlenmiş olmalıdır.

Adalet mekanizmasının kim olursa olsun kişiye veya ne olursa her hangi bir sınıfa özel olarak değil, her insanoğlu için eşit olarak sağlanması zorunluluktur.

Yoksa herkes kendisinin çemberinin zarar görmesi ile yaşama alanına müdahale edilen bir hayvan bile nasıl içgüdüleri ile hareket ediyorsa o şekilde sahip olduğu intikam duygusunu ortaya çıkaracak ve kaybettiğinden daha fazlası olacak şekilde diğer kişinin çemberine zarar vermeye çalışacaktır.

Düşünen bir hayvan olarak bize düşen görev ise eğer karşımızda, haddini aşarak bir başkasının çemberine zorla girmeye çalışan birisini gördüğümüzde bugün başkasının çemberine girmeye çalışan yarın olur benim çemberime de girer empatisini kurarak müdahale etmeliyiz. Çünkü eğer oradaysak bu tesadüfi değildir. Orada olmamız ve yardım etmemiz gerektiği için oradayızdır. Hz. Ali’nin dediği gibi “Haksızlığa susan dilsiz Şeytandır.“

İnsan gibi insan olalım. 

Murat Göğebakan, Biyografi, Kalbim Yaralı

Murat Göğebakan, Biyografi, Kalbim Yaralı filmi fragmanı:

Murat Göğebakan, Biyografi, Kalbim Yaralı posterinde yazıyor ki; “Kanseri yendim, ihaneti yenemedim”

Sevenlerinin sana hitabı ile “Ağabey”, kendinin kendine hitabı “Sevgi Adamı” olan Murat Göğebakan; ya senin, “seninle gurur duyuyorum” diyen bir çocuğa ve o çocuğunun, başkası tarafından istenirken sen istediğin için sana varan annesine ihanetine ne demeli!

Etme bulma dünyası!

Ama her insan hayatı bir başkaları için dersler taşımaktadır!

Anadolu’nun bağrından kopup, yeteneklerini sergileyerek şan, şöhret, para kazanmaya gelenler için İstanbul tam bir kurtlar sofrasıdır.

Gelecek vadeden erkekler kadınların,

Gelecek vadeden kadınlarda erkeklerin radarındadır.

Aman Dikkat!

Anadolu insanının kalbi hassas olur,

Bir de “gözden uzak olan gönülden de uzak olur” atasözünde de olduğu gibi, sevdiklerinden de uzak ise, batılılar için normal olan hareketler, sözler, küçük fazla bir ilgi, onlar için “işte beni gerçekten seven biri” hissine kaptırarak, kendi hissettiğini de sevgi olarak yorumlatıp, karşıdakine karşı kalkanlarının inmesini sağlar.

Bu andan sonrasında, o kişi artık nereden geldiğini unutan ve kendisine yeni bir gelecek çizen bambaşka bir kişidir.

Size, sadece siz olduğunuz için değer veren çok az insan vardır.

Ya da daha doğru tabir ile insan gibi insan bulmak zordur.

İmzaladığınız kağıtlara dikkat edin, o kağıtlarda yazanlar size ait olması gereken serveti bir başkasına kazandırırken, sizi modern bir köle hale getirebilir.

Ne yazık değil mi, oysa Hz. Muhammed (Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun), “çalışanın hakkını alnının teri kurumadan veriniz” diye nasihat ediyor…

Çoğu kişinin sizinle birlikte olmak istemesinin, sizinle birlikte zaman geçirmek istemesinin amacı, size hissettiği sevgi değil; sizin sahip olacağınız varlıktan nasiplenme, sizinle birlikte katılacağı ortamlarda çevre edinmedir.

Amacına ulaşınca da size şut.

Peki şu açıdan da bakalım; Murat Göğebakan, sevip, sevdiğine ihanet edip, sevgili zannettiğinin ihanetine uğramasaydı böyle sevgi dolu sözler yazıp, bu sözlere böyle besteler yapabilir miydi?

Orasını Allah bilir!

Murat Göğebakan, Kalbim Yaralı filmini https://www.primevideo.com/region/eu/dp/amzn1.dv.gti.352ce07e-7969-4cd7-a6ec-f4d620cc8367/ref=atv_nb_lcl_tr_TR?autoplay=0 adresinden izleyebilirsiniz.

Benim Puanım: 7 / 10

IMDB Puanı: 6,1 / 10