Atatürk

İnsanların Kıyafetini Değil, Karakterini Konuştuğumuz Gün Gelişeceğiz

Geçtiğimiz günlerde Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin

spor yaparken tayt giyerek bisiklet sürmesi kamuoyunda tartışma konusu oldu.

CHP Kars Milletvekili ve aynı zamanda kendisi bir Avukat olan İnan Akgün Alp, bu görüntüleri eleştirerek devlet makamının ağırlığıyla bağdaşmadığını ifade etti. Tartışmaların ardından vali, Cumhurbaşkanı’nın takdiriyle görevden alındı.

Bu olayın siyasi boyutunu bir kenara bırakalım.

Çünkü bu tartışma bana çok daha önemli bir gerçeği hatırlattı.

İnsanlar çoğu zaman birinin ürettiği değeri konuşmak yerine, görünüşünü konuşmayı tercih ediyor.

Çünkü görünüşü eleştirmek kolaydır.

Bir insanın yaptığı işi değerlendirmek bilgi ister.

Karakterini değerlendirmek zaman ister.

Ülkesine kattığı değeri değerlendirmek araştırma ister.

Ama kıyafetini eleştirmek…

Bunun için ne emek gerekir ne de bilgi.

Oysa başarılı insanlar enerjilerini insanların dış görünüşüne değil; fikirlerine, çalışmalarına ve ortaya koydukları sonuçlara harcar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kürek çekerken çekilmiş fotoğrafına bakıyorum.

Bir devlet adamı…

Ama aynı zamanda spor yapan, üreten, kendini geliştiren, hayatın içinde olan bir insan.

Bugün onun kıyafetini değil; kurduğu Cumhuriyet’i konuşuyoruz.

Çünkü zaman, görünüşü değil; eserleri hatırlıyor.

Hayatta da böyledir.

İnsanlar bir süre nasıl giyindiğinizi konuşabilir.

Ama yıllar sonra sizi hatırlatacak olan; karakteriniz, ürettikleriniz ve geride bıraktığınız iz olacaktır.

Kişisel gelişim bazen yeni bir kitap okumakla, film izlemekle, eğitim almakla başlamaz.

Bazen de başkalarını yargılamayı bırakıp kendimize şu soruyu sormakla başlar:

“Bugün başkasının hayatını konuşmak için harcadığım zamanı, kendimi geliştirmek için kullansaydım; yarın nerede olurdum?”

Çünkü insanın hayatını değiştiren şey, başkalarının kıyafeti değil; kendi zihniyetidir.

Teğmenlerimizin Yanındayız

Teğmenlerimizin yanındayız;

Teğmen Ebru Eroğlu,

Teğmen Talip İzzet Akarsu,

Teğmen Batuhan Gazi Kılıç,

Teğmen Deniz Demirtaş,

Teğmen Serhat Gündar disiplinsizlik suçu,

Alay Komutanı: Velili Albay Alper Topsakal

Tabur Komutanı: Yarbay Halit Türkoğlu

Bölük Komutanı: Binbaşı Murat Öztürk disiplinsizliğe göz yummak suçu

ile Türk Silah Kuvvetleri’nden  ihraç edildiler.

Yargılama devam ederken, terörist sayısı bitti derlerken, birden, Türkiye’yi bölmek için yıllarca silahlı mücadele veren, binlerce askerimizin ve vatandaşımızın kanını akıtan PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuşma yapmak üzere, Türkiye’de Milliyetçi geçinen bir parti başkanı tarafından davet edildi.

Bu ne yaman çelişkidir.

Geri vites yapmayan teğmenlerimizi alınlarından öpüyorum.

Yalnız değilsiniz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Askerleriyiz, Türkiye Cumhuriyeti’nin ebedi bekçileriyiz!

Nutuk Dinle Oku 29. Bölüm ( Meclis’te yapılan görüşmelerin muhalif basındaki yankıları …

Hilafeti kaldırmanın zamanı da gelmişti

Saygıdeğer Efendiler, her meselede ve her uygulama safhasında kendisini söz konusu ettirmiş olan Halife’ye ve hilafet’e bir defa daha dokunacağım.

1924 yılı başında, büyük çapta bir ordu harp oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu harp oyununu İzmir’de yapacaktık. Bu münasebetle 1924 yılının Ocak ayı başında, İzmir’e gittim. Orada iki ay kadar kaldım.

Hilafet’in kaldırılması zamanının geldiğine orada iken karar vermiştim. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca özetlemeye çalışacağım:

Başbakan İsmet Paşa’dan 22 Ocak 1924 tarihli bir şifre aldım. Onu olduğu gibi bilginize sunayım:

Şifre

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına

Bir süreden beri gazetelerde, hilafet makamının durumu ve Halife’nin şahısları ile ilgili olarak yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanması ve özellikle arasıra İstanbul’a giden hükümet üyelerinin ve resmi heyetlerin kendisiyle görüşmekten kaçınmaları ve çekinmeleri dolayısıyla Halife’nin büyük bir üzüntü duyduğu; bu yüzden Başmabeyinci’lerinin

Ankara’ya veya güvenilir bir zatın İstanbul’a kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve düşüncelerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, yanlış yorumlanabilir endişesiyle bundan da vazgeçtiklerini söyledikleri, Başkatip Bey tarafından bir yazıyla bildirilmektedir.

Bu yazıda, ayrıca uzun uzadıya ödenek işi de anlatılarak Hilafet Hazinesi’nin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye hazinesince yardımda bulunulacağı yolunda Hükümet’in yazdığı 15 Nisan 1923 tarihli yazının incelenmesi ve gereğinin yerine getirilmesi istenmektedir. Durum, Hükümet’çe görüşülecektir. Sonucu ayrıca arz ederim, efendim.
İsmet

Bu telgrafa cevap olarak makine başında yazdığım telgraf şudur:

Makine başında İzmir

Ankara’da Başbakan İsmet Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 22.1.1923 tarihli şifre,

Hilafet makamı ve Halife’nin şahısları ile ilgili yanlış anlamalar ve yanlış yorumlar Halife’nin kendi yanlış tutum ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. Halife, kendi özel hayatı ve dış yaşayışı ile, ecdadı padişahların yolunu tutmuş görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına memurlar göndererek ilişkiler kurmak, gösterişli gezintiler,  saray hayatı, sarayında yedek subaylara varıncaya kadar kabul etmek, onların şikayetlerini dinleyerek onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu cinstendir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman, İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı veya Afgan Devleti ile Afgan halkı arasındaki durumunu bir ölçü olarak almalıdır.

Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki, bugün var olan ve korunmakta bulunan Halife’nin ve halifelik makamının gerçekte ne dini ve ne de siyasi bakımdan hiçbir anlamı ve varolma gerekçesi yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını ve istiklalini tehlikeye atamaz. Bizce, hilafet makamı olsa olsa tarihi bir hatıra olmaktan öteye bir önem taşıyamaz. Türkiye Cumhuriyeti devlet adamlarının veya resmi heyetlerin kendisiyle görüşmelerini istemesi bile, Cumhuriyet’in bağımsızlığına açık bir tecavüzdür.

Başmabeyinci’sini Ankara’ya göndererek veya güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirterek, Hükümet’e duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de, Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya bir durum alması demektir.

Buna da yetkili değildir. Kendisi ile Cumhuriyet Hükümeti arasındaki yazışmalarda Başkatibi aracı kılması da yersizdir. Başkatip Bey’in böyle bir küstahlıktan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir.

Halife’nin yaşayışı ve geçimi için Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ödeneğinden mutlaka daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir.

 Maksat, gösterişli ve debdebeli bir hayat sürmek değil, insanca yaşamak ve geçimi sağlamaktan ibarettir. Hilafet Hazinesi ile ne denmek istendiğini anlayamadım. Hilafetin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine ecdadından böyle bir hazine kalmışsa, ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim.

Halifenin aldığı ödenekle yerine getirilemeyen yükümlülükler nelermiş; 15 Nisan 1923 tarihli yazısıyla, Hükümet ne gibi vaatlerde bulunarak Halife’ye bildirilmiştir? Lütfen bunu da belirtiniz.

Halife’nin oturacağı yeri tespit edip açıklamak, Hükümet’in şimdiye kadar yapmış olması gereken bir görevdi.

İstanbul’da, milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış bir çok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok kıymetli eşya ve malzeme, Hükümet’in durumu tespit etmemesi yüzünden yok olup gidiyor. Halife’nin yakınları, sarayların en değerli eşyalarını Beyoğlu’nda, şurada burada satıyorlar diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara, bir an önce el koymalıdır.

 Satılmak gerekiyorsa Hükümet eliyle satılmalıdır. Hilafet kadrosu ciddi olarak incelenerek yeni baştan düzenlenmelidir ki, başmabeyincilerin ve başkatiplerin varlığı, Halife’yi hala saltanat hülyası içinde uyutmasın! Fransızlar, kral hanedanını ve yakınlarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve hakimiyetleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken, her gün ufuktan kendileri için bir saltanat güneşinin doğmasına duacı bir haneden mensuplarıyla ilgili tutumumuzda Türkiye Cumhuriyeti’ni nezaket ve safsataya kurban edemeyiz.

Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe, ciddi ve esaslı tedbirler alınarak bildirilmesini rica ederim, efendim.

Gazi Mustafa Kemal

Türkiye Cumhurbaşkanı

Hilafet’in, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin (219) kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi kararı

Bu yazışmadan sonra harp oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa da İzmir’e gelmişlerdi.

Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da zaten orada bulunuyordu. Hilafetin kaldırılması gereğinde görüşlerimiz birleşmişti. Aynı zamanda Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerini de kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı Martı’nın birinci günü Meclis’in tarafımdan açılması gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankara’ya dönmüştük. Burada da gereken kimselere kararımı bildirdim.

Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Hanedan’ın ödeneği ile Şer’iye ve Evkaf Vekaletleri’nin bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız bu maksada göre görüşme ve tenkitlere başladılar. Görüşme ve tartışmalar devam ettirildi.

1 Mart günü, Büyük Millet Meclisi’nin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim nutukta, şu üç noktayı özellikle belirttim:

1 — Millet, Cumhuriyet’in bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyet’in denenmiş ve olumlu sonuçları görülmüş olan bütün esaslara bir an önce ve tam olarak dayandırılması şeklinde ifade edilebilir.

2 — Millet kamuoyunda tespit edilen eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin bir an önce uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3 — Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. İşaret ettiğim bu üç konu ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclis’in birinci oturumunda, Başkanlığa gelen evrak arasında şu önergeler okundu:

1 — Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, hilafet’in kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili kanun teklifi.

2 — Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının Şer’iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye Vekaleti’nin (220) kaldırılması ile ilgili kanun teklifi.

3 — Manisa Milletvekili Vasıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önergeleri.

Başkanlık kürsüsünde oturan Fethi Bey: Efendim, birçok imzalarla gelen bu kanun tekliflerinin hemen görüşülmesi ile ilgili önergeler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım dedi ve bu tekliflerin ilgili komisyonlara gitmeden hemen görüşülmesini oya koyarak, kabul edildiğini bildirdi.

İlk itiraz, Kastamonu Milletvekili Halit Bey’den geldi. Görüşmeler sırasında Halit Bey’e bir iki kişi daha katıldı.

Tekliflerin lehinde uzun konuşmalar yapan birçok değerli konuşmacılar kürsüye çıktı. Önerge sahipleri dışında, rahmetli Seyyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın ilmi ve inandırıcı konuşmaları her zaman için okunmaya değer.

Bu konuda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar sürdü. Saat 18.45’te görüşmeler bittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429, 430 ve 431’inci kanunlarını çıkarmış bulunuyordu.

Bu kanunlara göre Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kanunları yapma ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümete verildi; Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış oldu.

Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumlarıyla, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı.

Halife, görevinden uzaklaştırıldı ve hilafet makamı kaldırıldı. Uzaklaştırılan Halife ve tarihten izi silinmiş Osmanlı hanedanının bütün mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı.


219) Diyanet ve Evkaf Bakanlığı.

220) Genelkurmay Bakanlığı’nın görevini yapan bakanlık

Hilafet makamının korunmasında dini ve siyasi menfaat ve zaruret bulunduğunu zannedenlere verdiğim cevap

Efendiler, Hilafet makamının korunmasında, dini ve siyasi menfaat ve zaruret bulunduğu inancında olan bazı kimseler, arz ettiğim kararların alınmakta olduğu son dakikalarda, hilafet görevini kendi üzerime almam teklifinde bulundular. Bu gibilere, hemen gereken red cevabını vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da arz edeyim. Büyük Millet Meclisi hilafet’i kaldırdığı zaman, din bilginlerinden Antalya Milletvekili Rasih Efendi, Kızılay adına, Hindistan’da bulunan bir heyetin başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benimle görüşmek isteyerek şunları söyledi:

Gezdiği ülkelerde Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş… Yetkili İslam heyetleri, bana bu durumu bildirmek üzere Rasih Efendi’yi vekil etmişler. Rasih Efendi’ye verdiğim cevapta, Müslümanların bana olan bağlılık ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki : Zatıaliniz din bilginlerindensiniz.

Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın bana ulaştırdığınız dilek ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o halkların başında bulunanlar razı olur mu? Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi yerine getirebilecekler midir? Durum böyle olunca, anlamı ve fonksiyonu olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?

Efendiler, açık ve kesin olarak söylemeliyim ki, Müslümanları hala bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.

Rauf Bey’lerin, Vehip Paşa’ların, Çerkez Ethem ve Reşit’lerin, bütün yüzelliliklerin, kaldırılmış hilafet ve saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının, elele vererek aleyhimizde durmadan ateşli bir şekilde çalışıp uğraşmaları din gayretiyle midir? Sınırlarımıza bitişik merkezlerde yuvalanarak, hala Türkiye’yi yok etmek için Mukaddes İhtilal adı altında haydut çeteleri, suikast tertipleriyle çılgınca aleyhimizde çalışanların maksatları gerçekten mukaddes midir? Buna inanmak için gerçekten kara cahil ve koyu bir gafil olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslam dünyasının vicdan temizliğinden, ahlak ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.

Başarısızlığa uğratılan büyük bir komplo

Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir komplo konusunda bilgi vereyim.

1924 yılı Ekiminin 26’ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi’nin Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa’nın, Genelkurmay Başkanlığı’na verdiği istifa yazısı şudur:

Genelkurmay Başkanlığına

Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntü ve endişem çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapacağıma tam inancım olduğundan, Ordu Müfettişliği’nden istifa ettiğimi arz ederim, efendim.

Milli Savunma Bakanlığı’na da arz olunmuştur.

Kazım Karabekir 26.10.1924

Bu istifa yazısının altında, renkli kalemle şunlar yazılıdır: İstifayı kabul etmediğimi bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın yasama görevine döneceğini bildirdi. Bu satırların altında imza yoktur.

Fakat Genelkurmay Başkanı tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu satırların altında da, kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır: -Verilen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri için neler yapılmış; hangi maddeleri yapılmamış, onları da dosyalarıyla birlikte göreyim. Bu notların altındaki tarih 28 Ekim’dir.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın raporları ve tasarıları Genelkurmay’ın ilgili şubelerince incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek olanları, dikkate alınmış ve uygulanmıştı.

Ancak, uygulanması devletin gücünü aşan veya ilmi bir değeri bulunmayan hayali ve keyfi nitelikteki teklifleri, elbette dikkate alınmamıştı. Kazım Karabekir Paşa’ya raporlar ve tasarılar verdiği için bir takdirname verilmesi de gerekli görülmemişti.

30 Ekim günü de, 2’nci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa’nın, Konya’dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya’ya davet ettim. Geç vakte kadar beklediğim halde gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa Ankara’ya gelince, İstasyonda Rauf Bey tarafından karşılanmış; Milli Savunma Bakanlığı’na uğradıktan ve bazı arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı’na gitmiş. Bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş; çıkarken Fevzi Paşa’nın yaverine şu kağıdı bırakmış:

30.10.1924

Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına

Milletvekilliği yasama görevine başlayacağımdan, 2’nci Ordu Müfettişliği’nden affımı arz ve istirham ederim, efendim.

Ankara Milletvekili

Ali Fuat

Efendiler, milletvekilliğinden istifa etmiş olduğunu Meclis Başkanlığı’na bildiren Refet Paşa’nın da istifasının Rauf Bey tarafından geri aldırıldığını öğrenmiştim.

Dumlupınar’da yapılan törenden sonra, Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında devam eden bir buçuk aylık bir geziden sonra, 18 Ekim’de Ankara’ya dönmüştüm.

Birçok milletvekili arkadaş ve başkaları tarafından karşılanmıştım. Karşılayıcılar arasında, Ankara’da bulunan Rauf ve Adnan Bey’leri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir hareketi beklemiyordum.

Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu anlamakta bir saniye bile şüpheye düşmedim.

Bu durum ve görünüş şöyle bir tahlil ve değerlendirmeden geçirilebilirdi: Bir yıl öncesinden, yani Rauf Bey’in Hükümet Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve diğerleri arasında bir tertip düşünülmüştür.

Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu maksatla, Kazım Karabekir Paşa, 1’inci Ordu Müfettişliği’ne atandıktan sonra, eski komutanlık bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını ve bundan sonra kendisini askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürdü.

Rütbesi yükseltilerek 2’nci Ordu Müfettişliği’ne gitti. 3’üncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa’nın da bu tertibe katılabileceğini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendi görüşlerine çekip kazandıklarını sandılar.

İstifalarından önce, bazı komutanların kendileriyle birlikte hareket etmelerini sağlamaya çalıştılar. Bu bir yıl içinde, Cumhuriyet’in ilanı, hilafet’in kaldırılması gibi işlerimiz, ortak tertip sahiplerini biribirine daha da yaklaştırarak birlikte hareket etmelerine yol açtı. İşe politikadan başlayacaklardı. Bunun için uygun an ve fırsatı bekliyorlardı.

Siyasi alandaki ve ordudaki hazırlıklarını yeterli görüyorlardı. Gerçekten de Rauf Bey ve benzerleri, Parti içinde korunmayı başardıkları durumlarıyla, Meclis’in tatil dönemine rastlayan aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup mensupları aracılığı ile bütün memlekette milleti aleyhimize kışkırtmak üzere çalışma fırsatı buldular.

Memleket içinde gizli gizli teşkilatlanmaya başladılar ve teşebbüslere de giriştiler. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf Adana’da Abdülkadir Kemali Bey tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler. Bu gazetelerle, bize karşı imzasız yazılarla saldırıya geçtiler.

Memleket kamuoyunda genel bir karışıklık yarattılar. Hakkari bölgesinde, ordumuzla Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere de Hükümet’e bir ültimaton verdi. Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdım.

İngiliz ültimatomuna bilindiği şekilde cevap verdik. Harp ihtimalini göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, bu sıkıntılı günlerde ve bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda, kendilerinin de bize saldırarak hedeflerine kolaylıkla varabilecekleri hayaline kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri politika alanına koştular.

Toplanmış olan Meclis’te ortaya atılan bir konu da onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 tarihli önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip yerleştirilmesi, yatılı okullara ne kadar parasız öğrenci alındığı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında ilgili bakanlardan birtakım sorular soruyordu. Bu soruların kapsadığı işler gerçekten milleti ilgilendiren işlerdi.

Bu konular bakanları eleştirmek için pek elverişliydi. Özellikle göçmenlerin değiştirilmesi ve yerleştirilmesi işlerinde herkesi düşündüren noktalar açıkça bilinmekteydi.

Doğrudan doğruya ben bile, yaptığım gezi sırasında gördüklerime dayanarak, değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden şikayet etmiş; Ankara’ya dönüşümde, bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve Hükümet’in bütün imkanlarıyla harekete geçirilmesini sağlayacak bir yol tutulmasını teklif etmiştim.

Bunda anlaşmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu konuda çok taraftar kazanmaları ihtimalini artırıyordu.

Efendiler, komployu sezdikten sonra tedbirini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız noktadan başlayarak durumu safha safha bilginize sunayım.

Komploya karşı aldığımız tedbirler

Hoca Esat Efendi’nin soru önergesi 27 Ekim’de yani Karabekir Paşa’nın istifasının ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa’nın istifa yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Meclis’te gensoru görüşmeleri başlamıştı.

O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Fakat Başbakan İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’lar geldiler.

Çok kısa bir görüşmeden sonra, komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.

Derhal telefonla, aynı zamanda milletvekili olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’nden, Meclis Başkanlığı’na milletvekilliğinden istifa ettiğini bildirmesini rica ettim. Bu düşüncesini Milli Savunma Bakanı’na daha önce bildirdiğini zaten öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifreli telgrafı çektim:
3’üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,

1’inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretleri’ne,

2’nci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretleri’ne,

3’üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretleri’ne,

5’inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretleri’ne,

7’nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne,

şifre makine başındadır:

1 — Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm ciddi lüzum üzerine, milletvekilliğinden istifa ettiğinizi bildiren bir yazıyı telgrafla hemen Meclis Başkanlığı’na bildirmenizi teklif ediyorum. Birinci derecede önemli olan askerlik görevinize bütün varlığınızla kayıtsız şartsız bağlanmak istediğinizi gerekçe olarak belirtmeniz yerinde olur.

2 — Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa Hazretleri de görülen aynı gerekçe ile teklifim üzerine istifa dilekçesini vermiştir.

3 — 3’üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa, 1’inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa, 2’nci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa, 3’üncü Kolordu Komutam Şükrü Naili Paşa, 5’inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, 7’nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne yazılmıştır.

4 — Telgraf başında durum hakkında bilgi vermenizi bekliyorum.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Efendiler, 30/31 Ekim sabahına kadar, 1’inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa’dan İzmir’den, 2’inci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa’dan Balıkesir’den, 3’üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa’dan Pangaltı’ndan ve 5’inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’dan Adana’dan, makine başında aldığım cevaplarda, teklifimin harfi harfine ve derhal yerine getirildiği bildirildi.

Efendiler, bu seçkin komutanların bu vesile ile de bana karşı gösterdikleri büyük güven ve itimada burada teşekkür etmeyi bir görev sayarım.

3’üncü Ordu Müfettişi ile, 7’nci Kolordu Komutanı’nın Diyarbakır’dan verdikleri cevaplar aynen şunlardı:

Müfettiş Paşa’nın cevabı:

Diyarbakır, 30.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretleri’ne

Yüce şahsiyetlerine karşı duyduğum güven ve sevgiden emin bulunmalarını arz eder; ancak, böyle bir vatan görevinden acele çekilerek millete ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için emir buyurulan istifayı gerektiren sebeplerin açıklanmasına zatıdevletlerinin müsaadelerini saygılarımla istirham ederim.

3’üncü Ordu Müfettişi

Cevat.

Kolordu Komutanının cevabı:

Diyarbakır, 30.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

1 — Siz Cumhurbaşkanı’nın yüce şahsiyetlerine karşı beslediğim saygı ve sevgiye itimat buyurulmasını rica ederim.

2 — Seçim bölgem halkı ile hiç bir görüşme yapmadan, şu dakikada zatıdevletlerinin tekliflerini kabul etmekliğim beni milletin gözünde sorumlu duruma düşürebilir.

3 — Vatanın ve milletin yararları milletvekilliğinden hemen ayrılmamı gerektiriyorsa, kesin kararımı verebilmekligim için, durumun aydınlatılmasını arz ve istirham ederim, efendim.

Cafer Tayyar

7’nci Kolordu Komutanı

Her iki telgrafta da benim için beslenen güven ve sevgi kesinlikle belirtildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve teklifimin gerekçesi sorulmaktadır.

Verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:

Makine başında şifre

31.10.1924

3’üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,

7’nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri ‘ne,

Komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmalarının, orduda, emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığı görüşüne varılmıştır.

1’inci ve 2’nci Ordu Müfettişleri’nin görevlerinden istifa ederek Meclis’e dönmekle, orduları uygunsuz bir zamanda başsız bırakmış olmaları, bu görüşü doğrulamıştır. Seçim bölgenizdeki halk, ordu disiplininin selameti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur. Daha önce yazdıklarım dikkate alınarak kararınızın bildirilmesini rica ederim.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Bu telgrafıma Cevat Paşa’nın cevabı şudur:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığından komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmamaları yolundaki yüksek görüşlerinize bütün kalbimle katılır ve seçim sırasında bu görevden affımı yüce şahsiyetinizden istirhamımın da bu inanca dayandığını arz ederim.

Ancak, bu gün yüce makamlarından verilen bir emirle milletvekilliğinden çekilmenin, zatıdevletlerince de tahmin buyurulacağı üzere, milletçe ve seçim bölgem halkınca iyi karşılanmayacağı inancındayım.

Bu inançla ve hiç de uygun görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu arz ederim.

3’üncü Ordu Müfettişi

Cevat

Cevat Paşa Ankara’ya geldikten sonra durumu anlamış ve teklifimin uygulanması gerektiği görüşüne vararak, derhal milletvekilliğinden çekilmiştir. Kendisinin yaratılmak istenen durumlarla hiçbir ilgisi bulunmadığı bizce de anlaşılmıştır.

 Gerçi, Kazım Karabekir Paşa, istifa ettiğini şu gün ve şu saatte gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa’ya bildirmiş ise de, bu bildirme, Diyarbakır’da iken teklifimin gerçek sebebini anlamakta Paşa’yı kararsızlığa düşürmekten öteye bir tesir yapmamıştır.

Cafer Tayyar Paşa da şu cevabı verdi:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Milletvekilliği ve komutanlık görevlerinden birini bırakmamız gereği uygun görüldüğü takdirde, milli görevlerin en saygıdeğeri olarak kabul ettiğim yasama görevini yapmayı tercih etmekte olduğumu saygılarımla arz ederim, efendim.

7’nci Kolordu Komutanı

Tümgeneral

Cafer Tayyar

Komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf ortaya çıkarıldı

Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve bana fiili olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşa’ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi.

Bu bakımdan, derhal askeri görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler tayin edildi ve durum Milli Savunma Bakanlığı’nca bütün orduya bir genelge ile bildirildi.

Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’lara, Milli Savunma Bakanlığınca bir emir gönderilerek, askeri görevlerini yerlerine atanan şahıslara usulüne göre devir ve teslim ettikten ve sonucu da bildirdikten sonra Meclis’teki yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum Başbakan tarafından resmen Meclis Başkanlığı’na da yazıldı.

Meclis’e girmiş olan Kazım Karabekir ve Fuat Paşa’lar, Meclis’ten çıkarıldı. Fuat Paşa, askeri görevinin devir ve teslim işleri için yeniden Konya’ya gitti.

Kazım Karabekir Paşa, Sarıkamış’tan kendi yerine gelecek olan komutan göreve başlayıncaya kadar Meclis dışında kalmaya mecbur edildi. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi.

Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf meydana çıkarıldı.

Efendiler, 1 Kasım 1924 günü Meclis’in ikinci toplantı yılının açılış günü idi. Bu münasebetle oturumu ben açtım. Açış nutkunu söyledim.

Ben Başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, Ali Hikmet ve Şükrü Naili Paşa’ların istifa yazıları ile Başbakan İsmet Paşa’nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31/10/1924 tarihli yazısı sırayla okundu.

 Meclis’in 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 tarihli bir yazı ile Meclis Başkanlığı’na başvurarak, Milli Savunma Bakanlığı’nın, kendisinin Meclis’e katılmasını yasakladığından şikayet etti.

5 Kasım günü Meclis’te okunan bu yazıda, Kazım Karabekir Paşa diyordu ki: Ordu Komutanlığından çekilmemden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Milli Savunma Bakanı’nın Sarıkamış’tan yerime gelecek olan komutanın göreve başlayışına kadar benim Meclis’e katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım. Yazı; şu cümlelerle son buluyordu: Bununla birlikte, bu konuda yetkili olan yüce Meclis’in kararını beklediğimi arz ederim.

Kazım Karabekir Paşa, aynı tarihte Milli Savunma Bakanlığı’na da bir yazı yazarak: Devir ve teslim işlemleri öne sürülerek belirsiz bir süre için yasama görevine başlamamaklığım bildiriliyor. İstifa ettiğim gün yerine gelecek komutanı bekleme şartı ileri sürülmemişti. Beş gün sonra, bilmem neden böyle bir bahane ortaya atıldı. Meclis’e katıldıktan sonra, geçici bir süre için de olsa, yeniden bir görevi kabul hem benim kendi isteğime hem de Meclis’in kararına bağlı olduğundan, durumu Meclis Başkanlığı’na yazdığımı arz ederim.

Efendiler, ordumuzun yükseltilip güçlendirilmesi için rapor ve tasarılar sunduğumdan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için üzüntü ve endişem çok büyüktür diyen eski müfettiş Paşa, memleketin üçte birine yayılmış koskoca bir orduyu, keyfinin istediği anda beş satırlık bir kağıtla başsız bırakmanın ne kadar hafif, ordunun yükseltilip güçlendirilmesi açısından gerekli olan disiplini de ne denli bozucu bir hareket olduğunun farkında görünmüyor.

Dikkate alınmadığını iddia ettiği raporları ve tasarılarıyla yapamadığı bir işi, devletin bir ültimatom aldığı ve ondan dolayı olağanüstü toplanmak üzere çağırdığı Meclis’te yapmaya kalkıştığını ileri süren müfettiş paşa, kendisi gibi hareket eden arkadaşlarıyla birlikte ve pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir anarşi örneği olduğunu anlamak istemiyor…

Ordumuzun yükseltilmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerine gereken değerin verilmemiş olmasına gücenmiş olan zat, askeri görevlerin devir ve tesliminin kanuni bir vazife olduğunu, ordudaki yönetim ve disiplinin selameti için onu yapmaya mecbur bulunduğunu bilmez gibi görünüyor…

Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclis’e resmen bildirecek makamın, ona bu askeri görevi vermiş bulunan makam olmak gerektiğini dikkate almıyor…

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın Meclis Başkanlığı’na sunduğu yazının arkasından Başbakan’ın bir yazısı ile iki eki de okundu.

Başbakan, Karabekir Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığı’na yazdığı yazı ile Bakanlığın ona verdiği cevabı olduğu gibi Meclis’e arz ediyordu.

Milli Savunma Bakanı, Kazım Karabekir Paşa’nın bütün iddia ve düşüncelerinin doğru olmadığını açıkladıktan sonra, ona Ordu Müfettişliği ile ilgili görevlerin ve gizli belgelerin yerine gelecek olan komutana kendisi tarafından devir ve teslim edilerek sonucun bildirilmesini bir daha belirtiyor ve emrediyordu.

Acaba bu son uyarıdan sonra, eski müfettiş paşa anlamış mıdır ki, vatanın savunulması için ordusu ile ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri devlet onun şahsına güvenmiş ve teslim etmiştir.

Onları, yerine gelecek ve devlete karşı sorumlu olacak bir komutan gösterilmeden, kendiliğinden istediğine terk ve teslim etmesi büyük bir suçtur. Hakkında ağır kanuni işlem yapılmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?

Kazım Karabekir Paşa’yı bir an önce Meclis’e sokmakta acele edenler yaptığımız işlemi bozmaya çalışıyorlardı

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’yı bir an önce Meclis’e sokmakta acele edenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmakta kusur etmediler. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı.

Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): Meclis’e katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu? şeklinde konuşmaya ve suçlamaya başladı.

Sayın milletvekili, fikir arkadaşını Meclis’te bir an önce faaliyete geçirebilmek için, kanun kuvvetini, onun kahredici kudretini, o kuvvet ve kudreti kullanabilmek için yüce Meclis’in ve milletin güven ve itimadını kazanmış olan kimselerin azim ve kararlarında ne derece kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.

İsmet Paşa’nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konudaki görüşmeler kapandı. Paşalara verilen emirler olduğu gibi uygulatıldı

Hükümet açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etti

Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek konu Mübadele, (221) İmar ve İskan Bakanlığı ile ilgili gensoruydu.

Başbakan İsmet Paşa, kürsüye çıkarak şu teklifte bulundu: Birçok konuşmacının imar ve iskan işleri üzerinde değil, çeşitli vesilelerle diğer bakanlıklarla ilgili işler üzerinde durduklarını gördüm.

Hatta, bazı konuşmacılar, Başbakan’ın devletin iç ve dış siyaseti üzerinde uzun uzadıya geniş bilgi vermesini istemişlerdir.

 Bu isteklerin hepsini de memnuniyetle benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüce Meclis’in uygun görüp oy vermesiyle Başkan Vekilliği’ne seçilmiştir. Ancak, bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir şekilde hafife alınmamasını teklif ederim. Ben, yerinde ve uygun taktiği severim.

Böylece Hükümet, sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını sahneye koymalarını çabuklaştırdı. Hükümet, açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etmiş bulunuyordu.

Efendiler, lehte ve aleyhte olmak üzere otuz kadar konuşmacı söz aldı. Adalet ve Milli Eğitim Bakanları da konuştular, Tartışma, beş saat hiçbir sonuç alınmadan devam etti. Gensoru görüşmeleri ertesi güne bırakıldı.

Ertesi gün 14.30’da görüşmelere başlandı. İlk söz alan İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskan Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun açıklamalar yaparak konuştu. Muhalifler, oturdukları yerlerden Recep Bey’e kısa sataşmalar yapıyorlardı.

Recep Bey, bir noktada dedi ki: Bazı gazeteler ve bazı kimseler diyorlar ki, Ankara’da bir Hükümet varmış. Meclis’in bütün tatil zamanlarında, memleketi ne kadar usulsüzlükler varsa hep bunlarla idare etmiş… Söylentilere göre, bazı arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada Bakanların yaptıkları kanunsuz işler yazılıymış…

Bir gün gelecekmiş Meclis toplanacak ve orada Hükümet’i hesaba çekeceklermiş… O zaman o gizli defterlerin içindekiler, milletin huzurunda Hükümet’ten sorulacakmış. İşte, o gün gelmiştir! O defterlere yazılmış olanları milletin gözü önüne döksünler!

Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul şekli kullanarak cevap verdi: Sırasında dökeceğiz dedi.

Recep Bey, karşılık verdi: Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükümet, milletin huzurunda bağrını sorumluluğa açmış olarak daima karşınızdadır dedi ve şu sözleri ekledi: Memleketin gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe ve kararsızlığa tahammülü yoktur.

Açıktan açığa tenkit yapılmadan, her gün ufukta birtakım tehlike bulutlarının dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu körpe varlığın yapısında zararlı karışıklıklar varmış gibi göstermek bu memlekete karşı hainliktir.

Herkesin köşede bucakta, koridorlarda, şurada burada, gerçek dışı asılsız birtakım kuruntularla kamuoyunu bulandırmaktansa, bu herkese eşitlikle açık olan millet kürsüsüne çıkıp gerçeği oradan söylemesi lazımdır.

Gerçekler söylenmez ve yine bu asılsız, kuruntuya dayanan telkinlerde bulunulmaya devam edilirse, bunu yapanların, bu memleketin kaderi ile içten ve sağlam bir bağlantıları bulunmadığına hükmedeceğim.

Ben kendim bunu böyle kabul edeceğim. Sanırım ki, millet de böyle kabul edecektir. Bu kürsüye davet ediyorum… Ta ki millet bilsin: Gerçek ne taraftadır, zan, kuruntu, lekeleme, suçlama ne taraftadır?

Recep Bey’den sonra, aleyhte konuşan birtakım milletvekilleri dinlendi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa cevap verdiler.

Aleyhte söz alanlar arasında Rauf Bey de vardır. Ona da söz sırası geldi.

Rauf Bey, İmar ve İskan Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün Hükümet’e yöneltilmesini uygun bulmamakla birlikte. Başbakan Paşa’nın bu davranışını mertçe buldu ve sözlerinin başında: Meclis, bir kasıt karşısında bulunan Hükümet’e hücum durumuna geçmiştir dedi.

Yunus Nadi Bey: Anlamadık dedi. Rauf Bey açıkladı. Dedi ki: Tenkit edenler, Hükümet’e karşı konuşurken, kasıtlı bir iş yapmışlar ve ona hücum ediyorlarmış gibi bir durum görüyorum.

Rauf Bey, konuşmacıların ağır kelimeler kullanmamaları, konuşmalarında Hükümet’i küçük düşürücü ifadelere yer vermemeleri gibi, öğüt verircesine yumuşak bir tavır takınarak Feridun Fikri Bey’in teklifine dokundu ve o teklifi savundu.

Tunceli Milletvekili’nin teklifi bir parlamenter anket idi. Meclis soruşturması yapacak bir komisyon kurulması için acele karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin isim okunarak oya konması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.

Rauf Bey dedi ki: Soruşturma komisyonu diye tercüme ettiğim bir komisyondan söz edildi – Bundan söz eden Feridun Fikri Bey’dir — Rauf Bey, sözüne şöyle devam etti:

…Bakanlar böyle bir komisyonun kabulünü, bu ana kadar saygıya değer olan vatan ve millet duygularına karşı bir leke bir horlama saydılar.

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti. Biraz öyle dedi. Rauf Bey tekrar devam etti: Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek arz ediyorum ve bunun gerekli bulunduğunu (…) ben de ilgili olduğum için, herkesten önce ben istiyorum dedi.


 221) Karşılıklı olarak göçmen değiştirme.

Cumhuriyet sözünü söylemeye Rauf Bey’in dili varmıyordu

Rauf Bey, söz söylerken, Meclis’e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: Bu yüce Meclis’in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.

Rauf Bey, yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istiyordu.

Rauf Bey, yüce Meclis’in Cumhuriyet’i ilan eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş olacak!

Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): Onu ilk önce, sayın arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir dedi. Bu söz, Rauf Bey’e konuşma yönünü değiştirtti. Fakat Muhtar Bey alındı.
Saip Bey (Kozan) söze karıştı.

Nihayet Başbakanlık makamının araya girip uyarıda bulunması üzerine Rauf Bey sözüne devam ettirildi.

Rauf Bey, döndü dolaştı ve sonunda ilke meselesine dayandı. Tutumumuz, siyasetimiz kayıtsız şartsız milli hakimiyet ilkesidir dedi.

Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: Cumhuriyet!

Rauf Bey, cevap vermedi. Başladığı cümleyi şu şekilde bitirdi: Milli hakimiyetin varlığını gösterdiği tek yer Büyük Millet Meclisi’dir.

Cumhuriyet sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu. Ali Saip Bey (Kozan): Cumhuriyet! dedi.
Rauf Bey, Ali Saip Bey ile konuşmaya başladı. İhsan Bey söze karıştı.

Yüksek ifadenizde açıklık yoktur Rauf Beyefendi dedi.

Rauf Bey: Açıktır. Çok rica ederim. İhsan Beyefendi. İhsan Bey: O kadar açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık! dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusuna sahip bulunduğundan, hakimlik etmiş olduğundan söz ederek ona dedi ki: Suçsuzluk esastır. Aksini ispat edemedikçe bir tarafı töhmet altında tutmak ve bunu böyle ifade etmek doğru değildir. İhsan Bey cevap verdi: Gerçeği söylemeyen sanıktan şüphe etmekte hakim haklıdır dedi.

Rauf Bey ile İhsan Bey arasındaki bu karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan söze karıştı. Rauf Bey devam etti ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir kanunun yapılması söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu sorarım dedi.

Efendiler, kanunların Meclis tarafından yapılması tabii olduğu halde, Rauf Bey, bu soruyu Hükümet’ten değil de kendisinin de içinde üye olarak bulunduğu Meclis’ten soruyordu.

Rauf Bey, Danıştay (222) teşkilatına temas ettikten sonra, Men’-i Şekavet Kanunu (223) uygulanmış mıdır? şeklinde, İçişleri Bakanı’ndan başlayarak Bayındırlık, Ticaret, Ziraat, Milli Savunma, Adalet ve Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular yöneltti. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in millet ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu.

Söz gelişi, basında Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğu gözüne ilişmiş; O iş nasıl olmuş? Fedakar ve kahraman ordumuzun İstiklal Savaşı’ndan sonra, barışa geçerken büyük bir intizam ve olgunluk gösterdiğini işittik ve göğsümüz kabardı. Ancak, ondan sonra, beslenme ve barındırma işleri bakımından durumun yine aynı şekilde kuvvetli olduğunu kabul edip düşünebilir miyiz? Bu noktada bizi aydınlatmalarını rica ederiz dedi.

Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi ifadesinden anlaşılıyor. rica ederiz diyor. Gerçekten de bu sorunun, o güne kadar orduların başında bulunan iki ordu müfettişiyle birlikte hazırlanmış olduğuna hükmetmemek elde değildir.

Rauf Bey, adalet teşkilatındaki değişiklik dolayısıyla ortaya çıkan uygulamanın, adaleti sağlayabilecek en uygun usul ve şekil olup olmadığını öğrenmek istiyordu.

Milli Eğitim Bakanı’ndan da, ilk öğretim süresinin kanuna aykırı olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.

Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un Emanet (224) ile idaresinin halkın haklarına tecavüz olduğundan da sözettikten sonra; Milli Eğitim Bakanı Vasıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu münasebetle öğretmenlerden de söz ederek dedi ki: Öğretmen ordusunun, bu aydın ordunun şu veya bu tarafı tutar ve destekler şekilde yayın yapmaları doğru mudur?

Rauf Bey, bunun olmadığını söyleyerek konuşmasını şu cümle ile bitirdi Allah vatanımı, milletimi ve hepimizi korusun.

Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı.

Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey daha önce kendisinin görüşmesi gerektiğini ileri sürdü. Vehbi Bey Efendim bu mesele, Bakanların Meclis’i sorguya çekmesi şekline girdi dedi.

Başkanlık, Bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzük maddesini hatırlattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan Bakanların, tüzük ile sağlanmış olan söz söyleme haklarını kullanmalarına müsaade edilmediği takdirde, gerçeklerin açığa çıkmasına yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer cevap verdi.

Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye öğüt verircesine bir tavırla çıktığına işaret ederek, bu Meclis ne tam bir sessizlik içinde hareket etmeye mecbur olan bir okuldur ne de bir bilim akademisidir dedi.

Rauf Bey’in kürsüde bu gün bile açık konuşmadığına; soruşturma sözünü kullanmadan, Feridun Fikri Bey’in, üç Bakanlığın bir yıllık çalışmaları ile ilgili anlamsız, haksız, mantıksız, kanunsuz ve hükümet dengesini bozucu nitelikteki Meclis soruşturması teklifini desteklemiş olduğuna Meclis Genel Kurulu’nun dikkatini çekti.

Feridun Fikri Bey, yerinden, Recep Bey’in mantıksızdır sözüne itiraz etti. Bu sözü geriye almasını istedi. Recep Bey: Geriye almıyorum, efendim; mantıksızdır. Gerçek olduğu gibi ifade edilir dedi. Feridun Fikri Bey’in mantıksız sözünü kabul etmiyorum sözüne, Recep Bey cevap verdi: Feridun Fikri Bey dedi, Siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız…

Daha ağır şeyler, Adalet Bakanı Necati Bey tarafından söylenmiş… Feridun Fikri Bey: Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak Sözlerimi geri almadım dedi.

Biraz gürültü oldu. Nihayet Başkan: Rica ederim, gürültüyü keselim! dedi. Recep Bey, açıklamalarına devam ederek:

…Birçok kimsede defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte, Efendiler, dedi. Defterlerin yavaş yavaş ilk sayfaları görünmeye başlıyor.

Recep Bey, Rauf Bey’in konuşmasında kullandığı taktiğe dikkati çekerek dedi ki: Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de asla bir sorumluluk töhmeti altında tutmak veya Hükümeti düşürmek gibi maksat gütmüyorum, diyorlar.

Bir gensorunun görüşüldüğü günde, millet kürsüsüne çıkan kimse, ya lehtedir ya aleyhtedir. Lehte ise, Hükümet’in desteklenmesini ister. Aleyhte ise, düşürülmesini ister. Bunu da açık seçik söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi’nin sözleri boş ve anlamsız sözlerden ibaret kalır.

Recep Bey’in bu cümlesi, Rauf Bey’1e aralarında kısa bir tartışmaya yol açtı: Fakat saldırıyorsunuz, siz de sözlerimi kesiyorsunuz… gibi karşılıklı sözler söylendi. Sonunda Recep Bey, konuşmasına devam ederek dedi ki: Saygıdeğer Efendiler! Birtakım sorular soruyorlar… Ahmet gelmiş midir? Kanun uygulanmış mıdır? Böyle bir gensoru görüşülürken, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü hedefsiz olarak sorulacak ve söylenecek sözlerin yeri değildir. Buraya çıkıyorlar, söylüyorlar söylüyorlar. Sonunda da söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur, diyorlar.

Böyle olunca, söylenenler anlamsız boş sözlerdir ve gayesizdir. Durumun tarifi budur. Recep Bey, sözlerine şu yolda devam etti: Çok dikkat ettim. Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, icap etti, başka bir tarif yaptılar; fakat Cumhuriyet kelimesini söyleyemediler… Sayın arkadaşlar! dedi. Oyun oynamıyoruz.

Büyük bir inkılaptan çıktık, aydınlık bir geleceğe doğru gidiyoruz. Bütün gerekleri bütün şartları ve bütün açıklığı ile bir hedefe yürüyoruz.

Nedir bu Rauf Bey’deki küskünlük ki, sırası gelmiş ve arkadaşlar, dolayısıyla fırsat vermişken, bu kutsal ismi söylememekte inat edip direnmişlerdir. Fakat dikkate değer bir noktadır ki, bu zat, İstanbul’da kıyametleri koparmıştır. Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da bütün bu yaptıklarından döndü ve yemin ederek dedi ki, ben Cumhuriyetçiyim. Bugün kendisinden şüphe ediyorum.

Beni bu şüphenin yanlış olduğuna inandırmayı kendileri için gerekli buluyorlarsa, çıksınlar; kürsüden veya başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir şüpheye yer yoktur. Aksi takdirde, Rauf Bey’in Cumhuriyet’e olan bağlılığından şüphem vardır ve bu şüphem devam edecektir. Gerçek budur.

Recep Bey açıklamalarını bitirirken: Sayın arkadaşlar, dedi, bugüne kadar, boğazımıza kadar kan içinde yuğrularak bu davayı, bu kutsal vatanın kesin olarak yükselişini sağlayacak olan bu davayı, bugünkü durumuna kadar getirdik. Bugünden sonra yapılacak olan en büyük yanılgı, kararsızlıklar, şüpheler ve belirsizliklerdir. Bunların, sonunda bizi nereye götüreceğini kimse bilemez.

Recep Bey kürsüden inerken, Başkanlık makamı, isteği üzerine, kendisini savunmak üzere Rauf Bey’e söz verdi.

Rauf Bey: Sizin her kararsızlık ve şüpheye düştüğünüz zamanlarda ben yenibaştan yemin etmeye, ant içmeye mecbur muyum? dedi, Mecbursun sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere Hayır Efendiler, kimsenin kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur! cümlesiyle cevap verdi.

Buna Afyonkarahisar milletvekili Ali Bey, yerinden karşılık verdi: Sen de o vakit bu toprakta oturamazsın. Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin. Bu toprak bunu istiyor dedi.

Bunun üzerine, Rauf Bey, kendileri ile görüş ayrılığında bulunduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: Millet bizi, kayıtsız şartsız milli hakimiyet ilkesine dayanan bir rejimin, demokrasi denilen halk rejiminin esaslarını kurmak üzere, kendi temsilcileri olarak seçmiştir. Birtakım arkadaşlarımız, milletin bu hakkını Meclis’ten alıp şu veya bu makama, Meclisi dağıtma, kanunları geri çevirme gibi yetkiler verme düşünce ve eğilimini benimsediler.

İşte ben buna karşıyım.

Recep Bey, bu sözlere cevap verdi ve açıkladı ki, Rauf Bey itiraz ettiği zaman, daha Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi veya verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu meseleler ancak aylarca sonra ele alındı. Recep Bey, Efendiler bu demagojidir dedi.

Rauf Bey, muhalif oluşunun sebebini iyice anlatabilmek için şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü: Efendiler, değil halifeci ve sultancı, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın da karşısındayım dedi.

Rauf Bey, halifeci ve sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı makamına ve Cumhurbaşkanına karşı olduğunu da açıklamış ve ilan etmiş oluyordu. Daha önce, yeri gelince de belirttiğim üzere, Rauf Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti şeklinde ısrar ediyordu. İsmin değişmesine, yani Cumhuriyet adını almasına rağmen, teşkilatın o niteliğinin korunmasını istiyordu.

Ne için? Çünkü, Cumhurbaşkanlığı makamı, hilafet ve saltanat makamlarının haklarını alabilirmiş…

Efendiler, şahsi görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi boş ve anlamsız sözler değil de nedir? Bu gibi sözler üzerine kurulan mantık demagoji değil de nedir?

Bu görüşün ve bu mantığın taşıdığı anlam ve özü Rauf Bey’in bu günkü gayret ve çalışmaları pek güzel göstermektedir. Fakat, biz bunu anlamak için bugünlere kadar beklemek gafletinde kalamazdık. Bundan dolayı bizi mazur görsünler.


 222) Şura-yı Devlet.

223) Eşkıyalığın Önlenmesi Kanunu.

224) Belediye Başkanlığı.

Meclis’te yapılan görüşmelerin muhalif basındaki yankıları

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 28. Bölüm ( Hilafeti kaldırmanın zamanı da gelmişti … Meclis’te yapılan görüşmelerin muhalif basındaki yankıları )

Hilafeti kaldırmanın zamanı da gelmişti

Saygıdeğer Efendiler, her meselede ve her uygulama safhasında kendisini söz konusu ettirmiş olan Halife’ye ve hilafet’e bir defa daha dokunacağım.

1924 yılı başında, büyük çapta bir ordu harp oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu harp oyununu İzmir’de yapacaktık. Bu münasebetle 1924 yılının Ocak ayı başında, İzmir’e gittim. Orada iki ay kadar kaldım.

Hilafet’in kaldırılması zamanının geldiğine orada iken karar vermiştim. Bu işin nasıl yapıldığını kısaca özetlemeye çalışacağım:

Başbakan İsmet Paşa’dan 22 Ocak 1924 tarihli bir şifre aldım. Onu olduğu gibi bilginize sunayım:

Şifre

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına

Bir süreden beri gazetelerde, hilafet makamının durumu ve Halife’nin şahısları ile ilgili olarak yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanması ve özellikle arasıra İstanbul’a giden hükümet üyelerinin ve resmi heyetlerin kendisiyle görüşmekten kaçınmaları ve çekinmeleri dolayısıyla Halife’nin büyük bir üzüntü duyduğu; bu yüzden Başmabeyinci’lerinin

Ankara’ya veya güvenilir bir zatın İstanbul’a kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve düşüncelerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, yanlış yorumlanabilir endişesiyle bundan da vazgeçtiklerini söyledikleri, Başkatip Bey tarafından bir yazıyla bildirilmektedir.

Bu yazıda, ayrıca uzun uzadıya ödenek işi de anlatılarak Hilafet Hazinesi’nin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye hazinesince yardımda bulunulacağı yolunda Hükümet’in yazdığı 15 Nisan 1923 tarihli yazının incelenmesi ve gereğinin yerine getirilmesi istenmektedir. Durum, Hükümet’çe görüşülecektir. Sonucu ayrıca arz ederim, efendim.
İsmet

Bu telgrafa cevap olarak makine başında yazdığım telgraf şudur:

Makine başında İzmir

Ankara’da Başbakan İsmet Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 22.1.1923 tarihli şifre,

Hilafet makamı ve Halife’nin şahısları ile ilgili yanlış anlamalar ve yanlış yorumlar Halife’nin kendi yanlış tutum ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. Halife, kendi özel hayatı ve dış yaşayışı ile, ecdadı padişahların yolunu tutmuş görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına memurlar göndererek ilişkiler kurmak, gösterişli gezintiler,  saray hayatı, sarayında yedek subaylara varıncaya kadar kabul etmek, onların şikayetlerini dinleyerek onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu cinstendir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman, İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı veya Afgan Devleti ile Afgan halkı arasındaki durumunu bir ölçü olarak almalıdır.

Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki, bugün var olan ve korunmakta bulunan Halife’nin ve halifelik makamının gerçekte ne dini ve ne de siyasi bakımdan hiçbir anlamı ve varolma gerekçesi yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını ve istiklalini tehlikeye atamaz. Bizce, hilafet makamı olsa olsa tarihi bir hatıra olmaktan öteye bir önem taşıyamaz. Türkiye Cumhuriyeti devlet adamlarının veya resmi heyetlerin kendisiyle görüşmelerini istemesi bile, Cumhuriyet’in bağımsızlığına açık bir tecavüzdür.

Başmabeyinci’sini Ankara’ya göndererek veya güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirterek, Hükümet’e duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de, Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya bir durum alması demektir.

Buna da yetkili değildir. Kendisi ile Cumhuriyet Hükümeti arasındaki yazışmalarda Başkatibi aracı kılması da yersizdir. Başkatip Bey’in böyle bir küstahlıktan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir.

Halife’nin yaşayışı ve geçimi için Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ödeneğinden mutlaka daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir.

 Maksat, gösterişli ve debdebeli bir hayat sürmek değil, insanca yaşamak ve geçimi sağlamaktan ibarettir. Hilafet Hazinesi ile ne denmek istendiğini anlayamadım. Hilafetin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine ecdadından böyle bir hazine kalmışsa, ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim.

Halifenin aldığı ödenekle yerine getirilemeyen yükümlülükler nelermiş; 15 Nisan 1923 tarihli yazısıyla, Hükümet ne gibi vaatlerde bulunarak Halife’ye bildirilmiştir? Lütfen bunu da belirtiniz.

Halife’nin oturacağı yeri tespit edip açıklamak, Hükümet’in şimdiye kadar yapmış olması gereken bir görevdi.

İstanbul’da, milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış bir çok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok kıymetli eşya ve malzeme, Hükümet’in durumu tespit etmemesi yüzünden yok olup gidiyor. Halife’nin yakınları, sarayların en değerli eşyalarını Beyoğlu’nda, şurada burada satıyorlar diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara, bir an önce el koymalıdır.

 Satılmak gerekiyorsa Hükümet eliyle satılmalıdır. Hilafet kadrosu ciddi olarak incelenerek yeni baştan düzenlenmelidir ki, başmabeyincilerin ve başkatiplerin varlığı, Halife’yi hala saltanat hülyası içinde uyutmasın! Fransızlar, kral hanedanını ve yakınlarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve hakimiyetleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken, her gün ufuktan kendileri için bir saltanat güneşinin doğmasına duacı bir haneden mensuplarıyla ilgili tutumumuzda Türkiye Cumhuriyeti’ni nezaket ve safsataya kurban edemeyiz.

Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe, ciddi ve esaslı tedbirler alınarak bildirilmesini rica ederim, efendim.

Gazi Mustafa Kemal

Türkiye Cumhurbaşkanı

Hilafet’in, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin (219) kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi kararı

Bu yazışmadan sonra harp oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa da İzmir’e gelmişlerdi.

Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da zaten orada bulunuyordu. Hilafetin kaldırılması gereğinde görüşlerimiz birleşmişti. Aynı zamanda Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerini de kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.

1924 yılı Martı’nın birinci günü Meclis’in tarafımdan açılması gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankara’ya dönmüştük. Burada da gereken kimselere kararımı bildirdim.

Mecliste bütçe görüşmeleri yapılıyordu. Hanedan’ın ödeneği ile Şer’iye ve Evkaf Vekaletleri’nin bütçeleri üzerinde durulmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız bu maksada göre görüşme ve tenkitlere başladılar. Görüşme ve tartışmalar devam ettirildi.

1 Mart günü, Büyük Millet Meclisi’nin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim nutukta, şu üç noktayı özellikle belirttim:

1 — Millet, Cumhuriyet’in bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin ve ebedi olarak korunmasını istemektedir. Milletin isteği, Cumhuriyet’in denenmiş ve olumlu sonuçları görülmüş olan bütün esaslara bir an önce ve tam olarak dayandırılması şeklinde ifade edilebilir.

2 — Millet kamuoyunda tespit edilen eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesinin bir an önce uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3 — Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. İşaret ettiğim bu üç konu ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclis’in birinci oturumunda, Başkanlığa gelen evrak arasında şu önergeler okundu:

1 — Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının, hilafet’in kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili kanun teklifi.

2 — Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının Şer’iye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan-ı Harbiye Vekaleti’nin (220) kaldırılması ile ilgili kanun teklifi.

3 — Manisa Milletvekili Vasıf Bey ve elli arkadaşının, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili önergeleri.

Başkanlık kürsüsünde oturan Fethi Bey: Efendim, birçok imzalarla gelen bu kanun tekliflerinin hemen görüşülmesi ile ilgili önergeler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım dedi ve bu tekliflerin ilgili komisyonlara gitmeden hemen görüşülmesini oya koyarak, kabul edildiğini bildirdi.

İlk itiraz, Kastamonu Milletvekili Halit Bey’den geldi. Görüşmeler sırasında Halit Bey’e bir iki kişi daha katıldı.

Tekliflerin lehinde uzun konuşmalar yapan birçok değerli konuşmacılar kürsüye çıktı. Önerge sahipleri dışında, rahmetli Seyyit Bey’in ve İsmet Paşa’nın ilmi ve inandırıcı konuşmaları her zaman için okunmaya değer.

Bu konuda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar sürdü. Saat 18.45’te görüşmeler bittiği zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, 429, 430 ve 431’inci kanunlarını çıkarmış bulunuyordu.

Bu kanunlara göre Türkiye Cumhuriyeti’nde millet işleriyle ilgili kanunları yapma ve yürütme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümete verildi; Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış oldu.

Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumlarıyla, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı.

Halife, görevinden uzaklaştırıldı ve hilafet makamı kaldırıldı. Uzaklaştırılan Halife ve tarihten izi silinmiş Osmanlı hanedanının bütün mensuplarına Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı.


219) Diyanet ve Evkaf Bakanlığı.

220) Genelkurmay Bakanlığı’nın görevini yapan bakanlık

Hilafet makamının korunmasında dini ve siyasi menfaat ve zaruret bulunduğunu zannedenlere verdiğim cevap

Efendiler, Hilafet makamının korunmasında, dini ve siyasi menfaat ve zaruret bulunduğu inancında olan bazı kimseler, arz ettiğim kararların alınmakta olduğu son dakikalarda, hilafet görevini kendi üzerime almam teklifinde bulundular. Bu gibilere, hemen gereken red cevabını vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da arz edeyim. Büyük Millet Meclisi hilafet’i kaldırdığı zaman, din bilginlerinden Antalya Milletvekili Rasih Efendi, Kızılay adına, Hindistan’da bulunan bir heyetin başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi Mısır’a uğrayarak Ankara’ya döndü. Benimle görüşmek isteyerek şunları söyledi:

Gezdiği ülkelerde Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş… Yetkili İslam heyetleri, bana bu durumu bildirmek üzere Rasih Efendi’yi vekil etmişler. Rasih Efendi’ye verdiğim cevapta, Müslümanların bana olan bağlılık ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki : Zatıaliniz din bilginlerindensiniz.

Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın bana ulaştırdığınız dilek ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o halkların başında bulunanlar razı olur mu? Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi yerine getirebilecekler midir? Durum böyle olunca, anlamı ve fonksiyonu olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?

Efendiler, açık ve kesin olarak söylemeliyim ki, Müslümanları hala bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.

Rauf Bey’lerin, Vehip Paşa’ların, Çerkez Ethem ve Reşit’lerin, bütün yüzelliliklerin, kaldırılmış hilafet ve saltanat hanedanı mensuplarının, bütün Türkiye düşmanlarının, elele vererek aleyhimizde durmadan ateşli bir şekilde çalışıp uğraşmaları din gayretiyle midir? Sınırlarımıza bitişik merkezlerde yuvalanarak, hala Türkiye’yi yok etmek için Mukaddes İhtilal adı altında haydut çeteleri, suikast tertipleriyle çılgınca aleyhimizde çalışanların maksatları gerçekten mukaddes midir? Buna inanmak için gerçekten kara cahil ve koyu bir gafil olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslam dünyasının vicdan temizliğinden, ahlak ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.

Başarısızlığa uğratılan büyük bir komplo

Şimdi, saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir komplo konusunda bilgi vereyim.

1924 yılı Ekiminin 26’ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi’nin Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa’nın, Genelkurmay Başkanlığı’na verdiği istifa yazısı şudur:

Genelkurmay Başkanlığına

Bir yıllık ordu müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntü ve endişem çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapacağıma tam inancım olduğundan, Ordu Müfettişliği’nden istifa ettiğimi arz ederim, efendim.

Milli Savunma Bakanlığı’na da arz olunmuştur.

Kazım Karabekir 26.10.1924

Bu istifa yazısının altında, renkli kalemle şunlar yazılıdır: İstifayı kabul etmediğimi bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın yasama görevine döneceğini bildirdi. Bu satırların altında imza yoktur.

Fakat Genelkurmay Başkanı tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu satırların altında da, kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır: -Verilen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri için neler yapılmış; hangi maddeleri yapılmamış, onları da dosyalarıyla birlikte göreyim. Bu notların altındaki tarih 28 Ekim’dir.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın raporları ve tasarıları Genelkurmay’ın ilgili şubelerince incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek olanları, dikkate alınmış ve uygulanmıştı.

Ancak, uygulanması devletin gücünü aşan veya ilmi bir değeri bulunmayan hayali ve keyfi nitelikteki teklifleri, elbette dikkate alınmamıştı. Kazım Karabekir Paşa’ya raporlar ve tasarılar verdiği için bir takdirname verilmesi de gerekli görülmemişti.

30 Ekim günü de, 2’nci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa’nın, Konya’dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya’ya davet ettim. Geç vakte kadar beklediğim halde gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa Ankara’ya gelince, İstasyonda Rauf Bey tarafından karşılanmış; Milli Savunma Bakanlığı’na uğradıktan ve bazı arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı’na gitmiş. Bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş; çıkarken Fevzi Paşa’nın yaverine şu kağıdı bırakmış:

30.10.1924

Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına

Milletvekilliği yasama görevine başlayacağımdan, 2’nci Ordu Müfettişliği’nden affımı arz ve istirham ederim, efendim.

Ankara Milletvekili

Ali Fuat

Efendiler, milletvekilliğinden istifa etmiş olduğunu Meclis Başkanlığı’na bildiren Refet Paşa’nın da istifasının Rauf Bey tarafından geri aldırıldığını öğrenmiştim.

Dumlupınar’da yapılan törenden sonra, Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında devam eden bir buçuk aylık bir geziden sonra, 18 Ekim’de Ankara’ya dönmüştüm.

Birçok milletvekili arkadaş ve başkaları tarafından karşılanmıştım. Karşılayıcılar arasında, Ankara’da bulunan Rauf ve Adnan Bey’leri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir hareketi beklemiyordum.

Efendiler, bir komplo karşısında bulunduğumuzu anlamakta bir saniye bile şüpheye düşmedim.

Bu durum ve görünüş şöyle bir tahlil ve değerlendirmeden geçirilebilirdi: Bir yıl öncesinden, yani Rauf Bey’in Hükümet Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve diğerleri arasında bir tertip düşünülmüştür.

Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu maksatla, Kazım Karabekir Paşa, 1’inci Ordu Müfettişliği’ne atandıktan sonra, eski komutanlık bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını ve bundan sonra kendisini askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürdü.

Rütbesi yükseltilerek 2’nci Ordu Müfettişliği’ne gitti. 3’üncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa’nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa’nın da bu tertibe katılabileceğini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendi görüşlerine çekip kazandıklarını sandılar.

İstifalarından önce, bazı komutanların kendileriyle birlikte hareket etmelerini sağlamaya çalıştılar. Bu bir yıl içinde, Cumhuriyet’in ilanı, hilafet’in kaldırılması gibi işlerimiz, ortak tertip sahiplerini biribirine daha da yaklaştırarak birlikte hareket etmelerine yol açtı. İşe politikadan başlayacaklardı. Bunun için uygun an ve fırsatı bekliyorlardı.

Siyasi alandaki ve ordudaki hazırlıklarını yeterli görüyorlardı. Gerçekten de Rauf Bey ve benzerleri, Parti içinde korunmayı başardıkları durumlarıyla, Meclis’in tatil dönemine rastlayan aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup mensupları aracılığı ile bütün memlekette milleti aleyhimize kışkırtmak üzere çalışma fırsatı buldular.

Memleket içinde gizli gizli teşkilatlanmaya başladılar ve teşebbüslere de giriştiler. İstanbul’da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf Adana’da Abdülkadir Kemali Bey tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler. Bu gazetelerle, bize karşı imzasız yazılarla saldırıya geçtiler.

Memleket kamuoyunda genel bir karışıklık yarattılar. Hakkari bölgesinde, ordumuzla Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere de Hükümet’e bir ültimaton verdi. Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdım.

İngiliz ültimatomuna bilindiği şekilde cevap verdik. Harp ihtimalini göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, bu sıkıntılı günlerde ve bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda, kendilerinin de bize saldırarak hedeflerine kolaylıkla varabilecekleri hayaline kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri politika alanına koştular.

Toplanmış olan Meclis’te ortaya atılan bir konu da onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 tarihli önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip yerleştirilmesi, yatılı okullara ne kadar parasız öğrenci alındığı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında ilgili bakanlardan birtakım sorular soruyordu. Bu soruların kapsadığı işler gerçekten milleti ilgilendiren işlerdi.

Bu konular bakanları eleştirmek için pek elverişliydi. Özellikle göçmenlerin değiştirilmesi ve yerleştirilmesi işlerinde herkesi düşündüren noktalar açıkça bilinmekteydi.

Doğrudan doğruya ben bile, yaptığım gezi sırasında gördüklerime dayanarak, değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden şikayet etmiş; Ankara’ya dönüşümde, bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve Hükümet’in bütün imkanlarıyla harekete geçirilmesini sağlayacak bir yol tutulmasını teklif etmiştim.

Bunda anlaşmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu konuda çok taraftar kazanmaları ihtimalini artırıyordu.

Efendiler, komployu sezdikten sonra tedbirini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız noktadan başlayarak durumu safha safha bilginize sunayım.

Komploya karşı aldığımız tedbirler

Hoca Esat Efendi’nin soru önergesi 27 Ekim’de yani Karabekir Paşa’nın istifasının ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa’nın istifa yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Meclis’te gensoru görüşmeleri başlamıştı.

O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Fakat Başbakan İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa’lar geldiler.

Çok kısa bir görüşmeden sonra, komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.

Derhal telefonla, aynı zamanda milletvekili olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’nden, Meclis Başkanlığı’na milletvekilliğinden istifa ettiğini bildirmesini rica ettim. Bu düşüncesini Milli Savunma Bakanı’na daha önce bildirdiğini zaten öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifreli telgrafı çektim:
3’üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,

1’inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretleri’ne,

2’nci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretleri’ne,

3’üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretleri’ne,

5’inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretleri’ne,

7’nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne,

şifre makine başındadır:

1 — Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm ciddi lüzum üzerine, milletvekilliğinden istifa ettiğinizi bildiren bir yazıyı telgrafla hemen Meclis Başkanlığı’na bildirmenizi teklif ediyorum. Birinci derecede önemli olan askerlik görevinize bütün varlığınızla kayıtsız şartsız bağlanmak istediğinizi gerekçe olarak belirtmeniz yerinde olur.

2 — Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa Hazretleri de görülen aynı gerekçe ile teklifim üzerine istifa dilekçesini vermiştir.

3 — 3’üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa, 1’inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa, 2’nci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa, 3’üncü Kolordu Komutam Şükrü Naili Paşa, 5’inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, 7’nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri’ne yazılmıştır.

4 — Telgraf başında durum hakkında bilgi vermenizi bekliyorum.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Efendiler, 30/31 Ekim sabahına kadar, 1’inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa’dan İzmir’den, 2’inci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa’dan Balıkesir’den, 3’üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa’dan Pangaltı’ndan ve 5’inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’dan Adana’dan, makine başında aldığım cevaplarda, teklifimin harfi harfine ve derhal yerine getirildiği bildirildi.

Efendiler, bu seçkin komutanların bu vesile ile de bana karşı gösterdikleri büyük güven ve itimada burada teşekkür etmeyi bir görev sayarım.

3’üncü Ordu Müfettişi ile, 7’nci Kolordu Komutanı’nın Diyarbakır’dan verdikleri cevaplar aynen şunlardı:

Müfettiş Paşa’nın cevabı:

Diyarbakır, 30.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretleri’ne

Yüce şahsiyetlerine karşı duyduğum güven ve sevgiden emin bulunmalarını arz eder; ancak, böyle bir vatan görevinden acele çekilerek millete ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu duruma düşmemekliğim için emir buyurulan istifayı gerektiren sebeplerin açıklanmasına zatıdevletlerinin müsaadelerini saygılarımla istirham ederim.

3’üncü Ordu Müfettişi

Cevat.

Kolordu Komutanının cevabı:

Diyarbakır, 30.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

1 — Siz Cumhurbaşkanı’nın yüce şahsiyetlerine karşı beslediğim saygı ve sevgiye itimat buyurulmasını rica ederim.

2 — Seçim bölgem halkı ile hiç bir görüşme yapmadan, şu dakikada zatıdevletlerinin tekliflerini kabul etmekliğim beni milletin gözünde sorumlu duruma düşürebilir.

3 — Vatanın ve milletin yararları milletvekilliğinden hemen ayrılmamı gerektiriyorsa, kesin kararımı verebilmekligim için, durumun aydınlatılmasını arz ve istirham ederim, efendim.

Cafer Tayyar

7’nci Kolordu Komutanı

Her iki telgrafta da benim için beslenen güven ve sevgi kesinlikle belirtildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve teklifimin gerekçesi sorulmaktadır.

Verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:

Makine başında şifre

31.10.1924

3’üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretleri’ne,

7’nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretleri ‘ne,

Komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmalarının, orduda, emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığı görüşüne varılmıştır.

1’inci ve 2’nci Ordu Müfettişleri’nin görevlerinden istifa ederek Meclis’e dönmekle, orduları uygunsuz bir zamanda başsız bırakmış olmaları, bu görüşü doğrulamıştır. Seçim bölgenizdeki halk, ordu disiplininin selameti için vereceğiniz karardan elbette memnun olur. Daha önce yazdıklarım dikkate alınarak kararınızın bildirilmesini rica ederim.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Bu telgrafıma Cevat Paşa’nın cevabı şudur:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Emir ve komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığından komutanların aynı zamanda milletvekili olarak bulunmamaları yolundaki yüksek görüşlerinize bütün kalbimle katılır ve seçim sırasında bu görevden affımı yüce şahsiyetinizden istirhamımın da bu inanca dayandığını arz ederim.

Ancak, bu gün yüce makamlarından verilen bir emirle milletvekilliğinden çekilmenin, zatıdevletlerince de tahmin buyurulacağı üzere, milletçe ve seçim bölgem halkınca iyi karşılanmayacağı inancındayım.

Bu inançla ve hiç de uygun görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu arz ederim.

3’üncü Ordu Müfettişi

Cevat

Cevat Paşa Ankara’ya geldikten sonra durumu anlamış ve teklifimin uygulanması gerektiği görüşüne vararak, derhal milletvekilliğinden çekilmiştir. Kendisinin yaratılmak istenen durumlarla hiçbir ilgisi bulunmadığı bizce de anlaşılmıştır.

 Gerçi, Kazım Karabekir Paşa, istifa ettiğini şu gün ve şu saatte gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa’ya bildirmiş ise de, bu bildirme, Diyarbakır’da iken teklifimin gerçek sebebini anlamakta Paşa’yı kararsızlığa düşürmekten öteye bir tesir yapmamıştır.

Cafer Tayyar Paşa da şu cevabı verdi:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Ankara’da Cumhurbaşkanı

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Milletvekilliği ve komutanlık görevlerinden birini bırakmamız gereği uygun görüldüğü takdirde, milli görevlerin en saygıdeğeri olarak kabul ettiğim yasama görevini yapmayı tercih etmekte olduğumu saygılarımla arz ederim, efendim.

7’nci Kolordu Komutanı

Tümgeneral

Cafer Tayyar

Komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf ortaya çıkarıldı

Efendiler, aynı zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve bana fiili olarak güvenlerini gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar Paşa’ların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi.

Bu bakımdan, derhal askeri görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler tayin edildi ve durum Milli Savunma Bakanlığı’nca bütün orduya bir genelge ile bildirildi.

Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’lara, Milli Savunma Bakanlığınca bir emir gönderilerek, askeri görevlerini yerlerine atanan şahıslara usulüne göre devir ve teslim ettikten ve sonucu da bildirdikten sonra Meclis’teki yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum Başbakan tarafından resmen Meclis Başkanlığı’na da yazıldı.

Meclis’e girmiş olan Kazım Karabekir ve Fuat Paşa’lar, Meclis’ten çıkarıldı. Fuat Paşa, askeri görevinin devir ve teslim işleri için yeniden Konya’ya gitti.

Kazım Karabekir Paşa, Sarıkamış’tan kendi yerine gelecek olan komutan göreve başlayıncaya kadar Meclis dışında kalmaya mecbur edildi. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi.

Böylece, komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf meydana çıkarıldı.

Efendiler, 1 Kasım 1924 günü Meclis’in ikinci toplantı yılının açılış günü idi. Bu münasebetle oturumu ben açtım. Açış nutkunu söyledim.

Ben Başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, Ali Hikmet ve Şükrü Naili Paşa’ların istifa yazıları ile Başbakan İsmet Paşa’nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31/10/1924 tarihli yazısı sırayla okundu.

 Meclis’in 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 tarihli bir yazı ile Meclis Başkanlığı’na başvurarak, Milli Savunma Bakanlığı’nın, kendisinin Meclis’e katılmasını yasakladığından şikayet etti.

5 Kasım günü Meclis’te okunan bu yazıda, Kazım Karabekir Paşa diyordu ki: Ordu Komutanlığından çekilmemden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Milli Savunma Bakanı’nın Sarıkamış’tan yerime gelecek olan komutanın göreve başlayışına kadar benim Meclis’e katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım. Yazı; şu cümlelerle son buluyordu: Bununla birlikte, bu konuda yetkili olan yüce Meclis’in kararını beklediğimi arz ederim.

Kazım Karabekir Paşa, aynı tarihte Milli Savunma Bakanlığı’na da bir yazı yazarak: Devir ve teslim işlemleri öne sürülerek belirsiz bir süre için yasama görevine başlamamaklığım bildiriliyor. İstifa ettiğim gün yerine gelecek komutanı bekleme şartı ileri sürülmemişti. Beş gün sonra, bilmem neden böyle bir bahane ortaya atıldı. Meclis’e katıldıktan sonra, geçici bir süre için de olsa, yeniden bir görevi kabul hem benim kendi isteğime hem de Meclis’in kararına bağlı olduğundan, durumu Meclis Başkanlığı’na yazdığımı arz ederim.

Efendiler, ordumuzun yükseltilip güçlendirilmesi için rapor ve tasarılar sunduğumdan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için üzüntü ve endişem çok büyüktür diyen eski müfettiş Paşa, memleketin üçte birine yayılmış koskoca bir orduyu, keyfinin istediği anda beş satırlık bir kağıtla başsız bırakmanın ne kadar hafif, ordunun yükseltilip güçlendirilmesi açısından gerekli olan disiplini de ne denli bozucu bir hareket olduğunun farkında görünmüyor.

Dikkate alınmadığını iddia ettiği raporları ve tasarılarıyla yapamadığı bir işi, devletin bir ültimatom aldığı ve ondan dolayı olağanüstü toplanmak üzere çağırdığı Meclis’te yapmaya kalkıştığını ileri süren müfettiş paşa, kendisi gibi hareket eden arkadaşlarıyla birlikte ve pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir anarşi örneği olduğunu anlamak istemiyor…

Ordumuzun yükseltilmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerine gereken değerin verilmemiş olmasına gücenmiş olan zat, askeri görevlerin devir ve tesliminin kanuni bir vazife olduğunu, ordudaki yönetim ve disiplinin selameti için onu yapmaya mecbur bulunduğunu bilmez gibi görünüyor…

Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclis’e resmen bildirecek makamın, ona bu askeri görevi vermiş bulunan makam olmak gerektiğini dikkate almıyor…

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın Meclis Başkanlığı’na sunduğu yazının arkasından Başbakan’ın bir yazısı ile iki eki de okundu.

Başbakan, Karabekir Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığı’na yazdığı yazı ile Bakanlığın ona verdiği cevabı olduğu gibi Meclis’e arz ediyordu.

Milli Savunma Bakanı, Kazım Karabekir Paşa’nın bütün iddia ve düşüncelerinin doğru olmadığını açıkladıktan sonra, ona Ordu Müfettişliği ile ilgili görevlerin ve gizli belgelerin yerine gelecek olan komutana kendisi tarafından devir ve teslim edilerek sonucun bildirilmesini bir daha belirtiyor ve emrediyordu.

Acaba bu son uyarıdan sonra, eski müfettiş paşa anlamış mıdır ki, vatanın savunulması için ordusu ile ilgili önemli görevi ve gizli belgeleri devlet onun şahsına güvenmiş ve teslim etmiştir.

Onları, yerine gelecek ve devlete karşı sorumlu olacak bir komutan gösterilmeden, kendiliğinden istediğine terk ve teslim etmesi büyük bir suçtur. Hakkında ağır kanuni işlem yapılmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?

Kazım Karabekir Paşa’yı bir an önce Meclis’e sokmakta acele edenler yaptığımız işlemi bozmaya çalışıyorlardı

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’yı bir an önce Meclis’e sokmakta acele edenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmakta kusur etmediler. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı.

Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): Meclis’e katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu? şeklinde konuşmaya ve suçlamaya başladı.

Sayın milletvekili, fikir arkadaşını Meclis’te bir an önce faaliyete geçirebilmek için, kanun kuvvetini, onun kahredici kudretini, o kuvvet ve kudreti kullanabilmek için yüce Meclis’in ve milletin güven ve itimadını kazanmış olan kimselerin azim ve kararlarında ne derece kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.

İsmet Paşa’nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konudaki görüşmeler kapandı. Paşalara verilen emirler olduğu gibi uygulatıldı

Hükümet açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etti

Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek konu Mübadele, (221) İmar ve İskan Bakanlığı ile ilgili gensoruydu.

Başbakan İsmet Paşa, kürsüye çıkarak şu teklifte bulundu: Birçok konuşmacının imar ve iskan işleri üzerinde değil, çeşitli vesilelerle diğer bakanlıklarla ilgili işler üzerinde durduklarını gördüm.

Hatta, bazı konuşmacılar, Başbakan’ın devletin iç ve dış siyaseti üzerinde uzun uzadıya geniş bilgi vermesini istemişlerdir.

 Bu isteklerin hepsini de memnuniyetle benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüce Meclis’in uygun görüp oy vermesiyle Başkan Vekilliği’ne seçilmiştir. Ancak, bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir şekilde hafife alınmamasını teklif ederim. Ben, yerinde ve uygun taktiği severim.

Böylece Hükümet, sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını sahneye koymalarını çabuklaştırdı. Hükümet, açıktan açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etmiş bulunuyordu.

Efendiler, lehte ve aleyhte olmak üzere otuz kadar konuşmacı söz aldı. Adalet ve Milli Eğitim Bakanları da konuştular, Tartışma, beş saat hiçbir sonuç alınmadan devam etti. Gensoru görüşmeleri ertesi güne bırakıldı.

Ertesi gün 14.30’da görüşmelere başlandı. İlk söz alan İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskan Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun açıklamalar yaparak konuştu. Muhalifler, oturdukları yerlerden Recep Bey’e kısa sataşmalar yapıyorlardı.

Recep Bey, bir noktada dedi ki: Bazı gazeteler ve bazı kimseler diyorlar ki, Ankara’da bir Hükümet varmış. Meclis’in bütün tatil zamanlarında, memleketi ne kadar usulsüzlükler varsa hep bunlarla idare etmiş… Söylentilere göre, bazı arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada Bakanların yaptıkları kanunsuz işler yazılıymış…

Bir gün gelecekmiş Meclis toplanacak ve orada Hükümet’i hesaba çekeceklermiş… O zaman o gizli defterlerin içindekiler, milletin huzurunda Hükümet’ten sorulacakmış. İşte, o gün gelmiştir! O defterlere yazılmış olanları milletin gözü önüne döksünler!

Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul şekli kullanarak cevap verdi: Sırasında dökeceğiz dedi.

Recep Bey, karşılık verdi: Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükümet, milletin huzurunda bağrını sorumluluğa açmış olarak daima karşınızdadır dedi ve şu sözleri ekledi: Memleketin gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe ve kararsızlığa tahammülü yoktur.

Açıktan açığa tenkit yapılmadan, her gün ufukta birtakım tehlike bulutlarının dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu körpe varlığın yapısında zararlı karışıklıklar varmış gibi göstermek bu memlekete karşı hainliktir.

Herkesin köşede bucakta, koridorlarda, şurada burada, gerçek dışı asılsız birtakım kuruntularla kamuoyunu bulandırmaktansa, bu herkese eşitlikle açık olan millet kürsüsüne çıkıp gerçeği oradan söylemesi lazımdır.

Gerçekler söylenmez ve yine bu asılsız, kuruntuya dayanan telkinlerde bulunulmaya devam edilirse, bunu yapanların, bu memleketin kaderi ile içten ve sağlam bir bağlantıları bulunmadığına hükmedeceğim.

Ben kendim bunu böyle kabul edeceğim. Sanırım ki, millet de böyle kabul edecektir. Bu kürsüye davet ediyorum… Ta ki millet bilsin: Gerçek ne taraftadır, zan, kuruntu, lekeleme, suçlama ne taraftadır?

Recep Bey’den sonra, aleyhte konuşan birtakım milletvekilleri dinlendi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa cevap verdiler.

Aleyhte söz alanlar arasında Rauf Bey de vardır. Ona da söz sırası geldi.

Rauf Bey, İmar ve İskan Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün Hükümet’e yöneltilmesini uygun bulmamakla birlikte. Başbakan Paşa’nın bu davranışını mertçe buldu ve sözlerinin başında: Meclis, bir kasıt karşısında bulunan Hükümet’e hücum durumuna geçmiştir dedi.

Yunus Nadi Bey: Anlamadık dedi. Rauf Bey açıkladı. Dedi ki: Tenkit edenler, Hükümet’e karşı konuşurken, kasıtlı bir iş yapmışlar ve ona hücum ediyorlarmış gibi bir durum görüyorum.

Rauf Bey, konuşmacıların ağır kelimeler kullanmamaları, konuşmalarında Hükümet’i küçük düşürücü ifadelere yer vermemeleri gibi, öğüt verircesine yumuşak bir tavır takınarak Feridun Fikri Bey’in teklifine dokundu ve o teklifi savundu.

Tunceli Milletvekili’nin teklifi bir parlamenter anket idi. Meclis soruşturması yapacak bir komisyon kurulması için acele karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey’in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin isim okunarak oya konması için de Feridun Fikri Bey’le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.

Rauf Bey dedi ki: Soruşturma komisyonu diye tercüme ettiğim bir komisyondan söz edildi – Bundan söz eden Feridun Fikri Bey’dir — Rauf Bey, sözüne şöyle devam etti:

…Bakanlar böyle bir komisyonun kabulünü, bu ana kadar saygıya değer olan vatan ve millet duygularına karşı bir leke bir horlama saydılar.

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey’in sözünü kesti. Biraz öyle dedi. Rauf Bey tekrar devam etti: Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek arz ediyorum ve bunun gerekli bulunduğunu (…) ben de ilgili olduğum için, herkesten önce ben istiyorum dedi.


 221) Karşılıklı olarak göçmen değiştirme.

Cumhuriyet sözünü söylemeye Rauf Bey’in dili varmıyordu

Rauf Bey, söz söylerken, Meclis’e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: Bu yüce Meclis’in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.

Rauf Bey, yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istiyordu.

Rauf Bey, yüce Meclis’in Cumhuriyet’i ilan eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş olacak!

Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): Onu ilk önce, sayın arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir dedi. Bu söz, Rauf Bey’e konuşma yönünü değiştirtti. Fakat Muhtar Bey alındı.
Saip Bey (Kozan) söze karıştı.

Nihayet Başbakanlık makamının araya girip uyarıda bulunması üzerine Rauf Bey sözüne devam ettirildi.

Rauf Bey, döndü dolaştı ve sonunda ilke meselesine dayandı. Tutumumuz, siyasetimiz kayıtsız şartsız milli hakimiyet ilkesidir dedi.

Yunus Nadi Bey’in sesi işitildi: Cumhuriyet!

Rauf Bey, cevap vermedi. Başladığı cümleyi şu şekilde bitirdi: Milli hakimiyetin varlığını gösterdiği tek yer Büyük Millet Meclisi’dir.

Cumhuriyet sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu. Ali Saip Bey (Kozan): Cumhuriyet! dedi.
Rauf Bey, Ali Saip Bey ile konuşmaya başladı. İhsan Bey söze karıştı.

Yüksek ifadenizde açıklık yoktur Rauf Beyefendi dedi.

Rauf Bey: Açıktır. Çok rica ederim. İhsan Beyefendi. İhsan Bey: O kadar açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık! dedi. Rauf Bey, İhsan Bey’in yüksek adalet duygusuna sahip bulunduğundan, hakimlik etmiş olduğundan söz ederek ona dedi ki: Suçsuzluk esastır. Aksini ispat edemedikçe bir tarafı töhmet altında tutmak ve bunu böyle ifade etmek doğru değildir. İhsan Bey cevap verdi: Gerçeği söylemeyen sanıktan şüphe etmekte hakim haklıdır dedi.

Rauf Bey ile İhsan Bey arasındaki bu karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan söze karıştı. Rauf Bey devam etti ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir kanunun yapılması söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu sorarım dedi.

Efendiler, kanunların Meclis tarafından yapılması tabii olduğu halde, Rauf Bey, bu soruyu Hükümet’ten değil de kendisinin de içinde üye olarak bulunduğu Meclis’ten soruyordu.

Rauf Bey, Danıştay (222) teşkilatına temas ettikten sonra, Men’-i Şekavet Kanunu (223) uygulanmış mıdır? şeklinde, İçişleri Bakanı’ndan başlayarak Bayındırlık, Ticaret, Ziraat, Milli Savunma, Adalet ve Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular yöneltti. Bütün bu sorularla Rauf Bey’in millet ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu.

Söz gelişi, basında Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğu gözüne ilişmiş; O iş nasıl olmuş? Fedakar ve kahraman ordumuzun İstiklal Savaşı’ndan sonra, barışa geçerken büyük bir intizam ve olgunluk gösterdiğini işittik ve göğsümüz kabardı. Ancak, ondan sonra, beslenme ve barındırma işleri bakımından durumun yine aynı şekilde kuvvetli olduğunu kabul edip düşünebilir miyiz? Bu noktada bizi aydınlatmalarını rica ederiz dedi.

Rauf Bey’in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi ifadesinden anlaşılıyor. rica ederiz diyor. Gerçekten de bu sorunun, o güne kadar orduların başında bulunan iki ordu müfettişiyle birlikte hazırlanmış olduğuna hükmetmemek elde değildir.

Rauf Bey, adalet teşkilatındaki değişiklik dolayısıyla ortaya çıkan uygulamanın, adaleti sağlayabilecek en uygun usul ve şekil olup olmadığını öğrenmek istiyordu.

Milli Eğitim Bakanı’ndan da, ilk öğretim süresinin kanuna aykırı olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.

Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul’un Emanet (224) ile idaresinin halkın haklarına tecavüz olduğundan da sözettikten sonra; Milli Eğitim Bakanı Vasıf Bey’le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu münasebetle öğretmenlerden de söz ederek dedi ki: Öğretmen ordusunun, bu aydın ordunun şu veya bu tarafı tutar ve destekler şekilde yayın yapmaları doğru mudur?

Rauf Bey, bunun olmadığını söyleyerek konuşmasını şu cümle ile bitirdi Allah vatanımı, milletimi ve hepimizi korusun.

Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı.

Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey daha önce kendisinin görüşmesi gerektiğini ileri sürdü. Vehbi Bey Efendim bu mesele, Bakanların Meclis’i sorguya çekmesi şekline girdi dedi.

Başkanlık, Bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzük maddesini hatırlattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan Bakanların, tüzük ile sağlanmış olan söz söyleme haklarını kullanmalarına müsaade edilmediği takdirde, gerçeklerin açığa çıkmasına yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer cevap verdi.

Konuşması sırasında, Rauf Bey’in kürsüye öğüt verircesine bir tavırla çıktığına işaret ederek, bu Meclis ne tam bir sessizlik içinde hareket etmeye mecbur olan bir okuldur ne de bir bilim akademisidir dedi.

Rauf Bey’in kürsüde bu gün bile açık konuşmadığına; soruşturma sözünü kullanmadan, Feridun Fikri Bey’in, üç Bakanlığın bir yıllık çalışmaları ile ilgili anlamsız, haksız, mantıksız, kanunsuz ve hükümet dengesini bozucu nitelikteki Meclis soruşturması teklifini desteklemiş olduğuna Meclis Genel Kurulu’nun dikkatini çekti.

Feridun Fikri Bey, yerinden, Recep Bey’in mantıksızdır sözüne itiraz etti. Bu sözü geriye almasını istedi. Recep Bey: Geriye almıyorum, efendim; mantıksızdır. Gerçek olduğu gibi ifade edilir dedi. Feridun Fikri Bey’in mantıksız sözünü kabul etmiyorum sözüne, Recep Bey cevap verdi: Feridun Fikri Bey dedi, Siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız…

Daha ağır şeyler, Adalet Bakanı Necati Bey tarafından söylenmiş… Feridun Fikri Bey: Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak Sözlerimi geri almadım dedi.

Biraz gürültü oldu. Nihayet Başkan: Rica ederim, gürültüyü keselim! dedi. Recep Bey, açıklamalarına devam ederek:

…Birçok kimsede defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey’in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte, Efendiler, dedi. Defterlerin yavaş yavaş ilk sayfaları görünmeye başlıyor.

Recep Bey, Rauf Bey’in konuşmasında kullandığı taktiğe dikkati çekerek dedi ki: Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de asla bir sorumluluk töhmeti altında tutmak veya Hükümeti düşürmek gibi maksat gütmüyorum, diyorlar.

Bir gensorunun görüşüldüğü günde, millet kürsüsüne çıkan kimse, ya lehtedir ya aleyhtedir. Lehte ise, Hükümet’in desteklenmesini ister. Aleyhte ise, düşürülmesini ister. Bunu da açık seçik söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi’nin sözleri boş ve anlamsız sözlerden ibaret kalır.

Recep Bey’in bu cümlesi, Rauf Bey’1e aralarında kısa bir tartışmaya yol açtı: Fakat saldırıyorsunuz, siz de sözlerimi kesiyorsunuz… gibi karşılıklı sözler söylendi. Sonunda Recep Bey, konuşmasına devam ederek dedi ki: Saygıdeğer Efendiler! Birtakım sorular soruyorlar… Ahmet gelmiş midir? Kanun uygulanmış mıdır? Böyle bir gensoru görüşülürken, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü hedefsiz olarak sorulacak ve söylenecek sözlerin yeri değildir. Buraya çıkıyorlar, söylüyorlar söylüyorlar. Sonunda da söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur, diyorlar.

Böyle olunca, söylenenler anlamsız boş sözlerdir ve gayesizdir. Durumun tarifi budur. Recep Bey, sözlerine şu yolda devam etti: Çok dikkat ettim. Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, icap etti, başka bir tarif yaptılar; fakat Cumhuriyet kelimesini söyleyemediler… Sayın arkadaşlar! dedi. Oyun oynamıyoruz.

Büyük bir inkılaptan çıktık, aydınlık bir geleceğe doğru gidiyoruz. Bütün gerekleri bütün şartları ve bütün açıklığı ile bir hedefe yürüyoruz.

Nedir bu Rauf Bey’deki küskünlük ki, sırası gelmiş ve arkadaşlar, dolayısıyla fırsat vermişken, bu kutsal ismi söylememekte inat edip direnmişlerdir. Fakat dikkate değer bir noktadır ki, bu zat, İstanbul’da kıyametleri koparmıştır. Elinden gelen her şeyi yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da bütün bu yaptıklarından döndü ve yemin ederek dedi ki, ben Cumhuriyetçiyim. Bugün kendisinden şüphe ediyorum.

Beni bu şüphenin yanlış olduğuna inandırmayı kendileri için gerekli buluyorlarsa, çıksınlar; kürsüden veya başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir şüpheye yer yoktur. Aksi takdirde, Rauf Bey’in Cumhuriyet’e olan bağlılığından şüphem vardır ve bu şüphem devam edecektir. Gerçek budur.

Recep Bey açıklamalarını bitirirken: Sayın arkadaşlar, dedi, bugüne kadar, boğazımıza kadar kan içinde yuğrularak bu davayı, bu kutsal vatanın kesin olarak yükselişini sağlayacak olan bu davayı, bugünkü durumuna kadar getirdik. Bugünden sonra yapılacak olan en büyük yanılgı, kararsızlıklar, şüpheler ve belirsizliklerdir. Bunların, sonunda bizi nereye götüreceğini kimse bilemez.

Recep Bey kürsüden inerken, Başkanlık makamı, isteği üzerine, kendisini savunmak üzere Rauf Bey’e söz verdi.

Rauf Bey: Sizin her kararsızlık ve şüpheye düştüğünüz zamanlarda ben yenibaştan yemin etmeye, ant içmeye mecbur muyum? dedi, Mecbursun sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere Hayır Efendiler, kimsenin kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur! cümlesiyle cevap verdi.

Buna Afyonkarahisar milletvekili Ali Bey, yerinden karşılık verdi: Sen de o vakit bu toprakta oturamazsın. Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin. Bu toprak bunu istiyor dedi.

Bunun üzerine, Rauf Bey, kendileri ile görüş ayrılığında bulunduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: Millet bizi, kayıtsız şartsız milli hakimiyet ilkesine dayanan bir rejimin, demokrasi denilen halk rejiminin esaslarını kurmak üzere, kendi temsilcileri olarak seçmiştir. Birtakım arkadaşlarımız, milletin bu hakkını Meclis’ten alıp şu veya bu makama, Meclisi dağıtma, kanunları geri çevirme gibi yetkiler verme düşünce ve eğilimini benimsediler.

İşte ben buna karşıyım.

Recep Bey, bu sözlere cevap verdi ve açıkladı ki, Rauf Bey itiraz ettiği zaman, daha Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi veya verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu meseleler ancak aylarca sonra ele alındı. Recep Bey, Efendiler bu demagojidir dedi.

Rauf Bey, muhalif oluşunun sebebini iyice anlatabilmek için şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü: Efendiler, değil halifeci ve sultancı, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi bir makamın da karşısındayım dedi.

Rauf Bey, halifeci ve sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı makamına ve Cumhurbaşkanına karşı olduğunu da açıklamış ve ilan etmiş oluyordu. Daha önce, yeri gelince de belirttiğim üzere, Rauf Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti şeklinde ısrar ediyordu. İsmin değişmesine, yani Cumhuriyet adını almasına rağmen, teşkilatın o niteliğinin korunmasını istiyordu.

Ne için? Çünkü, Cumhurbaşkanlığı makamı, hilafet ve saltanat makamlarının haklarını alabilirmiş…

Efendiler, şahsi görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey’in dediği gibi boş ve anlamsız sözler değil de nedir? Bu gibi sözler üzerine kurulan mantık demagoji değil de nedir?

Bu görüşün ve bu mantığın taşıdığı anlam ve özü Rauf Bey’in bu günkü gayret ve çalışmaları pek güzel göstermektedir. Fakat, biz bunu anlamak için bugünlere kadar beklemek gafletinde kalamazdık. Bundan dolayı bizi mazur görsünler.


 222) Şura-yı Devlet.

223) Eşkıyalığın Önlenmesi Kanunu.

224) Belediye Başkanlığı.

Meclis’te yapılan görüşmelerin muhalif basındaki yankıları

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 27. Bölüm ( Rauf Bey’in Cumhuriyet’in ilanı dolayısıyla iki İstanbul gazetesine verdiği demeç … Hilafeti kaldırmanın zamanı da gelmişti )

Rauf Bey’in Cumhuriyet’in ilanı dolayısıyla iki İstanbul gazetesine verdiği demeç

Efendiler, Rauf Bey de bu münasebetle, gazetecilere demeç vermiştir. Rauf Bey’in Cumhuriyet’le ilgili görüşünü ve milli hakimiyetten ne anladığını ortaya koyan demecini 1 Kasım 1923 tarihli Vatan gazetesinde okumuştum.

Vatan ve Tevhit gazetelerinin sahipleri ve başyazarları ile Rauf Bey’in başbaşa vererek düzenledikleri sorularla bunların cevaplarından bazılarını yeniden birlikte gözden geçirelim Cumhuriyet konusunda, kamuoyunda, beklenmedik bir durumla karşılaşmış olma duygusu varmış. Şimdiye kadar bulunduğu yüksek makamlar dolayısıyla ve İstanbul milletvekili sıfatıyla Rauf Bey’in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek hakları imiş…

Efendiler, bu soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım: Önce, kamuoyunun ne düşündüğünü hangi yolla nasıl öğrenmişler? Sonra, İstanbul seçmenleri, yalnız tek iki gazeteciden mi ibaretti; yoksa, bütün seçmenler, iki gazeteciye milletvekillerinin düşüncesini sormak için vekalet mi vermişlerdir?

Yoksa bu, Rauf Bey’in: Seçmenlerin bu hakkını büyük bir saygıyla kabul edenlerden olduğunu, kendisini seçerken gösterdikleri yüksek güvene teşekkür borcu bulunduğunu ve ona layık olmaya çalışacağını, kendisine verdikleri emaneti her zaman ve her yerde korumak ve en iyi şekilde idare etmek için kudret ve kabiliyetinin son kertesine kadar çalışacağına güvenmelerini söylemeye zemin hazırlamak için miydi?

Gerçi, bir milletvekilinin seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur. Ancak, yerinde, zamanında ve samimi olmak şartıyla! Yoksa, Cumhuriyet’in ilanında, kamuoyunun beklenmedik bir durum karşısında bırakılmış olduğu şeklindeki kasıtlı bir soruya karşı seçmenlerin verdikleri emaneti her zaman ve her yerde koruyacağı ve en iyi şekilde idare edeceği yolunda güvence vermeye kalkışmanın anlamı nedir?

Oysa, Efendiler, 29/30 gecesi İstanbul’da geçmiş olan bir olayı açıklarsam bütün millet gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyet’in ilan edildiği gece, İstanbul Komutanı Şükrü Naili Paşa, İstanbul halkının temsilcileri tarafından, Fatih Belediyesi’nde verilen bir ziyafete davetliydi. Paşa, ziyafet sırasında
Ankara’dan resmi bir bildiri aldı ve onu uygulamaya koymadan önce İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri şuydu: Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilanına karar verdi. Bunu yüz bir pare top atışıyla ilan ediniz.

İstanbul halkının temsilcileri Cumhuriyet’in ilanını nasıl karşılamışlardı?

İstanbul halkının temsilcileri bu müjde ve bildiriyi büyük bir sevinç ve alkışlarla karşıladılar. Derhal bütün İstanbul halkı adına Komutan Paşa’yı ve biribirlerini kutladılar.

Bu bakımdan, İstanbul’un sayın halkı adına, İstanbul’un gerçek duygularını başka türlü göstererek demeçler vermenin ve gösterilerde bulunmanın ne kadar küstahça bir davranış olduğu meydandadır.

Rauf Bey, Bence konuyu Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir sözleriyle Cumhuriyet’ten sözetmek bile istemiyor.

Rauf Bey’in kendi görüşü : Milletimizin refah ve istiklalinin korunmasını ve aziz vatanımızın bütünlüğünü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı şeklindedir.

Efendiler, bu sözler, düzenledikleri sorunun cevabı mıdır? Rauf Bey’e: Hangi hükümet şekli en uygundur? sorusu mu sorulmuştur? Eğer soru bu olsaydı, o zaman Rauf Bey’in bu ifadesi yerinde bir cevap olabilirdi.

Fakat ondan sonra da Rauf Bey’e şöyle bir soru yöneltmek gerekirdi: Düşündüğünüz rejimin adı yok mudur? Cumhuriyet rejimi, milletin refah ve bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun rejim değil midir? Eğer öyle ise, uzun sözleri bir tarafa bırakarak ben en uygun rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim deyiver de, demagojiden kurtulalım.

Çünkü söz konusu olan, Millet Meclisi’nce kanunla kabul ve ilan edilen Cumhuriyet’tir. Maksadınız, dolaylı olarak bu ilan olunandan daha uygun bir rejimin bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek ise, onu da söyleyiniz! O tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?

Rauf Bey, kendi görüşünü açıktan açığa söylemekten kaçınıyor. Bilinen birtakım nazariyelerden sözederek: Hükümetlerin yalnız biribirinden farklı iki ana temele dayanarak hareket ettiklerine inanıyorum; bu iki temelden biri mutlakıyet rejimidir diyor ve şöyle bir mantık yürütüyor: Sözde, hükümdar, hak ve yetkisini Tanrı’dan alır ve bu meşruluğa dayanarak hükmünü yürütürmüş.

Bu rejimin sakıncaları görüldüğünden milletler ihtilal yaparak hükümdarların yetkilerini kısıtlayıp belli şartlara bağlamışlar… Son yıllarda milletimiz de meşrutiyet mücadeleleriyle işe başlayarak, kendi işini kendi bilerek, kendi görerek, kendi karar vererek başarma hedefine doğru yürümüş; İttihat ve Terakki, Meclis’in ağır baskısından kurtulmak için
Beşinci Sultan Mehmed’e Meclis’in dağıtılması hakkını verdirmiş; Vahdettin, bu haktan yararlanarak Meclis’i feshetmiş; bilinen felaketler olmuş; bu bakımdan mutlakiyet rejimi ve şahsi saltanat yanlısı olmak doğru değilmiş.

Rauf Bey, Millet, kaderini kendinden başka bir kimseye bırakmayı kendisi için küçüklük saydı dedikten sonra, milletin, milli hakimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Büyük Millet Meclisi’ni bir kurucu meclis olarak seçtiğini ve bu şeklin söz konusu edilen şekillerden ikincisi ve kendi görüşünce de en sağlamı ve doğrusu olduğunu söylüyor… Bundan sonra Rauf Bey şu düşünceleri ileri sürüyordu:

İsim değişikliğinin hedefi ve amacı değiştirebileceği inancında değilim. Bundan başka, daha önceki bir hükümet şeklinin yerini alan yeni bir şeklin beğenilmesi ve ömürlü olabilmesi, ancak bir şartla mümkündür.

O da gideni arattırmayacak şekilde halkın büyük çoğunluğunun isteklerine uygun olduğunu, mutluluğunu sağladığını, vatanın şeref ve istiklalinin korunduğunu göstermek ve ispat etmektir. Aksi takdirde isim değiştirmekle veya üst tabakada şekil değişikliği yapmakla gerçek ihtiyaçların karşılanacağını sanmak, özellikle en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok büyük bir yanılma olur.

Efendiler, Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerini ortaya koyan bu sözler üzerinde biraz durmak isterim. Rauf Bey, yetkileri sınırsız ve belirli şartlara bağlanmamış olan, Millet Meclisi’ni de dağıtabilen şahsi saltanat taraflısı değildir.

Rauf Bey, öyle bir hükümet şekline taraftardır ki, o rejimde, Millet Meclisi bir kurucu meclis niteliği taşıyacak şekilde, milli hakimiyeti hiçbir kayıt ve şarta bağlı kalmadan uygular. Bu şekli açıkça ifade edelim. Rauf Bey demek istiyor ki, Cumhuriyet’in ilanından önceki şekil en uygun hükümet şeklidir. Gerçekten de Rauf Bey’in uzun sözlerle tasvire çalıştığı husus, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun üçüncü maddesinde yer alan hükümdür. O madde şudur: Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir ve hükümet Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.

Cumhuriyetin ilanıyla boşa çıkan ümitler

Bilindiği üzere, bu Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na göre, Meclis Başkanı, Meclis adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili ve hükümetin tabii başkanı olmakla birlikte, devletin de başkanı olduğunu belirten bir kayıt ve kanuni bir açıklık yoktur. Bu kanunun yapıldığı günlerdeki şartlar ve genel durum dikkate alınırsa, kanunun önemli ve esaslı bir noktayı ihmal etmiş olmasındaki zaruret kendiliğinden anlaşılır.

Bu ihmal, Meclis ve Meclis Hükümeti var olmakla birlikte devlet başkanlığı makamının, padişahlık kaldırıldıktan sonra kendini halifelik makamında ortaya koyacağı düşünce ve inancında olanları, Cumhuriyet’in ilanı gününe kadar ümit içinde yaşattı. Bu bakımdan Rauf Bey’in en doğru olduğunu iddia ettiği hükümet şeklinde, devlet başkanlığını halifenin şahsında düşündüğüne şüphe yoktur.

İşte Cumhuriyet’in ilanı üzerine Rauf Bey’i ve kendisi ile aynı düşüncede olanları telaş ve heyecana sürükleyen gerçek sebep, devlet başkanlığı makamına Cumhurbaşkanı’nın getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa, Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır dedikten sonra, halifeye verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan, onun sevgi ve iltifatını Tanrı’nın lutfu sayarak memnun olanların hayal kırıklığına düşmekten duydukları üzüntü ve kaygıyı tabii görmek gerekir.

Rauf Bey’in Cumhuriyet’e karşı olduğunu itiraf etmemekle birlikte, Cumhuriyet’in ilan edilmiş olduğu bir günde, onun beğenilip ömürlü olabilmesi için, birtakım şartların yerine getirildiğini ispat gereğinden sözetmesi, Cumhuriyet’in millete mutluluk getireceğine inanmadığını açıkça göstermiyor mu?

Rauf Bey, yapılan işin sadece bir isim değiştirmekten ve üst tabakada bir şekil değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söyleyerek Cumhuriyeti ilan etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri olduğunu anlatmaya çalışırken, Cumhuriyet idaresiyle gerçek ihtiyaçların karşılanmış olacağını zannetmek… affedilmez bir hata olur demekle Cumhuriyet rejimine ne kadar ilgisiz ve ondan ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu? Rauf Bey, son görüşünü pekiştirmek üzere, en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı tecrübeleri hatırlatıyor.

Efendiler, bu türlü bir hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor? Millet neden kandırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir, sanırım… Rauf Bey, aklınca Devlet Başkanlığı makamının, orada halifenin oturması sağlanıncaya kadar, başka bir ünvanla başka biri tarafından işgal edilmesini güven altına almak istiyor. Fakat bu makam işgal edilmiş olduğuna göre, yapılan işten geri dönülmesini sağlamak için de kamuoyunu gericiliğe kışkırtıyor.

Cumhuriyet rejiminin kabulünde affedilmez bir hata olabileceğini ileri süren kimseye göre hatanın neresinden dönülse kar sayılmak tabiidir. Rauf Bey, Cumhuriyet, şeklinin kabul ve ilan edildiği noktasına temas ederken şöyle diyor: Görüşleri dağıttılar. Sonra, Cumhuriyet’in bir günde kararlaştırılıp ilan edilmesi, halkta, sorumsuz kimseler tarafından hazırlanan bir rejimin bir oldubittiye getirildiği düşünce ve endişesini uyandırdı. Bu endişe pek tabii görülmelidir.

Halkımızın, bundan ve geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak memnun olmalıdır. Ben şahsen memnunum. Efendiler, Cumhuriyet rejimini bir günde kanun çıkararak ilan eden Rauf Bey’in de pek güzel tarif ettiği ve vasıflandırdığı gibi istiklal mücadelemizin biricik temel taşı olan ve milli hakimiyeti kayıtsız şartsız uygulamada gösterdiği yüksek güç ve kabiliyet ulaştığı fiili sonuçla ortaya çıkmış bulunan Büyük Millet Meclisi idi.

Söz konusu ettiği sorumsuz kimse, Meclis kamuoyunu Cumhuriyet’in ilanına yönelten ve bu konuda teklifte bulunan kimseyse, o, bendim ve onun ben olduğumu Rauf Bey’in herkesten daha iyi anlayabileceğini kabul etmekte hata yoktur.

Eğer bunda bir yanlışlık varsa, yıllardan beri aramızda arkadaşlık ve kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven duygusunun da bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı duygularıyla bağlı olduğunu ifade eden Rauf Bey’in beni hiç tanımamış olduğuna hükmetmek gerekir.

Benim teşebbüslerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandırıcı nitelikte görmek ve sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz yere bunun aksini söylemek, sun’i olarak halka bu endişeleri aşılamaya kalkışmaktır.

Halkın geçirdiği tecrübelerden ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak sevinmelidir, ben şahsen memnunum diyen Rauf Bey’e bu münasebetle bir noktayı hatırlatmak mümkündür. Halkı uyarmak ve uyandırmak için ömrünü adamış bir adama karşı böyle konuşulmaz ve halkta bu duyarlığın doğduğunu görmekle, kendisinin benden çok sevindiğini söylemeye ne hakkı ne de yetkisi vardı.

Rauf Bey, bütün vatanı düşmanlara işgal alanı yapabilecek Mondros Ateşkes Anlaşması’nın stratejiyle ilgili maddesini bir oldubitti şeklinde kabul ettiği zaman, milletin nasıl kan ağlayıp ıztırap çektiğini duyabildi mi? Son zamana kadar, hatta

Cumhuriyet’in ilanının ertesi günü bile, resminin altına, taraftarlarının Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayan fakat Lozan Antlaşması ile de öcünü alan Rauf Bey yazısını yazarak durmadan propagandasını yaptıkları bu zat, Türk milletinin gerçek emellerini, samimi duygularını bizden çok anladığını, o emeller ve duygularla bizden daha çok ilgili ve ilişkili bulunduğunu iddiaya kadar varmamalıdır.

Rauf Bey, demecinin bir yerinde diyor ki: Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani Cumhuriyet ilanının gerekçeleri) üzerinde en yetkili görüşme ve karar makamı olan Yüce Meclis vasıtasıyla milleti aydınlatacak ve zihinlerdeki endişeleri giderecektir. Kamuoyunun bunu bilmesi tabii bir haktır. Efendiler, bu sözlerde mantık yoktur.

Bir kere Rauf Bey de demiyor mu ki, milli hakimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Meclis tir. O halde hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisi’ni, almış ve gerekçesi ile birlikte yayınlayıp ilan etmiş olduğu pek meşru ve yüce bir karardan dolayı sorguya çekecektir? Bir memlekette bir toplumda bir inkılap yapıldığı zaman, elbette onu gerektiren sebepler vardır.

Ancak, o inkılabı yapanlar, inanmak istemeyen inatçı hasımlarını inandırmaya mecbur mudur? Elbette Cumhuriyet isteyenler de ona karşı olanlar da vardı.

İsteyenler ne için ve ne gibi düşünce ve görüşlere dayanarak Cumhuriyet’i ilan ettiklerini, ona karşı olanlara anlatsalar, kendi düşünce ve görüşleriyle, yapılan işlerin doğru olduğunu onlara ispat etmek isteseler bile, onları bu kasıtlı direnmelerinden vazgeçirecekleri, kabul edilebilir mi? Elbette Cumhuriyet taraftarları muktedir iseler, ülkülerini, herhangi bir yolla, ihtilalle, inkılapla veya milletçe benimsenen daha başka yollara başvurarak gerçekleştirirler.

Bu, ülkücü inkılapçılara düşen bir görevdir. Buna karşı yapılan itirazlar, koparılan yaygaralar ve gerilikçi teşebbüsler ise, karşı gelenlerin yapmaktan geri durmayacakları hareketlerdir. Cumhuriyet rejiminin ilanında Rauf Bey ve benzerlerinin yaptıkları gibi….

Cumhuriyet’in ilanı üzerine Halife’ye yaptırılmak istenen rol ve Halife lehinde yapılan yayınlar

Efendiler, o günlerde İstanbul’da bulunan ordu müfettişlerimiz de gazetelere demeçler vererek, çeşitli vesilelerle düzenlenen ziyafetlerde nutuklar söyleyerek duygularını dile getiriyorlardı.

Cumhuriyet’in ilanı üzerine İstanbul’da bazı kimseler ve bazı gazeteciler Halife’ye de bir rol yaptırmak hevesine düştüler. Gazetelerde Halife’nin istifa ettiği veya edeceği yolunda söylentiler, tekzipler (yalanlamalar) yayınlandı.

Sonra dendi ki: Haber aldığımıza göre, mesele böyle bir rivayetten ibaret olmadığı gibi, bir tekzip ile çözülebilecek kadar basit de değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da Cumhuriyet’in ilanının yeniden bir halifelik meselesi ortaya çıkarmış olmasıdır.

Halife, yazı masasının başına oturup (!) Vatan gazetesi yazarına demeç vermiştir denilerek, Halife’nin bütün mü’minler tarafından sevildiği, Asya’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar İslam dünyasından binlerce mektup ve telgraf aldığı ve birçok yerden heyetler geldiği yolundaki sözlerle hilafet mevkiinin kolay kolay sarsılır bir mevki olmadığı anlatılmaya çalışılıyor; İslam dünyasınca istenmedikçe Halife’nin istifa edip çekilmeyeceği ilan ediliyordu.

Aynı zamanda Hükümet birçok iç meseleleri yoluna koymakla meşgul olduğundan şimdiye kadar hilafetin görevlerini tespitle uğraşma imkanını bulamamıştır. Hükümetin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette İslam dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar halifelik görevleri ile uğraşmaya imkan bulamamasını tabii görür cümleleriyle bizi, hilafetin görevlerini tespite çağırırken, şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoşgörü ile karşılayan İslam dünyasının bundan sonra mazur görmeyeceğini de bildirerek bir bakıma tehdit ediliyorduk. Bir yandan da bizi etkilemesi için İslam dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu.

Vatan gazetesinin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğumuz bu yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde Halife’ye yazılan bir açık mektup yayınlandı. Lütfi Fikri Bey’in imzasını taşıyan bu mektupta, Halife’nin istifasıyla ilgili haberlerden, milletin ne kadar üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat için bir vapur hikayesi uydurulmuştu: Vapurda oturanlar, Halife’nin istifası haberini öğrenince çehrelerine hüzün ve endişe çökmüş… Birbirlerini tanımayanlar samimi görüşmeye ve hatta çok görüşmeye başlamışlar… Ortak endişe bunları bir dakikada dost etmiş…

Lütfi Fikri Bey, gönül istiyor ki, bu istifa sözü, ebedi olarak gömülsün, kalsın diyor; Çünkü dünya için felaket olur muş…

Lütfi Fikri Bey, millete şunu da telkin ediyordu: Hayretle ve üzüntüyle görülmelidir ki, bugün şu manevi hazineye (yani hilafete) saldırmak isteyenler, dışarıdan kimseler, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler, kendi dinimizden ebedi olarak bu hazinenin çıkarılması sonucuna yol açabilecek teşebbüslerde bulunuyoruz.

Efendiler, yabancılar hilafete saldırmıyorlardı. Fakat Türk milleti saldırıdan kurtulamıyordu. Hilafete saldıranlar, Müslüman milletler içinde Türk’ü çekemeyenler değildi. Fakat Çanakkale’de, Suriye’de, Irak’ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türklerle vuruşan Müslüman milletlerdi. Türk milletine kolayca saldırabilmek için korunup devam ettirilmesi tercih edilen hilafetin ortadan kaldırılmasını Türklük için bir intihardır diyerek vasıflandırmak; hilafet’i ortadan kaldırmak için biz Türkler teşebbüslerde bulunuyoruz sözleriyle Cumhuriyet’in hedefini açıklayıp ilan etmek, elbette etkisiz kalmadı.

Lütfi Fikri Bey’in Tanin’de yayınlanan açık mektubundaki görüş, ertesi gün, Tanin başyazarı tarafından desteklendi.

10 Kasım 1923 tarihli Tanin’in Şimdi de Hilafet Meselesi başlıklı baş makalesi okununca, Cumhuriyet’in ilanına engel olamayanların, ne pahasına olursa olsun hilafet makamını elde tutabilme gayret ve faaliyetine geçtikleri anlaşılır. Bu yazıda, şehzade mektupları yayınlanarak halkta hanedan lehinde sevgi uyandırılmaya çalışılıyor.

Ayrıca, hanedan haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın, partimizin en seçkin zümresinden olduğu belirtildikten ve Cumhuriyet Hükümeti’ni milletin gözünde kötü göstermek için ne söylemek gerekirse onlar da yazıldıktan sonra, Halife’nin istifası söylentisi üzerinde durularak: Arkadan arkaya verilmiş bir karar karşısındayız deniyordu.

Daha sonra da: Millet Meclisi’nin bu kadar baskı altında kaldığını, dışarıda verilen kararları yalnızca onaylamak durumuna düşürüldüğünü görmek gerçekten pek üzücü oluyor sözleriyle, Meclis bize karşı kışkırtılıyor…

Böylece, Cumhuriyet’in ilanını kabul eden Meclis’in hiç olmazsa Hilafetin kaldırılmasını bir oldubitti şeklinde kabul etmemesinin sağlanmasına çalışılıyordu.

Tanin başyazarı, hilafetle ilgili düşünce ve görüşlerini şu satırlarla ortaya koyuyordu: Hilafet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye Devleti’nin İslam dünyası içinde hiçbir önemi kalmayacağını, Avrupa siyaseti karşısında da en küçük ve değersiz bir hükümet durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir kabiliyete gerek yoktur.

Milliyetçilik bu mudur? Kalbinde gerçek milliyetçilik duygusu yatan her Türk, halifelik makamına dört elle sarılmak mecburiyetindedir.

Efendiler, halifelik konusundaki düşüncelerimi daha önce açıkladığım için, bu sözleri burada tahlile gerek görmüyorum. Ancak, hilafet makamına dört elle sarılmak mecburiyetinde kalan bir rejimin, Cumhuriyet rejimi olamayacağını anlayabilmek için de, büyük bir kabiliyet gerekmediğini söylemekle yetineceğim.

Tanin’in incelemekte olduğumuz baş makalesinin daha bir iki noktasına dikkati çekeceğim.

Osmanlı hanedanınca kabul edilmiş ve bundan dolayı ebedi olarak Türkiye’de kalması güven altına alınmış bulunan Hilafet’i elden kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış (!…)

Tanin başyazarı, kendisinin Cumhuriyetçi olduğunu ilan etmişti.

Fakat öyle bir Cumhuriyetçi ki, onun istediği Cumhuriyet idaresinin başında, halife olarak Osmanlı hanedanından biri bulunacaktır.

 Yoksa, yapılan hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış… Hilafeti, elimizden gitmesine hiçbir imkan kalmayacak şekilde korumakla görevliymişiz… Onu kaldırmak için girişilen gizli tertipler başarısızlığa uğratılmalıymış…

Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek nesillerin, Türkiye’de Cumhuriyetin ilan edildiği gün, ona en insafsızca saldırıların başında, cumhuriyetçiyim diyenlerin yer aldığını görerek asla şaşıracaklarını sanmayınız! Aksine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek düşüncelerini tahlil ye tespitte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir.

Onlar, kolayca anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife ünvanını taşıyarak başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkan bırakmayacak şekilde korunmasını şart kılan bir devlet şeklinde, Cumhuriyet rejimi ilan edilse bile, onu yaşatmak mümkün değildir.

Efendiler, o günlerde yapılan yayınlar arasında dahi iki nokta yer alıyordu. Bunlardan biri benim hasta olduğum hususu. Diğeri de rahmetli Enver Paşa’nın Türkistan’daki hizmetleri ve hayatta olduğu hususu… Enver Paşa, memleket dışında kaldığı yıllarda İslam birliği için çalışıyormuş ve Damad-ı Hilafetpenahi (217) ünvanını kullanırmış… Hatta Türkistan’da kazdırdığı bir mührün bir tarafına bu ünvanı da yazdırmış…

Boyuna bu iki noktadan da sözetmek elbette maksatsız değildi.

Efendiler, işaret ettiğim bu yayınlarla birtakım kimselerin tutum ve davranışları özet olarak şu şekilde ifade edilebilir: Esas olan milli hakimiyettir. Milli hakimiyet Cumhuriyet’in gelişmesiyle sağlanır.

Türk milleti, milli hakimiyete kavuştu. Cumhuriyet’in ilanına lüzum yoktur, yanlıştır. Türkiye’de en sağlam devlet şekli, milli hakimiyet esasını korumakla birlikte Cumhuriyet’i ilan etmeyip devlet başkanlığından halife ünvanıyla Osmanlı hanedanından birini bulunduran meşrutiyet idaresidir. Nasıl ki, İngiltere’de milli hakimiyet mevcut olmakla birlikte devlet başkanlığında bir kral vardır ve o kral aynı zamanda Hindistan imparatorudur.

Efendiler, böyle bir prensip üzerinde birleşmiş olan kimseler, kendilerini sözleriyle, tavırlarıyla ve yazılarıyla göstermiş gibiydiler. Bu zümrenin başına Rauf Bey’in seçildiğine hükmedilebilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden oluşan kimselerin meydana getirdiği bu zümre, Rauf Bey’i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en uygun bir kimse olarak görmüşlerdi.

Ondan büyük ümitler beklenebileceği zannına kapılmışlardı. Bundan sonradır ki, Rauf Bey Ankara’ya hareket etti. Vatan gazetesinin bildirdiğine göre, büyük bir kalabalık Rauf Bey’i Ankara’ya uğurlamak için toplanmış. Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa, Adnan Bey bu büyük kalabalığın başında gösteriliyordu.

Vatan gazetesi bu uğurlamadan bahsederken, Rauf Bey’in Ankara’da Meclis’te güdeceği politikayı da millete ilan ediyordu. Rauf Bey’in Meclis’teki çalışmalarının olumsuz yönde ve şahsi olmayacağı, faaliyetinin memleketin iyiliğini ve huzurunu, kanunların hakimiyetini sağlama amacı güden bir faaliyet olacağı, kendisinin Büyük Millet Meclisi’nde bir iyilik ve düzen unsuru olacağı ve memleket yararına olan prensipleri savunacağı belirtiliyordu.

Vatan gazetesi sahibinin bu açıklamaları yapmaya ve kendiliğinden garanti vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa, Rauf Bey, partimiz adına milletvekili olmuştu. Partimizin programına uyacaktı. Partiden ayrılmadan kendi başına bir politika takip etmemesi gerekirdi. Rauf Bey, daha partiden ayrıldığını da bildirmemişti.

Böyle bir düşüncesi olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta gösterdiği ısrarla da doğrulamıştı. Bu bakımdan, hem partide kalmak ve hem de parti disiplinini bozmak demek olan kendine has bir politikayı tek başına uygulamak, anlaşılabilir bir husus değildi.

Efendiler, bu yolda hareketle, varılmak istenen sonucu keşfetmek geç ve güç olmadı. İsterseniz, bu noktanın aydınlanmasına yarayacak bazı açıklamalarda bulunayım.


217) Halife Damadı.

Rauf Bey’in Ankara’ya gelerek birtakım propagandalarla, arkadaşları ve Parti’yi bize karşı kışkırtmaya koyulması

Rauf Bey, Ankara’ya geldikten sonra, parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça temaslara girişti. Fakat bütün temas ve görüşmelerinden bir maksat güttüğü anlaşılıyordu.

Rauf Bey, Cumhuriyet’in ilanında acele edilmiştir. Bu aceleye sebep olanlar sorumsuz kimselerdir. Bu şekilde davranışın içyüzünü anlamak gerekir. Meclis, milli hakimiyeti hakkıyla koruyabilmelidir.

Gizli maksatlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa, nereye varılacağı bilinemez. Cumhuriyet ilanını zaruri kılan sebep neymiş? Cumhuriyet’in bizim için gerçekten yararlı ve lüzumlu olduğu ispat edilmelidir yollu birtakım propagandalarla, arkadaşları ve Parti’yi bize karşı kışkırtmaya ve çevirmeye koyuldu.

Rauf Bey, İstanbul’daki demecinin sonunda demişti ki: Meclis ve Hükümet, bu acele edişin akla yatkın ve meşru bir sebebi bulunduğunu millete göstermeli ve ispat etmelidir ve edecektir.

Böylece pek güzel anlaşılıyordu ki, Rauf Bey’in geceli gündüzlü devam ettiği temas ve görüşmelerden maksadı, parti ve Meclis üyelerine bu görüşünü benimsetmekti. Bunu başardıktan sonra, Cumhuriyet’in ilanı konusunu Meclis’te yeniden gündeme getirmek istiyordu.

Bununla güttüğü maksat da, Meclis’i ve Hükümet’i Cumhuriyet’in acele olarak ilanında akla yatkın ve meşru bir sebep olup olmadığını ispata mecbur etmekti. Kendi aklınca ve taraftarlarının görüşüne göre, akla yatkın ve meşru bir sebep göstermek güçtü.

Akla yatkın ve meşru bir sebebe dayanmayan Cumhuriyet’in ilanında acele edildiği ve yanlışlık yapıldığı ortaya çıkacak ve sözde bu yanlışlık düzeltilecekti!

Rauf Bey’in sahneye koymak istediği oyuna fark edenler tarafından bir Parti toplantısında kendisinin imtihana çekilmesi

Efendiler, Rauf Bey’in çalışmalarının nasıl bir hedefe yöneldiğini ve maksadının içyüzünü anlamak için, bir haftalık bir süre yetti. Elbette kimin tarafından yapılmış olursa olsun, Cumhuriyetçiler bu şekildeki bir çalışmaya daha fazla göz yumamazlardı. Rauf Bey’in sahneye koymak istediği oyunu fark edenler, bir parti toplantısında Rauf Bey’i imtihana çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de olduğu gibi yayınlanmıştı.

Onu da okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek değilim. Yalnız, o toplantının vardığı sonucu gerçek anlam ve kapsamıyla açıklamaya yarayacak bazı tahliller yapmayı, kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.

Önce şunu açıkça arz etmeliyim ki, Rauf Bey, saldırıya geçmek için daha hazırlığını tamamlamakla uğraşırken, saldırıya uğramıştır.

Gerçi, bazı gazetelerde yapılan olumsuz yayınlar, Halifeye ve bir şehzadeye aldırılan durumlar, Rauf, Adnan Bey’lerin ve bazı komutanların Halife’yi ziyaretleri, Halife ve şehzade hakkında söz söyleyenlere, yazı yazanlara bazı yerlerden yaptırılan haysiyet kırıcı hücumlar, memlekette kararsızlıklar, kamuoyunda karışıklıklar uyandırmaktan geri kalmamıştı.

Fakat Meclis’te saldırıya geçmek için bu yeterli görülmemiş, Ankara’da Meclis üyeleri üzerinde de işlemenin gerekli bulunduğu anlaşılıyordu. İşte bu son hazırlıklar yapılırken, Rauf Bey’den önce davranılarak harekete geçilmiştir.

Parti Grubu Başkanlığı’na bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı İsmet Paşa idi. Verilen önergede: Rauf Bey’in İstanbul gazetelerinde çıkan Cumhuriyet’in ilanına karşı gelme yolundaki demecinin Cumhuriyet’i sarsıntıya uğrattığı ve bu demeç sahibinin çevresinde muhalif bir parti kurulduğu kanaatinin belirdiği ileri sürülerek, durumun, Parti Grubu’nun görüşlerine sunulması teklif edilmişti.

Parti Grubu’nun toplandığı 22 Kasım 1923 günü, ben de toplantıdan önce, toplantı salonuna bitişik odada bulunuyordum. Rauf Bey yanıma geldi. Benden görüşmelere karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz söyleyemeyeceğini bildirdi.

Kesinlikle görüşmelere müdahale etmeyeceğimi ve hiçbir söz söylemek niyetinde olmadığımı, ancak, Parti Başkanı sıfatıyla, görüşmelerin nasıl geçeceğini görmek üzere toplantı salonuna gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamamı rica etti. Bunu kabul etmedim.

Rauf Bey’in, benim görüşmelere karışmamı ve salonda bulunmamı önlemek isteyişindeki gerçek maksadı neydi? Benim huzurumda veya benim muhatabım olarak konuşmasına ve iddialarda bulunmasına engel olan şey, gerçekten bana karşı duyduğu saygı mıydı? Buna inanmak mümkün değildir.

Benim anladığıma göre, Rauf Bey, muhatap ve hasım olarak İsmet Paşa’yı karşısına almak istiyordu. Ben orada bulunmadığım takdirde, parti üyeleri arasından kendisini destekleyenlerin çıkabileceğini zannediyordu.

Parti Grubu, İsmet Paşa’nın başkanlığında toplandı. İsmet Paşa, başkanlık kürsüsünden görüşme konusunu açıklayıp önemini belirttikten sonra, bugünkü toplantıda benim de söz almam gerekebilir diyerek başkanlığı başkasına bıraktı.

Önerge sahibinin yaptığı açıklamalardan sonra, söz alan Rauf Bey, uzun bir konuşma yaptı.

Rauf Bey, İstanbul’daki demeci dolayısıyla bir yanlış anlama ortaya çıktığını, bunu düzeltmek için arkadaşlarla görüşmelerde bulunduğunu söyledikten sonra eğer bizim eleştirmek istediğimiz bir nokta varsa o da eserdir dedi.

Rauf Bey’in: Çok iyi niyetlerle başlanıp uğrunda canlar feda edilmiş olan pek sağlam ilkelerin uygulanmasında yapılan yanlışlıklar yüzünden sakatlandığını da sanırım hiçbirimiz bir kalemde reddedemeyiz şeklindeki sözlerini de olduğu gibi alıyorum.

Şimdi, bu iki cümle üzerinde bir an duralım. Rauf Bey’in eleştirmek istediği eser hangi esendir? Cumhuriyet mi, yoksa Cumhuriyet’in ilan ediliş tarzı mı?

Eser olan Cumhuriyet’tir. İlan ediliş tarzı şu veya bu şekilde olabilir.

Rauf Bey’in sağlam ilkeler dediği Cumhuriyet ilkeleri midir? Yoksa, uygulamasında yapılan yanlışlık yüzünden sakatlanmasından korktuğu Cumhuriyet midir?

Efendiler, söz konusu olan Cumhuriyet’in kendisi ve onun memlekette ilanıdır.

Daha Cumhuriyet rejimini uygulama safhalarında yanlışlık olduğunu iddia edecek kadar zaman geçmemişti. Rauf Bey’in telaşı Cumhuriyet ilanının hemen ertesi günü başlıyor ve daha iki üç gün bile geçmeden demeç veriyor.

Kazım Paşa’ya Cumhuriyet’in ilanına engel olabilirsen memlekete büyük hizmet etmiş olursun diyen Rauf Bey asla Cumhuriyetçi olamaz

Rauf Bey, demecinin ne anlama geldiğini ve ne gibi düşünceleri içine aldığını, her birini birer evirip çevirme ile yorumlayarak dedi ki: Duygularım, Cumhuriyet rejiminden başka hiçbir rejimi benimsemediğim yolundadır. Rauf Bey’in bu itirafı Meclis üyelerinde sevinç yarattı ve bravo sesleri ile karşılandı.

Rauf Bey, aziz duygularım, kutsal duygularım diye söylediği bu sözlerinde samimi ve ciddi miydi? Ben, hiç çekinmeden hayır diyorum, Efendiler. Çünkü, Ankara’dan ayrılırken, kendisine Cumhuriyet’ten söz açan Meclis Başkanı Kazım Paşa’ya: Buna engel olabilirsen, memlekete büyük hizmet etmiş olursun! diyen Rauf Bey olduğunu biliyorum.

Rauf Bey, Cumhuriyet’i bir punduna getirip ilan eden sorumsuz kimselerden, birtakım müşavir ve danışmanları kastettiğini de söyleyerek bunda da yanlış anlama olduğunu anlatmak istedi ve böyle olunca benim kullandığım ifadeden şu veya bu kimse sorumludur şeklinde bir anlam çıkarılmasın; bunu benden beklemek doğru olmaz dedi.

Rauf Bey, sözlerindeki bu evirip çevirme ile de gösteriyordu ki, bugünkü Parti Grubu toplantısında, Parti’nin şimşeklerini üzerine çekmeden maksadına ulaşabilmek için, gereken noktalarda geri çekilme ve sözlerimi evirip çevirme yolunu tutmuştu. Fakat, asıl görüşünden vazgeçmiş değildi. Örnek olarak şu sözlere dikkat buyurunuz:

 Türkiye’de hükümet şekli nedir? diye sorulacak sorulara karşı, hatırlarsınız ki, büyük Başkanımız, bu kürsüden yapıcı bir cevap olarak ilan buyurdular ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’dir. Hangi idareye benziyor? dediler. Bize benziyor. Çünkü biz, bize benzeriz.

Bize has bir idaredir buyurdular. Bu benim vicdanımı tatmin eden en açık bir ifadeydi ve buna itiraz etmek çok güçtür. Zannetmem ki, insaflı olmak şartıyla dışarıda ve içeride buna itiraz edecek bir tek adam bulunsun.

Bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, sırf bir kabine bunalımı yüzünden bu hükümet şeklinin idare edilemez bir şekil olarak gösterilip de ad değişikliğinden ibaret olan Cumhuriyet kelimesinin konmasını ve eskisine bu kadar güvendiğimiz hatta halkın da güvendiği bir şeklin sakat olduğunun bu bunalım devresinde anlaşıldığı ileri sürülerek yeni bir hükümet şeklinin getirilmesini doğru bulmuyoruz.

Bu duygunun etkisi altında kalanları gerici olarak kabul etmeyeceğinizden emin olarak söylüyorum. Eğer bu da eksik görülürse, acaba bunu da tamamlayacak yeni bir şekil var mıdır diye kararsızlık ve endişeye düşenler vardır.

… Bir halk ki, Cumhuriyet’i istiyor; bir halk ki, hakimiyet kayıtsız şartsız milletin elinde oldukça bunun Cumhuriyet olduğunu biliyor ve onu istiyor; istiyor ama uygulayamayız da başka bir rejimde kalırız, diye halk üzüntü ve endişe duyarsa… üzülmek mi sevinmek mi gerekir?

Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçiş dönemi ve bu dönemde iki ayrı görüşün çarpışması

Efendiler, Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için, herkesin bildiği üzere bir geçiş dönemi yaşadık.

Bu dönemde iki ayrı düşünce ve görüş, birbiriyle sürekli olarak çarpıştı. O düşüncelerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu görüşün sahipleri belli idi. Diğer bir düşünce, saltanat rejimine son vererek Cumhuriyet rejimini kurmaktı. Bu bizim düşüncemizde Biz düşüncemizi açıkça söylemeyi başlangıçta sakıncalı buluyorduk.

Ancak, düşünce ve görüşlerimizi daha sonra zamanı geldiğinde uygulayabilmek için, saltanat taraftarlarının görüşlerini yavaş yavaş uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, özellikle Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yapılırken, saltanat taraftarları padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin açıkça belirtilmesi için ısrar ediyorlardı.

Biz, bunun zamanı gelmediğini veya gerekli olmadığını söyleyerek, o tarafı geçiştirmekte yarar görüyorduk.

Devlet idaresini, Cumhuriyet’ten söz etmeksizin milli hakimiyet ilkeleri çerçevesinde her an Cumhuriyet’e doğru yürüyen rejim etrafında yoğunlaştırmaya çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisi’nden daha büyük bir makam olmadığını telkinde ısrar ederek, saltanat ve hilafet makamları olmadan da devleti idare etmenin mümkün olacağını ispat etmek lazımdı.

Devlet Başkanlığı’ndan bahsetmeksizin onun görevini fiilen Meclis Başkanı’na yaptırıyorduk.

Fiiliyatta, Meclis Başkanı İkinci Başkan’dı. Hükümet vardı. Fakat Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten çekiniyorduk. Çünkü saltanatçılar, hemen Padişah’ın yetkisini kullanması gerektiğini ortaya atacaklardı.

İşte, geçiş döneminin bu mücadele safhasında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz orta şekli yani Büyük Millet Meclisi Hükümeti sistemini haklı olarak yetersiz bulan ve meşrutiyet şeklinin açıkça belirtilmesini sağlamaya çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ederek diyorlardı ki:

Bu kurmak istediğiniz hükümet şekli, neye, hangi idareye benzer? Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu türlü sorulara, biz de zamanın gereğine uygun cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zorunda idik.

Rauf Bey, bu durumu dikkate alarak verdiğimiz bir cevabın, vicdanını tatmin eden, reddi ve itirazı mümkün olmayan bir cevap niteliğinde olduğunu söylüyor; bütün görüş ve iddiasını benim o ifademe dayandırıyordu.

Rauf Bey, bu inandırıcı ve büyük sözlerden sonra, Büyük Millet Meclisi Hükümeti şeklinin sakat olacağını kabul etmek istemiyor. Eğer bu sakat ise, bu sakat şekli vaktiyle bize kabul ettirenlerin, bu defa da bir gün bu kabul ettirdikleri Cumhuriyet şeklini eksik görüp başka bir şekli ortaya atmalarından endişe edilmek gerekir, tarzında mantık yürütüyor.

Bu mantığın ne kadar çürük bir safsatadan ibaret olduğu meydandadır. Kutsal duyguları, Cumhuriyet rejiminden başka hiçbir rejimi benimsemediği yolunda olan bir kimsenin, geçiş döneminin zaruretlerinden olduğunu çok iyi bildiği Büyük Millet Meclisi Hükümeti şeklinde saplanıp kalarak, Cumhuriyet şeklinin de eksik görüleceği ve başka bir şekil araştırılacağı endişesine düşmesinin yeri midir? Rauf Bey’in burada, Cumhuriyet’ten sonra başka şekil diye ifade ettiği şeyle ne anlatmak istediği bellidir.

Rauf Bey demek istiyor ki, Cumhuriyet’i ilan edenler, Osmanlı hanedanını bu yolla saltanattan uzaklaştırdıktan sonra, acaba cumhuriyetten tekrar saltanat devrine geçerek, saltanat makamını işgal etmeyecekler mi? Bunun tarihte benzerleri yok mudur? diye tereddüt ve endişe edenler var.

Rauf Bey, olduğu gibi aldığımız sözlerinin sonunda, halkın Cumhuriyet’i istediğini kaydederken, istiyor ama uygulayamayız ki… yolundaki şaşılacak ifadesiyle benim işaret ettiğim noktayı çok güzel açıklamaktadır.

İsmet Paşa’nın Meclis’te Rauf Bey’e verdiği cevaplar

Efendiler, Rauf Bey’e cevap veren ve değerli görüşler ileri süren konuşmacılar çoktu. Bu arada İsmet Paşa da güzel bir konuşma yaptı. İsmet Paşa’nın, okunması her zaman yararlı olabilecek bazı sözlerini de aktaracağım.

İsmet Paşa: Köklü bir devlet şekli söz konusu olduğu zaman düşünce ve duygularımız kendi aramızda kalmaz. Onları takip eden bütün bir dünya vardır dedikten biraz sonra, Cumhuriyet’in ilanı bir milletin kutsal bir ideali, bir ateşi, bir ülküsü gibi ortalığı sarar.

Cumhuriyet ilan edildiği zaman, o milletin bütün hararetini gösteren her türlü belirtiler ortaya çıkar. Eğer bir memlekette Cumhuriyet’in ilan edildiği günlerin üçüncüsünde, beşincisinde, hakları ortadan kaldırılmış bir şehzade meydana çıkar da

Cumhuriyet’e karşı bir tavır takınırsa…, dünya ve dünya düşünürleri, bu Cumhuriyet’in kuvvetinden şüphe eder sözleriyle başlayarak Cumhuriyet’in ilanı üzerine İstanbul’da alınan durumun vereceği zararı açıkladı.

İsmet Paşa, Rauf Bey’in konuşmasını tahlil ederken milli hakimiyet esastır, diyenlerin bu sözlerinden, tereddüt ve endişeye kapıldıkları anlamını çıkaramayız dedi. Ondan sonra, İsmet Paşa, Rauf Bey’e hitaben: Rauf Bey! Siyaset yapıyoruz.

Yanlışları birer birer göstermeliyiz. Hatta siz basit bir iş adamı gördünüz mü ki, daha işe başlarken sermayesini tehlikeye koyduğu düşüncesindedir ve başaramayacağını bile bile parasını tehlikeye atmıştır? Bir işe başlayan adam, daima sonundaki başarıyı garanti altına alır ve öyle başlar.

Kaldı ki, böyle inkılap zamanlarında, hükümet ileri gelenleri ve bir siyaset adamı herhangi bir şüphe gösteremez. Bu hatadır.

Hata ettiniz Rauf Beyefendi! dedi. Bundan sonra, İsmet Paşa, Rauf Bey’in üst tabakada şekil değiştirerek devletin çıkarlarını gözetmeyi, milletin ihtiyaçlarını gidermeyi düşünmek affedilmez bir hatadır şeklindeki sözlerine cevap verirken, affedilmez bir hata olan, bu kadar hassas günlerde bir noktada yoğunlaşması gereken manevi kuvvetleri, inkılap kuvvetlerini şu veya bu noktada kararsızlığa düşürmektir. Bunu, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek affedilmez bir hata işlemek olur dedi.

İsmet Paşa, Rauf Bey’den şunu da sordu: Devlet Başkanlığı meselesini çözmek istiyordunuz. Nasıl çözecektiniz? Kaç ihtimal vardı?

İsmet Paşa, acele edildiği iddiası ile ilgili cevabında: Arkadaşlar dedi, tabii sayılan bir sonuç için acele etme söz konusu değildir. Ancak hata sayılabilecek olan noktalarda acele etmiş olmak söz konusu edilebilir.

Cumhuriyet aceleye getirilerek ilan edildi denmekle, o gün ilan edilmeyip de altı ay sonraya kalsaydı, belki başka bir şekil ortaya çıkardı anlamına yol açılıyor ki, asıl bu manada acele edilmiştir.

Rauf Bey, konuşmasında, bizim Cumhuriyet ilanındaki davranışımızı eski Genel Merkez (218) işleri gibi göstermek istedi.

İsmet Paşa, bu noktaya cevap verirken dedi ki: Bu memlekette Genel Merkez hayatını yaşatmış ve onu yıllarca savunmuş olan temsilciler ve gazeteciler de kendi görüşünü savunuyorlar. Rauf Bey’in görüşünü ellerinde silah olarak kullanıyorlar. Bu, bedbahtlıktır!

Rauf Bey, daha sonraki konuşmasında bu sözlere şu yolda cevap verdi: Genel Merkez ifadesiyle yaptığım imaları Tanin gazetesi bir silah gibi kullanmıştır; Yemin ederim ki, Efendiler, Tanin kullanmış, Tevhid-i Efkar kullanmış, ben bilmiyorum.

İsmet Paşa, Rauf Bey ve arkadaşlarının Halife’yi ziyaretleri hususuna dokunarak şunları söyledi: Halife’yi ziyaret konusu, halife konusudur.

Devlet adamı olarak, hiçbir zaman hatırımızdan çıkaramayız ki, hilafet orduları bu memleketi baştanbaşa harabeye çevirmişlerdir. Bir gün yeniden hilafet orduları kurulabileceğini asla gözden uzak tutmayacağız… Türk milleti en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir. Bir daha çekmeyecektir.

Bir hilafet fetvasının bizi I. Dünya Savaşı felaketine sürüklediğini hiçbir vakit unutmayacağız. Bir hilafet fetvasının, millet ayağa kalkmak istediği zaman, ona düşmanlardan daha alçakçasına hücum ettiğini unutmayacağız.

Tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, kafasından bu memleketin mukadderatına karışma isteğini geçirirse, o kafayı mutlaka koparacağız!

İsmet Paşa, bravo sesleri ve alkışlarla karşılanan bu sözlerine, şunları da ekledi:

Herhangi bir halife, düşünce ve davranış olarak, gelenek ve usule uyarak, gizlice veya açıktan açığa Türkiye’nin kaderinde söz sahibi imişçesine bir tavır almak isterse, Türkiye devlet adamlarını ödüllendirirmiş gibi bir zihniyetle düşünürse, bunları memleketin hayat ve varlığı ile taban tabana zıt sayacağız, hareketlerini vatan hainliği olarak kabul edeceğiz.

İsmet Paşa, konuşmasının sonunda şu hususu da söz konusu etti: Rauf Bey, konuşmalarında geçen ve bizim taban tabana zıt bulduğumuz noktaları geri alarak bu parti içinde kalmak kararında mıdırlar? Yoksa, siyasi konuşmalarında bizimle tam zıt olarak gördüğümüz noktalarda ısrar ederek, partimizin dışında ve Meclis’te bizimle karşı karşıya çalışmak kararını mı verecekler? Karar kendilerine aittir.

Rauf Bey, tekrar uzun uzadıya kendini savunarak parti kurmayacağını, partiden çıkmayacağını söyledikten sonra, Genel Kurul’un acıma ve hoşgörme duygularını harekete geçirerek ve konuşmasına yumuşak sözlerle son vererek, toplantı salonundan ayrıldı.

Konuşmacılar, karşılarında cevap verecek kimse bulamadılar. Rauf Bey, yanıldığını itiraf ederek cumhuriyetçi olduğunu söylediğine göre, görüşmeler yeterli sayıldı.

Halkın kafasında uyandırılmış olan şüpheleri gidermek için, gazetelerde bildiriler yayınlanması, ayrıca, görüşmelerin tutanağının da bastırılıp dağıtılması kararıyla yetinildi.

Şimdi Efendiler, bu karar neyi ifade eder?

Rauf Bey’in çapraşık ve iki anlamlı sözleri, Parti’yi acaba onun gerçekten cumhuriyetçi olduğuna inandırabildi mi? Rauf Bey’in, Parti içinde, bizimle aynı duygu ve görüş sahibi olarak çalışabileceği kanaati doğdu mu?

Partinin bu kararı, görüşmelerin gerçek sonucunun gerektirdiği karar mıydı? Elbette ki hayır!..

O halde, bu eksik kararla yetinilmesindeki sebep ve tesir neydi?

Bu noktayı birkaç kelime ile açıklayayım. Rauf Bey, konuşmasının başından sonuna kadar, aldığı tavır ve konuşma üslubuyla parti üyelerinin hoşgörü ve yumuşaklığına sığınmış gibiydi. Bundan başka, Rauf Bey, konuşmasında o kadar demagoji ve safsata yapıyordu ki, sözlerinin ne dereceye kadar ciddi ve samimi olduğunu hemen anlamak Genel Kurul için kolay değildi.

Bu sebeplerin de üstüne çıkan en önemli psikolojik sebep, itiraf etmek gerekir ki, sorumsuz, oldubitti, Cumhuriyet’ten sonra, şekil kelimeleri üzerinde yapılan olumsuz propaganda, duygu ve düşünceleri kararsızlık ve gevşekliğe sürüklemişti.

Durumu, Cumhuriyet tartışması dışında, İsmet Paşa ve Rauf Bey çekişmesi gibi görenlerin düşünüşlerinin de anlamsız bir kararla yetinilmesine yol açtığı şüphesizdir.

Efendiler, bu karar yüzünden Rauf Bey ve arkadaşlarına bir süre daha partinin içinde partiyi yıkma fırsatı verilmiş oldu.

İstanbul’daki bazı gazetelerin memleket ve Cumhuriyet’in yüksek yararlarına zarar verici nitelikteki yayınları da, orada öyle bir hava yarattı ki, Meclis, İstanbul’a bir İstiklal Mahkemesi göndermeyi zaruri gördü.


 218) Merkez-i Umumi: İttihat ve Terakki Partisi Genel Merkezi.

Hilafeti kaldırmanın zamanı da gelmişti

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 26. Bölüm ( Rauf Bey zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a giden zata zaferden zafere yürüyen ordunun hikayesini anlatıyor … Rauf Bey’in Cumhuriyet’in ilanı dolayısıyla iki İstanbul gazetesine verdiği demeç )

Rauf Bey zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a giden zata zaferden zafere yürüyen ordunun hikayesini anlatıyor

Rauf Bey, telgrafında Sévres Antlaşması yüzünden Türk milletinin uğradığı saldırıları, buna karşı milletin nasıl ayaklandığını, nasıl yılmaz ve yenilmez bir ordu kurduğunu ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresi ile nasıl zaferden zafere yürüdüğünü hikaye ediyor.

Rauf Bey, bu hikayeyi İsmet Paşa’ya, o zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a gitmiş olan zata anlatıyor. Rauf Bey, bu başarı ve zaferleri hükümetin kazandığını anlatabilmek için de parlak bir cümle bulmuştur: Lozan barış görüşmelerinin aylardan beri devam ettiğine de işaret ederek üstü kapalı bir şekilde işin uzatıldığını belirtmekten kendini alamamıştır.

Rauf Bey, Antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalarından dolayı Delegeler Heyeti’ni tebrik ederken, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan başlayarak, bütün inkılabımızın bir özetini yapmak suretiyle, Delegeler Heyeti’ne yaptıkları antlaşmanın nasıl ve ne olduğunu da anlatmak gayretine düşmüştür.

Bir tek teşekkür kelimesini bile içine almayan bu yazıların ne anlama geldiğini kavramak, dikkatli ve incelikleri görebilen kimselerce elbette güç değildir.

Rauf Bey, İsmet Paşa ile karşı karşıya gelemem, onun karşılanmasında, bulunamam diyor

Efendiler, Delegeler Heyetimiz görevini tamamladıktan sonra, Ankara’ya dönmek üzere yolda bulunuyordu. Herkes Delegeler Heyeti’ni yakından alkışlamak için can atıyordu. O günlerdeydi. Hükümet Başkanı Rauf Bey, Meclis İkinci Başkanı bulunan Ali Fuat Paşa ile birlikte, Çankaya’da bana geldiler.

Rauf Bey; ben, dedi İsmet Paşa ile karşı karşıya gelemem. Onun karşılanmasında bulunamam. Müsaade ederseniz, o geldiği zaman Ankara’da bulunmamak için, seçim bölgemde dolaşmak üzere Sivas’a doğru bir geziye çıkayım.

Rauf Bey’e bu şekilde davranmasına bir sebep olmadığını, burada bulunarak İsmet Paşa’yı bir Hükümet Başkanı’na yaraşırcasına karşılamasının ve görevini başarı ile sona erdirdiği için onu sözle de takdir ve tebrik etmesinin uygun olacağını söyledim.

Rauf Bey, kendime hakim değilim; yapamayacağım dedi ve geziye çıkma hususunda ısrar etti. Hükümet Başkanlığı’ndan ayrılması şartıyla çıkmasını kabul ettim.

Rauf Bey, Devlet Başkanlığı makamının güçlendirilmesini teklif ederken ne düşünüyordu

Ondan sonra, Rauf Bey’le aramızda şu konuşma geçti:

Rauf Bey, Hükümet Başkanlığı’ndan çekilirken, sizden çok rica ederim dedi Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz.

Rauf Bey’e: Dediğinizi yapacağıma kesin olarak güveniniz! cevabını verdim.

Rauf Bey’in ne demek istediğini ben pek güzel anlamıştım.

Rauf Bey, Devlet Başkanlığı makamı olarak, hilafet makamını düşünüyor, o makama kuvvet ve yetki sağlamamı benden rica ediyordu.

Rauf Bey’in, benim olumlu cevabımla ne demek istediğimi anlayıp anlamadığı belli değildir. Daha ileriki bir tarihte, Cumhuriyetin ilanından sonra, kendisiyle Ankara’da yaptığım bir görüşmede, Cumhuriyet’e niçin karşı olduğunu sorduğum ve yapılmış olan şeyin, Ankara’dan ayrılırken, benden yapılmasını rica ettiği ve benim söz verdiğim işten başka bir şey olmadığını söylediğim zaman: Ben, demişti, Devlet Başkanlığı makamını güçlendiriniz derken, asla Cumhuriyet ilanını düşünmüş ve kastetmiş değildim.

Oysa, Efendiler, benim verdiğim cevabın anlamı tamamen o idi. Gerçekten de, milli hükümetimizin niteliği Cumhuriyet Hükümeti olduğu halde, bence onu kesin olarak ifade ve ilan etmemek ve Devlet Başkanlığı makamı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi makamını bir tek makam halinde bulundurmak bir zayıflık teşkil ediyordu.

İlk fırsatta Cumhuriyeti resmen ilan etmek ve Devlet Başkanlığı’nı Cumhurbaşkanlığı makamında temsil ederek kuvvetli bir durum yaratmak şarttı. Rauf Bey’e bunu yapacağıma kesin olarak söz vermiştim. Eğer ne demek istediğimi kavrayamamışsa, sanırım ki eksiklik bende değildir.

Memlekete ve millete kimler hizmet ederse havari onlardır

Ali Fuat Paşa ile de kısa bir görüşme yapıldı. Fuat Paşa, bana şöyle bir soru sordu: Senin şimdi havarilerin (214) kimlerdir? Bunu anlayabilir miyiz?

Ben bu sorudan bir şey anlayamadığımı söyledim. Paşa, ne demek istediğini açıkladı. O zaman ben de şunları söyledim:

Benim havari lerim yoktur. Memleket ve millete kimler hizmet eder, bu hizmete layık ve muktedir olduğunu gösterirse, havari onlardır.


 214) apôtre (= apotr)’ların.

Rauf Bey’in Hükümet Başkanlığı’ndan, Ali Fuat Paşa’nın Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanlığı’ndan çekilmesi

Rauf Bey, Hükümet Başkanlığı’ndan çekildi. İçişleri Bakanı olan Ali Fethi Bey, aynı zamanda Hükümet Başkanlığı’na seçildi (13 Ağustos 1923)

Bir süre sonra, 24 Ekim 1923 tarihinde, Ali Fuat Paşa da Meclis İkinci Başkanlığı’ndan çekilerek, ordu müfettişliğine, tayinini rica etti. Fuat Paşa’ya ünvanı İkinci Başkan olmakla birlikte, mevkinin ve görevinin pek önemli olan Meclis Başkanlığı olduğunu söyleyerek, görevine devam etmesini tavsiye ettim. Fuat Paşa, politikadan hoşlanmadığını, hayatının bundan sonrasını askerlik mesleğine vermek istediğini ileri sürerek, isteğinin yerine getirilmesi ricasında ısrar etti. Fuat Paşa’nın rütbesi tümgeneral idi. Komuta edeceği orduda korgeneral rütbesinde kolordu komutanları vardı. Geçmiş hizmetlerini göz önünde bulundurarak kendisini korgeneralliğe yükselttik ve karargahı Konya’da bulunan İkinci Ordu Müfettişliği’ne tayin ettik.

Kazım Karabekir Paşa da, daha önce aynı düşüncelerle Meclis’ten ayrılmış ve ordu müfettişi olarak Birinci Ordunun başına geçmiş bulunuyordu.

Yeni Türkiye Devleti’nin başkenti: Ankara

Efendiler, Lozan Antlaşması’nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin toprak bütünlüğü fiili olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkenti Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu.

Bu seçimde, coğrafi durum ve askeri strateji en büyük önemi taşıyordu. Devletin başkentini bir an önce tespit ederek, içten ve dıştan gelen kararsızlıklara bir son vermek şarttı.

Gerçekten de, bilindiği üzere, başkentin İstanbul olarak kalacağı veya Ankara olacağı konusunda öteden beri içeride ve dışarıda kararsızlıklar görülüyor, basında demeçlere ve tartışmalara rastlanıyordu. Bu arada İstanbul’un yeni milletvekillerinden bazıları, Refet Paşa başta olmak üzere, İstanbul’un hükümet merkezi olarak kalması gereğini bazı örneklere dayanarak ispat etmeye çalışıyorlardı.

Ankara’nın gerek iklim, gerek ulaştırma araçları ve gelişme kabiliyet ve istidadı ve gerekse mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından hiç de uygun ve elverişli olmadığını söylüyorlar; İstanbul’un payitaht olması lazımdır ve mutlaka olacaktır, diyorlardı. Bu ifadeye dikkat edilirse, bizim başkent deyimiyle kastettiğimiz anlam ile, bu ifadelerdeki payitaht deyimini kullananların görüşleri arasında bir fark bulmamak mümkün değildir.

Bundan dolayı, bu konuda zaten kesinleşmiş bulunan kararımızı resmen ve kanuni yoldan ilan ettirerek, payitaht sözünün de yeni Türkiye Devleti’nde kullanılmasına gerek kalmadığını göstermek lazım, geldi. Dışişleri bakanı İsmet Paşa, 9 Ekim 1923 tarihli tek maddelik bir kanun tasarısını Meclis’e teklif etti.

Altında daha on dört kadar zatın imzası bulunan bu kanun teklifi, 13 Ekim 1923 tarihinde uzun görüşme ve tartışmalardan sonra çok büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Kabul edilen kanun maddesi şudur: Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara şehridir.

Meclis’te Fethi Bey’in başkanlığındaki Hükümet ve Fethi Bey’in şahsına karşı sataşmalar ve tenkitler başladı

Efendiler, çok geçmeden, Meclis’te, Fethi Bey’in başkanlığındaki hükümete ve özellikle Fethi Bey’in şahsına karşı sataşmalar ve tenkitler başladı. Anlaşıldığına göre, milletvekillerinde bakan olma istek ve hevesi çoğalmıştır. İşbaşında bulunan bakanları beğenmiyorlardı.

Yeni seçimde, partimiz adına milletvekillikleri sağlanmış olan birtakımları da Hükümet aleyhindeki cereyanları körükleyerek kendi maksatlarına göre yararlanma fırsatları hazırlamaya çalışıyorlardı. Muhalefete geçecekleri sezilen milletvekillerinin meclis çoğunluğunu aldatarak, Hükümet’e ve Meclis’e karşı hakim bir duruma geçmek maksadını güttükleri anlaşılıyordu.

Fethi Bey, dikkatini ve çalışma gücünü Hükümet Başkanlığı görevinde yoğunlaştırabilmek için İçişleri Bakanlığı’ndan istifa etti. Aynı tarihte, Ali Fuat Paşa’nın çekilmesi ile Meclis İkinci Başkanlığı da boşaldı (24 Ekim 1923).

Bizimle görüşte ve yapılan çalışmalarda uzlaşma ve işbirliği aramayı gerekli bulmaksızın bağımsız ve gizli çalışan bir grup belirdi. Bu grup, iyi niyetli ve hakkı tutar gibi görünerek bütün parti üyelerini kendi görüşlerine çekmekte başarılı olmaya başladı. Örnek olarak, bir parti toplantısında, İçişleri Bakanlığı’na Erzincan milletvekili bulunan Sabit Bey’in, Meclis İkinci Başkanlığına da İstanbul’da bulunan Rauf Bey’in Meclis’çe seçilmesini karar altına aldırdı (25 Ekim 1923).

Oysa, ben, Sabit Bey’in İçişleri Bakanı olmasını uygun görmemiştim. Sabit Bey’in bazı illerin valiliklerinde bulunmuş olmasını, yeni Türkiye’nin yeni şartlara bağlı iç işlerini idare edebileceğine yeterli bir delil sayamıyordum.

Rauf Bey’in de Meclis İkinci Başkanlığı’na seçilmesini doğru bulmuyordum. Çünkü, Rauf Bey, daha dün Hükümet Başkanı idi. O makamı, ne gibi duyguların etkisinde kalarak hareket ettiği için terke mecbur edildiği bilinmekteydi. Buna rağmen, onu Meclis’in İkinci Başkanlığı’na getirmekle, bütün Meclis’in onunla aynı görüşte olduğunu, yani bütün Meclis’in, Lozan Barış Antlaşması’nı yapan ve Hükümet’te Dışişleri Bakanı olarak bulunan İsmet Paşa’nın aleyhine olduğunu göstermek maksadı güdülüyordu.

Efendiler, yeni Meclis, ilk döneminde, gizli bir muhalefet grubunun tuzağına düşme durumuyla karşı karşıya kaldı. Fethi Bey ve arkadaşları, Hükümet işlerini sükunetle yürütemeyecek bir duruma getirildi. Fethi Bey bu durumdan bana defalarca şikayet etti ve kendisi Hükümet’ten çekilmek istedi.

Öteki bakanlar da aynı şekilde şikayetlerde bulunuyorlardı.

Kötülük, Hükümet’in Meclis’çe seçilmesinden ileri geliyordu. Bu gerçeği çoktan görmüştüm.

Uygulanması için sırasını beklediğim bir düşüncenin uygulanma zamanı gelmişti

Ben, Meclis’te, gizli ve muhalif bir grubun bulunduğunu farkettikten, Meclis çalışmalarında duyguların hakim duruma geçtiğini gördükten ve Bakanlar Kurulu’nun çalışma düzeninin her gün olur olmaz birtakım sebeplerle altüst edilmekte olduğuna kanaat getirdikten sonra, uygulanması için sırasını beklediğim bir düşüncenin uygulanma anının geldiğine hükmetmiştim.

Bunu itiraf etmeliyim. Buna göre, şimdi vereceğim bilgileri ve yapacağım açıklamaları anlamak daha kolay olacaktır.

Efendiler, Halk Partisi’nin Rauf Bey’i kendisi toplantıda bulunmadığı halde Meclis İkinci Başkanlığı’na, Sabit Bey’i de İçişleri Bakanlığı’na aday seçtiği tarih 25 Ekim 1923 Perşembe günüdür. Aynı gün ve ertesi Cuma günü Hükümet üyeleri Çankaya’da benim başkanlığımda toplandı.

Gerek Hükümet Başkanı Fethi Bey’in ve gerek diğer bakanların istifa etmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu bildirdim. Meclis’çe yeni hükümet seçildiğinde, şimdiki hükümette bulunan üyelerden yeniden seçilenler olursa, onlar bu seçimden sonra da istifa ederek yeni hükümete katılmayacaklardır, esasını da kabul ettik.

Yalnız, o zamanlar, bakanlar gibi seçilen ve kabineye dahil bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu kararın dışında bırakıldı. Çünkü ordu yönetim ve komutasının rastgele birisine verilmesi doğru görülmedi.

Efendiler, bu türlü hareketin ve alınan kararın nasıl bir maksada dayandığı incelenirse, şu sonuca varılır: İhtiraslı grubu, hükümet kurmakta tamamen serbest bırakıyoruz. Şimdiki kabinede bulunan bakanlardan hiçbiri katılmaksızın, tamamen istedikleri kimselerden oluşan, istedikleri gibi bir kabine kurarak memleket mukadderatına hakim olmalarında bir sakınca görmüyoruz.

Fakat ne hükümet kurmaya ve ne de kursalar bile memleketi yönetme iktidarı göstereceklerine emin bulunuyoruz.

Meclisi aldatmaya çalışan ihtiraslı grup, şu veya bu tarzda bir hükümet kurmayı başarabildiği takdirde, bir müddet bu hükümetin idare şeklini ve idaredeki iktidarını takip etmenin ve hatta ona yardımcı olmanın doğru olacağını düşündük.

Fakat bu şekilde kurulacak bir hükümet, memleket yönetiminde ve yeni gayelerimizi gerçekleştirmekte beceriksizlik gösterir ve başka maksatlara yönelirse, bunu Meclis’te açıklayarak, Meclis’i aydınlatma yolunu tercih ettik. Hükümet kurmayı başaramadıkları takdirde, doğacak karışıklığın Meclis’i uyandıracağı tabii idi.

Bunalım ve karışıklığın devamına seyirci kalınamayacağından, işte o zaman, bizzat müdahale ederek ve tasarladığım şekli açıkça ortaya koyarak işi kökünden halledebileceğimi düşünmüştüm.

Fethi Bey’in başkanlığındaki hükümet istifa ediyor

Hükümet üyeleri ile Çankaya’da yaptığımız toplantı sonunda, bakanların hep birlikte imzalayarak bana verdikleri istifa yazısı şuydu:

Yüksek Başkanlığa

Türkiye Devleti’nin, karşı karşıya bulunduğu önemli ve güç, iç ve dış meseleleri kolaylıkla çözebilmesi için mutlaka çok kuvvetli ve Meclis’in tam desteğini kazanmış bir hükümete ihtiyacı olduğu kanaatindeyiz. Bu bakımdan yüce Meclis’in her bakımdan güven ve desteğine dayanan bir hükümetin kurulmasına yardımcı olmak maksadıyla istifa ettiğimizi derin saygılarımızla arz ederiz. efendim.

Efendiler, bu istifa yazısı, 27 Ekim 1923 Cumartesi günü saat 13.00’de başkanlığımda toplanan Parti Genel Kurulu’na bildirildikten sonra, saat 17.00’ye doğru açılan Meclis oturumunda resmen okunmuştur.

Hükümet listeleri ve Hükümet Başkanlığı’na seçileceği tahmin edilen kimseler

Hükümet’in istifası belli olduğu dakikadan itibaren, Meclis üyeleri, Meclis odalarında, evlerinde grup grup toplanarak yeni hükümet listeleri düzenlemeye başladılar. Bu durum Ekim’in 28’inci günü geç vakte kadar sürdü.

Hiçbir grup bütün Meclis’çe kabul edilebilecek ve millet kamuoyunca iyi karşılanacak isimleri içine alan bir aday listesi tespit edemiyordu.

Özellikle bakanlıklara aday düşünülürken o kadar çok hevesli ve isteklilerle karşı karşıya kalıyorlardı ki, herhangi birinin diğerlerine tercihi şeklinde tespit edilecek bir listeyi kabul ettirmekteki güçlük, liste hazırlığı ile uğraşanları ümitsizlik ve endişeye düşürdü. Gerçi İstanbul’un bazı gazeteleri, bazı kimselerin resimlerini basarak Hükümet Başkanlığı’na seçileceği umulan sayın simaları hatırlatarak dikkati çekmekte kusur etmedi.

Gerçi gayretli bazı gazeteciler, 28 Ekim günü erkenden İstanbul’un yüzünü örten sabah sisinin ördüğü tül henüz sıyrılırken, deniz gökyüzünden, kıyılardan akseden renklerle boyanmış, hareketsiz duruyorken Marmara’nın durgun sularını yararak ilerleyen Deniz Yollarının vapuruyla Kalamış iskelesine çıkıyor…

Yolda Rauf Bey’e rastlıyor… Ondan sonra büyük bir bahçenin içindeki güzel Kalamış köşkünün pek mükemmel döşenmiş süslü salonuna giriyor ve köşkte oturanın çeşitli meselelerle ilgili görüşlerini ve özellikle milli hakimiyetimizi her şeye ve her şeye (!) karşı koruyalım… nasihatını yayınlayarak kamuoyunu aydınlatma hizmetinden geri kalmıyor. Fakat bu uyarma ve yol göstermeler Ankara’ya tesir edemiyordu.

Milli hakimiyetimizi her şeye ve her şeye karşı koruyalım diyen zat

Efendiler, her şeye ve her şeye (!) karşı milli hakimiyetin korunması tavsiyesinde bulunan zat, Halife’nin kendisine olan iltifatını Allahın lutfu olarak kabul eden zattır.

Bazı gazetelerin, Konya’da ordu müfettişliğine tayin edilen Fuat Paşa’nın 28 Ekimde İstanbul’a gelişinden, Rauf Bey, Refet Paşa, Adnan Bey ve diğer birçok kimse tarafından karşılandığını bildiren telgraflarını ve Rauf Bey’le Kazım Karabekir Paşa’nın resimlerini basarak Mondros Ateşkes Anlaşmasını ve Kars’ın kurtarılışını hatırlatmak için yazdıkları yazıları bile yeterince dikkati çekmeye yaramadı.

Parti Yönetim Kurulu kesin bir hükümet listesi hazırlayamadı

28 Ekim günü geç saatlerde, toplantı halinde bulunan Parti Yönetim Kurulu tarafından davet edildim. Parti Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’di.

Fethi Bey, parti adına Yönetim Kurulu’nca bir aday listesi hazırlandığını ve bu konuda Parti Genel Başkanı olarak benim de görüşümün alınması uygun görüldüğü için toplantılarına davet ettiklerini bildirdi.

Hazırlanan listeye göz gezdirdim. Bence uygun olduğunu, ancak, bu listede adları bulunan kimselerin de görüşlerinin alınması, kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini söyledim. Bu teklifim uygun görüldü. Söz gelişi, Dışişleri Bakanlığı için söz konusu edilen Yusuf Kemal Bey’i davet ettik. Yusuf Kemal Bey, bu listeye giremeyeceğini bildirdi.

Bundan ve buna benzer bazı durumlardan anladım ki, Parti Yönetim Kurulu da kabul edilebilir kesin bir aday listesi hazırlayamamaktadır.

Yönetim Kurulu üyelerine, gereken kimselerle daha sıkı temas kurarak kesin bir liste tespit etmelerini tavsiye ettikten sonra yanlarından ayrıldım. Gece olmuştu Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşa’lara rastladım.

Ali Fuat Paşa Ankara’dan hareket ederken bunların Ankara’ya geldiklerini o günkü gazetede Bir uğurlama ve bir karşılama başlığı altında okumuştum. Daha kendileriyle görüşmemiştim. Benimle konuşmak üzere geç vakte kadar orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini, Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa vasıtasıyla kendilerine bildirdim. İsmet Paşa ile Kazım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.

Çankaya’ya gittiğim zaman, orada, beni görmek üzere gelmiş bulunan Rize Milletvekili Fuat, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey’lerle karşılaştım. Onları da yemeğe alıkoydum.

Cumhuriyetin ilanı kararını nerede ve kimlere söyledim

Yemek sırasında: Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz dedim. Orada bulunan arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir program yaparak arkadaşları görevlendirdim.

Yaptığım programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!

Efendiler, görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilanına karar vermek için Ankara’da bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.

Çünkü, onların da aslında ve tabii olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara’da bulunmayan bazı kişiler, yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilan edilmiş olmasını bize gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.

Cumhuriyetin ilanı ile ilgili kanun tasarısını İsmet Paşa’yla birlikte hazırladık

O gece birlikte olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı müsveddesi hazırladık.

Bu müsveddede 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)’nun devlet şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim: Birinci maddenin sonuna Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir cümlesini ekledim. Üçüncü maddeyi şu yolda değiştirdim: Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, hükümetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir.

Bundan başka Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerinden olan sekizinci ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa kavuşturularak şu maddeler yazıldı:

Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.

Madde — Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder.

Madde — Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.

Bu maddelere, komisyonda ve Meclis’te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir madde de eklenmiştir.

29 Ekim 1923 günü Halk Partisi’nde yapılan görüşmeler

Saygıdeğer Efendiler, şimdi isterseniz yüksek heyetinize 29 Ekim 1923 Pazartesi günü Ankara’da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.

Pazartesi günü saat 10.00’da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine başlandı.

Başkan — Yönetim Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul’a sunulmak üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu, kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel Kurul’a, Başkanlığında Fuat Paşa’nın bulunduğu bir hükümet listesi sunar.

Okunan bu listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen Celal Bey (İzmir) söz alarak Bakanlar Kurulu’nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini teklif etmiş. Özellikle bu listede adları görülen kimseler çekilenlerden daha kuvvetli değildir.

Bizden refah ve ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükümet Başkanı’nı seçerken iyi düşünelim görüşünü ileri sürmüş.

Saip Bey (Kozan) — Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey, Başbakanlığa İsmet Paşa seçilmelidir, demiş.

Ekrem Bey (Rize) — Yeni hükümet eski hükümetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis’te bulunmuyordum) şeklinde konuşmuş.

Zülfü Bey (Diyarbakır) — Yetki Parti Meclisi’nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu’nun değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş…

Mehmet Efendi (Bolu) — Seçilecek hükümet ancak bir ay dayanabilir. Hükümetin böyle sık sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma sürükler. Hükümet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir hükümet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim yapalım.

Faik Bey (Tekirdağ) — Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir. Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.

Vasıf Bey (Saruhan) — (İsmet Paşa’nın hizmetlerinden bahsettikten sonra) Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.

Necati Bey (İzmir) — Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul edemeyiz.

Sayın Başkanımız bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli bir hükümete kesinlikte ihtiyacımız vardır.

Başkan Fethi Bey — Yönetim Kurulu’nun yaptığı bu liste, ne Paşa’nın ve ne de Yönetim Kurulu’nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.

Doktor Fikri Bey (Ertuğrul) (215) — Vasıf ve Necati Bey’lerin düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez.

Kuvvetli şahıslardan kurulu bir hükümet seçilmelidir.

Recep Bey (Kütahya) — Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra Gazi Paşa Hazretleri söylesinler (Henüz toplantıda değildir).

İlyas Sami Bey (Muş) — Sayın Başkanımız Gazi Paşa Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol açar. Bir Hükümet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükümet kurulsun.

Abdurrahman Şeref Bey (rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telaş ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.

Bu da doğru. Kuvvetli bir hükümeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli? Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzu göz önüne alalım. Hükümetin görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.

Ondan sonra Reis Paşamız da görüşlerini ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar. Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim. Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz. Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade buyursunlar.

Eyüp Sabri Efendi (Konya) — Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bundan önceki Hükümet üyelerinin, yeniden seçilmiş olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.

Recep Bey (Kütahya) — Üç esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma eksikliği, üçüncüsü manevi birliğimizde açılan gediktir. Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında çalışacaklardır; belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi arkadaşlarını bularak bir hükümet kurması gerekir. Recep Bey, özellikle bu son nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda bulunmuş.

Talat Bey (Ardahan) — Recep ve Abdurrahman Şeref Bey’ler pek güzel açıkladılar. Hükümet Başkanı’nın görevi nedir? Görev ve yetki Kanununu hala çıkarmadık. Gazi Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lutfunda bulunsunlar, demiş.


 215) Bilecik.

Ben Genel Başkan olarak meselenin çözümüne memur edildim

Başkan bundan sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan Kemalettin Sami Paşa’nın önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından görevlendiriliyordum.

Görüşmeler sırasında Çankaya’da evimde bulunuyordum. Kemalettin Sami Paşa’nın önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim. Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca şu görüş ve teklifi ortaya attım.

Efendiler! dedim, Hükümet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım çözüm yolunu arz ederim.

Başkan Fethi Bey, teklifi oya koydu. Kabul edildi.

Efendiler, bu bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis’teki odama davet ederek onlara 28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını gösterdim ve kendileri ile görüştüm.

28/29 Ekim gecesi hazırladığım kanun müsveddesini teklif ettim

Saat 13.30’da Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu konuşmayı yaptım:

Saygıdeğer arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım. Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.

Gerçekten de, yürürlükteki Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na göre, bir hükümet kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri bakanları ve hükümeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalıyor. Hepinizin birden hükümet üyelerini seçmek zorunda kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki, bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.

Yüksek heyetiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli tespit ettim. Onu teklif edeceğim.

Teklifim kabul edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükümet kurmak mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzun bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere katip beylerden birine uzatarak kürsüden ayrıldım.

Teklifimin niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.

Sabit Bey (Erzincan) — Hükümetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklik yapılması teklifi ile bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan seçelim. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilmesini sonra düşünürüz, dedi.

Hazım Bey (Niğde) — Şu görüşü ileri sürdü: Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu biz yapabilir miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz. Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her şeyden önce hükümet bunalımına bir çare bulalım.

Yunus Nadi Bey, Hazım Bey’e şu yolda cevap verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça belirtilmemiştir.

Bizde her zaman bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır. Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükümet bunalımının çözümünü Reis Paşa Hazretleri’ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür. Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil, zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit edeceğiz.

Vehbi Bey (Balıkesir) — Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilat-ı Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir çare bulalım.

Halil Bey — Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek gerekir.

Bunu, hukukçu, hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar değilim.

Üyelerden biri — Teşkilat-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.

Hamdullah Suphi (İstanbul) — Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi. Gazi Paşa’nın teklifine gelince, bu yeni değildir.

Dört yıl önce yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir. Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.

Ragıp Bey (Kütahya) — Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır. İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal görüşülmesine geçelim.

Adalet Bakanı rahmetli Seyit Bey — Teklif edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hakimdir. Gelişme kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.

Teklif edilen şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.

Hükümetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır

Rahmetli Seyit Bey’in görüşüne Abidin Bey (Manisa) şu cevabı verdi: — Önce hükümet bunalımına çözüm getirelim.

Eyüp Sabri Efendi (Konya)’nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi Paşa Hazretleri’ni hakem yaptık. Bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru olduğumuzu kabul etmek demektir.

Meclisin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu değiştirme yetkisi meydandadır. Hükümetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.

Bundan sonra İsmet Paşa söz alarak şu yolda bir konuşma yaptı:

Parti Başkanı’nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya, bizim bir hükümet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim. Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı yoktur, dediler.

Şimdiki idare şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı’dır. Demek ki siz, bir başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa’nın düşüncesi işte budur. Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hakimiyetini ve mukadderatını fiili olarak eline almıştır. O halde bunu hukuki olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için, Gazi Paşa Hazretleri’nin teklifinin kanunlaşması gerekir.

 Genelleşmiş olan bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket etmek zaruridir.

İsmet Paşa’dan sonra, rahmetli Abdurrahman Şeref Bey’in konuşmasında şu sözler yer alıyordu:
Hükümet şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur.

Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.

Bundan sonra Yusuf Kemal Bey, teklifin kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve bunun derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif ederim dedi.

Teklifim Parti Grubu’nda ve hemen arkasından Mecliste görüşüldü ve Yaşasın Cumhuriyet! sesleri arasında kabul edildi

Abdullah Azmi Efendi’nin, meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin diye yükselen itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak görüşüldü ve kabul edildi.
Efendiler, Parti Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı açıldı.

Saat 18.00 idi. Kanun teklifi, Kanuni Esasi Encümeni (216) tarafından usulen incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili İsmet Bey (Paşa) Meclis’e şu bilgiyi verdi:

Kanun-ı Esasi Encümeni, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılması ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif ediyor. Kabul! sesleri üzerine, tutanak okundu.

Teklif edildiği gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının Yaşasın Cumhuriyet! sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul edildi.


 216) Anayasa Komisyonu.

Türkiye Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi oybirliğiyle beni seçti

Ondan sonra Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis’te oylamaya geçildi. Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan İsmet Bey (Paşa) Genel Kurul’a şu şekilde bildirdi:

Türkiye Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni seçmişlerdir.

Efendiler, seçimin hemen arkasından Meclis’te yaptığım konuşmayı tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihi bir hatıranın canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada aynen tekrar edeyim:

Saygıdeğer arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş olan özel komisyon tarafından yüksek heyetinize teklif edilen kanun tasarısının kabulü dolayısıyla, Türkiye Devleti’nin zaten bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti, milletlerarası adıyla adlandırıldı.

Bunun tabii bir gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis Başkanlığı’nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu görevi, Cumhurbaşkanı ünvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu aciz arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.

Bu münasebetle, şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce heyetinize gönlümün bütün samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.

Efendiler, asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.

Son yıllarda milletimizin fiili olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları ve değeri, hükümetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya devletleri arasında tuttuğu yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir.

Arkadaşlar, bu yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada layık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce heyetinizin şahsıma karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.

Ancak bu sayede ve Tanrı’nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.

Daima sayın arkadaşlarımın ellerine çok samimi ve sıkı bir şekilde yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.

Türkiye Cumhuriyeti mes’ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır. Efendiler, Meclis’çe Cumhuriyet kararı 29/30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30’da verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45’te Cumhurbaşkanı seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her tarafta gece yarısından sonra yüz bir pare top atılarak ilan edildi.

İlk kabinenin İsmet Paşa tarafından kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı’na Fethi Bey’in seçildiğini biliyorsunuz.

Cumhuriyetin ilanı üzerine milletin duyduğu genel ve samimi sevince katılmaktan çekinenler

Efendiler, Cumhuriyet’in ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bazı kimseler, milletin genel ve samimi olan bu sevincine katılmaktan çekindiler.

Endişeye düştüler. Cumhuriyet’in ilanına önayak olanları eleştirmeye başladılar.

İşaret ettiğim gazetelerin ve şahısların Cumhuriyet’in ilanını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için sadece o günlerdeki yayınları gözden geçirmek yeterlidir.

Mesela Yaşasın Cumhuriyet başlığı altındaki yazılar bile Cumhuriyet’in kuruluş ve duyuruluş şeklinin garip olduğunu, bunda sıkboğaza getirilmiş gibi bir durum bulunduğunu ilan ediyordu.

Bu yazıların sahibi şu görüşleri ileri sürüyordu: (… Şöyle olacağı böyle olacağı söylenip dururken, diğer taraftan birdenbire birkaç saat içinde, Kanun-ı Esasi değişikliği yapılıvermesi en yumuşak deyimi ile gayri tabii bir harekettir.

Bizim davranış tarzımız medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş ve devlet idaresinde tecrübe kazanmış kafalardan çıkacak bir muhakeme eseri değilmiş…

Cumhuriyet’in ilanını Meclis’in alkışlarla kabul etmesi, milletin top atışları ile kutlaması eleştiriliyor ve deniyordu ki: Cumhuriyet alkış ile, dua ile şenlik ve donanma ile yaşamaz. Cumhuriyet bir tılsım değildir.

Millet Meclisi’nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.

Ben cumhuriyetçiyim diyenlerin, Cumhuriyet’in ilanı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı. En yüksek idare şeklinin Cumhuriyet’ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia edenlerin Cumhuriyet kelimesine bir put gibi tapmam demesindeki anlam ve kasıt neydi?

Meclis toplantı halinde bulunmadığı zaman, Onun güvenoyu verdiği bir hükümetin düşürüleceği şeklinde asılsız bir fikri kamuoyunda canlandırıp böyle bir hak padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak, Cumhurbaşkanı’na mı veriliyor? sorusu kime ve ne maksatla yöneltiliyordu?!

Bu yazıları yazanın maksadı, Cumhuriyet’i halka sevdirmek mi, yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mıydı? Cumhuriyet bize rejim değişikliği ile birlikte zihniyet değişikliği de getiriyor mu? Kabineye girecek olan kimselere birer devlet adamı kafası hediye ediyor mu? sözleriyle daha ilk anda Cumhuriyet’in değer ve önemini azaltmaya kalkışmak Cumhuriyetçiyim diyenlerden beklenebilir miydi?

En hafif bir rüzgardan bile korunması gereken yeni doğmuş bir çocuğun, onu beslediklerini söyleyenler tarafından bu şekilde hırpalanması doğru muydu?

Bu düşüncelere yer veren gazetenin başka bir sayfasında Türkiye Cumhuriyeti’nin İlanı başlığı altında yer alan birçok düşünceler arasında: …

Bu yeni merhaleye ulaşan Türk milleti, acaba burada uzunca bir süre huzur içinde dinlenebilecek, burası onun için bir canlılık ve güç kaynağı, bir rahatlık ve mutluluk kaynağı olabilecek midir? Bu merhale onun sosyal yapısını kırıp dökmeden kucaklayabilecek bir çerçeve niteliği taşımakta mıdır?

Cumhuriyet acaba olayların zorlaması karşısında çaresizlikten kaçıp sığınılan bir saçak altı mı olacaktır?… gibi endişe ve ümitsizlik veren sözlerin sırası mıydı?

Cumhuriyet’in ümit, rahatlık ve mutluluk getireceğinden şüphe ve endişeye kapılan kimse, ümit, rahatlık ve mutluluğu nereden ve hangi kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyet’in, milletimizin sosyal yapısını kırıp dökebileceği ihtimali, Cumhuriyeti benimsemiş olan kimselerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu.

Bir başka gazeteci de, Efendiler, acele ediyorsunuz! diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci efendi, millete şu yolda jurnal veriyordu: Bunalım yeni bir kabine kurulması şeklinde giderileceği yerde, aksine son günlerin bütün gürültülerine rağmen, yine kimsenin çok yakında ilan edileceğine ihtimal vermediği Cumhuriyet’in pek delilli ispatlı, pek kesin ve pek acele olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Cumhuriyet ilanının çok yakın olduğuna ihtimal vermeyen yalnız kamuoyu değildi. Belki Ankara’da en önemli ve en yetkili mevkilerde bulunan bazı kimseler de böyle bir ihtimali hatırlarına bile getirmiyorlardı.

Bu sözlerle itiraf edilmektedir ki, son günlerin bütün gürültüleri, Cumhuriyet’in ilanına engel olmak içinmiş… Böyle bir maksat güdenlerin Kararların alınmasında acelecilik görmeleri tabiiydi. Fakat memleket kamuoyunun da bu görüşte, kendileriyle birlikte olduğunu sanmaları yanlıştı.

Gazetesini balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar! ve sular boşanınca dolaplar döndü ama… ne yönde? gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve suçlamalarına şöyle devam ediyordu: Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?

Bu seslenişle başlayan yazıları, şu satırlarla son buluyordu: Tek dileğimiz… Vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyet’in liderleri ve o liderleri destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de kendilerine — öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler! — deriz.

Bizi alay edercesine tebrik eden bu son cümleyle, yazar, Cumhuriyet’i benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.

Başka bir gazeteci yazar da, Cumhuriyet’in ilanı dolayısıyla yaptığı eleştiri ve değerlendirmede: Bizi üzen nokta, milli önderimizin şahsı ile ilgilidir.

En büyük ruhlu adamlar bile, şahsi güç sahibi olmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır diyor ve bu görüşünü, benim nutuklarımdan aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika’ya istiklal sağlayan Washington ‘un, nasıl çiftliğine çekildiğini, Amerika Meclisi’nin hiçbir şahsı dikkate almadan yalnız halkın menfaatlerini düşünerek altı yılda anayasayı nasıl hazırlamış olduğunu ve ondan sonra da Washington’a nasıl başkanlık verilmiş bulunduğunu anlatıyor ve Kanun-ı Esasi’mizin bu şekilde değiştirilmesinde benim önayak olmamı hoş görmüyor…

Bu yazar ve benzerlerinin, Cumhuriyet’in ilan şeklinde ve Cumhuriyet’in esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri tenkit etmelerini samimi sayabilmek için çok saf olmak lazımdır.

Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet’in ilanı günü yaygaralı hücumlara başlamayıp, önce Cumhuriyet’in ilanını iyi niyetle ve samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet’in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilanının pek yerinde olduğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü tenkidin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi.

Fakat gördüğümüz tutum ve davranış böyle olmamıştır…

Rauf Bey’in Cumhuriyet’in ilanı dolayısıyla iki İstanbul gazetesine verdiği demeç

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 25. Bölüm ( Türk Delegeler Heyetinin Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlık … Rauf Bey zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a giden zata zaferden zafere yürüyen ordunun hikayesini anlatıyor )

Türk Delegeler Heyetinin Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlık

Efendiler, burada, Lozan barış görüşmeleri sırasında çıkan ve barış imzalandıktan sonra açığa vurulup yayılan bir konuyu ele alarak kamuoyunu aydınlatmak isterim.

Açığa vurulan ve yayılan konu, Türk Delegeler Heyeti Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlıktır.

Bu anlaşmazlığı, ilgili belgeleri inceleyerek köklü ve ciddi sebeplere dayandırmak güçtür. Bu bakımdan, anlaşmazlığı daha çok ruhi ve duygusal açıdan değerlendirmek gerektiği görüşündeyim.
Çeşitli vesilelerle belirtmiştim ki, Lozan Konferansı söz konusu olduğu zaman, Delegeler Heyeti Başkanlığı’na Rauf Bey’in getirilmesi eğilimi vardı.

Gerçekten Rauf Bey de Delegeler Heyeti Başkanı olmak istiyordu. İsmet Paşa’nın askeri danışman olarak kendisiyle birlikte gönderilmesini de benden rica etmişti.

Ben, Rauf Bey’e, İsmet Paşa’dan yararlanmanın, ancak onun başkan olarak gönderilmesiyle mümkün olacağı cevabını verdim. Sonra, bilindiği gibi, Rauf Bey’i göndermedik, İsmet Paşa ordunun başından alındı. Dışişleri Bakanlığı’na seçilerek Delegeler Heyeti Başkanlığı’na getirildi.

Lozan Konferansı’nın birinci dönemi kapandıktan sonra, İsmet Paşa’nın uğradığı hücum ve eleştirileri anlatmıştım.

Buna rağmen, ikinci defa Lozan’a gönderilen yine İsmet Paşa oldu. İsmet Paşa, Lozan görüşmelerini büyük bir başarıyla idare ediyordu. Görüşme safhalarını düzenli olarak Bakanlar Kurulu’na bildiriyordu. Bazı önemli konularda Hükümet’in düşünce ve görüşlerini soruyor veya talimat bekliyordu. Çözüm bekleyen meseleler önemli, mücadele ciddi ve üzücü idi.

Rauf Bey’de, İsmet Paşa’nın görüşmeleri idare ediş tarzını beğenmezlik duygusu uyanmıştı. Bu duygusunu Bakanlar Kurulu’ndaki arkadaşlarına da telkin etme isteğine kapılmıştı. Bakanlar Kurulu’nda İsmet Paşa’nın raporları okundukça, zaman zaman, İsmet Paşa bu işi başaramayacak denmeye başlanmış… Hatta bir aralık, İsmet Paşa’yı geri çağırma teklifi ortaya atılmış…

Rauf Bey, bu teklifi derhal oylamaya kalkışmış… Bakanlar Kurulu’na Milli Savunma Bakanı olarak katılan Kazım Paşa’nın itirazı üzerine vazgeçilmiş…

İsmet Paşa’da, Hükümet Başkanı Rauf Bey’e karşı güvensizlik duygusu başlamıştı

Öte yandan, İsmet Paşa’da da, Hükümet başkanı Rauf Bey’e karşı bir güvensizlik duygusu başlamış… Rauf Bey’in imzasıyla aldığı Hükümet’in görüşünü bildiren yazılardan, Rauf Bey’in beni haberdar etmeden talimat vermekte olduğu endişesine düşmüş.

Nihayet, İsmet Paşa, görüşmelerin ciddi ve nazik safhalara girdiğinden söz ederek, benim durumu bizzat takip etmemi yazdı.

Gerçi, ben, İsmet Paşa’nın raporlarından ve Hükümet’in kararlarından haberdar ediliyordum. Fakat, Rauf Bey’in, kararları İsmet Paşa’ya bildiren yazılarının ne şekilde yazıldığını kontrol etmiyordum.

İsmet Paşa’nın dikkatimi çekmesi üzerine, Lozan görüşmelerini Hükümet toplantılarında doğrudan doğruya takip etme ve Hükümet kararlarını bazan kendim kaleme alma gereğini duydum.

Söz konusu ettiğimiz mesele üzerinde açık ve kesin bir bilgi verebilmek için İsmet Paşa ile Rauf Bey arasında çeşitli konularda yapılan yazışmalardan yalnız iki konu ile ilgili olanlarını, huzurunuzda inceleyeceğim.

Yunanlılardan istenen savaş tazminatından dolayı İsmet Paşa ile Hükümet arasında çıkan görüş ayrılığı ve gerginlik

Yunanlılardan istenen savaş tazminatından dolayı, Yunanistan gergin bir tavır takındı. İsmet Paşa ile Venizelos arasında bu konu ile ilgili görüşme ve tartışmalar kesildi.

İtilaf Devletleri’nin temsilcileri, İsmet Paşa’ya, Karaağaç’ın bize bırakılması ve tarafımızdan istenen onarımdan vazgeçilmesi suretiyle Yunan tazminatı meselesinin çözüme bağlanması teklifinde bulunurlar. İsmet Paşa, Karaağaç’ın, istediğimiz haklı tazminata bir karşılık tutulamayacağını, öte yandan, İtilaf Devletleri ile aramızda bulunan ve daha önce çözümlenmiş olan tazminat konusunun, bu konferansta yeniden ele alınıp tespit edilmediğini, her iki konuyu da Hükümet’e bildirmek zorunda olduğunu belirtir. İsmet

Paşa, bu durumu 19 Mayıs 1923 tarihli şifresiyle Hükümet Başkanlığı’na bildiriyor ve: Hükümet kararının acele bildirilmesini istirham ederim diyor.

İsmet Paşa, bu telgrafına üç gün geçtiği halde cevap alamaz… 22 Mayıs 1923 tarihinde ivedi kaydıyla, Hükümet Başkanlığı’na şu şifreyi de çeker:

Yunan tazminatına karşılık, Türkiye’ye Karaağaç ve yöresinin bırakılması ile ilgili olarak İtilaf Devletleri’nce yapılan teklif konusunda Hükümet görüşünün bildirilmesini 19

Mayıs 1923 tarih ve 17 sayılı telgrafla istirham etmiştim. Zatıdevletlerinin emirlerinin çabuklaştırılması istirham olunur.

Rauf Bey, İsmet Paşa’nın iki telgrafına, 23 Mayıs 1923 tarihinde cevap veriyor.

Cevabın birinci maddesi şöyledir :

Karaağaç’a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz.

Cevabın üçüncü maddesinde, bazı düşünceler ileri sürüldükten sonra Yunanlıların bunu veremeyeceklerini İtilaf Devletlerinin söylemesi, şaşılacak şeydir ve kabul edilemez deniliyor.

Cevabın beşinci maddesinde, yine bazı düşünceler belirtildikten sonra, şu görüş ileri sürülüyor: Bu işin İtilaf Devletleri ile barışa engel olmaması için, bizi Yunanlılarla çözüm yolu bulmakta serbest bırakarak kendilerinin barış imzalamaları yerinde görülmüştür.

İsmet Paşa, 24 Mayıs 1923 tarihinde Rauf Bey’e yazdığı sonraki dört raporunda düşüncelerini açıklayarak şu bilgileri veriyor:

Madde 1 — Bu gün, General Pellé geldi. Yunan heyetinin, iki gün sonra, yani Cumartesi günü tazminat konusunun resmen konferansta görüşülmesini teklif ettiğini ve o zamana kadar tarafımızdan cevap verilmezse, Cumartesi günü konferanstan çekileceklerini bildirdiklerini söyledi. Ben, tazminat konusunda daha cevabınızı almamıştım. Hükümetimden cevap gelmedikçe yapılacak bir şey olmadığını ve Yunanlılarca yapılan bu tekliften üzüntü duymadığımı bildirmekle yetindim.

Durumun son devreye geldiği görüşündeyim. Ortalığa sızan yaygın söylentiler ve gazete haberleri genellikle kötümserdir.

Madde 2 — Çeşitli meseleler üzerinde yüksek başkanlığınızın cevaplarını aldım. Dikkate değer bir husustur ki, tazminat konusunda Ankara’nın red cevabı verdiği daha önce burada duyulmuştur. Bizim çevrelerden sızması ihtimali yoktur. Çünkü, teklifi ve cevabı daha kimse bilmiyor…

İsmet Paşa, Yunan tazminat konusu üzerindeki görüşünü şöyle bildiriyor: Karaağaç ve yöresini bize bırakan teklifi kabul ederek Yunan tazminatı konusunun kapatılması zaruretine uymak yerinde olur. İtilaf Devletleri’nce, Yunanlılara para ödetmek imkansız denildiği gibi, bunların aradan çekilmesi halinde çıkabilecek bir savaşı kazandıktan sonra bile, para almak için zorlama imkanları olmadığından, ödetme ilkesinde ısrar etmek çıkmaz bir yoldur.

Her memlekette denenmiş ve sonucu görülmüştür… v.b.

İsmet Paşa bu görüşünü pek akla yatkın ve basiretli düşüncelerle açıkladıktan sonra: Konferansın bugünkü durumuna göre, iktisadi, ticari ve yerleşim konuları ile ilgili maddelerle, diğer bütün maddeler büyük bir çoğunlukla, iyi bir şekilde sonuca bağlanmıştır ve bağlanmaktadır…

İşgal altındaki topraklarımızın boşaltılması konusu daha, bir çözüme bağlanamadı. Fakat istediğimiz gibi çözümlenmesi umulmaktadır ve öyle olması da gerekir diyor.

Öteki konuların vardığı ve varabileceği sonuçları da bildirdikten sonra şunları yazıyor: Düşüncem özet olarak şudur ki, hükümet bize verilen talimatta yer alan temel maddeler içinde kaldığı ve Yunan tazminatı meselesi teklif ettiğim şekilde çözümlendiği takdirde, barışı gerçekleştirme ümidi gerçekten kuvvetlenir.

Eğer hükümet, görüşmelerin Yunan tazminatı yüzünden kesilmesini göze alırsa ve bize verilen talimatta yer almayan beklenmedik şartlar ileri sürerek sabit düşüncelerinde ısrar ederse, barışın imzalanması şüphelidir.

Kabotajın kayıtsız ve şartsız olarak kaldırılmasını veya konunun barıştan sonraya bırakılmasını uygun gördük ve istedik. Ancak, bu meseleyi belirli şartlar altında, iki yıllık özel bir sözleşmeyle çözümlemek imkanını bulabildik. Oysa: bu konu üzerinde de yeniden değişmez şartlar içinde ısrar edilmesini bildiriyorsunuz. Ondan sonra İsmet Paşa şunu yazıyor:

Kararımın özeti şudur: Milli çıkarlarımıza uygun ve elde edilebilecek en iyi şartları içine alan bir barış antlaşması hazırlanmaktadır. Gerek Yunan tazminatı konusunda gerek diğer meselelerde, hükümet, daha fazla menfaatler elde etme imkanını görmekte ve görüşmelerin kesilmesini göze almakta kararlı ise, ben bu görüşe katılmıyorum.

Bu noktayı açıkça ve hemen bana bildirmesini Hükümet Başkanı’ndan istiyorum. Aramızda uyuşma olmadığı takdirde, görevim delegelerimizi burada bırakarak memleketime dönmek ve Hükümet’e durumu bir defa da sözlü olarak açıkladıktan sonra, savaş ve barış alanında sorumluluk mevkiimi sona erdirmektir.

İsmet Paşa’nın, telgraflarının son maddesi şudur: Düşüncelerimin aynen Büyük Millet Meclisi Başkanı’na (yani bana) bildirilmesini istirham ederim.

Efendiler, bu verdiğim bilgilerden ortaya çıkan sonuç şudur: İsmet Paşa, Karaağaç’a karşılık Yunan tazminatı meselesini çözüme bağlamayı uygun görüyor; hazırlanmakta olan antlaşmanın elde edilebilecek en iyi şartları içine aldığı görüşünü belirtiyor.

Rauf Bey de, Karaağaç’a karşılık tazminat parasından vazgeçemeyiz diyor.

Ben, İsmet Paşa’nın görüşünü benimsedim

Ben Rauf Bey ile İsmet Paşa arasında yapılmış olan bütün yazışmaları gözden geçirdikten sonra, esas itibariyle İsmet Paşa’nın görüşünü benimsedim.

Fakat Rauf Bey de İsmet Paşa da kendi görüşlerinde ısrarlı görünüyorlar ve bu görüşlerin ifadesinde her ikisi de pek keskin kelimeler kullanmış bulunuyorlardı.

Rauf Bey, Meclis ve millet kamuoyunda iyi karşılanabilecek, parlak bir propaganda yolunda idi. Memleketimizi yakıp yıkmış olan Yunanlılardan, kazandığımız çok büyük zafere rağmen onarım bedeli olarak tazminat parası isteğinden vazgeçemeyiz! Biz, onlarla hesabımızı görürüz! görüşünün savunucusu oluyor…

Barışı bir bütün olarak ele alan ve büyük bir barışın esaslarını gözönünde bulunduran İsmet Paşa ise, Hükümet Başkanı’yla olan bu anlaşmazlıkta, Yunanlılara karşı fedakarlık yapmayı teklif etme durumunda bulunuyordu. Bu görüşün yerinde ve kabulünün zaruri olduğunu kamuoyuna anlatmak, elbette ki o kadar kolay değildir.

Konuyu o yolda bir çözüme bağlamak gerekirdi ki, hem İsmet Paşa’nın teklifi kabul edilerek barış yapılsın hem de Rauf Bey ve başkanlık ettiği Hükümet yerinde kalıp barış antlaşması imzalanıncaya kadar çalışmalarına devam etsin!

Meseleyi çözüme bağlamak için bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturma yolunu tutmadım

Genellikle iki tarafa karşı aldığım tavır yumuşak olmadı. Bir tarafa hak vererek öbür tarafı susturma yolunu tutmadım. Durumu nasıl gördüğümü ve görüşümü nasıl ortaya koyduğumu anlatmak için 25 Mayıs 1923 günü yapılan hükümet toplantısından sonra, İsmet Paşa’ya yapılmış olan tebligatı olduğu gibi bilginize sunacağım:

İsmet Paşa’ya iki şifreli telgraf yazıldı. Biri hükümetin kararı olarak Rauf Bey’in imzasıyla çekildi. Bu telgrafı, ben Kazım Paşa’ya yazdırdım. Ötekini bizzat yazdım ve kendi imzamla gönderdim. Rauf Bey’in imzasıyla çekilen telgraf şudur:

İsmet Paşa Hazretleri’ne

24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınız üzerine Gazi Paşa Hazretleri’nin başkanlığında toplanan Hükümet’in kararı aşağıda arz olunur:

Barışa engel olan önemli ve askıda kalmış meseleler, bizce bir bütün sayılmaktadır. Bu meselelerden herhangi biri nazik bir şekil aldığı zaman fedakarlığa davet edilir ve bu fedakarlığı zaruri görecek olursak, geride kalan meselelerin de aynı şekilde zararımıza çözülmesi ihtimalini kuvvetlendirmiş oluruz.

Yunan tazminatı konusunda fedakarlık yapılacak olursa, bu fedakarlık hiç olmazsa daha askıda bulunan ve bizce çözümü şart olan meselelerin lehimize sonuçlandırılması suretiyle barışa yardımcı olmalıdır.

Bundan dolayı, ancak, Düyun-ı Umumiye faizleri, işgal altındaki topraklarımızın kısa zamanda boşaltılması, adli işlerle ilgili formül ve şirketler tazminatı konularının Yunan tazminatı konularıyla birlikte ortaya konulması ve ancak lehimizde çözümü sağlanıp garanti edildiği takdirde, karşılığında bu fedakarlığın göze alınması uygun olabilir.

Bu formül çerçevesinde, en çok yarar sağlayacak bir barış yapılmasının mümkün olduğu ve bunun dışında uzun görüşmelerin iyi bir barış getirmeyeceği düşüncesinde olan kabine, konferansa son ve kesin şekilde tekliflerde bulunarak verilecek cevabı beklemenizi rica etmektedir.

Hüseyin Rauf

Benim yazdığım telgraf da şudur:

25.5.1923

24 Mayıs tarihli ve 141-144 sayılı telgraflarınızda yazılı olan hususlar Hükümet’te incelendi ve görüşüldü. Hükümet’çe alınan karar Hükümet Başkanlığı’ndan bildirildi. Benim düşüncelerim:

1 — Üzerinde durulması ve ısrar edilmesi gereken mesele, Yunan tazminatı meselesinde Türkiye’nin göze alacağı fedakarlık değildir. Belki bu fedakarlığa razı olunabilmesi için, barışın imzalanmasına engel olan köklü ve önemli meselelerin daha çözümlenmemiş ve beklendiği şekilde çözümlenebileceğini gösteren inandırıcı deliller bulunmamış olmasıdır. Gerçekte, çözümlendiği veya çözümlenebileceği tahmin edilen iktisadi meseleler, Ankara’da toplanmakta devam eden şirketlerle yapılacak görüşmelerin sonucuna bağlıdır. Bu şirketlerin ise aşırı isteklerde bulundukları şimdiden anlaşılmıştır.

2 — İktisadi ve mali meseleler, İtilaf Devletleri’nin görüşüne uygun olarak yani aleyhimizde çözümleninceye kadar, İstanbul’un boşaltılmasını geciktirmede direnmelerinden duyulan endişe büyüktür ve ciddidir. Hatta bu gecikmenin, Musul meselesinin İngiltere lehine çözüme bağlanıncaya kadar devam ettirilmesi de kuvvetli bir ihtimaldir.

3 — Borçlularımızın hangi çeşit para ile ödeneceği meselesinin de, Muharrem Kararnamesi’nin yürürlükte olduğunu belirten bir bildiri yayınlanması isteğinde ısrar edildikçe, lehimize çözümlenemeyeceği görülüyor.

4 — Adli işlerle ilgili çözüm formülü İtilaf Devletleri’nin teklifi üzerine kabul edilmiş olduğu halde, sonradan bundan vazgeçmeleri ve bu formülü tanımamakta direnmeleri dikkate değer.

5 — Bu bakımdan, Yunan tazminatı meselesinde, bizi fedakarlığa zorlamalarının sebebini şu şekilde düşünüyorum:

Yunanlılar, ordularını uzun süre silah altında tutmak ve yıpratmak istemiyorlar. Türkiye ile aralarında çözüme bağlanması gereken tazminat meselesini kendi isteklerine göre çözümletecek güvenilir ve sakin bir duruma geçmek ihtiyacındadırlar. İtilaf Devletleri ise, bizim hayati saydığımız meseleleri lehimizde çözümleme kararında değillerdir. Görüşmeleri mümkün olduğu kadar uzatarak ve her konu üzerinde bizi yıpratarak, en sonunda kendi lehlerinde fedakarlığa mecbur etmek kararındadırlar. Yunanlıların askeri harekat ile gayeye ulaşmalarına da razı olmadıklarından, maksatlarını bize baskı yaparak gerçekleştirmekle.

Yunanlıları sakin ve memnun bir duruma sokmak istiyorlar. Biz bu direnme karşısında fedakarlık yapmakla barışı sağlamaya hizmet etmiş olacağımızı sanmıyorum. Aksine, yine zaman geçecek ve barışın elde edilebilmesi için sonuna kadar fedakarlık yapmak mecburiyeti karşısında bırakılacağız. İzmir’in kurtarılışından bugüne kadar dokuz ay geçti.

Bu şekilde daha dokuz ay geçebilir.

Önemle gözönünde bulundurmak gerekir ki, belirsiz bir zaman boyunca beklemek zorunda kalmayı kabul edemeyiz.

6 — Aleyhimize olan meselelerde fedakarlık etmek, lehimize çözümü zaruri olan meseleleri olumlu bir sonuca götürememek bizi zayıf ve güç duruma sokar. Bunun için barışa temel olacak meselelerin hepsini bir bütün olarak dikkate almak, bunu ciddiyetle, açık ve kesin bir dille konferansın dikkatine sunmak ve kabulüne çalışmak; bu konuda garanti elde etmedikçe fedakarlığı gerektiren meselelerin çözümüne yanaşmaktan kesinlikle kaçınma zamanı gelmiştir.

7 — 24 Mayıs tarihli ve 144 sayılı telgrafınızla bildirilen son kararımızı uygulamakta acele etmemenizi rica ederim. Esası Meclis’ten gelen talimatın önemli noktası, mali iktisadi adli ve idari konularda hayat ve bağımsızlık haklarımızın tam ve güvenilir olarak kazanılmasıdır. Daha bu sonuç elde edilemediğine göre, fedakarlık noktasında ısrar göstermeyiniz.

8 — İtilaf Devletleri, bize hayat ve bağımsızlığımızla ilgili konularda ne yapıp yapıp aleyhimizde esaslı şartlar kabul ettirmeye karar vermedikçe, tazminat konusunda göstereceğimiz ciddi tutum üzerine, Yunan ordusunun hareketine izin veremezler; dolayısıyla kendilerinin de fiilen savaş durumuna geçmelerini uygun göremezler.

Eğer olumsuz görüşü benimsemekteki kararları kesin ise, Yunan tazminatı konusunda olmasa bile, İstanbul’un boşaltılması, borçların hangi tür para ile ödeneceği veya adli meseleler gibi bütün dünyayı ilgilendiren konularda ve elverişli bir ortam içinde bize karşı fiili hareketlere girişirler. Böyle olunca da biz daha zayıf bir duruma düşeriz.

9 — Yunanlıların Cumartesi günü konferanstan çekilmelerini önleyebilmek için, isteklerini kabul etmek lehimizde değildir.

 Böyle bir çekilmenin aynı harekete İtilaf Devletleri de katılmadıkça hiçbir anlam ve etkisi olamaz. Eğer konferanstan çekileceklerini bildirmenin anlamı, fiilen askeri harekata geçeceklerini önceden haber vermek ise, bu konuda İtilaf Devletleri’nden haklı olarak sorulacak noktalar vardır.

10 — Kısacası, böyle tepeden inme ve ansızın yapılan bir tehdit karşısında ve başlıbaşına bir konuda fedakarlığı kabul ettiğimizi söylemek, barışı uzaklaştırmak şeklinde anlaşılabilir. Tekrar ediyorum: İtilaf Devletleri’ni ana meseleleri çözmeye davet ediniz, efendim.
Mustafa Kemal

Bunlardan başka, İsmet Paşa’ya, kişiye özel işaretiyle de ayrıca şu kısa şifreli telgrafı çektim:

Şifre: 25.5.1923

Kişiye özel

İsmet Paşa Hazretleri’ne

Hükümet Başkanlığı ile Delegeler Heyeti’nin bütün yazışmalarını bir defa daha karşılaştırarak inceleme gereğini duydum. Bazı telgraflardaki ifade tarzından, arada yanlış anlamalar var gibi bir anlam çıkardım. Onarımla ilgili tazminatı kabul etmek veya etmemek konusunda ısrar yoktur Bunu açıklamak için, durumla ilgili düşünce ve görüşlerimi ayrıca bildirdim. Hasretle gözlerinden öperim, kardeşim.

Mustafa Kemal

Bu telgrafların metinlerinden, Karaağaç’a karşılık Yunan tazminatından vazgeçmeyi esas itibariyle kabul ettiğimiz açıkça anlaşılmaktadır.

Ancak ana meselelerde, zaruri ve hayati saydığımız hususların iyi bir sonuca bağlanması şartına da, İsmet Paşa’nın dikkati çekilmiştir.

İsmet Paşa’nın da bu telgraflardan çıkardığı anlam ve güttüğü maksat bu olmuştur.

İsmet Paşa, Rauf Bey’den, düşüncelerinin bana aynen bildirilmesini istediği 24 Mayıs 1923 tarihinde, doğrudan doğruya bana da bir telgraf çekmiş… 24 Mayısta çekilmiş olan bu telgrafı ben 26 Mayısta aldım. Telgraf Dışişleri şifresiyle gelmiş ve Rauf Bey tarafından görüldükten sonra bana gönderilmişti. Halbuki bu telgraf bir bakıma Rauf Bey’den şikayet anlamı taşıyordu. İsmet Paşa’nın telgrafı şudur.

Lozan

Çekilişi: 24.5.1923

Alınışı: 26.5.1923

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Durumla ilgili olarak Hükümet Başkanlığı’na etraflı bir rapor sundum. Hükümetle aramızda esaslı anlaşmazlık vardır. Uyuşma olmazsa geri dönmek zorunda ve kararındayım. Raporumun yüce Başkanlığınıza ulaştırılmasını açıkça belirttim ve istirham ettim. Konferans son günlerinde ve durum gecikmeye tahammülü olmayan bir andadır.

Düşünceme göre, barış, ileri sürdüğüm görüşler çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Büyük Millet Meclisi Başkanı Zatıdevletlerinin bu olağanüstü zamanda genel durumu yakından takip buyurmaları istirham olunur.

Diğerlerinden bir gün gecikmeyle gelen bu telgraf; olduğu gibi Gazi Paşa Hazretleri’ne sunulacaktır.

Hüseyin Rauf

Aynı gün İsmet Paşa’ya şu cevabı verdim:

Şifre: Makine başında

Ankara, 26.5.1923

İsmet Paşa Hazretleri’ne

24 Mayıs tarihli ve 145 sayılı şifreyi 26 Mayısta aldım. Ondan önce kısa ve uzun iki şifre yazdım. Durumu takip ediyorum. Geri dönme kararınızın nedeni, tazminat konusunda fedakarlık olduğuna göre, doğru değildir. Bildirdiğim hususlar çerçevesinde teşebbüse devam edildiği takdirde, daha elverişli bir safhaya geçeceğinizi umarım. Hükümet ile aranızda sezilen görüş ayrılığı giderilebilir. Gözlerinizden öperim, efendim.

Gazi Mustafa Kemal

İsmet Paşa, 26 Mayıs 1923 tarihinde Hükümet Başkanlığı’na yazdığı raporlarda, Hükümet Başkanlığı’nın yazılarını, benim telgraflarımı ve delegelerimize verilmiş olan esas talimatı dikkate aldığımı ve o yolda hareket ettiğimi açıkladıktan sonra, 26 Mayıs günü öğleden sonra, İtilaf Devletleri delegelerinin, Yunan tazminatına karşılık Karaağaç’ın kabul edilmesi yolundaki tekliflerini kabul ettiğini söylemiş olduğunu, diğer meseleleri de birkaç gün içinde sonuçlandırabileceğini bildirmiş…

Rauf Bey, bu raporları bana 27 Mayıs 1923 tarihinde şu yazısına ilişik olarak gönderdi.

154/155 27.5.1923

Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı’na İsmet Paşa Hazretleri’nden gelen 26 Mayıs 1923 tarihli telgraf sureti ilişik olarak yüce huzurlarına takdim kılındı, efendim.

Hüseyin Rauf

Dışişleri Bakanlığı Vekili

Rauf Bey, aynı tarihte İsmet Paşa’ya da şu tebligatta bulunmuş:

27.5.1923

İsmet Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 26 Mayıs 1923 tarih ve 151 sayılı

telgraf.

Delegeler Heyeti’nin Yunan tazminatı ile ilgili tutumu, Hükümet’in talimatına açıkça aykırı görülmüştür. Güç durumda kalan Hükümet, milli çıkarları gözönünde tutarak, tarafınızdan bildirildiği üzere, önemli meselelerin üç dört gün içinde sonuçlandırılacağı yolundaki kanaatin gerçekleşmesini beklemekle birlikte, düşünce ve görüşlerini değiştirmeyecektir. Önceki telgrafta belirtilen öteki temel meselelerle fedakarlığın söz konusu olamayacağı kesinlikle bilinmelidir, efendim.

Hüseyin Rauf

İsmet Paşa’nın, Karaağaç’a karşılık tazminattan vazgeçilmesini bildiren raporlarını gördükten sonra, 25 Mayıs 1923 tarihli ve Rauf Bey imzalı talimat telgrafını açıklamak üzere kendisine şu telgrafı yazdım:

27.5.1923

İsmet Paşa Hazretleri’ne

Hükümet’in kararında başlıca üç ana nokta vardı. Birincisi: Onarımla ilgili tazminat meselesinde fedakarlık, askıda kalan önemli meselelerin lehimize sonuçlandırılması karşılığında yapılmalıdır. İ

kincisi: Düyun-ı Umumiye faizleri, düşman işgalindeki topraklarımızın boşaltılması, adli meselelerle ilgili formül ve yabancı şirketlere ödenecek tazminatı, -yani on iki milyon liranın, şahısları ve uyrukları hangi milletten olursa olsun, bütün şirketlere ait olduğu kabul edilerek bunun dışında bir tazminatın söz konusu edilmemesi- meselelerinin, tazminat meselesiyle birlikte ele alınması ve bu dört meselenin lehimize çözümü sağlanabildiği takdirde, tazminat meselesinde fedakarlık yapılabilir. Üçüncüsü: Konferansa son ve kesin tekliflerde bulunarak cevap beklemek.

Delegeler Heyeti’nin tutum ve anlayışında Hükümet’in görüş ve talimatına uymayan noktalar şunlardır:

1 — Delegeler Heyeti, yalnız askıda kalan meseleleri bir bütün olarak kabul etmiş, tazminat meselesini bunun dışında tutmuştur.

2 — Görüşmelerin, Yunanlıların konferanstan çekilmesi üzerine kesilmesinde ve Mudanya sözleşmesinin Yunan ordusunun yeniden saldırmasıyla bozulmasında sakınca görülerek, öteki meselelerde anlaşmaya varılamazsa, görüşmelerin tarafımızdan kesilmesi tercih edilmiştir. Bu nokta, üzerinde düşünülmeye değer.

3 — Yunan onarım tazminatı konusunda fedakarlığı kabul ettikten sonra, öteki meseleleri birkaç gün içinde sonuçlandırma yoluna gidilmesi de önemlidir. Bakanlar Kurulu’nda henüz böyle bir kanaat oluşmuş değildir. Önemli meseleler gerçekten üç dört gün içinde lehimize sonuçlandırılabilirse, tazminat meselesine öncelik verilmesinde düşünülen sakıncalar giderilmiş olur. Muharrem Kararnamesi’nin (211) yürürlükte olduğu hususunun belirtilmesine önem verilmesinin, ancak çözümlenmesi ümidini beslediğimiz meselelerden sonraya bağlı olduğu bildirilmektedir.

4 — Konferansın, kuponların ödenmesi meselesi yüzünden kesilmesinin içeriye ve dışarıya karşı bizi daha kuvvetli bulunduracağı düşüncesi de üzerinde iyiden iyiye durmaya değer.

Bu konuda bütün yabancılar aleyhimizdedir. İşin içyüzünü kamuoyuna açıklamak tazminat meselesi kadar kolay değildir. Tazminat meselesinde yabancıların da bizi haklı görmesi için sebepler vardır.

5 — Önemli meselelerde, görüşmelerin kesilmesine bizim yol açmış olmamız, fiili hareketlerle birlikte olmadıkça, İtilaf Devletleri’nin isteğine uygun düşer. Bu sebeple, eğer görüşmeler kesilecekse bunun Yunan saldırısı üzerine yapılması, bizi haklı durumda gösterirdi görüşü vardır.

6 — Kısacası, Hükümet ile Delegeler Heyeti arasındaki anlaşmazlık noktaları önemlidir.

Hükümet’te olupbittiler karşısında bırakılma endişesi doğmuştur. Bunun için, bildirdiğiniz üzere, önemli meselelerin birkaç gün içinde mutlaka sonuçlandırılmasına ağırlık vererek, tazminat meselesine öncelik vermenin doğuracağı sakıncaların giderildiğini göstermek lazımdır. Daha şimdiden fedakarlıkta bulunmanın, öteki meselelerin sür’atle ve lehimizde çözüme bağlanacağı hususunda verilen sözlere karşılık olduğunu gerekenlere ciddi olarak söylemek ve eğer sonunda görüşmeler mutlaka kesilecekse, bunun onların sebep olduğu ve saldırgan görünecekleri bir yolda kesilmesini sağlamak gerekir.

7 — Bugünlerde en ince değişiklikleri ve özellikle göstereceğiniz fedakarlıktan sonra İtilaf Devletleri delegelerinde beliren zihniyeti bildiriniz. Çünkü, bize gözdağı vererek başarıya ulaşmaktan doğacak yeni ümitlerinden haklı olarak endişe ediliyor, efendim.

Gazi Mustafa Kemal

İsmet Paşa, 28 Mayıs 1923 tarihinde, Rauf Bey’e yazdığı, telgrafta diyor ki: Usulde, yani bir meseleyi önce veya sonra söz konusu etmek gibi esas direktifte değil; uygulama şekli üzerinde aramızda ayrılık belirmiştir. Yunan tazminatı meselesi daha kesin bir çözüme bağlandığı gibi, öteki ana meseleler de bundan sonra görüşüleceğinden, Cuma ve Cumartesiye kadar bütün meselelerde konferansın kesin tutumunun anlaşılacağı sanılmaktadır.

 Yunan tazminatı konusundaki fedakarlığı, bizi ilgilendiren mali ve iktisadi konularda bu davranışımızın dikkate alınacağı kaydıyla yaptığımızı söylemiştim. Bu bakımdan, eğer öteki meselelerde anlaşmazsak, Yunan tazminatı da alacağımız genel karara bağlı olur.

Eğer esas talimatlara uymakla birlikte, beklenmedik talimatlara, nihayet çeşitli meselelerin görüşülme ve çözümlenmesinde verilecek kesin emirlere, önemli talimatlara bütünüyle ve harfi harfine uyamadığımız kabul buyurulursa, bu durum, istemediğimizden değil, fakat gerçekten mümkün olmadığındandır.

Bendeniz aramızdaki bu görüş ayrılığını zamanında görmüş ve açıkça ortaya konmasını istirham etmiştim. Henüz hiçbir şey imza edilmemiş, hiçbir taahhüde girilmemiştir. Eğer bu tutumumuz yanlış sayılıyorsa, onun görüşünüze göre düzeltilmesi imkanı vardır.

Kısacası, barış meselesinin yüzde doksan beşi çözümlenmiştir. Üzerine benden sonra görev alacak kimse için güçlükler azalmış ve basitleşmiştir.

Öte yandan, eğer barış yapılmaz da görüşmeler kesilirse, bizim tutumumuz bu kesilmeyi daha elverişsiz bir duruma sokmayacaktır. Herhalde emir ve karar Hükümet’in ve yüce Başkanlığınızındır.

İsmet Paşa, aynı gün bana da cevap verdi. Bu cevabı olduğu gibi bilginize sunayım:

Lozan

Çekilişi: 28.5.1923

Gelişi: 29.5.1923

1/1016
Hükümet Başkanlığı’na

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Durum, Hükümet’e gönderdiğim raporda bildirilmiştir. Her gün birer mesele ele alınmak üzere, bütün meseleleri önümüzdeki günlerde görüşeceğiz. Elbette Yunan tazminatını askıda kalan bütün meselelerin çözümünde sürekli bir silah olarak kullanacağız.

Bu imkanı elde tuttuk. Yunan tazminatı meselesini çözümledikten sonra diğerlerinde bize gözdağı vererek bir sonuç alma ümidi besleyen olmadı. Aksine, tehdit vasıtası ortadan kalktı. Durum sakinleşti. Eğer eninde sonunda görüşmeler kesilirse, ya Yunan Ordusu kendisi için özel bir sebep bulunmadığından harekete geçmeyecek veyahut da ötekilerle birlikte ve onların davası için ilerlediğini ortaya koyup ispat edeceğiz. Her iki durum da maddi ve manevi bakımlardan, tazminat bahanesiyle, Yunan ordusu ile çarpışmaya başlamaktan daha önemli ve uygun görülmüştür. Hükümeti oldubittiler karşısında bırakma endişesine yer yoktur.

Tutumumuz genel duruma göre değerlendirilirse, anlaşmazlığın uygulama yönteminde olduğu kabul edilebilir. Daha önce bu anlaşmazlığı da arz etmiştim. Ana konuların hepsinin birkaç güne kadar görüşüleceği arz olunur.

İsmet

İsmet Paşa’ya şu telgrafı çektim:

29.5.1923

İsmet Paşa Hazretleri’ne

Zatıdevletlerinin, barışla ilgili konuların büyük ölçüde çözümlenmiş olduğu yolunda verdiği bilgi sevindirici olmuştur. Tasarladığımız üzere, durumu birkaç gün içinde aydınlığa kavuşturabilirseniz, çok rahatlayacağız. Başarılı olmanızı dilerim. Fevzi Paşa Hazretleri de Ankara’dadır. Durum aydınlanıncaya kadar burada kalacaktır. Gözlerinizden öperim.

Mustafa Kemal

İsmet Paşa, bu telgrafımdan sonra çalışmalarına devam etti. Rauf Bey’in ve Bakanlar Kurulu’nun da bu konu üzerinde daha fazla direnmesini önledim.

Bir aya yakın bir zaman her iki taraf da yatışmış gibi göründü. Bu süre içinde, İsmet Paşa, çeşitli konular üzerinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nın görüşlerini soruyordu.


 211) 1881 Kasımında (Arap takvimiyle Muharrem ayında) Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar) yönetiminin kurulması ile ilgili kararı.

Kuponlar ve imtiyazlarla ilgili yazışmalar iki tarafı yeniden sinirlendirdi

Kuponlar ve imtiyazlar konusunda aralarında geçen bir yazışma iki tarafı yeniden sinirlendirmiş. İsmet Paşa’nın 26 Haziran 1923 tarihinde Rauf Bey’in bir yazısına verdiği cevapta şu cümleler vardır:

Kuponlar meselesi çözümlenmeden imtiyazlar meselesinin çözümlenmesine gitmeyeceğiz. Zaten sorduğumuz soru, kuponlar meselesine bir çözüm yolu bulduktan sonra, takip edeceğimiz tutumla ilgili talimat almak içindi. Hükümet bu konuda suskunluk gösteriyor. Konferans görüşmelerinde, Delegeler Heyeti’nin, ana talimattaki kısıtlamalar dışında, bütün davranışlarının ayrıntılı olarak Ankara’dan idare edilme istek ve eğilimi, görüşmelerin memleket için en yararlı bir şekilde idaresini ve hayırlı bir barışa ulaşma gücünü, Delegeler Heyeti’nin elinden almaktadır.

Hükümetçe tercih buyurulan bu yolun, 93 Seferi’nin (212) saraydan idaresinden farkı yoktur.

Bize karşı, güvensizlik duyulduğu ve yetersiz olduğumuz hususunda durmadan ifade buyurulan kanaat süregeldikçe bizim aracılığımızla barış yapılabileceği düşünülemez.

Hükümetin görüşlerini, İtilaf Devletleri’ne olduğu gibi kabul ettirebileceğine inanan bir heyetin ve tabiatiyle yüksek şahsiyetinizle olan ilgisi dolayısıyla Maliye Bakanı Beyefendi’nin doğrudan doğruya sorumluluk yüklenerek konferansa hareket buyurmalarını rica ediyoruz.

Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey’di. Bu telgrafı okudum ve Rauf Bey’e cevap verdim. İsmet Paşa’ya da şunu yazdım:

Kişiye özel 26.6.1923

İsmet Paşa Hazretleri’ne

26.6.1923 tarihli cevap telgrafınızı okudum. Çok sinirli olarak yazılmıştır. Bunu gerektirecek hiçbir duygu, düşünce ve davranış yoktur. Sizi haksız buldum. İçinde bulunduğunuz güçlükler ve çektiğiniz sıkıntılar takdir edilmektedir. Bundan sonra belki, daha da artacaktır. Bu kırgınlığın sebebi Ankara değil, orada her gün yeni bir hile yaratanlardır.

Çalışmalarınızı yılmadan ve soğukkanlılıkla olumlu bir şekilde sonuçlandırmaya himmet ediniz. Arada yanlış anlaşılmayı gerektirecek bir durum görmüyorum. Çalışma alanınız sınırlı değildir. Fakat yapılacak işler sınırlı olduğu ve pek önemli meselelerle karşı karşıya bulunduğunuz için, durum kendiliğinden sıkıntılı olmuştur. Gözlerinizden öperim.

Gazi Mustafa Kemal


212) 1877–1878 Türk- Rus Savaşı’nın.

Rauf Bey’in aradaki görüş ayrılığını, kendisi ile İsmet Paşa arasında başlıbaşına bir mesele sayması doğru değildir

Saygıdeğer Efendiler, görülüyor ki, İsmet Paşa ile olan yazışmalarımda, onu incitebilecek sözler de vardır. Sonuna kadar da buna benzer ciddi emirlerim olmuştur.

İsmet Paşa’nın da bana aynı şekilde ifadeler kullandığı olmuştur. Bakanlar Kurulu kararlarında benim görüşlerimin de yer aldığını, İsmet Paşa’ya gerektikçe bildiriyordum. Buna göre; İsmet Paşa’nın Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nı hedef alan bazı şikayetleri, yalnız Rauf Bey’in şahsıyla ilgili sayılmazdı.

Bütün bakanlarla ilgiliydi. Hatta bana da dokunuyordu.

Rauf Bey’in bu görüş ayrılığını, kendisi ile İsmet Paşa arasında başlıbaşına bir mesele sayması ve öyle saydırmaya kalkışması doğru değildir.

Her durumda ve her konuda talimat verenler o talimatı, uzakta ve özellikle talimat verenin içinde bulunmadığı şartlar altında uygulayan kimse arasında görüş ayrılığı olabilir. Esasta bir değişiklik yapılmamak şartıyla, durum gereğine göre idare edilir.

İsmet Paşa’nın, durumun izlenmesi için benim dikkatimi çekmesi de mazur görülmelidir. Çünkü, konu gerçekten ciddi ve hayati idi.

Rauf Bey, görüşmeleri bitirip barışı hazırlayan İsmet Paşa’nın sonuçla ilgili olarak Hükümet’in görüşünü soran telgrafına cevap vermemişti

Nihayet, Efendiler, Temmuz ortalarında konferans sona erdi. İsmet Paşa, barış antlaşması imzalanmadan önce Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’e, konferansın son bulduğunu ve meselelerin ne şekilde çözüme bağlandığını bildirmiş… Rauf Bey, olumlu veya olumsuz hiçbir cevap vermemiş…

 İsmet Paşa, bekleyiş içinde geçirdiği bu günlerde çok üzülmüş. Hükümetin hiçbir cevap vermeyişini, Ankara’da bir kararsızlığın hüküm sürmekte olduğuna bağlamış… Rauf Bey’e yazdıktan üç gün sonra 18 Temmuz 1923 tarihinde durumu bana da bildirdi.

Telgrafında, Hükümet’i kararsızlığa düşürebileceğini tahmin ettiği noktaları birer birer sayıp açıkladıktan sonra, düşüncelerine şu sözlerle son veriyordu:

Eğer hükümet kabul ettiğimiz noktalardan geri dönmemiz hususunda kesinlikle ısrar ediyorsa, bunu bizim yapmaklığımıza imkan yoktur. Benim düşüne düşüne bulduğum yol, İstanbul’daki İtilaf Devletleri komiserlerine, imza yetkisinin bizden alındığını bildirmektir. Gerçi, bu durum, bizim için yeryüzünde görülmemiş bir skandal olur.

Fakat vatanın yüksek çıkarları, şahsi düşüncelerin üstünde olduğundan, Milli Hükümet istediği gibi hareket eder. Hükümetten teşekkür beklemiyoruz. Yaptıklarımızın muhasebesi milletin ve tarihin yargısına bırakılmıştır.

Efendiler, İsmet Paşa’nın yürüttüğü ve sonuçlandırdığı işin ne kadar önemli olduğunu açıklamaya gerek yoktur. Bu işin sonuçlandırıldığı, son günün, imza gününün geldiğini bildiren telgrafa sevinçle ve can atarak cevap verileceğini kabul etmek tabiidir.

Ankara ile Lozan arasında, bir veya iki günde haberleşmek mümkündü. Üç gün geçtiği halde, hiçbir cevap verilmemiş olması, en basit bir anlayışla, Hükümet Başkanı’nın işi önemsemediğini ve aldırmazlıkla karşıladığını gösterir.

Yapılan işin hükümetçe noksan görülerek, kabul edilmemesi yoluna gidildiği ve bundan dolayı da cevap verilmemekte olduğu zannına da düşülebilir. Bu durum karşısında, işi bitirmek için büyük ve tarihi sorumluluk yüklenerek imza kullanacak olan zatın ne kadar güç bir durumda kalacağı düşünülürse, İsmet Paşa’nın üzüntü ve ıztırap çekmesini haklı görmek gerekir.

İsmet Paşa’ya barış antlaşmasını imzalamasını bildirdim

İsmet Paşa’nın telgrafına hemen şu cevabı verdim:

Ankara, 19.7.1923

İsmet Paşa Hazretleri’ne

18 Temmuz 1923 tarihli telgrafınızı aldım. Hiç kimsede kararsızlık yoktur. Elde ettiğiniz başarıyı en sıcak ve içten duygularımızla tebrik etmek için, antlaşmanın usulüne göre imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz, kardeşim.

Gazi Mustafa Kemal

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Başkomutan

İsmet Paşa’nın çektiği ıztırap

İsmet Paşa, bu telgrafıma cevap verdi. İsmet Paşa’nın ıztırabının derecesini gösteren bu cevabı, aynı zamanda temiz kalpliliğini, içtenliğini ve özellikle alçak gönüllülüğünü de gösteren bir belge olduğu için, aynen bilginize sunuyorum:

Sayı: 338 Lozan, 20.7.1923

Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı bir düşün. Büyük işler yapmış ve yaptırmış adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim, aziz şefim.

İsmet

Lozan Barış Antlaşmasını hazırlayan ve imzalayanlara teşekkür ve kendilerini kutlama

Efendiler, İsmet Paşa, 24 Temmuz 1923 günü antlaşmayı imzaladı. Kendisini tebrik etme zamanı gelmişti. Aynı gün şu telgrafı çektim:

Lozan’da Delegeler Heyeti Başkanı

Dışişleri Bakanı İsmet Paşa Hazretleri’ne

Millet ve hükümetin zatıalilerine vermiş olduğu yeni görevi başarıyla sona erdirdiniz. Memlekete biribiri ardınca yaptığınız yararlı hizmetlerle dolu ömrünüzü bu defa da tarihi bir başarıyla taçlandırdınız.

Uzun çarpışmalardan sonra vatanımızın barış ve istiklale kavuştuğu bu günde, parlak hizmetiniz dolayısıyla zatıalinizi, pek sayın arkadaşlarımız Rıza Nur ve Hasan Bey’leri ve çalışmalarınızda size yardım eden bütün Delegeler Heyeti üyelerini şükran duygularımla kutlarım.

Gazi Mustafa Kemal

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Başkomutan

Rauf Bey kutlamak istemiyor

Efendiler, Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey’in İsmet Paşa’ya kutlama telgrafı çekmediğini anladım. Kendisine bunun gerekli olduğunu hatırlattım. Rauf Bey’e bu konuda diğer bazı arkadaşlar da uyarıda bulunmuşlar.

Daha sonra öğrendim ki, Rauf Bey, İsmet Paşa’yı kutlamayı ve ona yaptığı bu önemli ve tarihi görevden dolayı teşekkürü gerekli görmüyormuş. Yapılan uyarı üzerine Kazım Paşa’ya bir mektup yazarak, ondan kendi adına, İsmet Paşa’ya bir kutlama telgrafı yazmasını rica etmiş. Bunun anlamı nedir?

Kazım Paşa, bu mektubu Bahriye Vekili (213) İhsan Bey’in evinde bulunduğu bir sırada almış. Maliye Bakanı Hasan Fehmi Bey de orada imiş…


 213) Deniz Bakanı.

Rauf Bey’in yazdığı veya yazdırdığı telgraf

Hep birlikte, Rauf Bey’in ağzından uygun bir telgraf müsveddesi yaparak İsmet Paşa’yı kutlamışlar ve ona teşekkür etmişler. Bu müsveddeyi bir zarfa koyup Rauf Bey’e göndermişler.

Fakat Rauf Bey müsveddeyi beğenmemiş. İsmet Paşa’ya başka bir telgraf yazmış veya yazdırmış. Rauf Bey, Kazım Paşa’yı gördüğü zaman demiş ki: Sizin yaptığınız müsveddede sanki her işi yapan İsmet Paşa imiş gibi gösteriliyor. Biz burada bir şey yapmadık mı?

Efendiler, Rauf Bey’in yazdığı veya yazdırdığı telgraf metni, kendisinin duygu ve düşüncelerini gizlememektedir. Arzu buyurursanız o telgrafı da olduğu gibi bilginize sunayım:

Şifre 27.7.1923

Lozan’da Delegeler Heyeti

Başkanlığı’na

İlgi: 20 ve 24 Temmuz, 347 ve 348 sayılı telgraflar:

Birinci Dünya Savaşı’nın sonsuz ıztıraplarından kurtulmak ve milletimizin dünya barışını kurmakta ne büyük bir rolü olduğunu fiilen ispat etmek üzere imzaladığımız Mondros Ateşkes Anlaşmasına rağmen, en feci ve insafsız saldırılara uğramış; bunun arkasından yaşama hakkımızı ve istiklalimizi ayaklar altına – alan Sévres Antlaşması yapılmıştı.

Yüzyıllar boyunca hür ve bağımsız olarak yaşamış olan aziz Türkiye’nin asil halkı, uğradığı haksız ve feci saldırılar karşısında bütün şuuru ve bütün varlığıyla yaşama hakkını ve istiklalini kurtarmak için ayaklanarak kurduğu yılmaz ve yenilmez milli ordusuyla Büyük Önderimiz ve Başkomutanımızın ve kahraman komutanlarımızın sevk ve idaresiyle zaferden zafere yürüdü.

Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti’nin milletten aldığı kudret ve kuvvetle ve ordularının pek yüksek savaş kabiliyetiyle elde ettiği bu başarı ve zaferlerin, Lozan’da aylardan beri süregelen barış görüşmeleri sonunda, milletlerarası bir belge ile belgelenmiş olması, milletimize yeni bir çalışma ve huzur dönemi hazırlamıştır.

Bakanlar Kurulu, azimli ve fedakar milletimizin yaşama hakkını ve istiklalini güven altına alan bir antlaşmanın yapılmasındaki çalışmalardan dolayı başta zatıdevletleri olmak üzere, delegelerimiz Rıza Nur ve Hasan Beyefendi’lere ve müşavirlerimize tebriklerini sunar, efendim.

Hüseyin Rauf

Bakanlar Kurulu Başkanı

Rauf Bey, Lozan Antlaşması’nı yapan İsmet Paşa’yı kutlama vesilesiyle Mondros Ateşkes Anlaşması’nı yapan kendisini savunmaya çalışıyor

Efendiler, Rauf Bey, Lozan Antlaşması’nı yapan ve ona imzasını koyan İsmet Paşa’yı tebrik vesilesiyle, kendisinin yaptığı ve imzasını koyduğu Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan bahsetmeyi ve onu ne kadar önemli ve yüksek amaçlarla imza ettiğini söyleyerek kendisini savunmayı gerekli görüyor.

Mondros Ateşkes Anlaşması, Osmanlı Devleti’nin müttefikleriyle birlikte uğradığı acı yenilginin yüz kızartacak bir sonucudur. O anlaşma hükümleridir ki, Türk topraklarını yabancıların işgaline sundu.

O anlaşmada kabul edilen maddelerdir ki, Sévres Antlaşması hükümlerinin de kolaylıkla kabul ettirilebileceği düşüncesini yabancılara mümkün ve akla yatkınmış gibi gösterdi.

Rauf Bey, o ateşkes anlaşmasını milletimizin dünya barışını sağlamakta ne büyük bir amil olduğunu fiili olarak ispat etmek amacıyla imzaladığını, söylüyorsa da, bu hayali cümle ile kendinden başka kimseyi avutmaz.

Çünkü böyle bir amaç yoktu.

Rauf Bey’in, telgrafına Mondros Ateşkes Anlaşması ile başladığına bakılırsa, bu anlaşmanın Lozan Konferansı için bir başlangıç olduğunu ve Lozan barışının da Rauf Bey’in yaptığı Mondros Ateşkes Anlaşması’nın sonucu olduğunu söylemek eğiliminde bulunduğuna hükmedilebilir.

Rauf Bey zaferler kazanmış ordunun başından Lozan’a giden zata zaferden zafere yürüyen ordunun hikayesini anlatıyor

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 24. Bölüm ( Lozan Konferansı’nın ikinci safhası ve yeni seçimlerde milletin gösterdiği uyanıklık … Türk Delegeler Heyetinin Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlık )

Lozan Konferansı’nın ikinci safhası ve yeni seçimlerde milletin gösterdiği uyanıklık

Efendiler, Lozan Konferansı, 23 Nisan 1923’te yeniden toplandı. Delegeler Heyeti’miz Lozan’da yeniden barışı sağlamaya çalışırken, ben de yeni seçimler ile meşgul oluyordum.

Yeni seçimlere, bilinen ilkelerimizi ilan ederek katıldık. Görüşlerimizi kabul edip milletvekili olmak isteyen kimseler, önce ilkeleri kabul ettiğini ve görüşlerde birleştiklerini bana bildiriyorlardı. Adayları ben tespit edecek ve zamanı gelince partimiz adıyla ilan edecektim.

Bu yolu benimsemiştim. Çünkü, yapılacak seçimlerde, milleti aldatarak, çeşitli maksatlarla milletvekili olmaya çalışacakların çok olduğunu biliyordum. Konuşmalarım ve uyarmalarım memleketin her tarafında büyük bir samimiyet ve güvenle karşılandı.

Bütün millet, ilan ettiğim ilkeleri tamamen benimsedi. Bu ilkelere, hatta şahsıma muhalefet edeceklerin milletçe milletvekilliğine seçilmesine imkan kalmadığı anlaşıldı.

Nurettin Paşa’nın bağımsız milletvekili olma teşebbüsü ve yayınladığı hal tercümesi

Gerçekten, bazı seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma teşebbüsünde bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin Paşa da milletvekili olmak teşebbüsünde bulunmuştu. Mümkün olmadı. Nurettin Paşa, bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa’da gerçekleştirdi.

Paşa’nın kendi başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her zaman olduğu gibi, kendi usulünce ve gerektiği şekilde propaganda yaptırmaktan geri kalmadığı da anlaşılmıştı. Bu yoldaki teşebbüslerden ve yapılan yayınlardan herkesin dikkatini çekmiş olanı özellikle hal tercümesidir.

Nurettin Paşa, yeni seçim yılı olan 1923’te, Abit Süreyya Bey adında bir şahsa (A. S.) baş harflerini taşıyan bir hal tercümesi yayınlattı.

Abit Süreyya Bey, Abdülhamid’in başkatiplerinden rahmetli Süreyya Paşa’nın oğludur. Meşrutiyetten önce, Nurettin Paşa gibi ve onunla birlikte fahri hünkar yaveri idi. Birinci Dünya Savaşı’nda İzmir’de ve İstiklal Savaşı’nın sonunda, Nurettin Paşa karargahının bulunduğu İzmit’te ordu müteahhitliği yaptı.

Nurettin Paşa’nın hal tercümesinin yer aldığı broşürü hazırlayan Abit Süreyya Bey değildir. Broşür kendisine yazılı olarak verilmiştir. Ondan, adının baş harflerini koyması ve ortağı bulunduğu Matbaa-i Osmaniye’de bastırması Nurettin Paşa tarafından rica edilmiştir.

Bu broşürün kapağında şu yazılar okunur:

İzmir Fatihi, Afyonkarahisar ve Dumlupınar Savaşlarının galibi Gazi Nurettin Paşa Hazretleri’nin hal tercümesi.

Efendiler, on dokuz sayfadan ibaret olan bu hal tercümesi broşürünün ne kadar insan tarafından okunduğunu bilmiyorum. Ben, bu hal tercümesinin memleketin bütün aydınları tarafından okunmasını çok yararlı ve eğitici buluyorum. Yalnız, bu broşürü okuyanların veya okuyacak olanların, broşürde temas edilen olaylar ve işlerle ilgili olarak başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek, metinle gerçeği karşılaştırmaları ve ona göre hüküm vermeleri gerekir.

Bu broşürün niteliği ve nasıl bir anlayışı ortaya koyduğu konusunda bir fikir edinebilmek için, bazı noktalarını hep birlikte gözden geçirelim:

Broşürün kapağındaki yazılardan sonra, metnin başlığında da şu sözler vardır:

Kutülamare’nin kuşatıcısı, Bağdat’ın savunucusu, Yemen, Selmanpak, Batı Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşları galibi ve İzmir fatihi.

Nurettin Paşa’nın kendi kendine takındığı kuşatıcı, galip, fatih ünvanları hakkındaki görüşümü belirtmeyi daha sonraya bırakarak, broşürün metnine girelim.

Paşa, Konyar adındaki Türk aşiretinden rahmetli Mareşal İbrahim Paşa’nın oğlu ve Hazret-i Peygamber soyundan gelen Ayan üyesi ve Şeyhü’l-Vükela (199) Bursalı merhum Rıza Efendi’nin torunlarından imiş… Bu bilgilere ve ifade biçimine göre Mehmet Nurettin Paşa hem Türk hem de Arap’tır.

Babası ve büyük babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam olmasıyla övünen Bizans İmparatoru Theodosius’a babası ve anası Türk olan Attilanın ben de, büyük ve asil bir milletin evladıyım dediğini hatırlatmadan geçemeyeceğim.

Resmi okullardaki öğrenim dışında özel öğrenim de görmüş olan Nurettin Paşa 1893’te Harp Okulu çıkışlı olup Hassa Ordusu (200) Erkan-ı Harbiyesi’ne atanmış…

Nurettin Paşa, kurmaylık tahsili yapmamış ve o sınıfa girmemiştir. Bu bakımdan ordu karargahına kurmay olarak atanamaz. Olsa olsa, bir asker! birliğe gönderilmeyip ordu kurmaylığında karargah emir subaylığı veya buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir… Genç bir teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak, elbette övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Askeri bir birliğe tayin edilmek ve orada askerliğin disiplin ve güçlüklerine alışmak şarttır.

Nurettin Paşa, 1887’de gönüllü olarak Türk-Yunan Harbi’ne katılmış ve Başkomutanlığa tayin edilen Gazi Osman Paşa’nın yaverliğine ve İstanbul’a dönüşünde hünkar yaverliğine, refakat subaylıklarına getirilmiş.

Bilindiği üzere, Gazi Osman Paşa, İstanbul’dan Selanik’e kadar gitmiş fakat savaş meydanına gitmeden Selanik’ten geri dönmüştür. Savaşa katılmamış bir komutanın yaverliğine ve ondan sonra da Sultan Hamid’in yaverliğine ve birtakım refakat subaylıklarına tayin edilmiş olmak, bilmem ki, ne dereceye kadar anlatılmaya ve övünülmeye değer görülebilir.

Nurettin Paşa, sırasıyla yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında Selanik’te Üçüncü Ordu Kurmaybaşkanlığı Özel Şube Müdürlüğü’ne tayin edilmiş… Nurettin Paşa’nın hangi sıra ile albaylığa kadar yükselmiş olduğu, Meşrutiyet’in ilanından sonra rütbesinin yeniden binbaşılığa indirilmiş olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selanik’te, Üçüncü Ordu Kurmay Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü’ne tayinini anlamak güçtür.

Çünkü, benim de Kurmay Başkanlığı’nda bulunduğum bu orduda, denildiği gibi bir özel şube yoktu. Belki de ordu komutanı olan babası, oğlu için, özel ve gizli işlerle uğraşan bir özel şube kurmuş olacak…

Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılabının yapılmasına ve ihtilalin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine hizmet ve yardımda bulunmuşlar…

Hal tercümesi broşüründe, Nurettin Paşa’nın iki defa Sultan Hamit tarafından tutuklattırılıp sorguya çekildiği, bir defasında sürülmesine ve diğer bir defasında da askerlikten kovularak altı yıl hapsine karar verildiği ve fakat babasının, araya girip yalvarması üzerine kurtulduğu hikayesinden sonra… İstanbul’dan bir yolunu bulup yine Rumeli’ye geçerek, 1908 Meşrutiyet inkılabının hazırlanmasına ve gerçekleştirilmesine diğer arkadaşlarıyla birlikte hizmet etmiştir sözleri yazılıdır.

Nurettin Paşa’nın gördüğü zulmü kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki, Sultan Hamit, Nurettin Bey’e hürriyetçi düşüncelerinden dolayı kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa yükselterek sırmasını artırır ve sevilip okşansın diye babasına teslim edermiş…


 199) Osmanlı Devleti’nde nazırların en yaşlısına verilen ünvan.

200) İstanbul’da bulunan, Saray’ın ve şehrin korunması ile görevli ordu.

Nurettin Paşa’nın ve babası Mareşal İbrahim Paşa’nın Meşrutiyet İnkılabında nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusundaki hatıralarım

Mareşal İbrahim Paşa’nın Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin Bey’in babasının yaverliği ve Meşrutiyet inkılabında nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusu üzerinde de bir parça bilgi vermek isterim. Bunun için geçmişle ilgili kısa bir hatıramı anlatmama müsaadenizi rica ederim.

Efendiler çeşitli vesilelerle duymuş olacağınıza şüphe yoktur ki, ben kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamid tarafından Suriye’ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya’ya nakledildim. Ordu merkezi Manastırdı. Ordu Mareşalliği adı altında bir komuta makamı da vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selanik’te otururdu.

Orada da Mareşallik Kurmay Heyeti (201) diye bir kuruluş vardı. Ben 1908 yılında kolağası rütbesiyle bu kuruluşta görevliydim. Hürriyeti getirmeye çalışan gizli cemiyetle pek yakından ilgim vardı. Yanyalı Esat Paşa Üçüncü Ordu Komutanıydı. Süleyman Paşa – zade Ali Rıza Paşa, Kurmay Başkanı’mızdı O zaman binbaşı bulunan rahmetli Cemal Paşa ve yine binbaşı olan Fethi Bey (bugünkü Paris Büyükelçisi) ve ben, Mareşallik Kurmay Heyeti’ni oluşturuyorduk. Her üçümüz de cemiyetin üyesi idik. Cemiyetin başarıya ulaşması için çalışıyorduk.

O tarihlerde, Üçüncü Ordu bölgesine bağlı Serez’deki tümenin ve Serez bölgesinin komutanı mareşal rütbesinde bir zattı. Bu zat, Sultan Hamid’in fevkalade güven ve itimadını kazanmış bulunuyordu. Rütbesinin mareşal olmasına, Esat Paşanın kendinden daha ast bir bir rütbede bulunmasına rağmen, İstanbul ile Serez arasında güvenli bir bölge bulundurulmak maksadıyla Serez’den uzaklaştırılamazdı. İşte bu önemli komutan, Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu Nurettin Bey (Nurettin Paşa) de, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyet’in ilanından önceki günlerde, bir binbaşı, Mareşal İbrahim Paşa’nın komutanlık bölgesinde, istibdat idaresinin aleyhinde konuşmuş… Bir casus bunu jurnal etmiş… O zaman Selanik’te Merkez Komutanı bulunan Yarbay Nazım Bey, olayı yerinde soruşturmak üzere İstanbul’dan görevlendirildi.

Cemiyet, Nazım Bey’i bu görevden alıkoymak üzere vurdurdu. Yaralanan Nazım Bey İstanbul’a getirildi. Olayın soruşturmasına İstanbul’dan birinin değil, ancak orduca gösterilecek bir görevlinin gidebileceği görüşü telkin edildi. Ben görevlendirildim. Görevim, hiç şüphesiz istibdat aleyhinde bulunmuş olan binbaşıyı kurtarmaktı.

Önce Serez’e gittim. Mareşal İbrahim Paşa’yı ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki, Paşa’nın büyük bir endişesi vardır. Paşa, kendi bölgesinde, Sultan Hamid ve istibdat idaresi aleyhinde bir tek kişi bile bulunmadığı ve bulunamayacağı yolunda Sultan’a güvence vermişti. Buna rağmen, söz konusu binbaşı için yapılan jurnal, Sultan Hamid’in Mareşal İbrahim Paşa’ya olan güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalda yazıların doğrulanması, İbrahim Paşa’nın durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu.

Ben derhal Paşa’nın endişesini anladım ve dedim ki: Paşa Hazretleri, devletli şahsınızın bölgesinde, Zatışahane aleyhinde duygular besleyen bir tek kişinin bile bulunabileceği düşünülemez. Yapılmış olan jurnalda yazılanların yerinde soruşturulması, devletli şahsiyetiniz tarafından kurulmuş olan disiplini ve aşılanmış olan bağlılık duygularını kolayca ortaya koyacaktır. Arzu buyurursanız, yapacağım soruşturma raporunun bir suretini zatidevletlerine göndereyim.

İbrahim Paşa, bu sözlerimden çok ferahladı. Benden memnun oldu ve oğlu Nurettin Bey’i çağırtıp benim çok iyi ağırlanmamı ve olay yerine gidebilmem için kolaylık gösterilmesini emretti.

Soruşturmanın sonucu, binbaşıyı kurtardı. Jurnal vereni iftira ettiği için cezaya çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa da, sultana kendi bölgesinde, aleyhte bir tek kişinin bile bulunamayacağını ispat ederek Zatışahane’nin kendisi hakkındaki güven ve itimadını bir kat daha artırdı.

Mareşal İbrahim Paşa’nın bu yolla kendisine beslenen güveni bir kat daha artırması, çok geçmeden, kendine bütün Makedonya’yı istibdada karşı olanlardan temizleme görevini hazırladı.

Bu noktayı biraz açıklayayım: Cemiyet, bütün Makedonya’da teşkilatını genişletti, faaliyetini hızlandırdı. Artık hemen hemen açıktan açığa ve korkusuzca çalışmalara başlandı.
Selanik’te, Ordu Mareşallığı’nda bulunan Esat Paşaya güven kalmadı. Kurmay Başkanı’mız olan Ali Rıza Paşa hakkında şüpheye düşüldü. Bunlar birer birer, Sultan Hamid tarafından sorguya çekilmek üzere İstanbul’a geri çağrıldı. Ordu Mareşallığı’na her bakımdan güven ve itimat uyandıran Mareşal İbrahim Paşa tayin edildi ve Selanik’e gönderildi.

İbrahim Paşa ‘nın Selanik’e gelmekte olduğu haberi üzerine, Cemal Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz düşüncesiyle, bir vesile yaratarak merkezden uzaklaştı. Arkadaşım Fethi Bey, zaten daha öncesinden Jandarma Okulu Komutanlığı’na geçmişti Merkezde Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı adlarına yalnız ben bulunuyordum. Yeni gelen komutana Üçüncü Ordu Komutanlığı’nı ben devir ve teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.

İbrahim Paşa, yanında oğlu Nurettin Bey olduğu halde, trenle geç vakit Selanik’e vardı. Doğruca komutanlık dairesine geldi. Orada kendisine durumu anlattım. Gece olmasına rağmen, ordu karargahında görevli bütün komutanları birer birer görmek istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu. Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı zata, kendisinin ne kadar şiddetli olduğunu, insanı yokedebilecek güçte bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım tavırlar takınarak, hiç de yakışık almayan sözler söyleyerek, arasıra çizmeli ayaklarını yere vurarak, ilk andan itibaren korkutma politikası uygulamaya başladı.

Gece evime gittim. Ertesi gün erkenden bir süvari, bir binek atı getirdi ve Mareşal Paşa’nın beni istediğini söyledi. Daireye geldiğim zaman anladım ki, benim göreve devam edebileceğimi emretmiş…

Şimdi Efendiler, gelelim ihtilal ve inkılap safhasına…

İbrahim Paşa’nın, korkutma politikası, ihtilal komitesinin gözdağı verici tutumuyla karşılandı. Paşa, hiddet ve şiddetini bir tarafa bırakmak mecburiyetini duydu. Bu arada en çok Cemal Bey (Cemal Paşa) vasıtasıyla ihtilal cemiyetinin kuvvetinden ve teşebbüsündeki ciddiyetten İbrahim Paşa’nın oğlu haberdar edildi.

Babasının cemiyet aleyhinde bir harekette bulunmaması için uyarıldı ve Paşa’dan teminat istendi. Söz gelişi, Paşa, cemiyet aleyhinde hareket etmeyeceğini göstermek üzere, Cuma namazını filan camide kılacak ve ikinci safta namaza duracaktır gibi birtakım isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey bu gibi şeyleri babasına duyurmak için aracı olarak kullanılıyordu. Fakat önemli işlerde daha çok görevlendirilen ve çalıştırılan, babasının emir subayı Nurettin Bey değil, cemiyetin üyesi ve mutemedi olan, komutanlık makamının emir subayı Yüzbaşı Kazım Nami Bey (şimdi yazar ve öğretmendir) idi.

İbrahim Paşa, cemiyetin uyarılarına uymak zorunda bırakıldı. Fakat, cemiyetin teşkilatından, teşebbüslerinden, kararlarından ve yaptığı işlerden hiçbir vakit haberdar edilmemiştir.

Hürriyet ve Meşrutiyet’in ilanından da, ne İbrahim Paşa’nın ve ne de oğlu Nurettin Bey’in daha önce hiçbir şekilde ve asla haberleri de olmamıştır. Meşrutiyet’in ilanı konusunun tamamen içinde bulunduğum ve bütün teferruat ve safhalarıyla şahsen ve yakından ilgili olduğum için, bu konudaki hatıralarım olduğu gibi aklımdadır.

Hürriyet ve Meşrutiyet ilanı ile ilgili gösterilerde erken davrandığı sanılan Üsküp’teki hazırlıkları Selanik’te ve diğer yerlerde yapılacak hazırlıklara uygun bir şekilde düzenlemek için Üsküp’e gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde fiili gösteriler başladıktan sonra, Mareşal İbrahim Paşa beni çağırdı ve şunları söyledi: Beni Ordu Komutanlığı’nda bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacak isem, şahsım tecavüz ve hakarete uğratılmadan hemen İstanbul’a hareket edeyim. Hatta Paşa, bürosu üstünde duran yazı hokkasını eline alarak aynen hatırımda kalan şu kelimeleri de ekledi: Burada benim yalnız bir hokkam var, onu alır, giderim.

Gerekenlerle görüştükten sonra cevap verebileceğimi söyledim. Cemiyet adına yetkili olan diğer arkadaşlarla, İbrahim Paşa’nın komutanlığı konusunu görüştük. Bir zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalacağını bildiren cemiyet kararını kendisine ben tebliğ ettim.

Fakat, bir iki gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen efendi, İbrahim Paşa’ya bulunduğu yerden hakaret dolu bir telgraf çekmiş… İbrahim Paşa, derhal beni çağırttı ve telgrafı uzatarak dedi ki: Beni komutan olarak burada bırakacağınızı bildirmiştiniz. Bu hakaret nedir? Komutan Paşa’ya Cemiyet’çe kendisi için aldığımız kararı bütün teşkilata duyuracak kadar zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi telgrafları çekmelerine engel olmanın bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini söyleyerek kendisini yatıştırmaya çalıştım.

Fakat, aradan çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan Muhlis Paşa, Cemiyetin Manastır’daki Merkez Heyeti tarafından Manastır’a davet edilmiş… Muhlis Paşa, Ordu Komutanı İbrahim Paşa’dan izin almaksızın Manastır’a gitmiş. Bu duruma canı sıkılan İbrahim Paşa, Muhlis Paşa’ya tekdir edici bir yazı göndermiş…

Bunun üzerine, Muhlis Paşa’yı davet eden Merkez Heyeti, İbrahim Paşa’ya uzun bir telgraf çekmiş… Bu defa da Mareşal Paşa beni çağırarak telgrafı gösterdi ve: ya bu ne? dedi.

Telgrafı baştan sona kadar okudum. Bu telgrafta Konyar aşiretinden Mareşal İbrahim Paşa’nın bütün hayatı, geçmişi ve hayatının içyüzü açıklandıktan sonra, ağır ve hakaret dolu kelimelerle, istibdat devrinin, Sultan Hamid kulluğunun ender rastlanır bir örneği olan İbrahim Paşa’nın hürriyet için çalışan bir çevrede, hürriyet için çalışanlara komuta etmek cesaretinde bulunmasına şaşılıyor ve hemen komutanlıktan çekilmesi ihtar ediliyor ve isteniyordu.

Efendiler, bundan sonra, İbrahim Paşa gerçekten Selanik’te duramadı. Dediği gibi bir hokkasını alıp gitti.

Bu bilgilerden sonra, Nurettin Paşa’nın, Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılabının yapılmasına ve ihtilalin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak yürütülmesine ne yolda hizmet etmiş olduklarını anlamak kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, ihtilalin aşırılıktan uzak ölçülerle yürütülmesine de etkili olamamışlardır. En ölçüsüz davranışlar, bizzat kendilerine yapılmış olan muamelelerde görülmüştür.


201) Maiyet-i muşiri Erkan-ı Harbiyesi.

Hal Tercümesi broşürüne göre Nurettin Paşa’nın Meşrutiyetin ilanından sonra gördüğü hizmetler

Hal tercümesi broşürünün 4’üncü sayfasında, Nurettin Paşa’nın, Rumeli’den İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’na katılarak vatan görevini yerine getirdiğinden söz edilmektedir. 31 Mart Vak’ası dolayısıyla Rumeli’den İstanbul’a gönderilen kuvvetlerin komutanı, rahmetli Hüsnü Paşa idi. Ben bu kuvvetlerin kurmay başkanı idim.

Bu kuvvetlere Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusu’nun İstanbul’a kadar gidişini düzenleyen ve yöneten bendim. Nurettin Bey’in bu kuvvetlere katılarak görev aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa, birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaştığı zaman, Ayastefanos’a veya Makrıköyü’ne gelmiş olabilir.

Nurettin Paşa, Yemen vilayetinin kurtarılması ve asilerin sindirilmesi için yapılan savaşlarda birtakım tümen birliklerine veya müfrezelere komuta etmiş…

Her tümen komutanı, her savaşta aynı durumda bulunur. Sonra, San’a’nın kurtarılması üzerine, orada yığınak yapmış olan askeri kuvvetlere komuta etmiş…

Efendiler, asker olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çeşitli ordu birlikleri toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı, bir mevki komutanlığı, bir bölge komutanlığı veya ordugah komutanlığı kurulur… Nurettin Paşa’nın San’a’daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?

Nurettin Paşa, İmam Yahya ile anlaşma yapması için Ahmet İzzet Paşa’ya yardımcı olmuş…

Ahmet İzzet Paşa’ya sormadım. Fakat, İzzet Paşa ile birlikte olup çalışmalarına yakından katılan yetkili kimselerin söylediklerine göre, İmam Yahya ile anlaşma görüşmelerinde Nurettin Paşa hiçbir şekilde yetkili kılınmamıştır.

Nurettin Paşa Balkan savaşlarına katılma arzusu göstererek Yemen’i kuzeyinden güneyine kadar geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargahı’na katılmış ve komutanlığı açık bir tümen bulunmaması dolayısıyla, kendi isteği ile gönüllü olarak 9’uncu Alay’ın komutasını üzerine almış.

Nurettin Paşa’nın Yemen’den İstanbul’a gelmek için takip ettiği yol, Yemen’den İstanbul’a gelen bütün asker ve sivillerin, kısacası herkesin takip ettiği yoldu. Yol o idi. Nitekim, o tarihte biz de Afrika’da bulunuyorduk.

İstanbul’a gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya Mısır’a kadar deve ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün Akdeniz’i ve Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste’den Bükreş’e kadar Avrupa’yı ve ondan sonra da Karadeniz’i geçerek aynı karargaha ulaşmıştık. Yol buydu.

Nurettin Paşa, bu noktada asıl söylenmesi gereken konudan söz etmiyor. Nurettin Paşa, albaylıktan binbaşılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görev yapmak üzere yarbaylığa yükseltilmiştir. Bu yükselmenin gereği olarak, yarbaylıkta Yemen’de iki yıl kalmak lazım gelirken, vaktinden önce İstanbul’a gelerek kurtulma yolunu bulmuştur.

Hal tercümesi broşürünün 6’ncı ve 7’nci sayfalarında, Nurettin Paşa’nın Irak Komutanlığı’ndan söz ediyor ve yerli imkanlara başvurarak yeniden ordu kurup dost ve düşmanların umduklarının ve beklediklerinin aksine, yenilgiden zafere ulaşma harikasını gösterdiği belirtiliyor.

Irak seferinde Nurettin Paşa

Efendiler, Irak seferinde, Nurettin Paşa zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir:

İlk Irak Komutanı olan Süleyman Askeri Bey’in yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak’a Kafkasya’dan yeni birlikler gelinceye kadar, savaşlar, İngilizlerin isteğine ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır. Nurettin Paşa, Kutülamare’de İngilizlere yenildikten sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek Selmanpak’a kadar perişan bir şekilde geri çekildi.

İngilizler, Nurettin Paşa’yı kovalayarak Selmanpak’a kadar ilerlediler. Orada, Kafkasya’dan gönderilmiş olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün savaştıktan sonra, Nurettin Paşa yenilgiyi kabul ederek geri çekilme emri verdi. Birlikler, Diyale ırmağına kadar kuzeye çekildi.

İngilizlerle süvari bağlantısı kurma yolu bile aranmadı. Halbuki, aynı zamanda, İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi veren çöl Araplarıydı. Ondan sonra Nurettin Paşa, kendini toplayıp yeniden Selmanpak – Kutülamare yönünde ilerledi.

Kutülamare kuzeyinde, gece İngiliz birlikleri ile karşılaşıldı. Tedbirsizlik, düzensizlik ve idaresizlik yüzünden, birliklerimiz şafak vakti düşmanın ateş baskınına uğradı.

Er, subay ve komutan olmak üzere birçok kayıp verildi. Birliklerde panik oldu. Kendiliğinden geri çekilme başladı. İngilizlerin çekilmesi üzerine ortalık yatıştırılabildi.

Irak’ta yeni birlikler ve yeni vasıtalarla büyük ve kanlı savaşlar bundan sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın bunlarla alakası yoktur.

Broşürün aynı sayfalarında, Nurettin Paşa, İngilizlerden ele geçirdiği uçaklarla da bir uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar göstermiştir deniliyor.

 Bu iddianın pek cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun ne olduğunu bilenler, böyle bir iddianın ne kadar gülünç olduğunu elbette anlarlar.

Büyük Taarruz’da Nurettin Paşa savaş meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ediyordu

Broşürün sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa’nın dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şu sözler yazılıdır:

26 Ağustos 1922 taarruz günü Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar Meydan Muharebesi idare ederken alınan fotoğraflarıdır.

O gün hep aynı tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar, özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten, Nurettin Paşa’nın da savaş meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ettiğini ben de farketmiştim.

Karahisar – Dumlupınar Meydan Muharabesi yapılırken, Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin yapıldığı gün bir aralık, Nurettin Paşa’yı kolordu komutanı Kemalettin Paşa’nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında, durumu dürbünle seyrederken buldum. Birliklerimiz düşmanı yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı. Dürbünle seyretmeyi bırakınız! Savaşı yakından ve bizzat idare etmek için, ileri ateş mevzilerine gideceğiz dedim.

Nurettin Paşa, bu kadar yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım sıkıldı. Siz burada kalabilirsiniz dedim. Kemalettin Sami Paşa’ya: Siz benimle geliniz! dedim ve otomobilime yürüdüm. Kemalettin Paşa: emredersiniz dedi ve benimle beraber yürüdü. Bu davranış üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan Nurettin Paşa’nın da arkamızdan geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun esareti ile sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat idare ediyor ve gereken emirleri, doğrudan doğruya kolordu komutanlarına ve diğer komutanlara ben veriyordum.

Verdiğim emirlere göre tedbirler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken, Ordu Komutanı Nurettin Paşa yanımda duruyor ve durumu seyrediyordu. Bir aralık, kolordu komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı emirler vermeye kalkışmış… Kolordu Komutanı bu emirleri uygulanabilir nitelikte bulmamış; ordu komutanı ile kolordu komutanı arasında neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış… Kemalettin Sami Paşa, Nurettin Paşa’nın yanından biraz sertçe bir muamele ile ayrılmış.. Bu durumun farkına vardım. Kemalettin Sami Paşa’yı yanıma çağırıp, sükunet ve disiplini koruması gerektiğini söyledim. Daha sonra, yalnız olarak Nurettin Paşa’yı çağırttım.

Genel olarak bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki, kolordu komutanına verdiği emrin gerçekten de uygulanması mümkün değildir. Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli, uygulanabilir olan hususları emrederler ve emir verirken, kendini, o emri yerine getirecek olanın yerine koymak ve emrin nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek gerekir.

 Hal tercümesi broşürünün 9’uncu sayfasında, Irak’tan sonra Kafkas cephesine gitmiş olan Nurettin Paşa’nın 3’üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı’nda ve Ordu Komutanlığı Vekilliği’nde bir süre bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak lazımdır.

Nurettin Paşa, Kafkas Cephesinden İstanbul’a dönüşünde Aydın, Muğla ve Antalya Bölgeleri Komutanı unvanı ile İzmir’e gitmiş ve orada bulduğu, çoğunu 40 yaşından yukarı askerlik çağını aşmış erlerin oluşturduğu dağınık birkaç birliği (202) yeniden düzenleyerek ve yeni tümenler kurarak 21’inci Kolorduyu meydana getirmiş.

Efendiler, kolordu kurma işi, son zamanda, Birinci Dünya Savaşı’nın fantazileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, kolordu komutanlıkları kurulur ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat diye feryat ederken, 21’inci Kolordu, değer verilen bir varlık olsaydı, Aydın bölgesinde yüzüstü bırakılmazdı.


 202) Mustahfaz Kıtaatı.

Hal tercümesi broşürüne göre Nurettin Paşa’nın İstanbul’da ve Anadolu’da gördüğü önemli işler nelerdi?

Broşürün 16’ncı sayfasında Nurettin Paşa’nın Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının teşebbüsleriyle başlayan Milli Mücadele liderleri ile de ilişki kurarak… İstanbul’da birtakım önemli işler yaptığından, sonunda İngilizler tarafından takibe başlanmış olduğundan ve Mustafa Kemal Paşa’dan aldığı davet yazılarında, artık İstanbul’dan çok Anadolu’da hizmet edilebileceğinin bildirilmesi üzerine Anadolu’ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.

Efendiler, Nurettin Paşa’nın İstanbul’da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Kabinesi’yle anlaştığını, Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden ve onun hükümetinden habersiz olarak, bizi, İstanbul ile uyuşturmaya çalıştığını ve bu münasebetle arada geçen telgraf haberleşmeleri üzerine Ankara’ya geldikten sonraki davranışlarını yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları tekrar etmeyeceğim.

18’inci sayfada: Yukarıda sayılan vatan hizmetlerini başarı ile yerine getirmiş olan Nurettin Paşa ile Büyük Millet Meclisi arasında bazı resmi işlerden dolayı anlaşmazlık çıkması üzerine, kendisi hemen Ankara’ya gelmiş ve bu anlaşmazlık olumlu bir çözüme bağlanarak giderilmiştir ifadesine rastlanmaktadır.

Nurettin Paşa’nın, Hükümetçe nasıl Merkez Ordusu Komutanlığı’ndan alınarak Divan-ı Harb’e verilmek üzere Ankara’ya getirildiğini ve Meclis’in, kendisine karşı gösterdiği şiddetli tepki, idamını isteyecek kadar ileri gitmişken, Başkomutan sıfatıyla, şahsen Meclis kürsüsünden, Nurettin Paşa’yı savunarak nasıl kurtarmış olduğumu da açıklamıştım. Burada yeri gelmişken yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim.

Söz konusu broşürde yer alan ifadeye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır, bir de Nurettin Paşa… Bunlar karşı karşıya gelmişler ve aradaki anlaşmazlık giderilmiş… Bilindiği gibi, Meclis ile karşı karşıya gelebilen yalnız Hükümet’tir. Meclis’in karşısında Hükümet vardır. Bir ordu komutanı, bir vali ve herhangi bir makam sahibi Meclis’in muhatabı olamaz.

Broşürün 18’inci sayfasının son satırları, Nurettin Paşa’nın Tanrının lutfuyla, vatanı tehlikeden kurtaran büyük zaferin başarıcısı ve yaratıcısı olduğunu, milli tarihe bu defa pek önemli ve benzeri görülmemiş bir şeref ve iftihar sayfası eklemeyi sağlamış bulunduğu… nu açıklamaya ayrılmıştır.

Nurettin Paşa, zaferden pay almaya en az hakkı olanlardan biridir

Efendiler, bu kadar cür’etli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir iddiayı garip karşılamamak mümkün değildir.

Gerçekten de Nurettin Paşa, genel taarruzda 1’inci Ordu Komutanlığı’nda bulundu. Diğer bütün komutanlarla birlikte kendisine emrettiğimiz görevleri yapmaya çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olmak tabii bulunan bir başarıyı ve şerefi, Nurettin Paşa’nın kendi şahsına mal ettirmesini gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey olamaz.

Nurettin Paşa’yı kazanılan zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay etmek maksadına dayanabilir. Yoksa, Nurettin Paşa, Büyük Zafer’in şerefinden pay almaya en az hakkı olanlardan biridir.

Efendiler, Büyük Taarruz’da, Nurettin Paşa’yı, yalnız taarruzun ikinci günü Kocatepe’de yalnız bırakmıştım. Çünkü, düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık.

Yenilgisini bozguna çevirmek ve geri çekilme hattını keserek düşman ordusunu esir etmek için, artık Kocatepe’de değil, durumu daha genel olarak gözden geçirecek ve ona göre etraflı tedbirler alacak yerde bulunmamız gerekiyordu.

O gün bile, Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın uygun görüp benim imzam ile yazdığı cesaret verici kısa bir yazıyı telefonla okuyarak Nurettin Paşa’nın maneviyatını kuvvetlendirmek için tedbir almak gereği duyulmuştu.

Nurettin Paşa’yı ve ordusunu bizzat takip etmek ve yönetmek zorunda kaldım

Ondan sonra, Nurettin Paşa’yı ve ordusunu bizzat takip etmek ve yönetimine müdahale etmek zorunda kaldım. Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa’nın yaptığı hataları düzeltmek güçleşirdi.

Dumlupınar’da, ordusunun Kurmay başkanı Emin Paşa’nın ileri hareket için hazırladığı harekat emrinin kapsamını anlamayan, fakat anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve yapmak istiyormuş gibi davranan Nurettin Paşa’nın bir kararsızlığa düşmesi üzerine, kararsızlıkla geçirilecek zaman olmadığını hatırlatarak gereken talimatı bizzat yazdırdığım zaman Nurettin Paşa bana demişti ki: Paşam siz bizi yalnız ve serbest bırakmıyorsunuz! Buna, orada bulunan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri, ciddi bir dille ve şu yolda cevap verdi: Paşa, paşa dedi.

Bu ordu bizim ve bütün memleketin göz bebeğidir. Onun sevk ve idaresini tesadüfe bırakamayız!

Dumlupınar’dan Uşak’a giderken, yolda Nurettin Paşa’nın aldığı tedbirlerdeki yetersizliğin farkına varıp, Nurettin Paşa’nın tümenlerine bizzat emir vererek tedbir aldırmasaydım, Trikopis’in esir düşmesi mümkün olmayabilirdi.

Uşak’ta beklenmedik kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir’e vardıktan ye hükümet dairesine girdikten sonra, güneyden gelen top ve tüfek seslerini bizzat işitip, Nurettin Paşa’nın tedbirsizliğini ve gafletini anlayıp doğrudan doğruya kendim emir vererek tedbir aldırmasaydım, İzmir’e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın arasına karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olduğumuz halde, paniğe kapılarak darmadağın olması ihtimalden uzak değildi.

İşbilirlik ve ileri görüşlülük iddiasında bulunan Nurettin Paşa’nın, İzmir’de yabancı memurlarla yaptığı zapta geçmiş konuşmasını bizzat düzeltmeseydim, İzmir’e girmekten doğan genel sevincin sönmesine yol açacak durumlardan kaçınmak belki de mümkün olmayacaktı.

Efendiler, bu söylediklerim, ordunun bütün ileri gelenlerince bilinen gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin fark etmediği anlaşılıyor. O da Nurettin Paşa’dır. Kuşatıcı, galip, fatih, gazi ünvanlarıyla kendini hatırlatmak gibi çocukça bir sevdaya kapılan Nurettin Paşa’nın, Kutülamare kuşatıcısı Nurettin Paşa diye bir kartını görmüştüm.

Nurettin Paşa bu kartı, Taşköprü’de otururken, Kastamonu Valisi ve o bölgenin komutanı bulunan Muhittin Paşa’ya (şimdiki Kahire Büyükelçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine yazdığı yazılarda, karttaki ünvana işaret ederek, bunu da benden kimse alamaz ya! diye bir ibare vardı.

Muhittin Paşa, bu kartı ve karttaki yazıyı, akıl ve ferasetle bağdaşır görememiş ve dikkate değer bulmuş olduğundan aynen bana göndermişti. Evet, onu ondan kimse geri alamaz. Fakat onu ona veren de yoktur.

Her başarılı savaşa katılan kimsenin, hakkı olmadığı halde kendisini başarının tek kazanıcısı ve galibi ilan etmesi, örnek alınacak bir ahlak kuralı değildir. Memleketin çocuklarına, böyle asılsız tarz ve tavırlar takınma alışkanlıkları veremeyiz. Gelecek nesillere, böyle havadan galip, fatih olunabileceği gibi sakat bir düşünceyi miras bırakamayız.

Millet ve tarih ünvan vermekte o kadar cömert değildir

Hal tercümesi broşürünün kapağındaki gazi ünvanının kullanılmasına gelince, bu ünvanı, Nurettin Paşa’ya (A. S.) harfleri verebilir. Fakat, gerçek ve kanun bununla yalnız ve sadece alay eder. Gerçi savaşa ya şehit ya da gazi olmak için gidilir.

Genel olarak, kahramanlık meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de, sağ kalanların hepsine gazi ünvanı verilmez. Bu ünvanı ancak kanun verir. Medeni bir milletin yüksek çıkarları uğruna yapmaya mecbur olduğu harpler, Arap aşiretlerinin dolayısıyla biribirine karşı açtıkları gazve (203) değildir. Öyle bile olsa, bu savaştan sağ salim çıkanlara belki yalnız anaları babaları takdir için benim gazi oğlum! diyerek övünürler. Fakat millet ve tarih unvan vermekte o kadar cömert değildir.

Hal tercümesinin son sayfasından da bir cümle alarak bu hikayeye son verelim:
Nurettin Paşa Irak cephesinde iken yerli halk tarafından kendisine verilmiş bulunan, Peygamber Hazretlerinin Kerbela’da yatan torunu İmam Hüseyin Hazretleri’nin mübarek kılıcını taşımakla şeref duymaktadır.

Efendiler, bu ne laftır!

Kerbela, Peygamber’in torunu, imam, mübarek kılıç, şeref duymak gibi, cahil takımının hoşuna gidecek laflarla milleti kandırma politikasını benimseyenler, artık insaf etsinler!.. Millet de dikkat ve uyanıklığını artırsın!..

Efendiler, tek başlarına hareket ederek başarı elde edemeyeceklerini anlayan bazı kimseler de ikiyüzlü davranışlarla içimize girme yolunu bulabilmişlerdir. Bunların içyüzü İkinci Meclis toplanıp göreve başladıktan sonra görülecektir.


203) Arap aşiretlerinin gündüzleri yaptıkları savaşa verilen ad. Gece yapılan savaşlara Seriyye denir.

Lozan Barış Antlaşması

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devleti’nin tarihinde, mutlu bir geçiş devresine rastladı. Gerçekten de dört yıllık istiklal mücadelemiz, milletimizin şanına layık bir barış ile sonuçlanmış bulunuyordu.

24 Temmuz 1923’te, Lozan’da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923’te Meclis’te onaylandı.

Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra Türkiye’ye yapılan dört barış teklifi arasında bir karşılaştırma

Efendiler, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, düşman devletler tarafından Türkiye’ye dört defa barış şartları teklif edilmiştir. Bunların birincisi, Sévres taslağıdır. Bu taslak hiçbir görüşmenin ürünü olmayıp İtilaf Devletleri tarafından Yunan Başvekili Mösyö Venizelos’unda katılmasıyla düzenlenmiş ve Vahdettin’in hükümeti tarafından 10 Ağustos 1920’de imza edilmiştir.

Bu taslak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce tartışılmaya değer bile sayılmamıştır.

İkinci barış teklifleri, Birinci İnönü Muharebesi’nden sonra toplanan Londra Konferansı’nın sonunda 12 Mart 1921 tarihinde yapılmıştır. Bu teklifler Sévres Antlaşması’na bazı değişiklikler getiriyor ise de, üzerinde durulmamış olan meselelerde Sévres taslağındaki maddelerin olduğu gibi bırakıldığını kabul etmek gerekir.

Bu teklifler, bizce tartışmaya yol açmadan İkinci İnönü Muharebesi’nin başlamasıyla sonuçsuz kalmıştır.

Üçüncü barış teklifleri, 22 Mart 1922’de, yani Sakarya zaferinden ve Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması’ndan sonra ve yakında yeni bir taarruzumuzun beklendiği sıralarda, Paris’te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları tarafından yapılmıştır. Bu tekliflerde, artık işe Sévres taslağını temel olarak ele alma usulünden vazgeçilmiş ise de, ana çizgileri ile milli gayemizi gerçekleştirmekten uzaktı. Dördüncü teklif Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla sonuçlanan görüşmelerdir.

İtilaf Devletleri’nce Türkiye’ye kabul ettirilmesi düşünülen esaslar ile Milli Mücadele sayesinde ulaşılan sonucu açıkça gözler önüne serebilmek için, bu dört türlü teklif arasında en önemli noktaları içine alacak şekilde kısa bir karşılaştırma yapmayı yararlı sayarım.

I. SINIRLAR

a) Trakya sınırı:

Sévres’de: Çatalca hattından biraz ileride bulunan Podima-Kalikratya hattı.

Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Mart 1922 teklifinde: Tekirdağ bize, Babaeski Kırkkilise (204) ve Edirne Yunanlılara kalacak şekilde bir hat.

Lozan’da: Karaağaç da bizde olmak üzere Meriç hattı.

b) İzmir bölgesi:

Sévres taslağında: Bu bölgenin sınırları Kuşadası, Ödemiş, Salihli, Akhisar ve Kemer iskelesine azçok yakın yerlerden geçmektedir.

Bu bölge, Türk hakimiyetinde kalacak, fakat Türkiye, bu hakimiyetini kullanma hakkını Yunanistan’a devredecek. Türk hakimiyetinin belirtisi olarak, İzmir şehrinin dış istihkamlarından birinde Türk bayrağı bulunacak. Bir bölge meclisi toplanacak ve beş yıl sonra bu meclis, bu bölgenin sürekli olarak Yunanistan’a katılmasına karar verebilecekti.

Mart 1921 teklifinde: İzmir şehri Türk hakimiyetinde kalacak, İzmir şehrinde bir Yunan kuvveti bulunacak ve İzmir bölgesinin geri kalan yerlerinde, çeşitli unsurların nüfus oranlarına göre oluşturulacak bir jandarma birliği görev alacak ve buna İtilaf Devletleri’nin subayları komuta edecek.

Yönetim işlerinde de yine aynı nüfus oranı göz önünde bulundurulacak, bölgenin Milletler Cemiyeti’nce tayin edilecek bir Hristiyan valisi olacak, bunun yanında seçim yoluyla kurulmuş bir meclis ile bir danışma kurulu bulunacak. Valilikçe, Türkiye’ye gelir artışına göre ayarlanacak bir vergi konacak; bu anlaşma beş yıl süre ile geçerli olup iki taraftan birinin isteği üzerine Milletler Cemiyeti’nce değişikliğe uğratılabilecek.

Mart 1922 teklifinde: Bütün Anadolu ve dolayısıyla İzmir de bize geri verilecek yolunda aldatıcı bir vaat. İzmir Rumları’nın yönetime adaletli bir şekilde katılmasını sağlamak için ve aynı hakkın Yunanistan’da kalacak Edirne Türklerine de verilmesi şartıyla bir usul tespiti konusunda İtilaf Devletleri, Türkiye ve Yunanistan ile anlaşacaklardır.

Lozan’da: Elbette bu gibi meseleler söz konusu bile edilmemiştir.

c) Suriye sınırı:

Sévres’de: Akdeniz kıyısında aşağı yukarı Karataş burnundan başlayarak Osmaniye, Bahçe, Gaziantep, Birecik, Urfa, Mardin ve Nusaybin’i epey güneyde ve Suriye topraklarında bırakan bir sınır.

Mart 1921’de: Aşağı yukarı şimdiki sınır olmak üzere Fransızlarla ayrıca bir anlaşma imzalanmıştır.
Lozan’da: 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’ndaki sınır olduğu gibi bırakılmıştır.
d) Irak sınırı:

Sévres’de: İmadiye bizde kalmak şartıyla, Musul ilinin kuzey sınırı.

Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Lozan’da: Çözümü daha sonraya bırakılmıştır.

e) Kafkas sınırı:

Sévres’de: Türk-Ermeni sınırının tayini Amerika Cumhurbaşkanı Wilson’a bırakılmıştır. Wilson, sınır olarak Karadeniz kıyısında Giresun’un doğusundan başlayan, Erzincan’ın batı ve güneyinden, Elmalı, Bitlis ve Van Gölü’nün güneyinden geçen ve birçok noktada Birinci Dünya Savaşı’ndaki Türk – Rus Cephesini izleyen bir hattı göstermiştir.

Mart 1921 teklifinde: Milletler Cemiyeti bir Ermeni yurdu kurulması için doğu illerinden Ermenistan’a bırakılacak toprakların tespiti için bir komisyon kuracak, Türkiye bu komisyonun kararını kabul edecek.

Lozan’da: Bu konu ortadan kaldırılmıştır.

f) Boğazlar bölgesi:

Sévres’de: Rumeli’nin Türkiye’de kalan bütün parçaları.

Anadolu’nun Adalar Denizi üzerinde aşağı yukarı İzmir bölgesinin sınırından başlayarak Manyas Gölü’nün güneyine, Bursa’nın ve İznik’in biraz kuzeyinden ve Sapanca Gölü’nün batı ucundan Ahabadr (205) deresinin göle döküldüğü yere kadar uzanan bir hatla sınırlandırılmış bölge. Bu bölgelerde asker bulundurmak ve askeri harekatta bulunmak hakkı yalnız İtilaf Devletleri’ne aittir. Bu bölgedeki Türk jandarması da İtilaf Devletleri’nin komutası altında olacaktır.

İtilaf Devletleri, bu bölge içinde, askeri maksatlarla kullanılabilecek yol ve demiryolu yapımını yasaklayabileceği gibi, yapılmış olan yollardan bu gayeyle kullanılacak olanları da tahrip ttirebilecektir.

Mart 1921 teklifinde: Çanakkale güneyinde Bozcaada (206) karşısından Karabiga’ya çekilen hattın kuzeyi ile Boğaziçi’nin her iki yakasında 25 kilometrelik bir bölge.

Çanakkale boğazına hakim olan her iki tarafındaki adalar.

İtilaf Devletleri yalnız Yunanistan’a kalacak olan Gelibolu ve bize kalacak olan Çanakkale’de asker bulunduracak böylece, İstanbul’u ve İzmit yarımadasını boşaltacak, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurmasına ve Anadolu’dan Rumeli’ye ve Rumeli’den Anadolu’ya asker geçirmesine izin verecektir.

Mart 1922 teklifinde: Çanakkale’nin güneyinde Erdek yarımadası dışarıda kalmak üzere Çanakkale sancağı. Boğaziçinin güneyinde o zaman tarafsız sayılan bölge, yani aşağı yukarı İzmit yarımadası askersiz bölge olacaktır.

Bizde İtilaf Devletleri’nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.

Lozan’da: Gelibolu yarımadası ile Kumbağı, Baklaburnu hattının güney-doğusu, Çanakkale bölgesinde kıyıdan yirmi kilometrelik bir yer ve Boğaziçi’nin iki yakasında kıyıdan on beş kilometrelik birer bölge ve Marmara’da da İmralı dışındaki adalarla İmroz ve Bozcaada askerden arınmış bir duruma getirilecektir.

Hiçbir yerde İtilaf Devletleri’nin işgal kuvvetleri kalmayacaktır.

2. KÜRDİSTAN

Sévres’de: Fırat’ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge için İtilaf Devletleri temsilcilerinden kurulacak bir komisyon özerk bir yönetim şekli hazırlayacaktır.

Antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra bu bölgenin Kürt halkı Milletler Cemiyeti Meclisi’ne başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı bağımsız bir devlet kurmak istediklerini ispat ederse ve Meclis de bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.

Mart 1921 teklifinde: İtilaf Devletleri, şimdiki durumu gözönünde tutarak, bu konuda Sévres taslağında değişiklik yapılmasını dikkate alma eğilimindedir. Şu şartla ki, özerk yönetilen bölgelerle Kürt ve Asuri – Geldani çıkarlarının yeterince korunması için tarafımızdan kolaylıklar gösterilsin.

Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Lozan’da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.

3. İKTİSADİ NÜFUZ BÖLGELERİ

Sévres Antlaşması’ndan sonra İtilaf Devletleri’nin aralarında imza ettikleri üçlü anlaşmaya (207) göre:

a) Fransız nüfuz bölgesi:

Suriye sınırıyla aşağı yukarı Adana ilinin batı ve kuzey sınırı, Kayseri ile Sivas’ın kuzeyinden geçen ve Muş’u dışarıda bırakarak bu kasabaya yaklaştıktan sonra Cizre’ye giden bir hattın içinde kalan bölge.

b) İtalyan nüfuz bölgesi:

İzmit yarımadasından çıktıktan sonra Afyonkarasihar’a kadar Anadolu demiryolu hattı ve oradan Kayseri yakınlarında Erciyas dağı yöresine kadar giden hatla İzmir bölgesi, Adalar Denizi, Akdeniz ve Fransız bölgesi arasında kalan bölge.

Mart 1921’de: Bekir Sami Bey ile Fransız ve İtalyan Dışişleri Bakanları arasında imza olunup hükümetçe reddedilen anlaşmalara göre:

a) Fransız nüfuz bölgesi:

O sırada Fransız işgali altında bulunan yerlerle Sivas, Elazığ ve Diyarbakır illeri.

b) İtalyan nüfuz bölgesi:

Antalya, Burdur, Muğla, Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya sancaklarının daha sonra tayin edilecek kısımları.

Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Lozan’da: Söz konusu edilmemiştir.

4. İSTANBUL

Sévres’de: Antlaşma samimiyetle uygulanmadığı takdirde İstanbul da bizden alınacaktır.
Mart 1921 teklifinde: Bu tehdidin kalkacağı, Türkiye’nin İstanbul’da asker bulundurabileceği ve Boğaziçi’nin çevresindeki askerden arınmış bölgeden askeri kuvvet geçirilmesine izin verileceği belirtilmiştir.

Mart 1922 teklifinde: İstanbul’dan çıkarılacağımız tehdidinin kaldırılacağı ve İstanbul’da bulundurulabilecek Türk kuvvetinin arttırılacağı vaad edilmektedir.

Lozan’da: Söz konusu olmamıştır.

5. VATANDAŞLIK

Sévres’de: Gerek Yunanistan da dahil olmak üzere İtilaf Devletleri’nden gerek yeni kurulan devletlerden birinin (Ermenistan v.b.) vatandaşlığına girmek isteyen Türk uyruklulardan hiç kimseye Türk Hükümeti’nce engel olunmayacak ve bunların yeni vatandaşlığı kabul edilecektir.

Mart 1921 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Mart 1922 teklifinde: Söz konusu edilmemiştir.

Lozan Antlaşmasında: Söz konusu edilmemiştir.

Ancak, görüşmeler sırasında, İtilaf Devletleri, bir kimsenin vatandaşlığını tayin hususunda, Türkiye’deki yabancı elçilik ve konsoloslukların verecekleri belgelerin yeterli sayılmasını istemişlerdi. Bu teklif, Sévres taslağının yukarıda söz konusu olan 128’inci maddesinin yeni bir şekliydi. Hiç şüphe yok ki tarafımızdan reddedilmiştir

6. ADLİ KAPİTÜLASYONLAR

Sévres’de: İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın temsil edildikleri dört üyeden kurulu bir komisyon, kapitülasyonlardan yararlanan diğer devletlerin uzmanlarıyla birlikte yeni bir usul düzenleyecek ve Osmanlı Hükümeti’ne danıştıktan sonra bu usulü tavsiye edebilecek.

Osmanlı Hükümeti bu usulü kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecek.

Mart 1921 teklifinde: Bu komisyonda Türkiye’nin de temsil edilmesine İtilaf Devletleri razı olmaktadır.

Mart 1922 teklifinde: Aynı teklif.

Lozan’da: Kapitülasyonlarla ilgili hiçbir kayıt yoktur.

Danışma niteliğinde olmak üzere birkaç yabancı uzmanı beş yıl için hizmetimize almayı kabul ettik.

7. AZINLIKLARIN KORUNMASI

Sévres’de: 1918 Ateşkes Antlaşmalarından sonra yapılan bütün antlaşmalarda yer alan hükümlerden başka, Türkiye’ye, özellikle aşağıdaki hususlar kabul ettirilmek istenmiştir:

a) Yerlerinden ayrılmış olan ve Türk olmayan bütün halkın eski yerlerine gönderilmesi.
Başkanları Milletler Cemiyeti’nce tayin edilecek olan hakem komisyonları vasıtasıyla bunların haklarının geri verilmesi; bu komisyonlar istedikleri takdirde, Türk olmayan halkın zarar görmüş mal ve mülklerinin onarımı için de ücretleri hükümetçe ödenecek işçilerin sağlanması, zorla göç ettirme ve buna benzer işlerde parmağı bulunduğu, söz konusu komisyonlar tarafından iddia edilen bütün şahısların sürgün edilmesi v.b.

b) Türk Hükümeti, azınlıkların parlamentoda kendi nüfusları oranında temsil edilmelerini sağlayan bir seçim kanunu tasarısını, iki yıl içinde İtilaf Devletleri’ne sunacaktır.
c) Patrikhaneler ile bunlara benzer kuruluşlara tanınmış olan bütün imtiyazlar arttırılarak daha da sağlamlaştırılmakta ve bunların idare ettikleri okul, yetimhane v.b. konusunda ogüne kadar hükümetin sahip olduğu sınırlı denetleme hakkı da elinden alınmaktadır.

İtilaf Devletleri, Milletler Cemiyeti Meclisi’nin görüşünü aldıktan sonra, bu kararların uygulanmasını sağlayacak gerekli tedbirleri tespit edecektir. Türkiye, bu konuda sonradan alınacak her tedbiri kabul edeceğini şimdiden taahhüt edecektir.

Mart 1921 teklifinde: Azınlıklar söz konusu edilmemiştir. Bu teklifte Sévres’de yapılacak değişiklikler yeraldığı için, bundan, adı geçen antlaşmanın azınlıklarla ilgili bölümünün değiştirilmeyeceği sonucu çıkarılabilir.

Mart 1922 teklifinde: Türkiye ve Yunanistan’daki azınlıklarla ilgili bir sıra tedbirin teklif edileceği ve bunların gereğince uygulanmasını kontrol için Milletler Cemiyeti’nce komiserler tayin edileceği yazılıdır.

Bu bir sıra tedbirin neler olduğu açıklanmamıştır.

Lozan’da: Misak-ı Milli’mizde kabul etmiş olduğumuz üzere ve yalnız Müslüman olmayanlar için Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan bütün milletlerarası antlaşmalarda yer alan hükümler.

8. ASKERLİKLE İLGİLİ HÜKÜMLER

Sévres’de:

a) Türkiye’nin silahlı kuvvetleri şu sayıları aşmayacaktır.

Saray Muhafız Birliği 700 Kişi

Jandarma 35.000 Kişi

Jandarmayı desteklemek üzere özel birlikler 15.000 Kişi

50.700 Kişi

Bu sayıya Harp Akademisi ve askeri okullar öğrencileri ile, depo birliklerinde ve çeşitli

örevlerde çalışan er ve subaylar da dahildir.

Özel birliklerin 15 batarya dağ topu bulunabilecek, sahra veya ağır top olmayacaktır.

Memleket, çeşitli bölgelere ayrılacak ve her bölgede bir jandarma birliği (légion) bulunacaktır.

Jandarmanın topu ve teknik araçları bulunmayacaktır.

Özel birlikler, kendi bölgelerinin dışında kullanılamayacaktır.

Jandarma subayları arasında, sayıları 1.500’ü geçmemek üzere yabancı subaylar bulunacaktır. Her bölgedeki yabancı subaylar aynı milletten olacaktır.

Daha sonra tespit edilecek olan bu bölgelerin sayısı belirtilmemiş olmakla birlikte, bunun İtilaf Devletleri’nin düşüncesine göre, en az dört olacağı, antlaşmanın bazı hükümlerinden ve özellikle bir birliğin kuvvetinin bütün birlikler kuvvetinin dörtte birini aşmayacağı yolundaki hükümden çıkarılabilir. Böylece İngiliz, Fransız ve İtalyan subaylarının birer bölgesi bulunacağı gibi, belki Yunanistan’a ve belki de ileride Ermenistan’a birer bölge verilmesi düşünülmüştür.

Özel birliklerin erleriyle, jandarmalar hep paralı olup bunlar en az iki yıl askerlik yapacak ve mecburi askerlik hizmeti kalkacaktır.

Her bölgedeki birliğe alınacak er ve çeşitli unsurların birlikte temsil edilmesine mümkün olduğu kadar dikkat edilecektir.

Deniz kuvvetlerimiz, yedi gambot ve altı torpidoyu geçmeyecek, hiçbir uçağımız ve güdümlü balonumuz olmayacaktır.

İtilaf Devletleri’nin kara, deniz ve hava denetleme komisyonlarının memleketimiz içinde her türlü denetleme hakları olacaktır. Özellikle Kara Denetleme Komisyonu:
Türkiye’nin kullanabileceği polis, gümrükçü, orman korucusu v.b. görevlilerin sayısını tayin etme, artacak silah ve cephanemizi teslim alma, memleketimizi bölgelere ayırma, her bölgede bulunacak jandarma ve özel birlik sayısını tespit etme, bunların hangi işlerde ve ne şekilde çalıştırıldıklarını denetleme, yabancı subayların sayılarını ve oranlarını tayin etme ve hükümetle işbirliği yaparak yeni silahlı kuvvetlerimizi düzenleme gibi işlerle görevli olacaktır.

Mart 1921 teklifinde:

Jandarma sayısı 45.000’e, özel birliklerin sayısı 30.000’e çıkarılmıştır.

Jandarmanın memleket içindeki dağıtım şekli, yukarıda sözü edilen İtilaf Devletleri temsilcilerinden kurulu Denetleme Komisyonu ile hükümet arasında anlaşmaya varılarak tespit edilecektir.

Jandarma subay ve astsubay oranı arttırılacaktır. Yabancı subayların sayısı azaltılacak ve bunların birliklere dağıtılması Denetleme Komisyonu ile hükümet arasındaki anlaşmaya göre kararlaştırılacaktır (Bununla, belki de her bölgede aynı milletten yabancı subayların bulunmayacağı kastedilmiştir).

Mart 1922 teklifinde:

Paralı asker usulünün devam ettirilmesi, Jandarmanın 45.000’e, özel birliklerin 40.000’e çıkarılması.

Jandarmada, yabancı subaylara görev verilmesi Türkiye’ye tavsiye edilmekle birlikte, bu nokta şart olarak ileri sürülmemektedir.

Lozan’da: Trakya ve Boğazlar’da askerden arınmış duruma getirilen bölgelerle ilgili sınırlandırmalar dışında hiçbir kayıt yoktur. Üstelik, Boğaziçi’nin iki yakasındaki askerden arınmış bölgede, 12.000 asker bulundurabilme hakkını elde etmişizdir.

9. CEZA

Sévres projesinde: Türkiye harp sırasında harp kurallarına aykırı şekilde hareket etmiş veya Türkiye içinde zulüm yapmış, zorla sürgün etme v. b. işlere karışmış olan kimseleri, istedikleri takdirde, İtilaf Devletleri’ne (Yunanistan dahil) ve Türkiye’den toprak almış devletlere (Ermenistan v.b.) teslim edecektir. Bu gibi kimseler, kendilerini isteyen devletin Divan-ı Harb’i tarafından yargılanıp cezalandırılacaktır.

Mart 1921 teklifinde: İtilaf Devletleri’nin teklifinde bundan söz edilmemiştir. Ancak, Bekir Sami Bey’in, İngilizlerle imza etmiş olduğu esirlerin geri verilmesi ile ilgili sözleşmede, elimizdeki bütün İngilizleri serbest bırakarak bir kısım Türkleri suçlu sayıp İngilizlerin elinde bırakmaya razı olması, Sévres taslağında yer alan önceki hükümlerin daha hafifletilmiş şeklinden başka bir şey değildir.

Mart 1922’de: Bu konu üzerinde durulmamıştır.

Lozan’da: Bundan söz edilmemiştir.

10. MALİ HÜKÜMLER

Sévres’de: İtilaf Devletleri, Türkiye’ye yardım olsun diye, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden kurulu bir Maliye Komisyonu oluşturacaklar; bu komisyonda danışman olarak bir Türk komiseri bulunacaktır.

Bu komisyonun görev ve yetkileri aşağıdaki şekilde olacaktır:

a) Türkiye’nin gelirlerini korumak ve artırmak için her türlü tedbiri alacaktır.

b) Türk Meclis-i Mebusanı’na sunulacak olan bütçe, daha önce Maliye Komisyonu’na verilecek ve onun kabul ettiği şekilde Meclis’e gönderilecektir. Meclis’in yapacağı değişiklikler, ancak komisyonca uygun görülürse yürürlüğe konabilecektir.

c) Komisyon, mali kanun ve tüzüklerin uygulanmasını, doğrudan doğruya kendisine bağlı bulunan ve üyeleri kendisinin uygun bulacağı kimselerden seçilip tayin edilecek olan Türk Maliye Teftiş Heyeti vasıtasıyla denetleyecektir.

d) Düyun-ı Umumiye (208) idaresi ve Osmanlı Bankası ile anlaşarak Türkiye’nin para işlerini düzenleyecek ve düzeltecektir.

e) Türkiye’nin, Düyun-ı Umumiye’ye ayrılan gelirleri dışındaki bütün gelirleri bu Maliye Komisyonu’nun emrine verilecektir. Komisyon bunlarla:

Önce, kendisine ve Türkiye’de kalacak olan İtilaf Devletleri işgal kuvvetlerine ait giderleri karşıladıktan sonra, 30 Ekim 1918 tarihinden beri İtilaf Devletleri ordularının gerek bugünkü Türkiye’de gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun başka yerlerindeki giderlerini ödeyecektir.

İkinci olarak, Türkiye yüzünden zarar görmüş olan İtilaf Devletleri uyruklularının zarar ve ziyanını ödeyecektir.

Türkiye’nin ihtiyaçları bundan sonra dikkate alınacaktır.

f) Hükümetçe verilecek her bir imtiyaz için Maliye Komisyonu’nun uygun bulması şarttır.

g) Bugün yürürlükte olan, bazı gelirlerin doğrudan doğruya Düyun-ı Umumiye tarafından toplanması usulü, Komisyon’un onayı ile mümkün olduğu kadar genişlemesine yaygınlaştırılacak ve bütün Türkiye’ye uygulanacaktır.

Gümrükler, Maliye Komisyonu tarafından tayin veya işten çıkarılabilecek ve kendisine karşı sorumlu olacak bir genel müdürün yönetiminde bulunacaktır.

Mart 1921 teklifinde: Yukarıda sözü edilen Maliye Komisyonu Türk Maliye Nazırı’nın fahri başkanlığı altında bulunacaktır. Komisyonda bir Türk temsilci bulunacak ve bunun, Türk maliyesi ile ilgili konularda oyu olacaktır. İtilaf Devletleri’nin mali çıkarları ile ilgili konularda ise, Türk temsilcinin yetkisi, ancak danışma niteliğinde olacaktır.

Türk parlamentosu, Türk Maliye Nazırı ile Maliye Komisyonu tarafından ortaklaşa hazırlanacak olan bütçede değişiklik yapma yetkisini taşıyacaktır. Fakat bu değişiklik bütçenin denkliğini bozacak şekilde ise, bütçe onaylanmak üzere yeniden Maliye Komisyonu’na gönderilecektir.

Türk hükümeti, imtiyazlar verme hakkını yine elde edecektir. Ancak, Türk Maliye Nazırı bu konudaki sözleşmelerin, Türk hazinesinin çıkarlarına uygun olup olmadığını, Maliye Komisyonu ile birlikte inceleyecektir ve bu konuda ortaklaşa bir karar alacaktır.

Mart 1922 teklifinde: Maliye Komisyonu kurulmasından vazgeçilmektedir. Fakat, İtilaf Devletleri’ne olan savaştan önceki borçların ve aşırı olmayan bir tazminatın ödenmesi konusundaki gerekli denetlemenin Türk hakimiyeti ilkesi ile bağdaştırılmasına çalışılacaktır.

Savaştan önceki Düyun-ı Umumiye komisyonu olduğu gibi bırakılacak, yukarıda belirtilen iş için İtilaf Devletleri’nce bir tasfiye komisyonu kurulacaktır.

Lozan’da: Bu gibi bağlayıcı hükümlerin hepsi kaldırılmıştır.

11. İKTİSADİ HÜKÜMLER

Sévres’de: Kapitülasyonlardan yararlanma hakkı savaştan önce bunlardan yararlanan İtilaf Devletleri uyruklularına geri verilecek; bu hak, bunlardan daha önce yararlanmamış olan Yunanistan, Ermenistan v.b. devletler uyruklarına da tanınacaktır.

(Bu haklar arasında, birçok vergiden muaf olma hakkının bulunduğu ve vatandaşlık bölümünde görüldüğü üzere, her Türk vatandaşının, İtilaf Devletleri’nden birinin vatandaşlığına girmesine engel olma hakkının bizden alındığı hesaba katılırsa, bu hükmün genişliği daha iyi anlaşılır).

Gümrük tarifeleri için 1907 tarifesi (% 8) yeniden yürürlüğe konulmaktadır.

Türkiye, İtilaf Devletleri gemilerine en azından Türk gemilerine verdiği hakkı tanıyacaktır.
Yabancı postalar yeniden kurulacaktır.

Mart 1921 teklifinde: Bazı şartlara bağlı olarak yalnız yabancı postaların kaldırılmasının düşünüleceği söylendiğine göre, diğer hükümler olduğu gibi bırakılmaktadır.

Mart 1922 teklifinde: İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon ve Türk temsilcilerinden ve kapitülasyonlardan yararlanan öteki devletlerin uzmanlarından oluşan bir komisyon, barışın yürürlüğe girmesinden sonra geçecek üç ay içinde, İstanbul’da toplanıp kapitülasyon sisteminin değiştirilmesiyle ilgili teklifler hazırlayacaktır.

Bu teklifler, mali konularda, yabancı uyrukluların Türklerle eşit vergi vermesini sağlayacaktır. Bu tekliflerde, gümrük vergisinde gerekli görülecek değişikliklerin yapılmasına da yer verilecektir.

Lozan’da: Kapitülasyonların her türlüsü kökünden ve ebedi olarak kaldırılmıştır.

12. BOĞAZLAR KOMİSYONU

Sévres’de: Kendine has bayrağı, bütçesi ve polis kuvveti bulunacak olan bu komisyon, gemilerin boğazlardan geçmesi, fenerler, kılavuzluk v.b. işlerle uğraşacak ve daha önce Yüksek Sağlık Kurulu’nun (209) yaptığı görevlerle, kurtarma işleri artık bir komisyonun gözetimi altında ve onun vereceği talimat çerçevesinde yerine getirilecek ve komisyon, Boğazlar’ın serbestliğini tehlikede sayınca İtilaf Devletleri’ne başvurabilecektir.

Komisyonda Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya ve Rusya’nın temsilcileri ikişer oya sahip olacaklardır.

Amerika istediği zaman, Rusya da Milletler Cemiyeti’ne girdiği andan başlayarak bu komisyona katılabileceklerdir.

Komisyon üyeleri, diplomatik dokunulmazlıktan yararlanacaklardır. Komisyona sırayla ve ikişer yıl süreyle, ikişer oya sahip devletlerin temsilcileri başkanlık edecektir.

Mart 1921 teklifinde: Türk temsilcisi de iki oya sahip olacak ve Boğazlar Komisyonu’na başkanlık edecektir.

Mart 1922 teklifinde: Aynı şekilde, Türk temsilcisi komisyona başkanlık edecektir. Boğazlarla ilgili bütün devletler komisyonda temsil edilecektir.

Lozan’da: Komisyonun başkanlığı bize verilmiştir. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlar’dan geçişinin Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine uygunluğunu sağlamaktan ibarettir. Komisyon her yıl Milletler Cemiyeti’ne rapor verecektir.

Yine bu anlaşmayla, İstanbul’daki Milletlerarası Sağlık Kurulu (210) kaldırılarak, sağlık işleri Türk hükümetine bırakılmıştır.

Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri öteki barış teklifleriyle daha fazla karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sévres Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir!


 204) Kırklareli.

205) Ağva.

206) Tenedos.

207) Accord tripartite.

208) Genel Borçlar.

209) Meclis-i Ali-i Sıhhi.

210) Beynelmilel Sıhhiye Meclisi.

Türk Delegeler Heyetinin Başkanı İsmet Paşa ile Hükümet Başkanı Rauf Bey arasında çıkan anlaşmazlık

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 23. Bölüm ( Lozan Barış Konferansı … Lozan Konferansı’nın ikinci safhası ve yeni seçimlerde milletin gösterdiği uyanıklık )

Lozan Barış Konferansı

Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti’ni İsmet Paşa Hazretleri temsil etti.

Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşanın başkanlığındaki delegeler heyetini oluşturuyordu.

Heyetimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı.

Efendiler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur.

Bir süre Ankara’da Lozan Konferansı görüşmelerini takip ettim. Görüşmeler hararetli ve tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek tabii buluyordum. Çünkü, Lozan barış masasında ele alınan meseleler yalnız üç dört yıllık yeni devreye ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların içinden çıkmak, elbette, o kadar basit ve kolay olmayacaktı.

Efendiler, bilindiği üzre, yeni Türk Devleti’nin yerini aldığı Osmanlı Devleti, Uhud-ı Atika (192) adı altında birtakım kapitülasyonların esiri idi.

Hristiyan halkın birçok hakları ve ayrıcalıkları vardı. Osmanlı Devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı; Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler alması mümkün değildi.

Osmanlı Devleti, kendisini kuran temel unsurun, Türk milletinin, insanca yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma bakımından da engellenmişti; memleketi imar edemez, demiryolu yaptıramazdı. Hatta okul yaptırmakta bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı.

Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yalanları debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak suretiyle birçok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde müflis sayılmıştı.


 192) Eski Anlaşmalar.

Osmanlı Devleti’nin dünya gözünde hiçbir değeri kalmamıştı

Efendiler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti’nin dünya gözünde hiçbir değeri, fazileti ve haysiyeti kalmamıştı. Devletlerarası hukukun dışında tutulmuş, sanki, himaye ve korunmaya muhtaç bir duruma gelmiş gibi kabul ediliyordu.

Geçmişteki hoşgörürlüğün ve yapılan yanlışların sorumlusu biz olmadığımıza göre, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Milleti ve memleketi gerçek istiklal ve hakimiyetine sahip kılmak için, bu güçlüğe ve fedakarlığa da katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti.

Ben, mutlaka olumlu bir sonuç alınacağından emindim. Türk milletinin varlığı için, istiklali için, hakimiyeti için ne pahasına olursa olsun elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu hakların dünyaca tanınacağından asla şüphem yoktu.

Çünkü, gerçekte bu haklar, kuvvetle, liyakatle fiili ve maddi olarak elde edilmişti. Konferans masasında istediğimiz, zaten elde edilmiş olan bu hakların usulünce ifade ve onaylanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz, açık ve tabii haklarımızdı.

Bundan başka, haklarımızı kazanmak ve korumak için kudretimiz de vardı; kuvvetimiz de yeterliydi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir dayanağımız milli hakimiyetimizi kavramış, onu fiili olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen ispatlamış olmamızdı.

İşte bu düşüncelerle, konferansın gidişini soğukkanlılıkla takip ediyor ve ortaya çıkan tersliklere gereğinden fazla önem vermiyordum.

Halkın içinde bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek için halkla yakından temasa geçmek

Efendiler, saltanatın kaldırılması ve hilafet makamının yetkisiz kalışı üzerine, halk ile yakından temasa geçmek, halkın içinde bulunduğu psikolojiyi, düşünce ve eğilimlerini bir daha incelemek önem kazanıyordu.

Bunun dışında, Meclis, son yılına girmiş bulunuyordu. Yeni seçim dolayısıyla, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni siyasi bir parti durumuna getirmeye karar vermiştim.

Barış gerçekleşince, cemiyet teşkilatımızın, siyasi bir partiye dönüşmesini gerekli buluyordum. Bu konuda da doğrudan doğruya halk ile görüşüp konuşmayı yararlı sayıyordum. Zaferden sonra, eğitimle uğraşmaya başlamış olan ordumuzu da yakından görmek istiyordum.

İşte bu maksatlarla Batı Anadolu’da bir gezi yapmak üzere, 14 Aralık 1923 tarihinde Ankara’dan hareket ettim.

Eskişehir’den başlayarak, İzmit, Bursa, İzmir ve Balıkesir’de, halkı uygun yerlerde toplayarak uzun sohbetlerde bulundum. Halkın, bana, diledikleri gibi serbestçe sorular sormasını istedim. Sorulan sorulara cevap olmak üzere, altı saat, yedi saat süren konferanslar verdim.

Saygıdeğer Efendiler, hemen her yerde halkın anlamak istediği hususlardan dikkati çeken noktalar şunlardı:

Lozan Konferansı ve sonucu, milli hakimiyet ve hilafet makamı, bunların durumları ve ilişkileri; bir de kurmak niyetinde olduğum anlaşılan siyasi parti…

Lozan Konferansı görüşmelerini, her yerde, özetleyerek olduğu gibi anlatıyordum. Olumlu sonuç alınacağı hakkındaki inancımı da belirterek milletin endişesini gidermeye çalışıyordum.

Milli hakimiyet ile hilafet makamının durumları ve ilişkileri

Halkın, milli hakimiyet ve hilafet makamının durumları ile bunların ilişkileri konusunda merak ve endişeye kapılmakta hakkı vardı.

Çünkü, Meclis 1 Kasım 1922 tarihli kararıyla, şahıs hakimiyetine dayanan devlet şeklinin 16 Mart 1920 tarihinden başlayarak ve ebedi olarak tarihe karıştığını ilan ettikten sonra, birtakım Şükrü Hocalar Müslüman kamuoyu şüphe ve üzüntülere düşmüştür diyerek hareket ve faaliyete geçtiler. Bunlar: Hilafet demek hükümet (193) demektir.

Hilafetin hak ve görevlerini yok etmek hiç kimsenin, hiç bir meclisin elinde değildir davasını ortaya atmışlardı. Meclis’in, milletin ortadan kaldırdığı şahıs saltanatını, hilafet makamında devam ettirmek ve Padişah’ın yerine Halife’yi geçirmek sevdasına düşmüşlerdi.

Gerçekten de gerici bir grup, Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü imzasıyla İslam Hilafeti ve Büyük Millet Meclisi adıyla bir broşür yayınladı. Bu broşürün, Ankara’da 15 Ocak 1923 tarihinde yayınlandığı ve bütün milletvekillerine dağıtıldığı bana İzmit’te bildirildi. Broşürün üzerine sadece 1339 (1923) yılı yazılmıştı.

Fakat, broşürün daha ben Ankara’da iken hazırlanıp bastırıldığı ve benim Ankara’dan ayrılış tarihim olan 14 Ocak 1923 gününün ertesinde ortaya çıkarıldığı anlaşılmıştı.

Şükrü Efendi Hoca ve arkadaşları, Halife Meclis’in, Meclis Halifenindir safsatasıyla, Millet Meclisi’ni Halife’nin danışma kurulu ve Halife’yi Meclis’in, dolayısıyla devletin başkanı gibi göstermek ve kabul ettirmek istemişlerdir.


193) Hükümet kelimesi burada devlet anlamında kullanılmıştır.

Halife olan zatı ümitlendirecek bağlılık gösterileri

Efendiler, Halife bulunan zatı ümitlendirecek bazı bağlılık gösterileri de dikkati çekiyordu. Gizli olarak yapılan bağlılık gösterileri ise, bizim dışardan tahmin ettiklerimizden daha fazla imiş.

Bu konuda bir fikir vermiş olmak için, o sıralarda İstanbul ve Trakya’da görevli memurumuz ve temsilcimiz olan Refet Paşa’nın, o günlerde, Halife’ye Konya adındaki bir atı sunması dolayısıyla, kendi kardeşi ve aynı zamanda yaveri Rifat Bey’e yazdığı bir şifreli telgrafla, bu telgrafa Halife’nin başyaveri vasıtasıyla verdiği cevabı olduğu gibi bilginize sunacağım:

Şifre

Rifat Bey’e 5.1.1923

Konya’yı Halife Hazretleri’ne sunmak için getirmiştim. Yalnız şimdi ne durumda olduğunu görmedim. Cesaret edemiyorum. İstanbul’da iyi bir hayvan bulunmayacağını anladığım için, Halife Hazretleri’nin başyaverlerinden de hayvan satın alınması hususunda acele etmemelerini rica etmiştim.

Hayvanın Halife Hazretleri tarafından beğenilmesini Tanrı’nın bir lutfu sayıyorum. Büyük bir cür’etkarlık olacağını bilmekle birlikte, İstiklal Savaşı’nın tarihi bir hatırası olduğu için, eski sadık bir askerin gaza yadigarı olarak sunduğu Konya’nın Halife Hazretleri tarafından lutfen kabulünü ve Halife Hazretleri’nin en içten gelen bağlılık duygularıyla ellerini öptüğümün Halife Hazretleri’ne duyurulmasına aracı olmalarını Başyaver Şekip Bey’den rica ederim. Konya’yı ve bu şifreyi Şekip Bey’e hemen teslim ediniz.

Refet

7.1.1923

Trakya Fevkalade Temsilcisi

Refet Paşa Hazretleri’ne

Saygıyla arz ederim :

Pek sayın kardeşiniz Rifat Bey’in teslim ettiği yüce şahsınızdan gelen telgrafı Halife Hazretleri Efendimiz’e arz ettim.

Peygamber vekili olan Halife Hazretleri, gerek bir defa daha ifade buyurulan içten bağlılık duygularından ve gerek kendilerine sunulan Konya adındaki hayvandan dolayı pek hoşnut ve müteşekkir kaldılar.

Aziz vatanımızın istiklalini korumak gibi pek kutsal ve yüce bir gayenin elde edilmesine çalışan büyük simalar arasında seçkin bir yeri olan yüksek şahsiyetlerinin de yiğitlik ve fedakarlık gösterdikleri er meydanlarından birinin adıyla anılan bu sevimli ve güzel ata sahip olmakla iftihar ettiler. Yüce Cebrail, kainatın şerefi Peygamberimiz Hazretleri’ne (S.A.S.) (194) peygamberliği bildirdiği gibi, zatıdevletiniz de Halife Hazretleri’ne Peygamberin vekili olduğunu bildirdiğinizden dolayı, yüksek şahsiyetiniz, kendilerine bütün ömürlerinin en mutlu ve kutsal bir olayını her zaman hatırlatacaktır.

Yüksek şahsiyetlerinin bu aziz hatıraya karışmış olmaları dolayısıyla, sık sık ve içten gelen bir sevgi ile hatırlanacakları zaten belli iken, bir de her gün, alışıldığı üzere tatlı Saba Rüzgarı (195) gidişli bu ata binildikçe, yüksek şahsiyetlerinin değerli hatırası yeniden anılacak ve canlanacaktır.

Şu satırlarla, Halife Efendimizin gerçekten tertemiz ve değerbilir duygularına ne dereceye kadar tercüman olabildiğimi kestiremem. Bunu başaramadıysam, eksiğimi, Zatıdevletlerine, Halife Hazretleri’nin bizzat göstermiş ve ifade buyurmuş oldukları babaca sevgi ve okşayışlar daha önceden telafi etmiştir, kanaatıyla avunmaktayım.

Bu vesileyle ve sonuç olarak size, Tanrı’nın gölgesi ve Peygamberin vekili Halife Hazretleri’nin özel selamlarını ve hayır dualarını bildirmek ve müjdelemekle şeref duyar, üstün saygılarımın kabulünü rica ederim, Efendim Hazretleri.

Şekip Hakkı

Başyaver
(Bu yazışmaları ve karşılıklı sevgi gösterilerini, biz ancak hilafetin kaldırılmasından ve Halife’nin soyundan gelen kimselerin memleketten çıkarılmasından sonra tesadüf eseri olarak öğrenebildik.)


194)Sallallahu aleyhi ve sellem: Ona selam ve salat olsun.

195)Saba Rüzgarı: Tatlı tatlı esen ılık bahar rüzgarı.

Din oyunu aktörleri Halife’yi bütün İslam dünyasına hükümdar yapmak istiyorlardı

Şunu arz etmeliyim ki. Şükrü Efendi Hoca ile, onu ve imzasını ileri süren politikacılar, sultan veya padişah ünvanını taşıyan bir hükümdar yerine, ünvanı halife olan bir hükümdar koyarak konuşmuşlar ve iddialarda bulunmuşlardı.

Yalnız şu farkla ki, herhangi bir memleket ve milletin hükümdarı yerine, dünyanın dört bucağında kitleler halinde yaşayan, türlü türlü ırktan üç yüz milyonluk bir topluluğa hüküm yürüten bir hükümdardan, onun görev ve yetkilerinden söz etmişlerdi.

Bu, bütün İslam dünyasına hakim olacak büyük hükümdarın eline, kuvvet olarak, üç yüz milyon Muhammet ümmetinden yalnız on on beş milyon Türk halkını lutfetmişlerdi. Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki bütün Müslümanların işlerini yönetecek, dünya işleriyle ilgili hükümlerden, onların çıkarlarına en uygun olanları hakkında karar verecekti. Bütün Müslümanların haklarını savunacak, onların işlerine ve problemlerine etkili bir azim ve irade ile sahip çıkacaktı.

Halife adındaki hükümdar, yeryüzündeki üç yüz milyon Müslüman arasında, adaleti sürekli olarak ayakta tutacak vatandaş haklarını gözetecek, güvenlik ve huzur bozucu olaylara engel olacak, Müslümanlara, başka dinlere bağlı olanlardan gelmesi muhtemel saldırıları önleyecekti. İslam topluluğunun güven içinde yaşamasını, gelişip kalkınmasını sağlayıcı çareleri hazırlamakla yükümlü bulunacaktı.

Saygıdeğer Efendiler, bu kadar kara cahil, dünya şartlarından ve gerçeklerden bu denli habersiz Şükrü Hoca ve benzerlerinin milletimizi kandırmak için, İslami hükümler diye yayınladıkları safsataların, gerçekte tekrarlanacak bir değeri yoktur.

Ancak, bunca yüzyıllar boyunca olduğu gibi, bugün de, milletlerin cahilliğinden ve bağnazlığından yararlanarak binbir türlü siyasi ve şahsi maksatla çıkar sağlamak için, din alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların memleket içinde de dışında da var oluşu, ne yazık ki, daha bizi bu konuda söz söylemekten alıkoyamıyor. İnsanlık dünyasında, din konusundaki uzmanlık ve derin bilgi, her türlü hurafelerden arınarak gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde rastlanacaktır.

Şükrü Hocaların ne kadar anlamsız, mantıksız ve uygulama kabiliyetinden yoksun düşünce ve hükümler savurduklarını anlamamak için cidden Hoca Efendi gibi allahlık denilen yaratıklardan olmak lazımdır.

Onların dediği gibi, halifenin ve hilafetin otoritesi, bütün dünya Müslümanları üzerinde geçerli olmak gerekince, bütün varlığını ve kuvvet kaynaklarını yalnız halifenin emir ve yasaklarına bırakmakla, Türk halkının omuzlarına bindirilecek yükün ne kadar ağır olacağını insaf edip düşünmek lazım gelmez miydi?

Onların ileri sürdükleri gerekçe ve hükümlere göre, halife adını taşıyan hükümdar; Çin, Hint, Afgan, İran, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Asir, Mısır, Trablus, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, kısacası dünyanın dört köşesindeki İslamların ve İslam memleketlerinin işlerinde yetki sahibi olacaktı.

Bu hayalin hiçbir zaman gerçekleşmemiş olduğu bilinmektedir. İslam topluluklarının başka başka maksatlarla biribirinden ayrıldıktan; Emevilerin Endülüs’te, Alevilerin Kuzey Afrika’da, Fatımilerin Mısır’da, Abbasi’lerin Bağdat’ta birer hilafet yani saltanat kurdukları; hatta Endülüs’te her bin kişilik bir topluluğun bir halifesi ile bir minberi (196) olduğu, Hoca Şükrü imzalı broşürde de yer almıştır.

Bu tarihi gerçeği bilmezlikten gelerek, hemen hepsi yabancı devletlerin idaresi altında bulunan veya bağımsız olan Müslüman milletlere ve devletlere Halife adı altında bir hükümdar tayin etmek akıl ve gerçek ile bağdaştırılabilir miydi? Hele, böyle bir hükümdarın mevkiini korumak için, bir avuç Türkiye halkını o hükümdarın emrine vermek, onu yok etmek için uygulanagelen tedbirlerin en etkilisi olmaz mıydı? Halifenin görevi ruhani değildir, hilafetin temeli maddi iktidar ve hükümet kuvvetidir diyenlerin, hilafetin devlet, halifenin devlet başkanı olduğunu ifade ve ispat ettikleri ve maksatlarının halife ünvanını taşıyan bir zatı Türkiye Devleti’nin başkanlığına geçirmek olduğu kolaylıkla anlaşılabiliyordu.

Saygıdeğer Efendiler, Şükrü Hoca Efendi’nin ve politikacı arkadaşlarının, siyasi maksatlarını açıktan açığa ortaya koymayıp, bunu bütün İslam dünyasına maletmek istedikleri dini bir konu olarak ele almaları, hilafet oyuncağının ortadan kaldırılmasını çabuklaştırmaktan başka bir sonuç vermemiştir.

195) Bir emirü’l-mü’minini ile bir minberi. Burada her bin kişiden bir kişinin hutbede adının okunacağına işaret ediliyor.

Hilafet konusunda halkın şüphe ve endişesini gidermek için yaptığım açıklamalar

Hilafet konusunda halkın şüphe ve endişesini gidermek için, her yerde gerektiği kadar konuştum ve açıklamalarda bulundum. Kesin olarak belirttim ki, milletimizin kurduğu yeni devletin mukadderatına, işlerine, bağımsızlığına, ünvanı ne olursa olsun hiç kimseyi karıştıramayız! Milletin kendisi, kurduğu devleti ve onun bağımsızlığını koruyor ve sonsuz olarak da koruyacaktır!

Millete anlattım ki, bütün Müslümanları içine alan bir devlet kurmak görevi ile yükümlü imiş gibi hayal edilen bir halifenin, görevini yerine getirebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türk halkı bu kadar büyük bir sorumluluğu bu kadar mantıksız bir görevi üzerine alamaz.

Milletimiz, yüzyıllarca bu anlamsız ve boş görüşten hareket ettirildi. Fakat ne oldu? Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlatlarının sayısını biliyor musunuz? dedim. Suriye’yi, Irak’ı elden çıkarmamak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz? dedim.

Halife’ye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslam dünyasının işlerinde söz ve yetki sahibi kılmak düşüncesinde olanlar, bu görevi yalnız Anadolu halkından değil, onun sekiz on katı nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerinden beklemelidirler! Yeni Türkiye’nin ve Yeni Türkiye halkının, artık, kendi varlık ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verilecek bir zerresi kalmamıştır! dedim.

Bir başka noktayı da halka iyice açıklayabilmek için şunları söyledim: Bir an için farz edelim ki, dedim; Türkiye söz konusu görevi kabul etsin… Bütün İslam dünyasını bir noktada birleştirerek yönetmek gayesinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pekala ama, uyruğumuz ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler, derlerse ki bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat, biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklal ve hakimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi yönetmeye muktediriz. O zaman Türk halkının bütün bu gayret ve fedakarlığı yalnızca bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?

Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için, Türk halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye görev ve yetki vermek düşüncesinin temelinde yatan esas bundan ibaretti.

Efendiler, halka sordum: Bir İslam devleti olan İran ve Afganistan, halifenin herhangi bir yetkisini tanır mı? tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü, böyle bir yetki devletinin istiklalini milletinin hakimiyetini ortadan kaldırır.

Millete şunu da hatırlattım ki, kendimizi dünyanın hakimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz.

Efendiler, İngiliz tarihçilerinden Wells, iki yıl önce yayınlanan bir tarih yazdı. Eserinin son sayfaları Dünya tarihinin gelecekteki safhası başlığı altında bazı düşünce ve görüşleri içine almaktadır. Bu görüşlerin yönelmiş olduğu hedef Un gouvernement fédéral mondial yani birleşik bir dünya devleti dir.

Wells, bu bölümde, birleşik bir dünya devletinin nasıl kurulabileceğini ve böyle bir devletin önemli ayırıcı özellikleri ile ilgili tasavvurlarını belirtiyor; adaletin ve tek bir kanunun hakimiyeti altında dünyamızın ne durumda bulunacağını tahayyül ediyor.

Wells, bütün hakimiyetler tek bir hakimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa, dünya mahvolacaktır diyor ve gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zaruret haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka birşey olamaz; hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır görüşünü ileri sürüyor.

İnsanlığın dayanışması ile ilgili büyük hayallerin sonunda gerçekleşmesi için ne yapmak ve neyin önüne geçmek gerekeceğinin doğru olarak bilinmediği ve saldırgan bir dış siyaset geleneğine sahip olan devletlerin, birleşik bir dünya devleti tarafından güçlükle temsil edilebileceği de bildiriliyor. Wells’in Avrupa ve Asya’nın felaketleri ve ortak ihtiyaçları, belki dünyanın bu iki parçasındaki milletlerin bir dereceye kadar birleşmesine yardım edecektir, olabilir ki, dünya ölçüsünde bir birleşmeye gidilmeden önce, bir sıra bölgesel birleşmeler yapılabilir şeklindeki düşüncelerini de kaydedeyim.

Efendiler, bütün insanlığın görgü, bilgi ve düşüncede yükselip olgunlaşması, Hristiyanlığı, Müslümanlığı, Budizmi bir yana bırakarak basitleştirilmiş ve herkes için anlaşılacak duruma getirilmiş saf ve lekesiz bir dünya dininin kurulması ve insanların, şimdiye kadar kavgalar, çirkeflikler, kaba istek ve iştahlar arasında bir sefalethanede yaşamakta olduklarını kabul ederek, bütün vücutları ve zekaları zehirleyen zararlı tohumları yok etmeye karar vermesi gibi şartların gerçekleşmesini gerektiren birleşik bir dünya devleti kurma hayalinin tatlı olduğunu inkar edecek değiliz.

Türkiye’ye musallat olmamak şartıyla, hilafetçileri ve Panislamizm taraftarlarını memnun etmek için, bu tasavvur ve tahayyül bir dereceye kadar bizde de tasvir edilmişti.

Ortaya atılan görüş şuydu: Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve diğer kıt’alarda yaşayan Müslüman toplumları, gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve arzularını kullanacak bir güç ve özgürlüğe kavuşurlar ve o zaman lüzumlu ve yararlı görürlerse, çağın gereklerine uygun birtakım uyuşma ve birleşme noktaları bulabilirler. Şüphesiz, her devletin, her toplumun biribirinden karşılayabileceği ihtiyaçları vardır. Karşılıklı çıkarları olacaktır.

Tasarlanan bu bağımsız İslam devletlerinin yetkili temsilcileri bir araya gelip bir kongre yaparlar ve falan ve filan İslam devletleri arasında şu veya bu ilişkiler kurulmuştur.

Bu ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği şartlar içinde birlikte hareket sağlamak için, bütün İslam devletlerinin temsilcilerinden kurulu bir meclis oluşturulacaktır.

Birleşmiş olan İslam devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir derlerse ve isterlerse, işte o zaman, o birleşik İslam devletine hilafet ve ortak meclisin başkanlığına seçilecek zata da halife ünvanını verirler.

Yoksa, herhangi bir İslam devletinin, bir kişiye bütün İslam dünyasının işlerini yönetme ve yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir durumdur.

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda düğüm noktaları

Efendiler, hilafet ve din konularıyla uğraşıldığı sıralarda, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki bir noktanın halkın ve özellikle aydınların kafasında düğümlenip kaldığını öğrendik.

Bu düğüm kanunda Cumhuriyet’in ilanından sonra da bırakıldığı gibi, kanuna, düğüm teşkil edecek ikinci bir noktanın daha sokulmuş olduğunu görenler, şaşkınlıklarını gizleyememişlerdi ve bugün de gizlememektedirler.

Bu noktaları açıklayayım: 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 7’nci ve 21 Nisan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 26’ıncı maddesi Büyük Millet Meclisi’nin görevlerinden söz eder.

Maddenin başında, Meclis’in ilk görevi olmak üzere, şeriat hükümlerinin yürütülmesi yer alır. İşte bunun nasıl bir görev ve şeriat hükümlerinden maksadın ne olduğunu anlamakta sıkıntı çekenler vardır.

Çünkü, sözü geçen maddede Büyük Millet Meclisi’nin, kanunları yapmak, değiştirmek, yorumlamak, yürürlükten kaldırmak v.b. gibi belirtilen ve sayılan görevleri o kadar geniş kapsamlı ve açıktır ki, şeriat hükümlerinin yürütülmesi diye ayrıca ve başlıbaşına bir klişenin yer alması gereksiz sayılmaktadır.

Çünkü, şeriat demek kanun demektir. Şeriat hükümleri demek kanun hükümleri demekten başka bir şey değildir ve olamaz. Başka türlüsü çağdaş hukuk anlayışı ile bağdaştırılamaz. Bu böyle olunca, şeriat hükümleri deyimiyle kastedilen anlam ve kavramın büsbütün başka bir şey olması gerekir.

Efendiler, ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu hazırlayanlara bizzat başkanlık ediyordum. Yapmakta olduğumuz kanunla, şer’i hükümler deyiminin bir ilişkisi olmadığını anlatmak için çok çalıştık. Fakat bu deyime, kendi zanlarınca bambaşka anlam verenleri inandırmak mümkün olmadı.

İkinci nokta Efendiler, yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanununun ikinci maddesinin başında yer alan Türkiye Devleti’nin dini, İslam dinidir cümlesidir.

Bu cümle daha Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na geçmeden çok önce, İzmit’te, İstanbul ve İzmit basın mensuplarıyla yaptığımız uzun bir görüşme ve sohbet sırasında, karşımdakilerden birinin şu sorusuyla karşılaştım Yeni hükümetin dini olacak mı? İtiraf edeyim ki, böyle bir soru ile karşılaşmayı hiç de istemiyordum.

Sebebi, pek kısa olması gereken cevabın, ogünkü şartlara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemeyişimdir. Çünkü, vatandaşları arasında çeşitli dinlere bağlı unsurlar bulunan ve her dinden olanlar hakkında, adaletli ve tarafsız davranmak, mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar için adaleti eşit ölçülerle uygulamakla yükümlü bulunan bir hükümet, düşünce ve
vicdan hürriyetine saygılı olmak zorundadır. Hükümetin bu tabii sıfatının, şüpheli yoruma yol açabilecek vasıflarla sınırlandırılması elbette doğru değildir.

Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçe’dir dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükümetle olan resmi işlemlerde Türk dilinin geçerli olması gereğini herkes tabii bulur. Fakat, Türkiye Devleti’nin dini İslam dinidir cümlesi aynı şekilde mi anlaşılacak ve kabul edilecektir? Bu elbette, açıklanmaya ve yorumlanmaya muhtaçtır.

Efendiler, karşımdaki gazetecinin sorusuna hükümetin dini olamaz! diyemedim. Aksini söyledim.

— Vardır Efendim, İslam dinidir, dedim. Fakat, hemen arkasından İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır cümlesiyle cevabımı açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum.

Demek istedim ki, devlet, düşünce ve vicdana saygı göstermekle kayıtlı ve yükümlü olur.
Karşımdaki gazeteci, verdiğim cevabı akla yatkın bulmadı ki, sorusunu şu tarzda tekrarladı: Yani devlet bir dine bağlı kalacak mı?

— Kalacak mı, kalmayacak mı bilmem! dedim. Konuyu kapatmak istedim. Fakat, mümkün olmadı. O halde, denildi; herhangi bir konuda inançlarım ve düşüncelerim doğrultusunda bir fikir ortaya atmaktan, hükümet beni engelleyecek veya cezalandıracaktır. Oysa, herkes kendi vicdanını susturmaya imkan görecek mi? O zaman iki şey düşündüm.

Biri, yeni Türkiye Devleti’nde her ergin şahıs dinini seçmekte serbest olmayacak mıdır? sorusu. Diğeri, Hoca Şükrü Efendi’nin:

Bazı yüksek din arkadaşlarımızla birlikte düşündüklerimizi şeriat kitaplarında yer almış belirli ve değişmez İslami hükümleri yayınlayarak, maalesef yanıltıldığı görülen İslam kamuoyunu aydınlatmayı boynumuza borç bir görev saydık girişinden sonra yeralan İslam halifesinin görevi, dinin emirlerini korumak ve kollamakta peygamberin yerini tutmaktır. Dini hükümler koymakta da yüce Peygamber Efendimiz’in vekilliğini yapmaktır sözleri.

Oysa, Hoca’nın sözlerini uygulamaya kalkışmak, milli hakimiyeti, vicdan hürriyetini kaldırmaya çalışmaktı. Bundan başka, Hoca’nın bilgi dağarcığında, Yezitler (197) zamanında yazdırılmış istibdat rejimine has formüller bulunmuyor muydu?

O halde, ne anlama geldiği ve ne kastedildiği artık herkesçe iyiden iyiye anlaşılmış bulunan devlet ve hükümet kavramlarını ve millet meclislerinin görevlerini din ve şeriat kılıklarına bürüyerek kim ve ne için aldatılacaktır?

Gerçek bundan ibaret olmakla birlikte, o gün İzmit’te basın mensuplarıyla, bu konuda daha fazla görüşmekte yarar yoktu. Cumhuriyetin ilanından sonra da, yeni Teşkilat-ı Esasiye Kanunu yapılırken, laik devlet deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmak eğiliminde olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek için, kanunun ikinci maddesini anlamsız kılan bir deyimin sokulmasına göz yumulmuştur.

Kanunun gerek 2’nci ve gerek 26’ncı maddelerinde fazladan yer alan, yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet rejimimizin çağdaş karakteriyle bağdaşmayan deyimler, inkılap ve Cumhuriyet’in ogün için sakıncalı görmediği tavizlerdir.

Millet, bu fazlalıkları, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzdan ilk fırsatta kaldırmalıdır!


197)Emevi Halifesi Muaviye’nin oğlu Yezid’i tutanlar.

Halk Partisi’ni kurma teşebbüsü

Saygıdeğer Efendiler, her yerde, siyasi parti kurma konusunda da halkla uzun sohbetler yaptım.

7 Aralık 1922 tarihinde, Ankara basını vasıtasıyla, halkçılık ilkesine dayanan ve Halk Partisi adını taşıyan siyasi bir parti kurmak niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program yapması gerekeceği konusunda, bütün vatanseverlerin, ilim ve fen adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum.

Dokuz ilke ve partimizin ilk programı

Gerek bazı kimselerden aldığım yazılı düşüncelerden ve gerek halk ile yaptığım görüşmelerden çok yararlandım. Sonunda 8 Nisan 1923 tarihinde, görüşlerimi dokuz ilke halinde tespit ettim. İkinci Büyük Millet Meclisi’nin seçimi sırasında yayınlayarak ilan ettiğim bu program, partimizin kuruluşuna temel olmuştur.

Bu program, bugüne kadar ele alıp gerçekleştirdiğimiz bütün önemli hususları içine alıyordu. Bununla birlikte programa girmemiş önemli ve esaslı bazı konular da vardı. Örnek olarak, Cumhuriyet’in ilanı, Şer’iye Vekaleti’nin, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka giyilmesi gibi…

Bu konuları programa alarak, cahil ve gericilerin, bütün milleti vaktinden önce zehirlemeye fırsat bulmalarını uygun görmedim. Çünkü, bunların zamanı gelince çözüme bağlanacağından ve milletin sonuçtan memnun olacağından kesinlikle emindim.

Yayınladığım programı, bir siyasi parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu.

Halk Partisi’nin programı yoktur dediler. Gerçekten de ilkeler adı altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkansız düşünceleri, nazari birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap yazabilirdik.

Öyle yapmadık. Milletin maddi ve manevi alandaki yenileşmesi ve gelişmesi yolunda, söz ve teori ile iş ve icraata önem vermeyi tercih ettik. Bununla birlikte, Hakimiyet milletindir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin dışında hiçbir makam, milli mukadderata hakim olamaz,

Bütün kanunların düzenlenmesinde, her türlü teşkilatta, yönetimin bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, ekonomi konularında, milli hakimiyet esasları çerçevesinde hareket edilecektir

Saltanat’ın kaldırılması ile ilgili karar değişmez bir kanun hükmüdür gibi bilinmesi gerekli önemli noktalar, mahkemelerde reform yapılacağı, bütün kanunlarımızın, hukuk ilminin verilerine göre yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, vergide aşar (198) usulünün değiştirileceği, milli bankaların sermayesinin artırılacağı, muhtaç olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğinin sağlanmasına derhal teşebbüs edileceği, fiili askerlik süresinin indirileceği, memleketin imarına çalışılacağı v.b. gibi önemli ve acil ihtiyaçlar, ilkeler dışında bırakılmamıştı.

Barış konusundaki görüşümüzün de: mali, iktisadi ve idari alandaki bağımsızlığımızı mutlaka sağlamak şartıyla, barışın gelmesine çalışmak olduğunu söyledik. Hilafet makamının bütün İslam dünyasına ait bir makam olabileceğine de işaret ettik.

İlkeler, Halk Partisinin kuruluşu ve faaliyet göstermesi için yeterli oldu. Partinin adına, daha sonra Cumhuriyet kelimesi de eklenerek, bilindiği gibi, Cumhuriyet Halk Partisi adı verildi.


198)Eski vergi sisteminde 1/10 esasına dayanan toprak ürünlerini vergilendirme türü.

Lozan Konferansı görüşmeleri kesildi

Efendiler, yine Lozan Konferansı’na temas edeceğim. Konferans 4 Şubat 1923 tarihinde kesildi. İki aya yakın bir süre devam eden görüşmelerin özeti olmak üzere, İtilaf Devletleri temsilcileri, delegeler heyetimize bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı anlam ve öz bakımından istiklalimize zarar veren şartları içine alıyordu.

Özellikle, adli, mali ve iktisadi konularla ilgili maddeleri çok ağırdı. Bunun için, bu tasarıyı kesinlikle reddetmek zorundaydık. Delegeler heyetimiz, bu tasarıya karşılık bir mektup verdi. Bu mektupta özet olarak şunlar yer alıyordu:

Üzerinde anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım. Gerçekten de, Konferans’ta görüşme konusu olan birçok meseleden bizce kabul edilebilecek durumda olanları vardı. Mektupta: İkinci, üçüncü derecede olan konuları ayrıca inceleriz.

İtilaf Devletleri, bu teklifimizi kabul etmeyecek olurlarsa, tekliflerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır da denilmiştir. Delegeler Heyeti’mizin teklifi dikkate alınmadı. Yalnız, konferansın yarıda kesilmesi, görüşmelerin ertelenmesi gibi gösterildi. Her devletin temsilcileri memleketlerine döndüğü gibi, bizim Delegeler Heyeti’miz de geri geldi. Ben de Batı Anadolu gezisinden dönüyordum.

Lozan Konferansı görüşmeleri üzerinde Mecliste şiddetli tartışmalar

18 Şubat 1923 tarihinde, İsmet Paşa ile Eskişehir’de birleşerek Ankara’ya beraber geldik. Efendiler, İsmet Paşa Ankara’ya dönerken, benim de geziden dönmekte olduğum anlaşılınca, Ankara’da tuhaf ve anlaşılmaz bir zihniyet belirmiş… İsmet Paşa’nın Ankara’ya gelip, Hükümet’le ve Meclis’le temas etmeden önce, benimle buluşup görüşmesi sakıncalı sayılmış… Böyle bir görüşmeyi kötüye yoranlar olurmuş…

Bu hususu bana yazan, Hükümet Başkanı bulunan Rauf Bey’di. Tabiatiyle bu yazıya önem vermedim. Aksine, İsmet Paşa ile bir an önce görüşebilmek için, gezilerimizi Eskişehir’de buluşabilecek şekilde ayarlattım. Ankara’ya gelişimizden sonra, İsmet Paşa kabinede durumu açıkladı ve yeni bir talimat istedi.

Meclis’in görüşünü alma gereği duyuldu. Konu Meclis’e getirildi. Meclis’te bu konu üzerinde günlerce ve günlerce süren görüşme ve tartışmalar yapıldı.

Anlaşıldığına göre, muhalifler, Delegeler Heyeti’mize ve İsmet Paşa’ya amansız düşman kesilmişlerdi. Sözde, barış olmuşken, İsmet Paşa yapmamış, geri dönmüş… Delegeler Heyeti, Bakanlar Kurulunun talimatına aykırı hareket etmiş…

27 Şubat 1923 gizli oturumunda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe kadar şiddetli ve heyecanlı bir şekilde devam etti. Tartışmalara, başından sonuna kadar ben de katılmak zorunda kaldım.

Muhalifler, adeta ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis’in olumlu veya olumsuz bir karar vermesi imkansızlaştı. Bizim açık olarak anladığımız şuydu ki, muhalifler, barış konusunu, Meclis’te ihtiraslarına vasıta yapmak istiyorlardı.

Efendiler, bazı basın çevreleri de, bu ihtirasları şaşılacak derecede ve ateşli bir şekilde, alabildiğine körüklüyorlardı. Bu ruh hali içinde bulunan bir Meclis’le, barış konusunu bir sonuca bağlamanın güç olacağını görmek tabii, fakat üzücü idi.

Meclis’te yaptığım genel açıklamalarla, durumun her noktasını söyledim. Bütün ihtimallerden söz ettim. İtilaf Devletleri delege heyetlerinden bazılarının memleketlerine dönünce verdikleri demeçleri gerçek sayıp, temel alarak, Delegeler Heyeti’mize hücum etme politikasının beğenilecek bir şey olmadığını söyledim. Delegeler Heyeti’mizi dinlemek, onun söyleyeceklerine inanmak ve durumu ona göre değerlendirmek gerektiğini bildirdim.

Delegeler Heyeti’mizin, Hükümet’in vermiş olduğu talimata aykırı hareket edip etmediğini söylemek yetkisinin, Meclis’te hazır bulunan Hükümet üyelerine ait olduğunu söyledim.

Sonunda, dedim ki, Delegeler Heyeti, Hükümete karşı sorumludur. Meclis, Hükümet’e yeni bir yön vermek zorundadır. Bu yön çerçevesinde, Hükümet, Delegeler Heyeti’ne özel bir talimat verir. Meclis’in ayrıntılarla uğraşmasına gerek yoktur ve uğraşamaz da.

Verilecek yönle ilgili görüşümü de şöyle ifade ettim: Şimdilik Musul meselesinin ertelenmesinden söz etmemek üzere ve fakat idari, siyasi, mali, iktisadi ve diğer konularda millet ve memleketin haklarını ve istiklalini tam ve güvenilir bir şekilde elde etmek ve düşmandan kurtarılmış olan topraklarımızın kesin olarak boşaltılmasını şart koşmak esastır.

Düşüncelerime şunu da ilave ettim ki: Delegeler Heyeti’miz, kendisine verilen görevi tamamen ve mükemmel bir şekilde yerine getirmiştir. Milletimizin ve Meclis’imizin şerefini korumuştur. Eğer barış konusunda iyi bir sonuç almak istiyorsak, Delegeler Heyeti’ne Meclis tarafından da manevi güç verilerek çalışmalarına devam ettirilmek gerekir.

Böyle hareket ederseniz, bir barış dönemine girmenin mümkün olduğundan ümitlenebiliriz.

Meclis’in, bu konu üzerindeki tartışmaları durdu. Fakat, muhalifler, hücum için yeni sebepler yaratmaktan bir türlü kendilerini alamıyorlardı.

Meclis’teki muhaliflerin çeşitli saldırı ve hareketleri

Meclis’teki muhaliflerin çeşitli şekillerde ve başka başka konularda saldırı hazırlıklarında bulundukları yeni değildi.

Geziye çıktığım tarihten bir gün sonra, İslam Hilafeti ve Büyük Millet Meclisi adlı broşürün ortaya çıktığını, bütün

Meclis’in ve milletin bize karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim. Bundan önce çevrilmek istenen bir dolap, vardır ki, daha ondan söz etmedim. Sebebi, 1922 Aralık ayı başlarında oynanmak istenen oyun, sonuçları itibariyle gezim boyunca da devam etmişti. Müsaade buyurursanız, bu konu ile ilgili olarak hatıralarınızı canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:

Saygıdeğer Efendiler, üç milletvekili, milletvekili seçimi kanun tasarısında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge hazırlamışlar… Önergede nelerin yer aldığını öğrenmiştim.

2 Aralık 1922 günü, Meclis’in, İkinci Başkanı Adnan Bey’in başkanlığında yapılan oturumunda, başkanlık kürsüsünden şöyle bir söz işitildi: Efendim! Milletvekili Seçimi Kanunu’nda değişiklik yapılması ile ilgili teklifin görüşülebileceği yolunda Tasarı Komisyonu’nun tutanağı var. Bu söz okunsun sesleriyle karşılandı. İki milletvekili: Önemlidir, okunmasını teklif ederiz diyerek genel havayı açığa vurdular.

Başkan: — Efendiler, bu önergenin, okunmadan önce komisyona gönderilmesi usuldendir dedi.

Beni vatandaşlık haklarından mahrum etmek teklifi üzerine Meclis’te yaptığım konuşma

Efendiler, meselenin ne olduğunu ve bu konuda Meclis’te yapılan görüşmeleri ogüne ait Tutanak Dergisi’nde okumak mümkündür. Fakat yüksek heyetinizi bu külfetten kurtarmak için, müsaade buyurursanız, o oturumda yaptığım konuşmanın bir kısmını olduğu gibi arz edeyim:

Değişiklik önergesini okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz alarak şunları söyledim: Efendim! bu kanun tasarısı özel bir maksat taşıyor. Bu özel maksat doğruca şahsımı ilgilendirdiğinden, müsaade ederseniz birkaç kelime ile düşüncemi arz etmek istiyorum.

Erzurum Milletvekili Süleyman Necati, Mersin Milletvekili Salahattin ve Canik Milletvekili Emin Beyefendi’ler tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya, benim şahsımı vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak maksadını güdüyor.

14’üncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada deniliyordu ki: Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş bulunmak şarttır.

Ondan sonra göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.
Maalesef, benim doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim.

Doğum yerim, bugünkü milli sınırların dışında kalmıştır. Fakat, bu böyle ise, bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi batırıp yok etmek isteyen düşmanların işgal ve istila hareketlerinin kısmen önlenememiş olmasıdır.

Eğer düşmanlar maksatlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun, bu tasarıya imza koymuş olan efendilerin de doğum yerleri sınır dışında kalabilirdi.

Teklif edilen maddedeki şartlar bende neden yoktu

Bundan başka, bu maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine getirmeye çalışsaydım, İstanbul’u kazandırmaktan ibaret olan Arıburnu ve Anafartalar’daki savunmalarımı yapmamaklığım gerekirdi.

Eğer ben bir yerde beş yıl oturmaya mahkum olsaydım, Bitlis ve Muş’u aldıktan sonra, Diyarbakır’a doğru yayılan düşmanın karşısına çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş’u kurtarmaktan ibaret olan vatan görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler’in istediği şartları taşımak isteseydim, Suriye’yi boşaltan orduların döküntülerinden Halep’te bir ordu kurarak, düşmana karşı savunmaya geçmemekliğim ve bugün milli sınırlar dediğimiz sınırları fiili olarak çizmemekliğim gerekirdi.

Zannediyorum ki, ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve saygısını kazandım. Belki bütün İslam dünyasının sevgi ve saygısını da kazanmış bulunuyorum.

Fakat bu durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya çalışacaklardır.

Fakat hiçbir zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki, yüce Meclis’te iki üç kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu bakımdan ben anlamak istiyorum Bu efendiler, gerçekten kendi seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar?

Yine bu Efendilere karşı söylüyor ve soruyorum: Milletvekili oldukları için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız, bu Efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü söyleyebilirler mi?

Efendiler, beni vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu Efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce heyetinize, bu Efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum!

Milletin bana karşı gösterdiği sevgi ve güvenin samimi ifadeleri

Bu sözlerim ajans ve basın vasıtasıyla yayınlandı. Millet yaptığım konuşmayı ve cevabını beklediğim soruyu öğrendi… Hemen, memleketin bütün seçim bölgelerindeki gerçek seçimler ve halk tarafından Meclis Başkanlığı’na protesto telgrafları yağdı. Bu kanun tasarısına imza koyan milletvekili Efendilerin de seçim bölgeleri halkı, kendilerini ve kendileriyle görüş birliğinde olanları suçlamakta gecikmedi.

Milletin, benim için gösterdiği bu sevgi ve güveni samimi olarak belirtmesi bakımından kıymetli birer hatıra olarak saklamakta olduğum bu telgraflar büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telgraflar, zamanında basında da yer almıştı. Ben burada yalnız bir tek seçim bölgesinin, Rize’nin şahsıma çekmiş olduğu bir telgrafı olduğu gibi bilginize sunmakla yetineceğim:

Üç milletvekili beyin, Seçim Kanunu ile ilgili önergesine, sancağımız milletvekillerinin katılmayacağı inancıyla bir şey yazmayı gerekli bulmamıştık. Şimdi Milletvekili Osman Efendi’den aldığımız mektupta, kendisinin o önerge ile ilgili ve muhalif gruptan olduğunu övünürcesine bildirmesi üzerine, aşağıdaki hususların bilginize sunulmasına mecburiyet duyulmuştur:

1 — (Övücü ve samimi sözlerden sonra) Şahsınız ve değerli çalışma arkadaşlarınız aleyhinde, sancağımız adına söz söyleyen, muhalefet düşüncesi taşıyan ve bizce hiçbir şahsiyet ve değeri olmayan milletvekilini lanetleriz. O, artık sancağımızı da temsil hakkına sahip değildir.

2 — Şu zamanda vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk düşüncesini bize tavsiye eden milletvekili efendinin görüşünü benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda mevcut olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve yüksek şahsiyetinize olan üstün saygılarımızla arz ederiz, efendim.

İmzalar
25.5.1923

Yeniden seçim yapılması kararı

Saygıdeğer Efendiler, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, olaylarına işaret ettiğimiz tarihte gösterdiği karışık ruh hali, üzerinde ciddi olarak durup düşünülmeyi gerektiren bir durum almıştı. Bütün millette, Meclis’in görev yapamayacak bir duruma geldiği endişesi doğmaya başladı.

Meclis’te durumu soğukkanlılıkla ve uzakgörüşlülükle düşünüp değerlendiren üyeler bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamadılar. Artık şüpheye yer kalmamıştı ki, Meclis yenilenmedikçe, millet ve memleketin ağır ve sorumluluk bekleyen işlerini yürütmeye imkan yoktur.

Bu zarurete ben de inandım. Bir gece, Başbakan Rauf Bey’e, kalmakta olduğu istasyon binasında Hükümet üyelerini toplantıya davet etmesini, bu toplantıya benim de bizzat geleceğimi telefonla bildirdim.

Rauf Bey’in dairesinde toplanan Bakanlar Kurulu’na, Meclis’in yenilenmesini Meclis’e teklif etmek gereğinden söz ettim. Kısa bir tartışmadan sonra, Hükümet üyeleri ile görüş birliğine vardık.

Aynı gece, Meclis’teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu Yönetim Kurulu’nu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu Yönetim Kurulu içinde teklifimi yersiz bulup yadırgayanlar oldu. Görüşme ve tartışmalar ertesi güne kadar sürdü. Buna rağmen, bu heyet ile de anlaştık. Ondan sonra, derhal Grup Genel Kurulu’nu topladım.

Orada memleketin içinde bulunduğu genel durumu, acele olarak yapılması gereken memleket işlerini anlattım. Meclis’in artık bu görevleri yerine getirme kabiliyeti kalmadığını belirterek ve ispat ederek, Meclis’ten, seçimleri yenileme kararı vermesini istemek gerektiğini bildirdim.

Grup Genel Kurulu, konuşmalarımı ve açıklamalarımı yerinde buldu. Bunun üzerine konu, aynı gün, 1 Nisan 1923’te Meclis’e götürüldü. Yüz yirmi kadar üye, bir önergeyle, seçimlerin yenilenmesi için bir kanun teklifi sundu. Meclis, Seçimlerin yeniden yapılmasına karar verilmiştir şeklindeki bir kanunu oybirliği ile çıkardı.

Meclis’in bu kararı vermesi, inkılap tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü, Meclis bu kararı vermekle, kendinde beliren hastalığı itiraf etmiş ve bundan dolayı milletçe duyulan ıztırabı anlamış olduğunu göstermiştir.

Lozan Konferansı’nın ikinci safhası ve yeni seçimlerde milletin gösterdiği uyanıklık

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 22. Bölüm ( Taarruza hazırlık emri … Lozan Barış Konferansı )

Taarruza hazırlık emri

Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra tekrar Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922’de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık emri verdi. Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı Paşalar da Ankara’ya döndüler.

Efendiler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz emri verdiğimi Bakanlar Kurulu’na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmi olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu ile görüş birliğine vardık.

Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felaketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis’te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Fakat bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı.

Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922’de cepheye gitmişti.

Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledim. Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Hatta gazetelerle benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi de ilan edeceklerdi. Bunu şüphesiz o vakitler işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü (182) üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya hareketimi, telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.

20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00’da Batı Cephesi Karargahı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na emir verdim.


 182) Şereflikoçhisar.

26 Ağustos 1922 taarruz emri

20/21 Ağustos 1922 gecesi 1’inci ve 2’nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargahına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak, taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum emri tekrarladım.

Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu.

Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için diğer bazı bölgelerde de benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.

24 Ağustos 1922’de karargahımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik, 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı idare ettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha naklettik. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk. Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı.

Başkomutan Savaşı

Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustosa kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık.

30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Muharebesi adı verilmiştir), düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi.

Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken, diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.

Ateşkes teklifi

Efendiler, Başkomutan Savaşı’nın sonuna kadar her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmi bildirilerde pek önemsiz harekattan ibaret gösteriyorduk. Maksadımız, durumu mümkün olduğu kadar dünyadan gizlemekti.

Çünkü, düşman ordusunu tamamen yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp, düşman ordusunu felaketten kurtarmak isteyeceklerin yeni teşebbüslerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur.

Örnek olarak, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, Ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim cevap aynen şöyledir:

Tel. Makama özel 5.9.1922

Bakanlar Kurulu Başkanlığı

Yüksek Katına (183)

Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnişte bulunmasına ihtimal yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bu bakımdan Eylülün onuna kadar doğrudan doğruya Yunan Hükümeti veyahut İngiltere vasıtasıyla, hükümetimize resmen başvurduğu takdirde, aşağıdaki şartlar ileri sürülerek cevap verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylülün onundan sonra yapılacak başvurmaya verilecek cevap başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir :

1 — Ateşkes Anlaşması tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin sivil memurlarına ve askeri kuvvetlerine teslim edilmiş bulunacaktır.

2 — Yunanistan’daki esirlerimiz on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir.

3 — Yunan Hükümeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta olduğu tahribatı tamir etmeyi şimdiden taahhüt edecektir.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

Başkomutan

Mustafa Kemal


 183) Heyet-i Vekile Riyaseti Celilesi’ne.

Ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaştılar

Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da, İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta

Resim var

da, 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da (184) görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de, söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında, ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamiyle yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekatımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hüriyyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.

Efendiler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından ümitsiz oldukları için, bu meseleyi daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanaat ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz fazlaca bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddi olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.

Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı geri aldıktan sonra, Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerine devam ederken, İngilizlerin o zamanki başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen harbe karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara müracaat etmiş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa Lloyd George’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.


 184) O günkü adıyla Nif’te.

İtilaf Devletleri’nin 23 Eylül 1922 tarihli ateşkes teklifi

Bu sıralarda, İstanbul’da Fransız Fevkalade Komiseri bulunan General Pellé benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. Tarafsız bölge diye adlandırdığı bir bölgeye, ordularımızın girmemesinin yerinde olacağını tavsiye eti.

Milli hükümetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulmasına imkan olmadığını söyledi. General Pellé, bana, Mösyö Franklin Bouillin’un benimle görüşmek üzere gelmek istediğini bildiren, kendisine çekilmiş özel bir telgrafını gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim.

Mösyö Franklin Bouillon, bir Fransız harp gemisiyle İzmir’e geldi. Fransız Hükümeti adına, İngiliz ve İtalyan Hükümetlerinin de uygun görmeleri üzerine, benimle görüşmeler yapmaya geldiğini söyledi. Biz Franklin Bouillon’la görüşürken, İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasını taşıyan 23 Eylül 1922 tarihli bir nota geldi.

Bu notada iki önemli nokta yer alıyordu. Bunlardan biri askeri harekatın durdurulmasıyla diğeri de Barış Konferansı’yla ilgiliydi.

Biz, Rumeli’de Doğu Trakya’yı milli sınırlarımıza kadar tamamen almadıkça askeri hareketten vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu bölgesinden düşman birlikleri çıkarıldığı takdirde böyle bir harekete devam etmeye kendiliğinden gerek kalmayacaktı.

Bu notada, Venedik veya başka bir şehirde toplanacak olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Romen, Sırp – Hırvat – Sloven Devleti ile Yunanistan’ın da çağrılacağı bir konferansa, delegelerimizi göndermeyi kabul edip etmeyeceğimiz sorulmakla birlikte, görüşmeler sırasında Boğazlardaki tarafsız bölgelere bizden asker gönderilmemesi şartıyla, Edirne dahil olmak üzere Meriç’e kadar Trakya’nın bize iadesi ile ilgili talebimizin olumlu karşılanacağı bildiriliyordu.

Notada, boğazlardan, azınlıklardan ve Milletler Cemiyeti’ne girmemizden de söz ediliyordu.

Konferansın toplanmasından önce, Yunan birliklerinin, İtilaf Devletleri komutanlarının çizecekleri bir hattın gerisine çekilmesi için, İtilaf Devletleri’nin nüfuzunu kullanacağına söz verilmekte ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya veya İzmit’te bir toplantı yapılması teklif edilmekteydi.

Mudanya Konferansı

29 Eylül 1922 tarihinde, bu notaya verdiğim kısa bir cevapta, Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimi bildirdim. Fakat Meriç nehri’ne kadar Trakya’nın derhal bize geri verilmesini istedim.

3 Ekimde toplanmasının uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa’yı delege tayin ettiğimi bildirdim. Bu notaya hükümetçe de 4 Ekim 1922 tarihli etraflı bir cevap verildi. Bu cevapta, konferans yeri olarak İzmir teklif edildi.

Boğazlar meselesi dolayısıyla, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nin de daveti istendi. Diğer konular üzerindeki görüşlerimiz de ana çizgileriyle bildirildi.

Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi General Monbelli’nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde, Mudanya Ateşkes Anlaşması imzalandı. Böylece, Trakya ana vatana katılmış oldu.

Efendiler, zaferden sonra, bizim İzmir’deki siyasi temaslarımız üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun daha doğrusu bazı bakanların telaşlı bir duruma girdikleri farkedildi.

Askeri görevimin son bulmuş olduğunu, bundan sonraki siyasi işlerin Bakanlar Kurulu’na ait olduğunu hissettirecek şekilde, beni Ankara’ya davet ettiler. Halbuki, ne askeri görevim son bulmuştu ne de siyasi ve diplomatik konularla ilgilenmek ve uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bu bakımdan, İzmir’den ordunun başından ve başlattığım siyasi ilişkilerden uzaklaşamazdım. Bundan dolayıdır ki, benimle görüşmek isteğinde bulunan ve bunda direnen hükümet üyelerinin veya ilgili bakanların İzmir’e yanıma gelmelerini teklif ettim. Hükümet Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.

Rauf Bey, İzmir’de bana bazı özel dileklerini de bildirdi. Söz gelişi, Ali Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın, zafer dolayısıyla terfi ettirilmelerini ve kendilerine uygun birer görev verilerek memnun edilmelerini rica ettiler. Bildiğiniz üzere, muharebeden önce Ali Fuat ve Refet Paşa’ların bu harekata katılmaları için türlü yollarla teşebbüste bulunmuştum; fakat başaramadım. Zaferden dolayı, Muharebe’de fiilen hizmet edip liyakat göstermiş olan komutanlar ve subaylar terfi ettirilmek ve takdir edilmek suretiyle elbette ödüllendirilmişlerdi.

Askeri harekata katılmaktan kaçınan kimselerin de bizzat orada bulunanlarla birlikte ödüllendirilmeleri elbette kötü etki yapabilirdi. Kısacası, Rauf Bey’e dileklerini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Fakat Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, mevkii ve görevi kendisini memnun edebilecek bir seviyede idi.

Yalnız, açıkta bulunan Refet Paşa için uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e davet etmesini söyledim. Refet Paşa, İzmir’e gelmişti. Fakat bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığı için kendisiyle orada görüşme imkanı olamadı.

Barış Konferansı’na gönderdiğimiz delegeler

Refet Paşa’ya görev verilmesi, daha sonra Ankara’dan Bursa’ya gidişim sırasında oldu. Efendiler. İzmir’den Ankara’ya dönüşümde, başlıca Mudanya Konferansı görüşmeleriyle uğraşıldı. Bir yandan da Bakanlar Kurulu’nda, Meclis’te ve komisyonlarda Barış Konferansı’na gönderilebilecek delegeler heyeti söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf

Kemal Bey ve Sağlık Bakanı bulunan Rıza Nur Bey, gidecek delegeler heyetinin tabii üyeleri gibi görülüyordu. Ben, bu konuda daha kesin bir görüş ve kararımı tespit etmemiştim. Ancak, Rauf Bey’in başkanlığı altındaki bir heyetin bizim için hayati önemi olan bir konuda başarı kazanabileceğinden emin olamıyordum.

Rauf Bey’in de kendisini zayıf görmekte olduğunu hissediyordum. Müşavir olarak İsmet Paşa’nın yanına verilmesini teklif etti. Bu teklifle ilgili görüşümü belirtirken, İsmet Paşa’dan müşavir olarak elde edilecek yarar sınırlıdır.

İsmet Paşa başkan olursa kendisinden azami ölçüde yararlanılabileceğine ben de inanıyorum dedim. Bu nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra Rauf Bey, delegeler heyetine kimlerin gireceği konusundaki türlü çalışmalarına devam ettiler. Ben buna önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona ermişti.

İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa’da bulunuyorlardı. Kendileriyle görüşmek üzere Bursa’ya gittim.

İsmet Paşa’nın Dışişleri Bakanlığı’na ve Delegeler Heyeti Başkanlığına seçilmesi

Bursa’ya giderken yanımda Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa vardı. Doğuda aleyhindeki çeşitli tepki ve gösteriler dolayısıyla görev yapma imkanını bulamadığından Ankara’ya gelmeye mecbur olan Kazım Karabekir Paşa ile İstanbul’da kendisine görev vermek üzere Refet Paşa’yı da birlikte götürdüm.

Bursa’da kaldığım günlerde, Refet Paşa’yı, bilindiği gibi İstanbul’a gönderdim. İsmet Paşa’nın da, mevcut bunca bilgime rağmen, delegeler heyetine başkanlık edip edemeyeceğini bir daha inceledim.

Mudanya Konferansı’nı nasıl idare ettiğini ayrıntılı olarak anlamaya çalıştım. İsmet Paşa’nın kendisine tasavvurlarımla ilgili hiçbir kelime söylemiyordum.

Sonunda kararımı olumlu olarak verdim. İsmet Paşa’nın Delegeler Heyeti Başkanı olabilmesi için daha önce Dışişleri Bakanı olmasını uygun gördüm. Bunu sağlamak için doğrudan doğruya Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’e özel ve gizli olarak yazdığım bir şifreli telgrafta, kendisinin Dışişleri Bakanlığı’ndan çekilmesini ve yerine İsmet Paşa’nın seçilmesini, bizzat yardımcı olmasını rica ettim.

Ankara’dan hareket etmeden önce, Yusuf Kemal Bey, bana, Delegeler Heyeti Başkanlığını en iyi İsmet Paşa’nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey’den, kendisine bildirdiğim ricamı yerinde bularak gereğini yerine getirmeye çalıştığını bildiren bir cevap aldım.

Lozan (Lausanne) Barış Konferansı’na davet

İşte ondan sonra idi ki, İsmet Paşa’ya, bir oldubitti şeklinde Dışişleri Bakanı olacağını ve ondan sonra da Barış Konferansı’na Delegeler Heyeti Başkanı olarak gideceğini söyledim.

Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu söyleyerek özür diledi. En sonunda teklifimi emir sayarak boyun eğdi. Tekrar Ankara’ya döndüm. Bu sırada, İtilaf Devletleri tarafından, 28 Ekim 1922’de Lozan’da toplanacak olan Barış Konferansı’na davet edildik. İtilaf Devletleri, hala İstanbul’da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte konferansa davet ediyordu.

Saltanatın kaldırılması

Bu birlikte davet edilme durumu, şahsi saltanatın kaldırılması işini kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten de 1 Kasım 1922 tarihli kanun gereğince, hilafet ile saltanat biribirinden ayrıldı.

İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri fiilen hükmünü yürüten milli saltanatın varlığı kabul edildi. Hilafet, açıklık kazanmış bir hakka sahip olmaksızın bir süre daha bırakıldı.

Efendiler, bu konuda zabıtlara geçmiş yeterince bilgi vardır. Konunun özel yönleri ile ilgili noktalar, belki yüce heyetinızi ilgilendirir düşüncesiyle, bazı bilgiler sunacağım:

Bilindiği gibi, saltanat ve hilafet makamları ayrı ayrı ve birleşmiş olarak önemli meselelerden sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir hatıramı anlatayım: 1 Kasım 1922 tarihinden önce, muhalifler, Meclis çevresinde benim saltanatı kaldıracağım yolunda telaşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı.

Rauf Bey, bir gün Meclis’teki odama gelerek benimle bazı önemli konuları görüşmek istediğini ve akşam Keçiören’de Refet Paşa’nın evine gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey’in teklifini kabul ettim.

Fuat Paşa’nın da orada bulunmasına izin vermemi istedi. Onu da uygun gördüm. Refet Paşa’nın evinde dört kişi toplandık. Rauf Bey’den dinlediklerimin özeti şuydu: Meclis, Saltanat makamının belki de Hilafet’in ortadan kaldırılması görüşünün benimsenmiş olduğu endişesiyle üzgündür. Sizden ve sizin ileride benimseyeceğiniz tutumdan şüphe etmektedir.

Bu bakımdan Meclis’e ve dolayısıyla millet kamuoyuna güven vermeniz gerektiğine inanıyorum.

Rauf Bey’in saltanat ve hilafet konusundaki düşüncesi

Rauf Bey’den saltanat ve hilafet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: Ben, dedi, saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım.

Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti’nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam.

Padişah’a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. O da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz.

Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’nın görüşünü sordum. Refet Paşa’dan aldığım cevap şuydu: Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz.
Ondan sonra, Fuat Paşa’nın düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa, Moskova’dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi.

Ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: Üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. Meclis’te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur. .

Rauf Bey, bu cevabımdan memnun göründü. Fakat şu veya bu şekilde bu konu etrafındaki görüşmelere yine devam edildi. Akşam üzeri başlayan konuşmalarımız, bütün gece, sabaha kadar uzadı. Rauf Bey’in bir şeyi sağlama bağlamak istediğini hissettim. Benim hilafet ve saltanat ve ileride şahsen alabileceğim durumla ilgili olarak kendilerine söylediğim ve inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden bizzat Meclis’e karşı söyletmek…

Kendilerine söylediğim sözleri olduğu gibi Meclis’e karşı söylemekte de bir sakınca görmediğimi bildirdim. Üstelik bu sözleri kurşun kalemle bir kağıt parçasına yazarak ertesi gün bir sırasını düşürüp Meclis’te söyleyeceğime söz verdim. Verdiğim bu sözü yerine de getirdim. Benim bu konuşmam muhaliflerce, Rauf Bey’in başarısı olarak sayılmış ve kendisi takdir edilmiş…

Meclis’te saltanatın kaldırılması görüşülürken Rauf Bey’e verdiğim rol

Efendiler, belki birtakım kimselere göre, Rauf Bey, üzerine aldığı görevi yerine getirmişti. Ben de açıkladığım üzere, genel ve tarihi görevimin o güne ait safhasını tamamlamıştım.

Ancak, genel görevimin emrettiği asıl noktayı hedefe ulaştırmak ve uygulamaya geçmek gerektiği zaman da asla kararsızlığa düşmedim. Tevfik Paşa’nın telgrafları dolayısıyla saltanatı hilafetten ayırmaya ve önce saltanatı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, derhal Rauf Bey’i, Meclis’teki odama çağırmak oldu.

Rauf Bey’in, Refet Paşa’nın evinde sabahlara kadar dinlediğim düşünce ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi davranarak, ayakta, kendisinden şu istekte bulundum: Hilafet ve saltanatı biribirinden ayırarak saltanatı kaldıracağız! Bunun doğru olduğu konusunda kürsüden bir konuşma yapacaksınız! Rauf Bey ile bundan başka bir tek kelime konuşmadık.

Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, aynı maksatla çağırmış olduğum Kazım Karabekir Paşa geldi. Ondan da aynı şekilde konuşmasını rica ettim.

Efendiler, o tarihe ait Meclis tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey, kürsüden bir iki defa görüştü ve hatta saltanatın kaldırıldığı günün bayram olarak kabul edilmesi teklifini de ortaya attı.

Burada bir nokta, kafalarda düğüm olarak kalabilir. Bana, Padişah’a bağlılığı borç bildiğinden, saltanat makamı yerine başka nitelikte bir makamın getirilmesine çalışmanın felakete ve büyük acılara yol açacağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten sonra ve hele kararımın desteklenmesi ve saltanatın kaldırılması için Meclis’te bir konuşma yapmasını teklif etmem karşısında, ne düşündüğünü bile söylemeden boyun eğmiştir.

Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey eski inanç ve görüşlerini değiştirmiş miydi? Yoksa bu görüşlerinde esasen samimi değil miydi? Bu iki noktayı biribirinden ayırmak ve biri üzerinde kesin bir yargıya varmak güçtür.

Efendiler, böyle şüpheli bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun daha iyi anlaşılmasını kolaylaştıracak bazı safhaları, işlemleri ve tartışmaları yüksek heyetinize hatırlatmayı tercih ederim.

Lozan Barış Konferansı’na Tevfik Paşa ve arkadaşları da katılmak istiyordu

Daha önce bilginize sunmuştum ki, saltanatın kaldırılması, Lozan Konferansı’na İstanbul’dan da bir delegeler heyetinin davet edilmesi ve İstanbul’un, yani Vahdettin, Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir daveti, Türk milletinin büyük emeklerle, fedakarlıklarla elde ettiği kazançları küçültmek, belki de anlamsız kılmak pahasına da olsa, kabul etmelerinden ileri gelmişti.

Tevfik Paşa, önce bana bir telgraf çekti. 17 Ekim 1922 tarihli bu telgrafta, Tevfik Paşa, kazanılan zaferin, bundan böyle İstanbul ile Ankara arasında anlaşmazlık ve ikiliği kaldırmış ve milli birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu.

Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki: memlekette düşman kalmadı; o halde, padişah yerinde, hükümet onun yanında; millete düşenin de bu makamların vereceği emirlere uymaktır.

Böyle olunca da, elbette birliğe engel bir şey kalmamış olur. Yalnız, Tevfik Paşa, Ankara’dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansı’na İstanbul ile Ankara’nın birlikte davet edilmiş olması dolayısıyla, daha önce benden çok gizli talimat almış bir kimsenin elden gelen sür’atle İstanbul’a gönderilmesini sağlamaktı (Belge: 260).

Tevfik Paşa’ya verilmek üzere, İstanbul’da Hamit Bey’e çektiğim telgrafla: Tevfik Paşa ve arkadaşlarının devletin siyasetini bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne büyük bir sorumluluk doğuracağının aşikar bulunduğunu bildirdim (Belge: 261).

Ne yazık ki, Hamit Bey, bu telgrafın aynen Tevfik Paşa’ya bildirilmesi gerektiğinde kararsızlığa düşmüş, bunu kendisine gönderilen talimat sanmış; bununla birlikte bu telgrafımda yazılanlar çerçevesinde, Tevfik Paşa’ya üç gün içinde beş defa tebligatta bulunmuş; hatta Tevfik Paşa ve çalışma arkadaşlarının konferansa delege göndermeleri için gazetelere, ajanslara, verilmesi gereken demecin esaslarını bildiren bir müsveddeyi bile kendilerine göndermiş (Belge: 262).

Çıkarlarını kirli bir tahtın çürümüş çökmüş ayaklarına sarılmakta bulanlar

Bütün çıkarlarını yalnız kirli bir tahtın çürümüş çökmüş ayaklarına sarılmakta gören, Tevfik Paşa ve benzeri paşalardan kurulu Vahdettin Hükümeti’nin, gizli maksatlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa, bana çektiği telgrafa verilen cevaptan haberi olmadığını bildirdikten sonra, doğrudan doğruya 29 Ekim 1922 tarihli telgrafıyla ve Sadrazam ünvanıyla Meclis Başkanlığı’na başvurdu (Belge: 263).

Bu telgrafta yazılanlar, Osmanlı devrinin Tevfik Paşa’larına yaraşır bir biçimdeydi.

Tevfik Paşa ve arkadaşları, bu telgraflarında, kazanılan başarının elde edilmesine hizmet ettiklerinden bahsedecek kadar cesaret gösterebilmişlerdir.

Efendiler, gayri meşru olarak, Osmanlı Devlet’inin Hükümeti adını taşımak gafletinde bulunan Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulu son Osmanlı Hükümeti üzerinde daha fazla durmanın bir yararı yoktur. Sözü Meclis görüşmelerine getireceğim.

Üzerinde durduğumuz konu dolayısıyla, Meclis’te 30 Ekim 1922 günü görüşmeler başladı. Birçok konuşmacı birçok şeyler söyledi. İstanbul’daki Osmanlı Hükümet’lerini ele aldılar. Ferit Paşa devresinden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların idrakten yoksun, vicdandan yoksun birtakım insanlar olduğunu belirterek, bu adamlara gereken kanuni işlemin yapılmasını istediler.

Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu kadar ahmakça tekliflerde bulunan kimseler -… – gerçekten Babıali’nin tarihi kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan şahıslardır… dediler.

İstanbul’da hükümet adını ve kimliğini takınan adamların; Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre cezalandırılmalarını isteyen önergeler okundu.

Efendiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmış olduğunu, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince hakimiyet haklarının millete ait bulunduğunu ifade eden bir önerge hazırlandı. Sekseni aşkın arkadaşa imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır.

Bu önerge okunduktan sonra, ciddi olarak muhalif duruma geçenlerin başında iki kişi vardı. Bunlardan biri Mersin Milletvekili bulunan Salahattin Bey’dir. İkincisi, İzmir’de asılan Ziya Hurşit’tir. Bunlar Saltanat’ın kaldırılmaması görüşünde olduklarını açıkça belirttiler.

Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılması kararının verildiği gün, Teşkilat-ı Esasiye, Şer’iye ve Adliye Komisyonlarının ortak toplantısı

Efendiler, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaa-i Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı Saltanatı’nın kaldırılmasının zaruri olduğunu anlattım. 1 Kasım 1922 günü yapılan Meclis toplantısında, aynı konu uzun tartışmalara uğradı.

Meclis’te de geniş bir konuşma yapmak gereğini duydum (Belge: 264). İslam ve Türk tarihinden örnekler vererek hilafet ve saltanatın ayrılabileceğini, milli hakimiyet ve saltanat makamının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini, tarihi olaylara dayanarak açıkladım. Hülagu’nun Halife Mu’tasım’ı idam ettirerek yer yüzünde hilafete fiilen son verdiğini ve 1517’de Mısır’ı alan Yavuz, ünvanı halife olan bir mülteciye önem vermeseydi, hilafet ünvanının günümüze kadar miras kalmış bulunamayacağını anlattım.

Bundan sonra bu konu ile ilgili önergeler üç komisyona, Teşkilat-ı Esasiye, Şer’iye ve Adliye Komisyonları’na gönderildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelip, konuyu bizim güttüğümüz maksada uygun bir çözüme bağlaması elbette güçtü. Durumu yakından ve bizzat takip etmek gerekti.

Karma komisyona anlattığım gerçek

Üç komisyon bir odada toplandı. Başkanlığına Hoca Müfit Efendi’yi seçti. Konuyu görüşmeye başladılar. Şer’iye Komisyonu’nda bulunan hoca efendiler, hilafetin saltanattan ayrılamayacağını, bilinen safsatalara dayanarak iddia ettiler. Bu iddiaların yersizliğini ortaya koyup çürütmek için serbestçe konuşabilecek olanlar ortaya çıkar görünmediler.

Biz, çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu şekildeki görüşmelerin istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. Sonunda, karma komisyon başkanından söz istedim.

Önümüzdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek sesle şu konuşmayı yaptım: Efendim, dedim, hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından, hiç kimseye ilim gereğidir diye, görüşme ve tartışmayla verilmez. Hakimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlardır. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdir.

Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara isyan ederek ve artık dur diyerek, hakimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten oldubitti haline gelmiş olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir.

Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek, usulüne uygun olarak ifade edilecektir. Fakat, belki de bazı kafalar kesilecektir.

İşin ilim yönüne gelince, hoca efendilerin merak ve endişeye kapılmalarına yer yoktur. Bu konuda ilmi açıklamalarda bulunayım dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi, Affedersiniz efendim, dedi, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık dedi. Konu karma komisyonca çözüme bağlanmıştı.

Osmanlı Saltanatı’nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası

Sür’atle kanun tasarısı hazırlandı. O gün Meclis’in ikinci oturumunda okundu.

Ad okunarak oya konması teklifine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, Buna gerek yoktur. Memleket ve milletin istiklalini ebedi olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis’in oy birliği ile kabul edeceğini sanırım. Oya sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve oy birliği ile ka’bul edilmiştir dedi.

Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi: Ben muhalifim! Bu ses söz yok sesleriyle boğuldu. İşte Efendiler, Osmanlı Saltanatı’nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası böyle geçmiştir.
**

Hain Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan kaçıyor

17 Kasım 1922 tarihli resmi bir telgrafın ilk, cümlesi şuydu: Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır. Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır.

Aynı gün Meclis’te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli -ajanslarla yayınlanmış- bir bildiri suretini de zabıtlardan bir daha okuyalım:

17.11.1922 Mektup Sureti

Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmi bildiride açıklandığı gibi, Zatışahane, İngiltere’nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır…

İmza:

Harrington

Mektuba Ekli Bildiri Sureti

Resmen bildirilir ki, Zatışahane, bugünkü durum karşısında hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul’dan başka bir yere götürülmesini istemiştir.

Zatışahane’nin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye’deki İngiliz Kuvvetleri’nin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, (Sör Çarlz Harrington) Zatışahane’yi almaya giderek bir İngiliz harp gemisine kadar kendisine eşlik etmiş ve Zatışahane, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı Amiral Sir De Brook (Sör Bruk) tarafından karşılanmıştır. İngiliz Fevkalade Komiser Vekili Sir Newill Henderson, Zatışahane’yi gemide ziyaret ederek Kral Beşinci George’a bildirilmek üzere arzularını sormuştur.

General Harrington’un Ulviye Sultan adında bir hanıma gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, hiçbir karşılık verilmemiş olduğu notuyla Refet Paşa’ya gönderilmiş. O da, 25 Kasım 1922 tarihinde bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe sureti şudur:

Sultan Hanımefendi Hazretleri,

Şu sıralarda Malta’ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri’nden, ailesinin durumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen Cumartesi Yıldız’dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri’nin sağlık ve neş’elerinin yerinde olduğunu öğrenmiş ve derhal Zatışahane’ye arz etmiştim.

Eğer Padişah Hazretleri’nin aileleri hakkında yeni bilgiler lutfederseniz, onu da derhal Zatışahane’ye sunmakla mutluluk duyarım. Zatışahane’nin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla, en samimi dileklerimi Kadınefendi Hazretleri’ne ve pek muhterem ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin kabulünü rica ederim.

İmza:

Harrington

Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir. Bundan başka, General Harrington’un, İstanbul’daki askeri memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de gereksiz bulurum.

Asil bir milleti utanılacak bir duruma düşüren sefil

Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat’ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş bir sefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.

Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.

Aciz, adi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır.

Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını iki buçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik.

Böylece, devletlerin, milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsi durumlarından ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespayelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.

Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yöntemine rağbet etme devrine son vermek medeni dünyanın samimi bir dileği olmalıdır.

Abdülmecit Efendi’ıin Büyük Millet Meclisi’nce Halife seçilmesi

Saygıdeğer Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kaçak Halife’nin halifeliği kaldırıldı. Yerine sonuncu halife olan Abdulmecit Efendi seçildi. Meclis’çe, yeni halife seçilmeden önce, seçilecek şahsın da padişahlık sevda ve davasına katılarak, herhangi bir yabancı devlete sığınması ihtimalini ortadan kaldırmak gerekiyordu.

Bunun için İstanbul’da bulunan görevlimiz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşerek ve hatta elinden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafet ve saltanatla ilgili kararını tamamen kabul ettiğini bildiren bir belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.

18 Kasım 1922 günü, İstanbul’da Refet Paşa’ya bir şifreli telgrafla verdiğim talimatta başlıca şu noktaları belirtmiştim:

Abdülmecit Efendi, Halife-i Müslimin (185) ünvanını kullanacaktır. Bu ünvana başka bir sıfat ve kelime eklenmeyecektir.

İslam dünyasına duyurulmak üzere hazırlayacağı bir bildiriyi, sizin aracılığınızla önce bize şifre olarak bildirecektir. Bu bildiri, onaylandıktan sonra yine şifre ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayınlanacaktır. Bu bildiri metninde başlıca şu noktalar yer alacaktır:

a) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisini halifeliğe seçmesinden dolayı memnun olduğu açıkça söylenecektir.

b) Vahdettin Efendi’nin hareket tarzı etraflı olarak ele alınıp kötülenecektir.

c) Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 10. maddesine kadar olan hükümleri, uygun bir biçimde açıklanarak ve önemli olan ifadeleri olduğu gibi tekrarlanarak Türkiye Devleti’nin, Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümeti’nin kendine has niteliğinin ve idare şeklinin Türk halkı ve bütün İslam dünyası için en yararlı ve en uygun rejim olduğu belirtilip tespit edilecektir.

d) Türkiye milli halk hükümetinin geçmişteki hizmetlerinden ve yararlı çalışmalarından övücü bir dille bahsedilecektir.

e) Bu bildiride, belirtilen noktalar dışında, siyasi sayılabilecek bir nokta ve düşünce söz konusu edilmeyecektir.

19 Kasım 1922 tarihli açık bir telgrafla da, Abdülmecit Efendi’ye: Türkiye Devleti’nin hakimiyetini kayıtsız şartsız millete veren Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince, yürütme gücü ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, milletin tek ve gerçek temsilcilerinden kurulu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922 tarihinde oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkeler çerçevesinde ve Yüce Meclis’in 18 Kasım 1922 tarihli oturumunda halifeliğe seçilmiş olduğunu bildirdim (Belge: 265).

19 Kasım 1922 tarihli bir şifreli telgrafla Refet Paşa, çektiğimiz telgraflara cevap veriyordu. Abdülmecit Efendi: imzasının üstünde Halife-i Müslimin ve Hadimü’l-Haremeyn (186) ünvanlarının bulunmasının ve Cuma selamlığında hil’at (187) giymesinin ve Fatih’inki gibi bir sarık sarınmasının mümkün ve uygun olacağı görüşünü ileri sürmüş.

İslam dünyasına yayınlayacağı bildiri metninde, Vahdettin Efendi hakkında bir şey söylemeyeceğini bildirmiş. Bildiri İstanbul gazetelerinde yayınlanırken, Türkçesi ile birlikte Arapçaya çevrilmiş ve metninin de yayınlatılması görüşünü ortaya atmış (Belge: 266).

Refet Paşa’ya, 20 Kasım 1922 günü makine başında verdiğim cevapta, Halife-i Müslimin ünvanıyla birlikte Hadimü’l-Haremeyni’ş-şerifeyn ünvanının kullanılmasını da uygun bulduğumu söyledim. Cuma töreninde Fatih’in kıyafetine girmesini uygunsuz buldum. Redingot veya istanbulin (188) giyebileceğini, askeri üniformanın elbette söz konusu olamayacağını bildirdim.

Yayınlanacak bildiride, Vahdettin’in adı söylenmeden eski halifenin manevi şahsiyetinin ve zamanında düşülen kötü durumun dile getirilmesinin gerekli olduğunu bildirdim.


 185) Müslümanların Halifesi.

186)  İki kutsal Hareme (Mekke ve Medine) hizmet eden.

187) Tanzimattan önce dev’let büyüklerinin giyindiği kaftan.

188) Siyah softan dikilen üstlük, Osmanlı redingotu.

Abdülmecit Efendi, babasının adı dolayısıyla da olsa Han ünvanından vazgeçemiyor

Refet Paşa’dan, 20 Kasım 1922’de aldığım şifreli telgrafın birinci maddesinde, Refet Paşa diyordu ki, Abdülmecit Efendi’nin 29 Rebiülevvel (189) tarihli yazısının altında Halife-i Resulullah Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn ünvanının altında Abdülmecid Bin Abdülaziz Han (190) imzası kullanılmıştır.

Efendiler, yaptığımız uyarıyı iyi karşıladığını bildirmiş olan Abdülmecit Efendi, Halife-i Müslimin yerine Halife-i Resulullah ve babasının adı dolayısıyla Han ünvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşünceler ileri sürdükten sonra da, Vahdettin’le ilgili demeçten vazgeçtiğini, çünkü başkasının kötü işlerini dile getirmek şeklinde bile olsa, bu türlü demeçlerin kendi prensip ve karakterine ağır geleceğinin aşikar olduğunu bildirmiş.

Bu nokta telgrafın ikinci maddesinde yer almıştı. Telgrafın üçüncü maddesi, benim Meclis Başkanı sıfatıyla kendisine, halifeliğe seçildiğini bildiren telgrafıma yazdığı cevap niteliğinde idi. Bu cevapta: Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne diye, doğrudan doğruya şahsıma hitap eden bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, İslam dünyasına duyuracağı bildiri sureti vardı. Bu bildirinin yazıldığı İstanbul’un Darül-Hilafetü’l-Aliyye (191) olduğu da özenle belirtilmişti. 21 Kasım 1922 tarihli bir telgrafta: Halife-i Resulullah yerine daha önce de bildirdiğimiz gibi Halife-i Müslimin denilecektir dedik. Kendisine, halife seçildiğini bildiren telgrafımıza vereceği cevabın şahsıma değil Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na yazılmasını hatırlattık. Yazılarında siyasi ve genel konularla ilgili kelimelerin bulunduğunu, bunlardan kaçınılması gerektiğini bildirdik.

Efendiler, önemsiz ayrıntılar gibi sayılması pek mümkün olan bu açıklamalarımla işaret etmek istediğim asıl nokta şudur: Ben, şahıs hakimiyetine dayanan saltanatın kaldırılmasından sonra, başka ünvanla aynı nitelikle bir makamdan ibaret olması gereken hilafetin de ortadan kaldırılmış olduğunu kabul ediyordum.

Bunun, elverişli bir zaman ve fırsatta açıklanmasını tabii buluyordum. Halife seçilen Abdülmecit Efendi’nin bu gerçekten büsbütün habersiz olduğu iddia edilemez. Özellikle, kendisinin Halife ünvanıyla saltanat sürmesinin imkan ve şartlarını hazırlayıp sağlayabileceklerini hayal edenlerin varlığı düşünülürse, Abdülmecit Efendi’nin ve tabii taraftarlarının saf ve gafil oldukları zannına kapılmak hiç de doğru olamazdı.


 189) 20 Kasım 1922.

190) Abdülaziz Hanın oğlu Abdülmecit

191) Yüce Hilafet Merkezi.

Halife olacak zatın sıfat ve yetkisi ne olacaktı

Şimdi, arzu buyurursanız, Halife seçimi dolayısıyla Meclis’in 18 Kasım 1922 günlü gizli oturumlarında geçen görüşmelerle ilgili kısa bir bilgi vereyim:

Meclis’te konuyu pek ciddi ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi ihtisasları ile ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler.

Bir halife kaçmış… Onu makamından indirmek ve yenisini seçmek… Sonra, yenisini İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek… Milletin ve devletin yakından başına geçirmek… Kısacası, Halife’nin kaçması yüzünden Türkiye’de ve bütün İslam dünyasında karışıklık çıkmış veyahut çıkacakmış… Onun için tedbirler alınmalı imiş… şeklinde düşünceler, endişeler ortaya atılıyordu.

Bazı konuşmacılar da halife olacak zatın sıfat ve yetkisinin ne olacağını tespit gereğinden söz ediyorlardı.

Görüşme ve tartışmalara ben de katıldım. Konuşmalarımın çoğu, ileri sürülen düşüncelere cevap niteliğinde idi. Söylediklerimin özü şu cümlelerde toplanıyordu:

Bu konu fazlasıyla tartışılıp tahlil edilebilir. Ancak, tartışma ve tahlillerde ne kadar ileri gidersek, konuyu çözüme bağlamakta da o kadar güçlük ve gecikmelere uğrarız. Yalnız, şu noktaya hepinizin dikkatini çekerim.

Bu Meclis, Türk halkının Meclisidir. Bu Meclis’in sıfat ve yetkileri yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk vatanının varlığı ve kaderi ile ilgili ve onlar üzerinde etki yapabilir.

Meclisimiz, kendi kendine bütün İslam dünyasını içine alan bir güç ve kudrete sahip olamaz Efendiler! Türk milleti ve onun temsilcilerinden kurulmuş bulunan Meclis’imiz, kendi varlığını, halife ünvanını taşıyan veya taşıyacak olan bir zatın eline veremez ve vermeyecektir Efendiler! Bundan dolayı İslam dünyasında karışıklık varmış veyahut olacakmış. Bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor.

Bu sözüme itiraz eden bir zata cevap verdim ve açıkça dedim ki:

— Sen yalan söyleyebilirsin, yaratılışın buna elverişlidir!

Efendiler, ortalığı gürültüye vermenin gereği olmadığını açıkladıktan sonra, dedim ki: Bizim dünya gözündeki en büyük güç ve kudretimiz, yeni şekil ve mahiyetimizdir. Hilafet makamı esaret altında olabilir. Halife ünvanını taşıyanlar, yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve halifeler elele verip her şeyi yapabilecek bir işbirliğine girişebilirler. Fakat yeni Türkiye’nin rejimini, politikasını ve kuvvetini hiç bir şekilde sarsamazlar.

Türk halkı kayıtsız şartsız hakimiyetine sahiptir

Türk halkının kayıtsız ve şartsız hakimiyetine sahip olduğunu bir defa daha ve kesinlikle tekrar ediyorum. Hakimiyet, hiçbir anlamda, hiçbir şekilde, hiçbir renk ve hiçbir kılavuzlukta ortaklık kabul etmez. Ünvanı ister halife ister başka bir şey olsun, hiç kimse bu milletin kaderine ortak çıkamaz.

Millet buna kesinlikle müsaade edemez. Bunu teklif edecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun içindir ki, kaçmış olan Halife’nin halifeliğine son verip, yenisini seçmek ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde belirttiğim görüşler çerçevesinde hareket etmek zaruridir. Başka türlüsüne kesinlikle imkan yoktur.

Saygıdeğer Efendiler, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, yapılacak işlem üzerinde Meclis’te çoğunlukla görüş birliği sağlandı. Ondan sonraki sonuç da yüksek malumunuzdur.

Saltanatın kaldırılması üzerine, İstanbul’da hükümet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşa’larla arkadaşlarının Saray’a istifalarını nasıl verdiklerinden; İstanbul’un yönetimini düzene sokmak için verdiğimiz talimat ve emirlerden de söz ederek yüksek heyetinizi yormayı yararlı bulmuyorum.
VIII

Lozan Barış Konferansı

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 21. Bölüm ( Çeşitli devletlerle yapılan resmi ve özel temaslar … Taarruza hazırlık emri )

Çeşitli devletlerle yapılan resmi ve özel temaslar

Saygıdeğer Efendiler. 1921 yılı içinde, çeşitli devletlerle resmi ve özel birtakım temaslar kuruluyordu. Türk – Rus temas ve ilişkileri olumlu bir yönde gelişiyordu. Fransızlardan başka, İtalyanlar ve İngilizlerle de temaslar kurulmuştu. 1921 yılı Haziranında yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir konuyu açıklayacağım.

13 Haziran 1921’de İtilaf Kuvvetleri Başkomutanı General Harrington’un yakınlarından olduğunu söyleyen Binbaşı Henry (Henri) ve Sturton (Ştörton) adlarındaki iki subay motorla İnebolu’ya geldiler. Bu subaylar, General Harrington (Harington) adına şunları bildirdiler: Ben, bir torpido ile İnebolu’dan İstanbul’a Harrington’un Boğaziçi’ndeki yalısına gideyim.

Orada generalle barış esasları üzerinde anlaşayım. Ayrıca, İngiltere’nin bağımsızlığımızı tam olarak kabul ettiğini, Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve daha başka konular üzerinde de tartışmanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu subaylara verilen cevapta, benim İstanbul’a gitmeyeceğim ve General Harrington’un İnebolu’ya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin uygun olacağı bildirilmiştir.

18 Haziran 1921 tarihli bir telgraf da İstanbul’da Hamit Bey’den geldi. Bu telgrafta bildirilenler aşağı yukarı şöyleydi: Burada resmi görevi olan bir İngiliz, İngiltere’nin İstanbul’daki en büyük makamı adına bugün bana başvurarak hemen bir barış anlaşması için görüşmeye hazır bulunduklarını, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’yle derhal ilişki kurmak istediklerini ve acele cevap beklediklerini size bildirmek üzere aracı olmamı rica etti.

Hamit Bey’e verilen cevapta, görüşmelere hazır olduğumuz bildirilmişti.

5 Temmuz 1921’de Zonguldak’a gelen bir İngiliz torpidosu General Harrington’dan bana bir mektup getirmişti. Tercümesi Ankara’ya telgrafla bildirilen bu mektup şuydu:

Komutan Henry vasıtasıyla aldığım habere göre, siz, bana, bir askerin bir askerle görüşmesi tarzında bazı düşünceler bildirmek isteğinde bulunuyorsunuz. Böyle olduğu takdirde, sizce uygun görülecek bir günde İnebolu’da veya İzmit’te sizinle buluşmak üzere Ajax zırhlısıyla gelmeme Britanya Hükümeti’nce izin verilmiştir.

Arzu buyurulduğu takdirde, durum üzerinde son derece açık ve serbest olarak görüşmelere hazırım. Düşüncelerinizi dinlemek ve bunları İngiliz Hükümeti’ne bildirmekle görevliyim. İngiliz Hükümeti adına ne görüşmeler yapmak ne de konuşmak için hiç bir resmi yetkim yoktur. Görüşmenin İngiliz zırhlısında yapılması gerekir. Zırhlıda, yüksek şahsınız kendilerine layık bir biçimde kabul edilecektir. Karaya dönüşlerine kadar tam bir hürriyet içinde bulunacaklardır. Böyle bir buluşma kabul edildiği takdirde, size uygun düşen tarih ve saatlerin bildirilmesini rica ederim.

Bu mektupta yazılanlara göre, General Harrington ile temasa geçmek ve görüşmek isteyenin ben olduğum anlaşılıyor. Halbuki, gerçek böyle değildir. Onun için General Harrington’a şu cevabı verdim:

Zonguldak’a göndermiş olduğunuz mektubun tercümesini, bugün Ankara’ya bildirdiler. Aramızda yapılacak görüşmelerin bir yanlış anlama temeline dayandırılmaması için aşağıdaki noktalara dikkatinizi çekmeye mecburum. 13 Haziran tarihinde Binbaşı Henry ve arkadaşları İnebolu’ya gelerek, zatıalilerinin, Binbaşı Henry aracılığı ile Refet Paşa’ ya teklif edilmiş olan esaslar üzerinde benimle görüşmek istediğinizi bildirmişlerdir.

Nitekim, bu noktalar Binbaşı Henry tarafından size yazılan ve imzalı bir sureti de bize bırakılmış olan mektupta bildirilmiştir. Aramızda doğrudan doğruya yapılan haberleşmenin başlangıcı bundan ibarettir. Milli isteklerimiz sizce bilinmektedir.

Milli topraklarımızın düşmanlardan tamamıyla kurtarılması, milli sınırlanınız içinde siyasi, mali, iktisadi, askeri, adli ve kültürel alanlarda tam istiklal ilkesi kabul edildiği takdirde, görüşmelere başlamaya hazır olduğumuzu bildiririm. Size,

Binbaşı Henry tarafından açıklanan sebepler dolayısıyla, görüşmelerin, sizin çok iyi karşılanacağınız İnebolu kasabasında ve karada yapılması bizce uygun görülmüştür. Bu noktalarda aramızda görüş birliği olup olmadığını belirtecek cevabınızı bekliyorum. Yüksek maksadınız, sadece durum hakkında bilgi almak ise, bunun için arkadaşlarımızdan birini görevlendirebiliriz.

Bu mektuba bir karşılık gelmedi. Ancak, Temmuzun yedinci günü İstanbul’da Hamit Bey’i gören İngiliz maslahatgüzarı Mösyö Rattigan (Retigın), (*) bir tüccar olarak Anadolu’ya gelen Binbaşı Henry’ye, General Harrington’un, oradaki İngiliz esirlerinin yerlerini ve sağlık durumlarını öğrenmeye çalışmasını ve mümkünse, milli orduların İstanbul’a doğru ilerlemeye devam edip etmeyeceklerini Mustafa Kemal Paşa’dan sormasını istediğini, Binbaşı Henry’nin bundan başka teşebbüslere girişmek için bir yetkisinin bulunmadığını bildirmiş.

Efendiler, 1922 yılının Ağustosuna kadar da Batı devletleriyle olumlu anlamda ciddi ilişkiler kurulamadı. Memleketimizde bulunan düşmanları silah gücüyle çıkarmadıkça, gösterebileceğimiz milli varlık ve kudretimizi fiilen ispat etmedikçe, diplomasi alanında ümide kapılmanın doğru olmadığı yolundaki inancımız kesin ve sürekli idi.

En doğru görüşün bu olduğunu, bu olacağını tabii olarak kabul etmek gerekir. Gerçekten de bugünün hayat şartları içinde bir tek fert için olduğu gibi, bir millet için de kudret ve kabiliyetini fiili eserlerle gösterip ispatlamadıkça kendisine değer verilmesini ve saygı gösterilmesini beklemek boşunadır.

Kudret ve kabiliyetten yoksun olanlara değer verilmez. İnsanlık, adalet ve mertliğin gereklerinin yerine getirilmesini, bütün bu vasıflara sahip olduğunu gösterenler isteyebilir.


 (*) Bu isim, bir okuyuş yanlışı olarak 1927 baskısına Ratingan, daha sonraki baskılara Rantigan olarak geçmiştir. Yanlışlık İngiliz Büyükelçiliği kayıtlarına dayanılarak düzeltilmiştir.

Dünya önünde vereceğimiz imtihana hazırlanırken

Efendiler, dünya imtihan meydanıdır. Türk milleti, bunca yüzyıllardan sonra yine bir imtihan, hem bu defa en çetin bir imtihan karşısında bulunduruluyordu. İmtihanda başarı sağlamadan bize karşı lutufkarca davranılmasını beklemek doğru olabilir miydi?

Biz büyük bir ciddiyetle dünya önünde vereceğimiz imtihana hazırlanırken, bir yandan da yabancı gözlemcilerin durumlarını ve bizim için neler duyup düşündüklerini gözden uzak tutmamayı her zaman yararlı buluyorduk.

Bu maksatladır ki, bildiğiniz gibi, önce Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey’i daha sonra da İçişleri Bakanı olan Fethi Bey’i Avrupa’ya göndermiştik. İstanbul üzerinden Avrupa’ya gidecek olan Yusuf Kemal Bey’e, İstanbul’la ilgili bazı özel görevler verilmişti.

Yusuf Kemal Bey, İzzet Paşa ve arkadaşlarıyla ve eğer gerçek bir istek ve dilek olursa Vahdettin ile de görüşecekti. Vahdettin’in, Büyük Millet Meclisi’ni tanıması, İzzet Paşa ve arkadaşlarının bizim çizdiğimiz hedefe doğru yürümeleri gereğini teklif edecekti. Yusuf Kemal Bey, İstanbul’da aldığı talimat çerçevesinde hareket etti.

Fakat, ne yazık ki, İzzet Paşa ve arkadaşları kendisini oyalayıp aldatarak Padişah’a bir müracaatçı imiş gibi götürdüler.

İzzet Paşa ve arkadaşları bununla da yetinmeyerek, Yusuf Kemal Bey’in Avrupa’daki teşebbüslerini karıştırmak ve güçleştirmek için, İzzet Paşa’yı Yunan işgali altında bulunan yerlerden geçirerek, Yusuf Kemal Bey’den önce Paris’e ve Londra’ya gönderdiler. İzzet Paşa, bu yolculuğunu son dakikaya kadar gizlemiştir.

Yusuf Kemal Bey’in Paris ve Londra’da yaptığı görüşmelerden bir sonuç çıkmadı. Yalnız şu anlaşıldı ki, İtilaf Devletleri’nin Dışişleri Bakanları yakın bir zamanda toplanacaklar ve bize barış tekliflerinde bulunacaklarmış.

Anadolu’nun boşaltılması ilke olarak kabul edilmiş ise de, konferans görüşmeleri sırasında savaş başlarsa, barış teşebbüsleri sonuçsuz kalacağı için Yunanlılarla bir ateşkes anlaşması yapmamız gerekirmiş.

Bu hususu Yusuf Kemal Bey’e söyleyen Lord Curzon (Lord Kürzon)’a Yusuf Kemal Bey, konferansın önce Anadolu’nun boşaltılmasına karar verip, bize ve Yunanlılara bildirmemesinin ateşkes anlaşmasından daha etkili olacağını söylemiş. Lord Curzon, ateşkes üzerinde direnmiş ve bunun hükümetimize bildirilerek alınacak cevabın kendisine verilmesini istemiş.

22 Mart 1922 tarihli ateşkes anlaşması teklifi

Yusuf Kemal Bey daha Türkiye’ye dönmeden, İtilaf Devletleri, Dışişleri Bakanları Konferansı, 22 Mart 1922 tarihinde Türkiye ve Yunan hükümetlerine ateşkes anlaşması teklifinde bulundu.

Bu sırada ben cephede bulunuyordum. Ateşkes anlaşması teklifi bana Dışişleri Bakanı Vekili Celal Bey tarafından bildirildi. Bu teklifin ana çizgileri şunlardı: Her iki tarafın birlikleri arasında on kilometrelik, asker bulunmayan bir bölge meydana getirilecek, Birlikler, insan ve cephane bakımından takviye edilmeyecek.

Birliklerin durumunda değişiklik yapılmayacak. Bir yerden bir yere malzeme de götürülmeyecek. Ordumuzu ve askeri durumumuzu, İtilaf Devletleri’nin askeri komisyonları kontrol edip denetleyebilecekler. Bu komisyonların hakemliğini samimiyetle kabul edeceğiz. Çarpışmalar üç ay süre ile durdurulacak ve bu durum, barış için yapılacak ön görüşmeler taraflarca kabul edilinceye kadar, üçer aylık sürelerle kendiliğinden yenilenecektir.

Taraflardan biri yeniden savaşa başlamak isterse, ateşkes süresinin bitiminden hiç olmazsa on beş gün önce karşı tarafa ve İtilaf Devletleri temsilcilerine durumu bildirecek.

Efendiler, Yunanlılar bu teklifi hemen kabul ettiler. Yunan ordusu Sakarya’da maddi ve manevi bakımdan yenilmişti. Bu ordunun yeniden geniş çapta bir taarruza geçerek bir daha talihini denemeye kalkışması güçtü.

Bunu, bu gerçeği anlamak elbette herkesçe mümkün olmuştu. Yunan ordusunu yeniden kesin sonuç verecek bir harekata yöneltmek imkanı olmayınca, bizim de bir yıla yakın bir zamandan beri hazırlığı ile uğraştığımız ordumuzu uyuşukluğa düşürmek, milli hükümete ümitler vererek bekleyiş içinde bırakmak ve böylece geçecek zaman içinde milli hükümeti ve orduyu gevşetmek doğrusu önemli bir tedbirdi. Bu bakımdan İtilaf Devletleri’nin Anadolu’yu boşaltma ve Yakın Doğu sorununu çözme maksadına dayandığını ifade ettikleri bu ateşkes şartlarını ciddiyetle inceledik.

Önce, Ankara’da bulunan Bakanlar Kurulu ile makine başında telgraf görüşmesi yaptık. İstanbul’daki memurumuz vasıtasıyla Dışişleri Bakanlığı’ndan İtilaf Devletleri temsilcilerine verilmesini uygun bulduğumuz ilk karşılık şuydu:

Ateşkes anlaşması teklifinin yapıldığı notayı 23/24 Mart 1922 tarihli telgrafınıza ek olarak bugün 24 Mart 1922 günü saat…’de aldım. Bu nota metni ordunun durumuyla ilgili olduğundan, Bakanlar Kurulu’nda ve gerektiğinde Meclis’te görüşülmeden önce, düşüncesini bildirmesi için, cephede bulunan Başkomutan’a yazdım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin vereceği cevabı, temsilcilerin istekleri üzere mümkün olan en kısa zamanda bildireceğimi kendilerine duyurunuz, efendim.

24 Mart 1922 tarihinde Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na şu düşüncemi bildirdim:

Esas itibariyle, İtilaf Devletleri dışişleri bakanlarının ortaklaşa yaptıkları ateşkes teklifini kabul etmemek veya herhangi bir şekilde bu teklife yanaşılmıyor ve güven gösterilmiyor hissini verecek gibi davranmak doğru değildir. Aksine, ateşkes teklifini iyi karşılamak gerekir.

Bundan dolayı vereceğimiz karşılık olumsuz değil olumlu olacaktır. İtilaf Devletleri’nde iyiniyet yoksa, olumsuz davranış onlardan gelmelidir. Yalnız, biz, onların ileri sürdüğü şartları kabul edemeyeceğimizden, karşı şartlar ileri süreceğiz.

Ertesi gün, ajans ve telgraflar da notadan söz ederek şu haberleri yayınlıyorlardı:

…Yakın Doğu’da barışı yeniden kurmak ve yeniden can ve mal kaybına yol açmadan, Küçük Asya’yı boşaltmak gayesini güttüğü sanılan bu teklifin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nce olumlu karşılandığı ve İtilaf Devletleri’nin iyiniyet ve tarafsızlığına güvenerek hükümetçe olumlu karşılık verilmesinin kuvvetle ümit edildiği hükümet çevrelerince ifade edilmektedir.

Bu teklifin akla yatkın, uygulamaya elverişli şartları içine almasını ve barışın bir an önce yapılmasını sağlayacak şekilde kısa süreli olmasını dileriz.

Bakanlar Kurulu’nun, verilecek cevabın Avrupa’da bulunan Dışişleri Bakanımızın dönüşüne bırakılması yolundaki düşüncesine karşı da, beklemenin gerekli olmadığını bildirerek, verilecek cevapla ilgili genel kararımı şöyle özetledim:

Ateşkes anlaşması teklifini prensip olarak kabul ediyoruz. Ancak, ordunun eksiklerinin ve hazırlıklarının tamamlanmasından bir an geri kalınmayacaktır.

Ordumuzun içine yabancı denetleme heyetleri sokmayacağız. Bu teklifi, Anadolu’nun boşaltılması için kabul etmekle birlikte, uygulanabilir ve gerçekleştirilebilir şartlar ileri süreceğiz. Ateşkes anlaşmasıyla birlikte, boşaltma işinin başlaması, en önemli şartımız olacaktır.

Martın 24’üncü günü makine başında, ben notaya verilecek karşılığı Bakanlar Kurulu’na bildirdim. Bakanlar Kurulu da Ankara’da hazırladıkları bir cevap suretini bana bildirmişti.

İki cevap metinleri arasında bazı ayrılıklar görüldü. Nihayet 24/25 Mart gecesi Bakanlar Kurulu ile Sivrihisar’da birleşerek, verilecek karşılığın son şeklini görüşüp tespit etmeye karar verdik.

Efendiler, İstanbul’daki özel memurumuzun Dışişleri Bakanlığı’na çektiği 25 Mart tarihli şifreli telgrafına göre, bu memurumuz Tevfik Paşa ile görüşmüş.

Tevfik Paşa, temsilcilerin İstanbul Hükümeti’ne de verdikleri aynı notayı Ankara’ya göndererek, alınacak cevabın kendilerine bildirilmesini rica ettiklerini söylemiş.

Memurumuz, Tevfik Paşa’ya söz hakkının yalnız ateşkes anlaşması teklifi üzerinde mi, yoksa bütün işlerde mi Ankara’ya ait olduğunu sormuş. Tevfik Paşa bu soruya cevap vermemiş. Memurumuz, İzzet Paşa’dan ne gibi haberler aldığı sorusuna, Tevfik Paşa şu karşılığı vermiş: İzzet Paşa, yakında konferansın toplanacağını ve ne olursa olsun aşırılığa kaçılmamasını bildiriyor.

Ateşkes anlaşması teklifine cevap vermeye hazırlanırken alınan barış teklifi

Efendiler, Sivrihisar’da ateşkes anlaşması teklifi ile ilgili notaya verilecek cevap kararlaştırıldıktan sonra, Bakanlar Kurulu Ankara’ya döndü.

Fakat bu cevabı vermeye vakit kalmadan, Paris’te toplanan Dışişleri Bakanları Konferansı’nın 26 Mart 1922 tarihli ikinci bir notası alındı. Bu nota İtilaf Devletleri’nin, barış esasları ile ilgili tekliflerini içine alıyordu. Bu tekliflerin ana çizgileri şunlardı:

Gerek Türkiye’de gerek Yunanistan’da azınlıkların haklarının korunmasına ve bu maksatla konulacak kuralların uygulanmasına Milletler Cemiyeti’nin de katılması. Doğuda bir Ermeni yurdunun kurulması ve bu işe de Milletler Cemiyeti’nin katılması;

Boğazların serbestliğini sağlamak üzere Gelibolu yarımadasında ve Boğazlar’ın çevresinde askerden arınmış bir bölgenin oluşturulması;

Trakya sınırının Tekirdağ’ı bize, Kırklareli, Babaeski ve Edirne’yi Yunanlılar’a bırakacak şekilde tespiti;

Bizde kalacak olan İzmir’in Rumlarına ve Yunanistan’da kalacak olan Edirne’nin Türklerine, bu şehirlerin yönetimine adaletli bir şekilde katılabilmelerini sağlamak üzere uygun bir yöntemin kararlaştırılması;

Barış yapılır yapılmaz İstanbul’un İtilaf Devletleri’nce boşaltılması;

Sévres projesi ile elli bin kişi olarak tespit edilen Türk silahlı kuvvetlerinin seksen beş bine çıkarılması ve Sévres projesinde olduğu gibi askerlerimizin ücretli asker olması;

Sévres projesindeki mali komisyonun kaldırılması dışında, İtilaf Devletleri’nin iktisadi çıkarlarının gözetilmesi, dış borçların ve bize yükletilecek savaş tazminatının ödenmesinin sağlanması için Türk hakimiyeti ile bağdaşabilecek bir yöntemin tayini;

Adli ve iktisadi kapitülasyonlarda değişiklik yapılmak üzere bir komisyonun kurulması.

Efendiler, İtilaf Devletleri’nin ateşkes anlaşması teklifi ile ilgili ilk notaları iyice incelendikten ve ikinci ayrıntılı notalarının taşıdığı şartlar da görüldükten sonra, bu devletlerin İstanbul Hükümeti ile birlik olarak bizi yoketme maksadına dayanan çalışmalarla yeni bir safha açtıkları yargısına varmak pek tabii idi. Buna karşı, durumun çok ciddi olduğunu düşünerek esaslı ve büyük bir savaşa hazırlanmak gerekiyordu.

Önce, bize teklif edilen şartların ne olduğunu millete ve dünya kamuoyuna açıklamak yerinde olurdu. Bu konudaki düşüncelerimi Bakanlar Kurulu’na bildirdim.

Her iki notaya, 5 Nisan 1922 tarihinde verilen cevabımızın ana noktalarını hatırlatayım:

Ateşkes anlaşmasını ilke olarak kabul ettik. Fakat temel şart olarak, ateşkes anlaşmasıyla birlikte Anadolu’nun boşaltılması işine hemen başlanmasını da zaruri bulduk. Ateşkes süresinin Anadolu’nun boşaltılma süresi olan dört aydan ibaret olmasını teklif ettik. Boşaltma işi bittiği zaman barışla ilgili ön görüşmeler sonuçlanmamış olursa, ateşkesin kendiliğinden üç ay daha uzamasını kabul ettik.

Boşaltma işinin nasıl yapılacağı konusundaki teklifimiz de şuydu:

Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girişinden başlayarak ilk on beş gün içinde Eskişehir – Kütahya – Afyonkarahisar kesimi ve anlaşma süresi olan dört ay içinde, İzmir de dahil olmak üzere, işgal altındaki bütün topraklarımız boşaltılacaktır.

Ateşkes anlaşması ile ilgili tekliflerimiz İtilaf Devletleri’nce kabul edildiği takdirde, barış tekliflerini incelemek üzere, üç hafta içinde delegelerimizi kararlaştırılacak şehre göndermeye hazır olduğumuzu bildirdik.

Bu notamıza 15 Nisan 1922’de cevap verdiler. Elbette olumsuzdu. Biz de 22 Nisan’da buna cevap verdik. Bu cevabımızın sonunda, ateşkes konusunda anlaşmaya varılmasa bile, barış görüşmelerini geciktirmenin uygun olmayacağını bildirdik.

İzmit’te bir konferans toplanmasını teklif ettik. Bu yazışmalar da sonuçsuz kaldı. Beykoz’da veya Venedik’te bir konferansın toplanması birçok defa söz konusu oldu. Fakat, son zaferimizin kazanıldığı ana kadar, bunların hiçbiri gerçekleşmedi.

Başkomutanlık Kanunu’nun tarihçesi

Saygıdeğer Efendiler, bizim Başkomutanlığımız ile ilgili 5 Ağustos 1921 tarihli kanunun ayrıca bir tarihçesi vardır. Arzu buyurursanız, bu konuda yüksek kurulunuzu biraz aydınlatayım.

Başkomutanlık Kanunu’nun süresi birinci defa 31 Ekim 1921’de; ikinci defa 4 Şubat 1922’de; üçüncü defa 6 Mayıs 1922’de uzatıldı. Her defasında muhaliflerin türlü türlü eleştiri ve hücumlarına uğradı. Özellikle üçüncü defa uzatılışı oldukça önemli bir olay haline geldi.

6 Mayıs 1922 gününden önceki günlerde, zamanı geldiği için, kanunun süresinin uzatılması Meclis’te söz konusu edilmiş; ben, rahatsızlığım dolayısıyla Meclis’te bulunamamıştım. 5 Mayıs akşamı evime gelen Hükümet üyeleri durumu şöyle anlattılar:

Meclis’teki muhalifler benim Başkomutanlıkta kalmamı istemiyorlar. Birçok tartışmalı görüşmelerden sonra, teklif oya konmuş fakat çoğunluk sağlanamamış; yani Başkomutanlık Kanunu’nun süresinin uzatılması kabul edilmemiş, Bakanlar Kurulu üyeleri ve
özellikle askeri durumu yakından izleyen kimseler durumunda olan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı pek çok üzülmüşler. Meclis’in gösterdiği bu tutum karşısında kendilerinin de göreve devamlarında bir yarar olmayacağını ileri sürerek, istifaya kalkıştılar.

Memleketin yüksek çıkarları uğruna Başkomutanlık görevine devam kararı verdim

Meclis’in oyunu belli ettiği dakikadan başlayarak ordu komutansız kalmıştı. Genelkurmay Başkanı ve Bakanlar Kurulu da istifa ettiği takdirde, memleketin genel yönetiminde, üzerinde durup düşünülmeye değer ağır bir bunalımın doğması kaçınılmazdı. Onun için gerek Genelkurmay Başkanı’na gerek Bakanlar Kurulu’na daha yirmi dört saat sabretmelerini ve beklemelerini rica ettim. Memleketin ve milli gayenin yüksek çıkarları adına, ben de Başkomutanlık görevini yürütmeye devam kararını verdim ve bunu Bakanlar Kurulu’na da bildirdim.

Ertesi günü, yani 6 Mayıs 1922’de yapılan bir gizli oturumda Meclis’e açıklama yapacağımı bildirdim. Açıklamadan önce, Başkomutanlık aleyhinde söz söylemiş olan kimselerin düşüncelerini Meclis zabıtlarını getirterek, birer birer incelemiş bulunuyordum.

Efendiler, sizleri fazla yormamak için arz ettiğim gizli oturumdaki konuşmamı özetlemekle yetineceğim:

Efendiler, dedim; Başkomutanlık ve Başkomutanlık Kanunu konusunda, başlangıçta olduğu gibi bugün de kanunun gereksizliğinden veyahut değiştirilmesi gereğinden söz eden ve Başkomutanlığın varlığından şikayetçi olan kimseler vardır. Bu şikayetçilerin hep aynı kimseler olduğu görülmektedir. Ben gereksiz bir mevkiin, bir makamın mutlaka devam ettirilmesi taraflısı değilim. Herhangi bir makama sınırsız yetkiler verilmesini sağlayacak kanunların da taraflısı değilim. Ancak, Başkomutanlık makamının ve bu makama yetki veren kanunun gerekli olup olmadığına karar verebilmek için, genel durumun, askeri durumun iyice gözden geçirilmesi ve incelenmesi gerekir. Bu nokta ile ilgili düşüncelerimi arz etmeden önce, Başkomutanlığın ve kanunun gereksizliği üzerine söz söylemiş olan kimselerin, bazı ifadelerini hep birlikte gözden geçirelim.

Örnek olarak, Salih Efendi (Erzurum Milletvekili), benim, Meclis’in hakkını zorla ele geçirdiğimi, zorla ele geçirmek istediğimi söyleyerek, çok açık olan hakkımızı vermeyiz diye feryat etmiş.

Efendiler, açık konuşacağım, beni bağışlayınız; her birinizin olağanüstü yetki ile seçilmesine ve olağanüstü yetkiye sahip bir Meclis’in kurulmasına ve bu Meclis’in memleketin kaderini ele alacak bir nitelik kazanmasına çalışan benim! Bunda başarı sağlamak için en yakın arkadaşlarımla görüş ayrılığına ve çatışmaya düştüm. Bütün hayatımı, varlığımı, bütün şeref ve haysiyetimi tehlikeye attım. Demek oluyor ki, bu benim eserimdir. Ben eserimi alçaltmakla değil yükseltmekle görevliyim. Salih Efendi’den hiç olmazsa, beni de kendisi kadar olsun, bu Meclis’in haklarıyla ilgili saymasını rica ederim. Fazla bir şey istemem. Bu sözlerden sonra, Meclis’in hakkını zorla ele geçirmek sözünü reddeder ve olduğu gibi Salih Efendi’ye iade ederim. Böyle bir şey söz konusu değildir ve olamaz.

Efendiler, Başkomutanlık konusunun gizli oturumda görüşülmesinin uygun olacağı yolunda bir önerge verilmiş. Bu da türlü şekillerde yanlış yoruma uğramış. Konunun açık oturumda görüşülmesi istenmiş. Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey, gizli oturumlarla gerçeğin milletten gizlenmek istendiğini söylemiş. Bir defa Türkiye Büyük

Millet Meclisi, yalnız yasama görevi olan bir meclis değildir. Yürütme yetkisine de sahip bulunuyor. Böyle olmasa bile, memleketin, devletin her türlü işleriyle ilgili kararları, vaktinden önce açıkça söz konusu etmek ve herkese duyurmak dünyanın neresinde görülmüştür? Özellikle söz konusu edilen durum, düşman karşısında bulunan bir ordunun Başkomutanı ile ilgili olursa, bunu açık oturumda görüşerek, lehte olduğu gibi aleyhte söylenen sözleri de düşmana işittirmekte, memleketin bir çıkarı var mıdır?

Başkomutanın ordu üzerindeki, özellikle düşman üzerindeki etki ve nüfuzunun çok büyük olması gerekir. Hatta, Hüseyin Avni Bey’in burada söz konusu ettiği rahatsızlığımın bile, düşman tarafından işitilmesi sakıncalıdır. Buna ne gerek vardı. Görüyorsunuz ki, konunun gizli oturumda görüşülmesinden maksat, Mehmet Şükrü Bey’in dediği gibi, hiçbir vakit gerçekleri milletten gizlemek düşüncesine dayanmamaktadır. Keşke açık oturumda bir sakınca olmasaydı da, Mehmet Şükrü Bey, kürsüden istediklerini bağıra bağıra söyleseydi. Ben de Mehmet Şükrü Bey’in sözlerindeki anlamı ve gizli maksadı millete açıklasam ve yorumlasaydım. Şükrü Efendi bilsin ki, millet onun gibi düşünmüyor. Şükrü Efendi bilsin ki, onun dediği gibi komedya oynamıyoruz. Biz, buraya komedya oynatmak için toplanmadık. Efendiler, komedya oynayan ve oynatan Şükrü

Efendi’nin kendisidir. Fakat emin olsun ki, biz o komedyaya kapılmayacağız. Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya sonunda, yakalandığı kanun pençesinden ne kadar büyük bir alçalma ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.

Efendiler, Hüseyin Avni Bey, Başkomutanlık Kanunu aleyhinde konuşurken birtakım sözler sarfetmiş. Yüksek Meclis’e Bu tutumla milleti rezil edeceksiniz! demiş.

Miskinler sözünü kullanmış. Görevler şahıslara bağlı değildir; şahıs yoktur, millet vardır gibi kurallar ortaya atmış.

Gerçi asıl olan millettir, toplumdur. Onun da genel iradesi Meclis’te kendini gösterir. Bu her yerde böyledir. Fakat, fertler de vardır. Meclis, memleket ve devlet işlerini fertlerle şahıslarla yapmaktadır. Her devletin işlerini yürüten şahıs ve şahıslar meydandadır. Gerçeği, anlamsız birtakım düşüncelerle inkarın yeri değildir.

Efendiler, Hüseyin Avni Bey, ikide birde, birtakım anlamsız sözlerle konuşmamı kesiyordu. Kendisine ağır uyarıda bulundum. Meclis’in mahalle kahvesi olmadığını söyledim.

Kendisinden, milletin kabesi olan kürsüye saygılı olmasını istedim.

Efendiler, konuşanlardan biri de Salahattin Bey’dir. Salahattin Bey, bize taarruz edip edemeyeceğimizi sormuş imiş… Biz de edeceğiz demişiz… Kendisi de edemeyeceksiniz! demiş. Ve en sonunda edememişiz!.. Kendi dediği çıkmış.

Halbuki, taarruzun ertelenme sebeplerini yeri geldikçe yeterince açıkladığımızı sanıyorum. Tekrar edeyim ki, taarruz edeceğiz. Düşmanı vatanımızdan kovacak ve uzaklaştıracağız. Bu kararımızdan dönmeyeceğiz. Kararsızlığı gerektiren hiçbir sebep düşünülemez. Bundan başka, Salahattin Bey demiş ki, ordu güç bakımından en yüksek seviyeye gelmiştir. Evet, ordumuz mükemmeldir; fakat, istenilen seviyeye gelmemiştir. Kendisi gibi bir asker arkadaşın, yüksek kurulumuzda böyle konuşabilmesi için, ordunun içyüzünü bilmesi gerekir. Halbuki, Salahattin Bey, bundan çok uzaktır.

Ordu ile yakından ilgilenenlerin sözü, yalnız benim sözüm değil, bütün komutanların sözü, kendisini yalanlamaktadır. Fakat hiç şüphe yok ki, ordumuzu layık olduğu seviyeye getireceğiz. Salahattin Bey’in en önemli sözlerinden biri de, bizim başlıca görevimiz siyaset yapmaktır şeklindeki düşüncesidir. Hayır Efendiler, bizim önemli ve asıl olan görevimiz siyaset yapmak değildir. Bizim, bütün memleketin ve bütün milletin bugün için tek görevi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle kovmaktır. Bunu yapamadıkça, siyaset anlamsız bir sözden ibaret kalır. Bununla birlikte, bir dakika için, Salahattin Bey’in sözlerini kabul edelim! Buna ben engel miyim? Başkomutan engel

midir? Bu sözün Başkomutanlık Kanunu ile ne ilgisi vardır? Anlaşılıyor ki bir engelleme ve bir zıtlaşma düşünülmektedir. Ben milli hedefe ulaşılabilmesi için tek çıkar yolun savaş ve savaşta başarı olduğunu söylüyorum. Bütün gücümüzü, bütün kaynaklarımızı ve bütün varlığımızı orduya vereceğiz. Kudretimizi dünyaya tanıtacağız ve ancak ondan sonra milleti insan gibi yaşatmak mümkün olacaktır! diyorum.

Salahattin Bey, işte bu anlayışı, aklınca siyaset yapmaya engel sanıyor ve konunun siyasetle çözüme bağlanabileceğini zannediyor. Bir de Salahattin Bey diyor ki, bugünkü askeri durumun gerektirdiği masrafları incelemek için, Başkomutanlığın varlığı bir engeldir.

Efendiler, bu doğru değildir. Başkomutan, Meclis’in, mali kaynakları incelemesine ne zaman engel olmuştur? Gelir kaynaklarımızla ne yapabileceğimiz konusundaki endişe belki herkesten çok beni meşgul etmektedir. Yalnız, ben, ordumuzun varlık ve kuvvetini paramıza göre ayarlama görüşünü kabul edenlerden değilim. Paramız vardır, orduyu kurarız; paramız bitti, ordu dağılsın.. Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler, para vardır veya yoktur; ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu konuda bir hatıramı da aktarayım. Ben ilk defa bu işe başladığım zaman en akıllı ve düşünür geçinen birtakım kimseler bana sordular: Paramız var mıdır? Silahımız var mıdır?

Yoktur dedim. O zaman, O halde ne yapacaksın? dediler. Para olacak, ordu olacak ve bu millet istiklalini kurtaracaktır dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır.
Birtakım Efendiler de, Başkomutan millete angarya yaptırıyor demişler. Halbuki kanunun memlekette angaryayı yasakladığını söylemişler. Bu doğrudur Efendiler; fakat, ihtiyaç, tehlike bize her şeyi meşru göstermektedir. Ordunun ihtiyaçları, millete angarya yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun budur. Milletin ve ordunun yenilmemesi için, kanun buna engeldir diye, gerekli gördüğüm tedbiri almaktan çekinmeyeceğim.

Efendim, Kara Vasıf Bey de demişler ki, her yerde başkomutan vardır. Fakat başkomutanlık için ayrıca bir kanun yoktur. Eldeki askeri kanunlar, her komutanın olduğu gibi başkomutanın da görev ve yetkilerini belirtir ve sınırlandırır. Bunu da ilim tayin ve tespit eder.

Bilinmektedir ki, devletler, biribirinden farklı hükümet şekilleriyle idare edilirler. Şekillerine göre, başlarında krallar, imparatorlar, padişahlar bulunur. Bazılarının başlarında cumhurbaşkanları vardır. Böyle memleketlerde, başkomutan, devletin başında bulunan kimsedir. Bu kimse başkomutanlık görevini ya kendisi yapar yahut birini vekil tayin eder.

Bizim bugünkü hükümet şeklimize göre, başkomutanlık yetkisi Meclis’in manevi şahsiyetinde toplanmıştır. Bunun için, Meclis, falan veya filan kimseyi başkomutan seçtiğini ifade edince, bu ifadeye kanun derler. Kral, padişah ve imparatorun buyurduğuna irade dendiği gibi, Meclis’ten çıkan milli iradeye de kanun adı verilir. O halde kanun vardır.

Bir meclisin olağanüstü bir zamanda kendisine olağanüstü görev verdiği başkomutan, Kara Vasıf Bey’in komutanların görev ve yetkilerini belirterek sınırlandırdığını işaret ettiği Askeri Ceza Kanunu ile İç Hizmet Yönetmeliği çerçevesinde kalması gereken bir komutan değildir.

Kara Vasıf Bey’in ilim tayin ve tespit eder dediği şey, büsbütün başkadır. Askerlik ilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve başkomutan olacak kimsede bulunması gereken vasıfları sıralar, açıklar ve öğretir. Yoksa, insanları başkomutanlığa getirme işi, komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri tarafından yapılır. Başkomutanlık vasıflarını taşıyorum diyen bir kimsenin o mevkiye kendiliğinden gelebilmesinin anlamı ise büsbütün başkadır.

Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki; Başkomutan, cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın! Bu düşünce yanlıştır. Cephenin insan sayısıyla, yiyeceği, giyeceği, silah ve cephanesi ve daha başka eksiklikleriyle ilgili bulunan başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla da ilgilidir.

Kara Vasıf Bey, bu ileri sürdüğü düşünceyi hangi kitapta, hangi alanda, hangi yerde görmüş! Gerçi, hem cephe ile hem de gerideki birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek, savaş idare edecek, hem de bu işlerle birlikte cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan şu an cepheye komuta eder, sonra kalkar oradan filan yere gider, yiyecek işini yoluna koyar; filan yere de gider ordunun ikmal işini yapar demek değildir. Üzerlerine büyük işler almamış olan insanların bu konudaki kararsızlıklarını çok görmemelidir.

Bakınız, size bir örnek vereyim: Ben çok acemi komutanlar gördüm. Söz gelişi, bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş; biraz da tecrübesiz! Daha tecrübe edinmeye zaman bulamadan, güç durumlar karşısında kalmış. Görevi boyunca bir tümene alışmış iken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca, kararsızlığa düşmesi ve güçlüklere uğraması olağandır.

Bir tek tümene komuta ettiği zaman, tümenin bütün birliklerini elden geldiği kadar aynı anda görüp idare edebilen acemi komutan, gözden uzak mevzilerde yer alan iki üç tümenin Muharebesini idare etmek zorunda kalınca, kendi kendine: Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu? Orada mı, burada mı? diye sorar… Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada! Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. O zaman: Ben hiç birini gerektiği gibi göremem! der. Tabii göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin! Akıl ve ferasetinle görmek gerekir.

Ordunun kıpırdanamayacağını iddia eden bir gafili alkışlayanlar

Vasıf Bey, bir konuşmasında demiş ki: Biz Sakarya Muharebesi’nden sonra, işte hala kıpırdayamadık, kıpırdayamıyoruz. Bu söz, bazılarının bravo sesleriyle ve alkışlarıyla karşılanmış.

Efendiler, buna pek üzüldüm ve kahroldum, çok utanç duydum. Ordunun kıpırdamamasını ve kıpırdamayacağını iddia eden bir gafilin sözlerini alkışlamak, cidden çok gariptir.

Rica ederim, bunu burada gömelim, kimse işitmesin!

İşte Efendiler, Başkomutanlığın gereksizliğini ispatlamak için söylenen sözlerin bellibaşlıları bunlardan ibaretti. Benim de bu sözlere verebileceğim karşılıklar dinlendi. Bundan sonra düşünüp karar vermek Meclis’e düşer.

Yalnız bir gerçeği gözler önüne sermek zorundayım. Yüce Meclis’in, Başkomutanlığın gereğine inandığına şüphe olmamakla birlikte, muhalefetin, hiç bir temele dayanmayan tutumu, Meclis kararının istenilmeyen bir şekilde çıkmasına yol açtı. Bunun sonucu ne oldu, Efendiler, biliyor musunuz? Başkomutanlık iki gündür belirsiz bir durumda ve boşluktadır.

Şu dakikada ordu komutansızdır. Eğer ben orduya komuta etmekte devam ediyorsam, kanunsuz olarak komuta ediyorum. Meclis’te beliren oy sonuçlarına göre, hemen komutadan el çekmek isterdim. Başkomutanlığımın sona erdiğini hükümete bildirdim. Fakat, önlenmesi imkansız bir felakete meydan vermeme mecburiyeti ile karşı karşıya geldim. Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Bunun için bırakmadım, bırakamam ve bırakmayacağım.

Saygıdeğer Efendiler, bu gizli oturumda, muhaliflerin hükümeti ve orduyu yıkmak için öteden beri kurcaladıkları daha birtakım noktalar üzerinde hemen hemen düelloyu andıran tartışmalar oldu. Sonunda gereği gibi aydınlanmış olan Meclis, oyunu şu yolda belirtti: 11 red, 15 çekimsere karşı 177 oyla Başkomutanlık Kanunu’nun süresi uzatıldı.

Ordunun maddi ve manevi gücü, milli gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye yükselmişti

Efendiler, üç ay sonra, yani 20 Temmuz 1922 tarihinde, Başkomutanlık Kanunu, süresi bittiği için yeniden görüşme konusu oldu.

Bu defa Meclis’te yaptığım genel konuşmanın bir kısmını olduğu gibi bilginize sunmama müsaadenizi rica ederim. Demiştim ki:

Artık ordumuzun maddi ve manevi gücü, olağanüstü hiçbir tedbire ihtiyaç duyurmaksızın, milli gayeyi tam bir güvenle gerçekleştirecek düzeye ulaşmıştır. Bu bakımdan, olağanüstü yetkilerin devam ettirilmesine gerek ve ihtiyaç kalmadığı görüşündeyim.

Bugün ortadan kalktığını görmekle sevindiğimiz bu ihtiyacın, bundan sonra da doğduğunu görmemekle mutlu olacağız.

Başkomutanlık görevinin süresi, olsa olsa Misak-ı Milli’mizin özüne uygun kesin bir sonuca ulaşacağımız güne kadar uzar.

Mutlu sonuca güvenle ulaşacağımıza şüphe yoktur. O gün, değerli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, İstanbul’umuz, Trakya’mız ana vatana katılmış olacaktır. O mutlu gün gelince, bütün milletle birlikte, en büyük mutluluklara erişmekle şeref duyacağız.

Benim bundan başka İkinci bir mutluluğum daha olacaktır ki, o da kutsal davamıza başladığımız gün bulunduğum duruma dönebilmekliğim imkanıdır. Dünyada, milletin bağrında serbest bir fert olabilmek kadar büyük bir mutluluk var mıdır?

Gerçekleri bilen, kalbinde ve vicdanında manevi ve kutsal bazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamların hiçbir değeri yoktur.

Efendiler, bu görüşmelerin sonunda, Başkomutanlığın süresiz olarak bana verilmesi kararına varıldı.

Muhalif grubun Meclis’teki faaliyeti

Saygıdeğer Efendiler, muhalif grubun Meclis’teki faaliyeti, bizi kendisiyle biraz daha uğraştıracaktır. İkinci Grup adını alan muhalifler, olumsuz yoldaki direnmelerini uzun süre denediler.

Bakanlar Kurulu’nun seçim şeklini düzenleyen 8 Temmuz 1922 tarihli kanunla, Bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanı’nın doğrudan doğruya Meclis’çe ve gizli oyla seçilmeleri sağlandı.

Böylece, Bakanlar Kurulu Başkanlığı’ndan fiilen uzaklaştırılmış olduğum gibi, Bakanların da benim göstereceğim adaylar arasından seçilmesi ile ilgili hüküm kaldırılmış oldu.

Rauf Bey, Bakanlar Kurulu Başkanı oldu

Muhalif grup, bundan sonra saldırıya geçti. Rauf Bey’i Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na getirmeye çalıştı. Bunda başarı da sağladı.

Muhaliflerin gizli niyetlerini anlıyordum. Bununla birlikte Rauf Bey’i yanıma davet ettim. Meclis’teki çoğunluğun kendisini Bakanlar Kurulu Başkanı olarak seçme eğiliminde olduğunu, bunun bence de uygun görüldüğünü söyledim.

Rauf Bey, kararsız bir tavır takındı. Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nın bir görevi yoktur dedi. Rauf Bey demek istiyordu ki, Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da tabii başkanıdır. Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararlar onun tarafından onaylanmadıkça yürürlüğe girmez. Buna göre, Bakanlar Kurulu Başkanı’nın bir yetkisi ve serbestliği yoktur

 Gerçekten de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince durum böyleydi. Bununla birlikte, sonunda Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nı kabul etti. Rauf Bey, 12 Temmuz 1922 tarihinden 4 Ağustos 1923 tarihine kadar bu görevde kaldı.

Efendiler, bir nokta dikkatinizi çekmiştir. Kara Vasıf Bey’le Rauf Bey, muhalefetin doğuşunda, desteklenmesinde ve yönetiminde, daha ilk günden birlik olmuşlar ve liderliğini yapmışlardır.

Fakat Rauf Bey, açıktan açığa İkinci Grup’a geçmeyerek, bizim içimizde kalma durumunu tercih ediyor. Bu durum üç yıl sürdü. Rauf Bey, en sonunda kendi ifadesiyle: Bizimle birlikte imiş gibi görünmeye artık imkan kalmadığı zaman ayrılığını ilan etmek zorunda kaldı.

Efendiler, muhaliflerin, Meclis’te ordu aleyhine başlattıkları hava devam ediyordu. Sürekli ve ateşli bir şekilde ordunun taarruz kabiliyeti olmadığından ve artık konuyu siyasi tedbirlerle bir çözüme bağlayarak sonuçlandırmanın kaçınılmaz olduğundan etkili bir şekilde söz ediyorlardı.

Taarruz Kararı

Gerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı biliyorlardı.

Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’yle görüştükten sonra, o zaman Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa Hazretleri’ni Sarıköy istasyonuna kadar birlikte götürerek, oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleri’yle birlikte, taarruz için gerekli hazırlıkların sür’atle tamamlanması ile ilgili kararlar aldık.

Efendiler, artık Büyük Taarruz’dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusu büyük ve kuvvetli bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu.

Bir başka kuvvetli grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek kuvvetleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu kuvvetlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu.

 Denilebilir ki, düşman cephesi, Marmara’dan Menderes’e kadar uzanıyordu. Düşman ordusunun teşkilatı, üç kolordu ve bazı müstakil birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi’ndeki kuvvetlerimizi iki ordu halinde teşkilatlandırmış ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı teşkilatımız da vardı.

Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Teşkilatı biribirinden farklı olan iki düşman ordusu biribiriyle karşılaştırılma, her iki tarafın insan ve tüfek kuvvetleri, aşağı yukarı biribirine denk bulunuyordu.

Yalnız, Yunan ordusu, dünyanın hür ve kendisini destekleyen sanayiine dayandığı için, makineli tüfek, top, uçak, taşıt, cephane ve teknik malzeme bakımından daha üstün durumdaydı. Diğer taraftan bizim ordumuz süvari sayısı yönünden daha üstün bulunuyordu.

1’nci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın yarattığı durum

Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, 2’nci Ordu’nun komutanı bugün Askeri Şura üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri idi. 1’inci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşa’ya vermiştik. İhsan Paşa’nın, kendisini Divan-ı Harbe kadar götüren yersiz ve davranışlarından dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten, Ali İhsan Paşa; ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak şekilde hareket etti. Örnek olarak, ordusundaki ast komutanlarda, üst komutanlara karşı itaatsizlik edecek durumlar yarattı.

Söz gelişi, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek genel yiyecek sıkıntısının çekildiği bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi.

Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtma ve bu davranışları destekleme gibi tutumları yanında, ordunun emirlere uyma ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanaatini de uyandırdı.

Ali İhsan Paşa’nın bilinen, kendisine has özelliklerinden başlıcaları şunlardı:

En küçük birliklere kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin kudret sahibi olduğunu zannettirmek. Büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese ispatlamak düşüncesine kapılmak. Gerek resmi iş gerek özel davranış bakımından büyüklerinin itibarlarını düşürmeye çalışmak. Savaş açısından tedbirde yerindelik ve sinirde sağlamlık yönleriyle kendisini deneme fırsatı bulunmamış olmakla birlikte, bu hususta anlaşılan karakteri şuydu: Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına veya üstüne yükleme yolunu her zaman düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan çok, sert ve resmi davranışla iş yaptırmayı gerekli bulur.

Ali İhsan Paşa’nın huyu ve ahlakı konusunda, kendisinin kurmay başkanı iken çekilmek zorunda kalan Yarbay Halit Bey’in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı’na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmi bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Halit Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak’ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:

…………………………………………… Komutanım Ali İhsan Paşa’nın geldiği günden beri ast komutanların haysiyetini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere Cephe Komutanlığı’na karşı astlara hissettirecek derecede yakışıksız bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen düşünce yarışına girişmesi, dünyanın değer verdiği ve saygı duyduğu cephe karargahının nüfuzunu azaltmak istediğini anlatır bir davranış tarzını benimsemiş olması, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını elimden geldiği kadar değiştirmeye çalıştım. Fakat yine büyük bir fark göremedim.

…………………………………………………Ahlakında yer etmiş bencillik hastalığı, ün yapma hırsı, aşırı kıskançlık ve sonsuz bir bencilliğin etkisiyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında söylediği biribirine düşürücü sözlerden anlaşılıyordu. 11’nci Tümen Komutanı istifamı işittikten sonra, bana gizli bir konuşmada: Ali İhsan Paşa’nın Malta’da iken kurtulması için Ferit Paşa’ya mektuplar yazdığını ve İngiliz mandasını kabul etmek için kendi karşısında saatlerce açıktan açığa konuşmalar ve tartışmalar yaptığını söyledi. Ali İhsan Paşa’nın davranışlarına bakarak, bu sözleri dikkat çekici buldum…. Astlardan gelen bazı evrakı cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsma şeklindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir.

söz gelişi: Şeyhelvan dağının düşman eline geçişi ile ilgili yazışmaların olduğu gibi 2’nci Kolordu’ya, 5’inci Kolordu’dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi. Buna rağmen, söz konusu olayın sorumluluğunu 5’inci Kolordu Komutanı’na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikayette bulunması amirlik niteliği ile bağdaştırılamaz.

Tevhid-i Efkar gazetesinde yayınlattığı hatıraları arasında, Ateşkes Anlaşması tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta esir olan Dicle Grubu’nun esirlik sebebini yalnız o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi’nde Tümen Komutanı imiş) Yarbay İsmail Hakkı Bey’in üzerine atması da bu karakterinin delilidir. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22’nci Alaylarla Avcı Alayından oluşmuştur. Bunlardan başka ayrıca 5’inci Tümen’den 13 ve 14’üncü Alaylar da parça parça esir verildi. Ateşkes Anlaşması’ndan bir gün önce 13.000 kişinin esir verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin şartlara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir emir yüzündendir. İşte bu durum Musul ilinin kaybedilmesine yol açtı.

Halbuki, ateşkes anlaşması yapılacağı belliydi. Gruba, Keyare mevziine çekilmek için direktif verilseydi, İngilizler gruba tesir etmek şöyle dursun yenemezlerdi bile. Bu gruba 5’inci Tümen de katılabilirdi. Ateşkes anlaşması yapıldığı zaman, esir olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Fakat sefil bir düşünce mantığa galebe çalmıştır.

Hatıralarında, Dicle boyundaki bütün başarı ve Townshend’in esir alınması şerefi, kendisine maledilmiştir…… Her başarıyı kendisine aitmiş gibi gösteren yayınlar yaptırmaktan maksadı, kamuoyunu aldatarak şöhret ve mevki kazanmaktır. Ünlü adamların hatıralarını yayınlamak, millette övünme duygularını canlı tutar ve gereklidir de. Ancak, tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek nesilleri yanlış düşüncelere sürükler.

General Marshall’ın: Yarın öğleye kadar Musul’u terk ediniz; aksi halde savaş esirisiniz! emrini aldığı zaman o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri, Sincar Çölü’nü geçerek Nusaybin’e gitmek için General Marshall’dan resmi bir yazı ile kendisini koruyacak iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdiki Milli Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Aşir Paşa’ dır) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükümetin manevi otoritesini de kırdı.

Bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Zaho yoluyla, koruyucusuz gidebilirdi veya süvari alarak çölden geçebilirdi. Halep’te İngiliz generalinden şahsı için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için muhafız bulundurulmasını istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde hayatının ve rahatının korunması için milli şerefi unutan Paşa Hazretleri’nin ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim……. Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım… Millete, Milli Ordu’yu kuran ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlar, komutanlar gerekir. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, görev aşkının zayıflamasına çalışanlar, dahi de olsalar zararlı birer şahsiyettirler.

Ben, çekilen emekleri bildiğim, girişilen kutsal mücadelede başarıya ulaşmayı istediğim için, kötü niyetli olmadığıma ve çıkar gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cür’et ettim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu Harekat Şubesi Müdürü) Binbaşı Cemil Bey, son günlerde bana: İyi ki Ali İhsan Paşa, Milli Mücadele’nin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu.

Aksi halde, hiç şüphe yok ki, aykırı bir yol tutardı dedi. Paşa’nın nasıl bir insan olduğunu çok iyi bilen Cemil Bey, pek doğru söylemiştir… Ulu Tanrı’dan kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin dileğinde bulunurum.

Efendiler, Ali İhsan Paşa, Meclis’teki muhalifler grup ileri gelenleri ile de temas ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek, hakkında kanuni işleme devam edilmek üzere Milli Savunma Bakanlığı emrine verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey’den, makina başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bu telgrafı da bilginize sunmuştum. O günlerde Adapazarı, İzmit taraflarında gezide bulunuyordum. Rauf Bey telgrafında diyordu ki: 1’inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın görevden alınarak Divan-ı Harbe verilmek üzere Konya’ya gönderildiğine dair Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır..

Efendiler, bir komutanın görevden alınması, göreve tayini veya askeri mahkemeye verilmesi işleminin üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclis’çe dedikodu olabilecek bir söylenti haline gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı’nın bu olayla, benden açıklama isteyecek kadar yakından ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Bey’e tarafımdan gereken cevap verildi. 1’inci Ordu Komutanlığı bir süre vekaletle idare edildi. Fakat birinin asil olarak tayini gerekiyordu.

Moskova Sefirliği’nden dönmüş olan Fuat Paşa’nın 1’inci Ordu Komutanlığı’nı kabul edip etmeyeceği konusunda düşüncesini almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan, cephe komutanının emrine girmek istemiyor. Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa vasıtasıyla 1’inci Ordu Komutanlığı’nı, Refet Paşa’ya teklif ettirdim. Kabul etmemiş. Nihayet, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe emrine girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa’yı 1’inci Ordu Komutanlığı’na getirdik.

Taarruz planımızın ana çizgileri

Efendiler, düşman ordusunun cephe ve teşkilat durumu ile, ona karşı Bati Cephesi’ndeki kuvvetlerimizin esas olarak iki ordu halinde kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz planımızın ana çizgilerini de arz edeyim:

Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.

Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz planımız çok önceden tespit edilmişti.

Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargahı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş planı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27’sinde tekrar Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, tespit edilmiş olan plan gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustosa kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.

28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım.

30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı ile yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit ettik. Ankara’dan çağırdığımız Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa da 1 Ağustos 1922 öğleden sonra Akşehir’e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Milli Savunma Bakanlığı’na düşen işler tespit edildi.

Taarruza hazırlık emri

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 20. Bölüm ( Başkomutanlığı kabul ediyorum … Çeşitli devletlerle yapılan resmi ve özel temaslar )

Başkomutanlığı kabul ediyorum

Ben, görüşmeler ve tartışmalarla ortaya çıkan bu görüşleri, gerektiği kadar gözönünde tutuyor ve inceliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa dayanan kuvvetli sebepler ileri sürüyorlardı. Samimiyetsiz isteklerde bulunanların yaygaraları, başkomutanlığı üzerime almamı içtenlikle teklif edenlerde, derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim fiilen başkomutanlığı üzerime almam, bütün Meclis’te son çare ve son tedbir olarak görüldü.

Meclis’in bu görüşü çabucak Meclis dışında da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım ve komutayı fiilen üzerime almaya yanaşmayışım, adeta felaketin kesin ve yakın olduğu düşünce ve inancını yaygın bir duruma getirdi. Bunu anlar anlamaz derhal kürsüye çıktım.

Efendiler, bu anlattığım durum, 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda geçiyordu. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık ve güvene teşekkür ettikten sonra, Başkanlık makamına şöyle bir önerge verdim:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığına

Meclisin pek sayın üyelerinin genel olarak beliren istek ve talepleri üzerine, Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu görevi şahsen üzerime almaktan doğacak yararları azami çabuklukla elde edebilmek, ordunun maddi ve manevi gücünü en kısa zamanda artırıp en yüksek seviyeye çıkarmak, sevk ve idaresini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sahip olduğu yetkileri, fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum.

Ömrüm boyunca, milli hakimiyetin en sadık bir kulu olduğumu millete bir defa daha gösterebilmek için, bu yetkinin üç ay gibi kısa bir süreyle sınırlandırılmasını ayrıca rica ederim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı Mustafa Kemal

Başkomutanlığıma yapılan itirazlar

Efendiler, bu önergem, doğruluktan yanaymış gibi görünerek tekliflerde bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına yol açtı. Derhal itirazlar başladı. Bir defa, Başkomutanlık ünvanını veremeyiz dediler. O, Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyeti içindedir. Başkomutan Vekili denilmelidir.

İkinci olarak, Meclis’in yetkilerini kullanmak gibi bir imtiyazın verilmesi asla söz konusu olamaz düşüncesini ileri sürdüler.

Ben, padişah ve halifeler tarafından verilegelmiş eski bir ünvanı takınamayacağımı; yerine getireceğim görev, fiilen başkomutanlık olduğuna göre, bu ünvanı olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek görüşümde direndim.

Durum, Meclis’in değerlendirdiği ve belirttiği gibi olağanüstü olduğuna göre, benim de alacağım kararların ve yapacağım işlerin olağanüstü olması gerekeceğine şüphe yoktu.

Düşünce ve kararlarımı çabuk ve sert bir şekilde yürütmek ve uygulamak zarureti vardı. Hükümetten ve Meclis’ten izin istemekle doğacak gecikmelere durum elverişli olmayabilirdi. Bütün memleketi ve memleketin bütün kaynaklarını ilgilendiren emir ve tebliğlerim için, her işin ilgili bakanından veya Bakanlar Kurulu’ndan olur ve izin almak, benim yapacağım Başkomutanlıktan beklenen yararları sağlayamazdı. Onun için kayıtsız ve şartsız emir verebilmeliydim.

Bunun için de Büyük Millet Meclisi’nin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi. Bunu, başarı için zaruri görüyordum. Onun için bu noktada ısrar ettim.

Salahattin Bey, Hulusi Bey gibi birtakım milletvekilleri, Meclis’in, kendi yetkisini bir başkasına vermekle işleyemez duruma geleceğinden, milletten aldığı vekaleti başkasına devretme hakkı bulunmadığını ve aslında orduya komuta edecek bir kimseye Meclis’e ait yetkilerin verilmesinin söz konusu olamayacağını, buna gerek de olmadığını belirttiler. Meclis’in yetkisini kullanabilecek bir kimseye, milletvekillerinin şahsen güvenemeyecekleri ihtimalinden söz edenler de oldu.

Ben bu düşüncelerin hiçbirine karşı çıkmadım. Hepsini doğru bulduğumu belirttim. Meclis’in bu noktayı çok dikkatle ve önemle düşünüp incelemesini söyledim. Yalnız, şahıslarından korkanların, telaşlarına yer olmadığını söyledim. 4 Ağustosta bu konu bir karara bağlanamadı. Görüşme, 5 Ağustos 1921 günü de devam etti.

Bugün bazı milletvekillerindeki kararsızlığın iki noktada toplandığı anlaşıldı. Birincisi: Meclis’in varlığının herhangi bir şekilde iş göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfi ve kanunsuz işlem yapılması…

Bu şüphe ve kararsızlıkları giderecek şekilde konuştuktan ve açıklamalar yaptıktan sonra, yapılacak kanuna da bu hususlarla ilgili bağlayıcı hükümler konmasının yerinde olduğunu belirttim ve vermiş olduğum önergeyi buna göre bazı maddeler haline getirerek bir tasarı şeklinde Meclis’e sundum. İşte bu tasarı maddeleri üzerinde yapılan görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık ünvanının verilmesiyle ilgili, 5 Ağustos 1921 tarihli kanun çıktı.

Bu kanunun ikinci maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu:

Başkomutan, ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak, sevk ve idaresini bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına fiilen kullanabilir.

Bu maddeye göre benim vereceğim emirler kanun olacaktı.

Efendiler, bu ünvanın verilişinden dolayı, Meclis’in bana karşı gösterdiği güvene layık olduğumu az zamanda ispatlamayı başaracağım dedikten sonra, Meclis’ten bazı ricalarda bulundum: Örnek olarak, Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan Fevzi Paşa Hazretleri’nin yalnız Genelkurmay’ın işleri ile uğraşabilmesi için, İçişleri Bakanlığı görevinde bulunan Refet Paşa’nın Milli Savunma Bakanlığı’na getirilmesi ve onun yerine bir başkasının seçilmesi gibi…

Özellikle, Meclis’in ve Bakanlar Kurulu’nun içeriye ve dışarıya karşı sükunet içinde ve çok güçlü bir durum ve görünüşte kalmasının önemli olduğunu, ufak tefek sebeplerle Bakanlar Kurulu’nu sarsmanın doğru olmadığını arz ettim. Kanun teklifi, o gün açık oturumda okundu. Öncelikle görüşüldü ve ad okunarak oylandı. Oy birliğiyle kabul edildi.

Bu münasebetle yaptığım kısa bir konuşmanın bir iki cümlesini, tekrar etmeme müsaade buyurmanızı rica ederim. O cümleler şunlardı:

Efendiler, zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları mutlaka yeneceğimize olan güven ve inancım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Şu dakikada, bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı bütün dünyaya karşı ilan ederim.

Başkomutanlığı fiili olarak üzerime aldım

Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlığı fiili olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara’da çalıştım.

Genelkurmay Başkanlığı’nın ve Milli Savunma Bakanlığı’nın bütün kadrosu ile Başkomutanlık karargahını kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını Başkomutanlıkta uyumlu bir şekilde birleştirmek; bundan başka orduyu ilgilendiren ve Başkomutanlık yoluyla çözümü gereken öteki bakanlıklara ait işleri yürütebilmek için de yanımda küçük bir büro kurdum.

Ankara’daki çalışmalarım, yalnız, ordunun insan ve taşıt araçları bakımından gücünün artırılması, yiyecek ve giyeceğinin sağlanıp düzene konmasıyla ilgili tedbirler almak ve hazırlıklar yapmakla geçti.

Milli vergiler emri

Bu sözünü ettiğim hususları gerçekleştirmek için iki gün içinde, 7, 8 Ağustos 1921 tarihlerinde, Tekalif-i Milliye Emri (172) adı altında yaptığım genel tebliğlerden her biri için kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın kazanılmasında en küçük şeylerin bile dikkate alınması gerektiğini gösterebilmek için bunları bilginize sunmayı yararlı bulurum:

1 sayılı emrimle her ilçede bir Tekalif-i Milliye Komisyonu (173) kurdurdum. Bu komisyonlarca toplanan malzemenin, ordunun çeşitli bölümlerine dağıtım şeklini düzenledim.

2 sayılı emrime göre, vatanın her ailesi birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Tekalif-i Milliye Komisyonu’na teslim edecekti.

3 sayılı emrimle, tüccarın ve halkın elinde bulunan çamaşırlık bez, amerikan, patiska, pamuk, yıkanmış ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye yarayan her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele, vaketa, (174) taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan, dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, gebre, semer ve urgan stoklarından yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.

4 sayılı emrimle, eldeki buğday, saman, un, arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvan, şeker, gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay, mum stoklarından yine yüzde kırkına, bedeli sonradan ödenmek üzere el koydum.

5 sayılı emrimle, ordu ihtiyacı için alınan taşıt araçları dışında, halkın elinde kalan taşıt araçlarıyla, yüz kilometrelik bir uzaklığa kadar, ayda bir defa olmak üzere, parasız askeri ulaşım yapılmasını mecbur tuttum.

6 sayılı emrimle, ordunun giyimine ve beslenmesine yarayan bütün sahipsiz mallara el koydum.

7 sayılı emrimle, halkın elinde bulunan savaşta işe yarar bütün silah ve cephanenin üç gün içinde teslimini istedim.

8 sayılı emirle, benzin, vakum, gres, makine, don, saatçi ve taban yağları, vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, solisyon, buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo, pil, çıplak tel, yalıtkan maddeler ve bunlar türünden malzeme ve asit sülfürik stoklarının yüzde kırkına el koydum.

9 sayılı emirle demirci, marangoz, dökümcü, tesviyeci, saraç, arabacı esnafları ve imalathaneleriyle, bu esnaf ve imalathanelerin iş çıkarabilme güçleri ve kasatura, kılıç, mızrak ve eyer yapabilecek ustaların adlarıyla birlikte sayılarını ve durumlarını tespit ettirdim.

10 sayılı emirle, halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabalarıyla, kağnı arabalarının bütün takım ve hayvanlarıyla birlikte binek ve topçeker hayvanlarının, katır ve yük hayvanlarının, deve ve eşek sayısının yüzde yirmisine el koydurdum.

Efendiler, emirlerimin ve tebliğlerimin yerine getirilmesi için kurduğum İstiklal Mahkemeleri’ni Kastamonu, Samsun, Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara’da da bir mahkeme bulundurdum.


 172) Milli Vergiler Emri.

173) Milli Vergiler Komisyonu.

174) İnce meşin.

Cephe karargahına hareket

Ondan sonra Efendiler, 12 Ağustos 1921 günü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı’ya cephe karargahına gittim.

Düşman ordusunun cephemize yüklenerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak tam bir cesaretle gerekli tedbirleri aldırdım ve yapılacak hazırlıkları yaptırdım. Olaylar görüşümüzü doğruladı.

Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921’de ciddi olarak cephemize doğru ilerlemeye başladı ve taarruza geçti. Birçok kanlı, bunalımlı safhalar ve dalgalar oldu. Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Bu ilerleyen düşman birliklerinin karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.

Meydan muharebesi yüz kilometrelik cephe üzerinde oluyordu. Sol kanadımız, Ankara’nın elli kilometre güneyine kadar çekilmişti. Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü. Arkası Ankara’ya iken kuzeye çevrildi.

Cephenin yönü değiştirilmiş oldu. Bunda hiçbir sakınca görmedik. Savunma hatlarımız kısım kısım kırılıyordu. Fakat kırılan her kısmın yerine en yakın bir yerde hemen yeni bir savunma hattı kuruluyordu.

Savunma hattına çok ümit bağlamak ve onun kırılmasıyla, ordunun büyüklüğü ölçüsünde çok gerilere çekilmek gerektiği teorisini çürütmek için memleket savunmasını başka türlü ifade etmeyi ve bu ifademde direnerek şiddet göstermeyi yararlı ve etkili buldum. Dedim ki:

Savunma hattı yoktur savunma sathı (175) vardır

Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır (176). Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir.

Fakat küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.

İşte ordumuzun her ferdi, bu sistem içinde her adımda en büyük fedakarlığını göstererek ve düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratıp yok ederek, sonunda onu, taarruzuna devam güç ve kudretinden yoksun bir duruma getirdi.

Muharebe durumunun bu safhasını sezer sezmez hemen özellikle sağ kanadımızla Sakarya ırmağı doğusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin önemli yerlerinde karşı taarruza geçtik.

Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmeye mecbur oldu. 13 Eylül 1921 günü Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan eser kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe kadar, bu günler de dahil olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız devam eden büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muharebesi (177) yeni Türk devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az rastlanan büyük bir meydan muharebesi örneği kaydetti.

Saygıdeğer Efendiler, Başkomutanlık görevini fiilen üzerime aldığım zaman, Meclis’e ve millete mutlaka başaracağımız yolundaki kesin inancımı arz ve ilan etmekle ve bu inancımı, varlığımın bütün haysiyetini ortaya atarak gerçekleştirmekle ilk manevi görevimi yapmış olduğumu sanırım. Ondan sonra, önemli maddi görevlerim de vardı. Onlardan biri, savaş ve muharebe karşısında millete aldırmaya mecbur olduğum durum idi.


 175) Satıh: alan.

176) Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.

177) Sakarya Melhame-i Kübrası.

Bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar, duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim

Bildiğiniz gibi savaş ve muharebe demek; iki milletin, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla, bütün maddi ve manevi kuvvetleriyle, biribiriyle karşı karşıya gelmesi ve biribiriyle vuruşması demektir.

Bunun içindir ki, bütün Türk milletini cephede bulunan ordu kadar duygu, düşünce ve hareket bakımından savaşla ilgilendirmeliydim. Yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyünde, evinde, tarlasında bulunan herkes, milletin her ferdi silahla vuruşan savaşçı gibi kendini görevli sayarak bütün varlığını yalnız mücadeleye verecekti.

Bütün maddi ve manevi varlığını vatan savunmasına vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen milletler, savaş ve muharebeyi gerçekten göze almış ve başarabileceklerine inanmış sayılmazlar.

Gelecekteki harplerin tek başarı şartı da en çok bu arz ettiğim noktaya bağlı olacaktır. Avrupa’nın askerlik bakımından ileri durumda olan büyük milletleri, daha şimdiden bu tutumu kanun haline getirmeye başlamışlardır.

Biz, Başkomutan olduğumuz zaman, Meclis’ten bir vatanı savunma kanunu istemedik. Fakat, Meclis’ten aldığımız yetkiye dayanarak bu amacı kanun niteliğindeki belirli emirlerle sağlamaya çalıştık. Millet, bundan sonra, bugüne kadar olan tecrübeleri de dikkatle gözden geçirerek aziz vatana taarruzu imkansız kılan sebep ve şartları daha açık ve daha kesin olarak tespit eder.

Büyük Millet Meclisi’nce bana Mareşal rütbesiyle Gazi ünvanının verilmesi

Efendiler, diğer bir görevim de, ordu içinde, muha­rebe safları arasında bizzat muharebeye katılmak ve savaşı bizzat yönetmekti. Bunu da gücümün yet­tiği ölçüde, hatta bir kaza sonucu sol kaburga ke­miklerimden birinin kırılmış olmasına rağmen, bütün varlığımla en iyi şekilde yapmaya çalıştığımı sanırım. Sakarya Muharebesi’nin sonuna kadar askeri bir rütbem yoktu.

Ondan sonra, Büyük Millet Meclisi’nce bana Mareşal rütbesiyle Gazi ünvanı verildi. Osmanlı Devleti’nin rütbesinin, yine o devlet tarafından geri alınmış ol­duğunu biliyorsunuz.

Fransız Hükümeti ile yapılan görüşmeler ve Ankara Anlaşması

Efendiler, Sakarya Zaferinden sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve verimli temas ve görüşmeler Ankara Anlaşması (178) ile sonuçlanmıştır. Bu anlaşma Ankara’da, 20 Ekim 1921’de imza edilmiştir. Bu konuda özet halinde bir bilgi vermek için, kısa bir açıklamada bulunayım:

Bekir Sami Bey’in başkanlığındaki delegeler heyetinin gittiği Londra Konferansı’ndan sonra, bildiğiniz üzere, İkinci İnönü Zaferiyle sonuçlanan Yunan taarruzu geri püskürtülmüştü. Bir zaman için, askeri durum sakinleşti. Rusya ile, Moskova Anlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz açıklık kazanmıştı. İtilaf Devletleri’nden de milli ilkelerimize saygılı olabileceklerle anlaşmanın yararlı olacağı düşünülmekteydi. Adana, Antep ve dolaylarını yabancı işgalinden kurtarmak, bizce önemli görülmekteydi.

Çeşitli sebeplerle, Suriye’den başka, bu adı geçen illeri işgalleri altında bulunduran Fransızların da, bizimle anlaşma eğiliminde oldukları anlaşılıyordu. Gerçi, Bekir Sami Bey’in, Mösyö Briand (Briyan)’la yaptığı fakat milli olmayan anlaşma reddedilmiş idiyse de, ne Fransızlar ne de biz çarpışmaları sürdürmeye istekli değildik.

Bu yüzden her iki taraf biribiriyle görüşme yollarını aramaya başladı. Fransız Hükümeti, eski bakanlardan Mösyö Franklin Bouillon (Franklen Buyon)’u önce gayri resmi olarak Ankara’ya göndermişti. 9 Haziran 1921 tarihinde Ankara’ya gelen Mösyö Franklin Bouillon ile Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Fevzi Paşa Hazretleri’nin de katılmasıyla, bizzat iki hafta süren görüşmeler yaptım.

Biribirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra, 13 Haziran 1921 Pazartesi günü, Ankara istasyonundaki bana ait dairede yaptığımız ilk toplantıda görüşmelerimizin hareket noktasını belirtmek gerektiğinden söz ederek konuşmaya başladık. Ben, bizim için hareket noktasının Misak-ı Milli’de tespit edilen ilkeler olduğunu ortaya attım.

Mösyö Franklin Bouillon, ilkeler üzerindeki tartışmanın güçlüklerini ileri sürerek, Sévres Antlaşması’nın bir oldubitti olarak ortada bulunduğunu söyledikten sonra, Londra’da Bekir Sami Bey’le Mösyö Briand’ın yaptıkları anlaşmayı temel almanın ve bu anlaşmanın Misak-ı Milli’ye aykırı olan noktaları üzerinde tartışmanın yerinde olacağı görüşünü savundu.

Bu teklifinde haklı olduğunu göstermek için, Londra’ya giden delegelerimizin Misak-ı Milli’den söz etmediklerini, Misak-ı Milli’nin ve Milli Mücadele’nin, değil Avrupa’da, daha İstanbul’da bile değeri anlaşılamamış olduğunu söyledi.

Ben verdiğim cevaplarda dedim ki: Eski Osmanlı İmparatorluğu’ndan yeni bir Türk Devleti doğmuştur. Bunu tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız devlet gibi haklarını tanıtacaktır. Sévres Antlaşması Türk milleti için öylesine uğursuz bir idam kararnamesidir ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını dileriz.

Bu konuşmamız sırasında bile Sévres Antlaşmasını ağzıma almak istemem. Sévres Antlaşması’nı kafasından çıkarmayan milletlerle güven temeline dayanan ilişkilere girişemeyiz.

Bize göre böyle bir antlaşma yoktur. Londra’ya giden delege heyetimizin başkanı eğer bundan bahsetmemişse, verdiğimiz talimat ve yetki çerçevesinde hareket etmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık yüzünden Avrupa ve özellikle Fransız kamuoyunda ters etkiler doğduğu görülüyor.

Bekir Sami Bey’in gittiği yoldan hareket edersek, biz de aynı yanlışlığı yapmış oluruz. Avrupa’nın Misak-ı Milli’den haberdar olmamasına imkan yoktur. Avrupa Misak-ı Milli deyimini öğrenmemiş olabilir. Fakat, yıllardan beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı mücadelelerin neden ileri geldiğini elbette düşünmektedir.

İstanbul’un Misak-ı Milli’den ve Milli Mücadele’den haberi olmadığı yolundaki sözler doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk milleti gibi, Milli Mücadele’yi bilmektedir ve ondan yanadır. Bu mücadeleyi bilmezlikten gelen ve ona karşı görünen kimselerle bunların yardakçıları azdır ve milletçe de tanınmaktadır.

Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey’in kendisine verilen talimat ve yetki dışına çıkarak hareket etmiş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki, bunu açıklayabilir miyim? Sözlerimi istediği yerlere bildirip anlatabileceğini söyledim.

Mösyö Franklin Bouillon, Bekir Sami Bey’le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için mazeret ileri sürerken, Bekir Sami Bey’in bir Misak-ı Milli olduğundan ve onun sınırları dışına çıkamayacağından söz etmediğini, eğer bundan söz etmiş olsaydı, o zaman ona göre görüşülüp gerektiği şekilde hareket edilebileceğini; ancak, şimdi durumun güçleştiğini tekrarladı.

Batıdaki kamuoyu, bu Türkler, delegeleri vasıtasıyla bunu niçin dile getirmemişler de şimdi yeni yeni meseleler çıkarıyorlar diyeceklerdir.

Nihayet, uzun görüşme ve tartışmalardan sonra, Mösyö Franklin Bouillon, Misak-ı Milli’yi okuyup anladıktan sonra yeniden görüşmek üzere, toplantının ertelenmesini teklif etti. Ondan sonra Misak-ı Milli’nin maddeleri baştan sona kadar birer birer okunarak görüşme ve tartışmaya devam edildi.

Üzerinde en çok durulan nokta, kapitülasyonların kaldırılması ve istiklalimizin tam olarak sağlanmasını isteyen madde oldu. Mösyö Franklin Bouillon, bu meselelerin incelenmesi ve üzerinde durulması gerektiğini bildirdi. Ben bu noktaya cevap verdim. Söylediklerimin özeti şuydu: Tam istiklal, bizim bugün üzerimize aldığımız görevin can damarıdır. Bu görev, bütün millete ve tarihe karşı yüklenilmiştir.

Bu görevi yüklenirken, ne ölçüde başarılabileceği üzerinde hiç şüphe yok ki çok düşündük. Fakat sonunda vardığımız kanaat ve inanç, bunda başarılı olabileceğimizdir. Biz, böyle işe başlamış adamlarız. Bizden öncekilerin yaptıkları yanlışlıklar yüzünden, milletimiz sözde var sanılan istiklaline gerçekte sahip değildi. Şimdiye kadar Türkiye’yi medeniyet dünyasında kusurlu gösteren neler düşünülebilirse, hep bu yanlışlıktan ve bu yanlışlığa boyun eğmekten ileri gelmektedir.

Bu yanlışlığa boyun eğmenin sonucu, mutlaka, memleket ve milletin bütün haysiyetini ve bütün yaşama kabiliyetini kaybetmesine ve ondan yoksun kalmasına yol açabilir. Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir yanlışlığa boyun eğme yüzünden bu vasıflardan yoksun kalmaya katlanamayız.

Aydın olsun cahil olsun, istisnasız milletimizin bütün fertleri, belki işin içindeki güçlüğü iyice kavramamış olsalar bile, bugün yalnız tek bir nokta etrafında toplanmış ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, istiklalimizin tam olarak kazanılması ve devam ettirilmesidir.

Tam istiklal demek, elbette, siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel v.b. her alanda tam bir bağımsızlığa ve hürriyete kavuşmak demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden yoksun kalmak, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün istiklalinden yoksun kalması demektir.

Biz, bunu elde etmeden barış ve huzura kavuşacağımız inancında değiliz. Şekil ve usullere uyarak barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz. Ancak, istiklalimizi tam olarak sağlamayacak olan bu gibi barışlar, uyuşma ve anlaşmalarla, milletimiz hiçbir vakit varlığına ve huzura kavuşamayacaktır. Belki de silahlı mücadelesini bırakarak, yıkıma sürüklenmeye razı olacaktır.

Eğer milletimiz buna razı olsaydı, bunu kabul edebilecek yaratılışta bulunsaydı, iki yıldan beri mücadele etmeye hiç de gerek kalmazdı. Daha ateşkes anlaşmasının ertesinde harekete geçmemek olabilirdi.

Mösyö Franklin Bouillon, bu sözlerim karşısında, ciddi ve samimi olarak bazı görüşler ileri sürdü ve en sonunda da bunun zaman meselesi olduğu görüşünü belirtti.

Efendiler, Mösyö Franklin Bouillon ile önemli ve ikinci derecede kalan sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak biribirimizi, düşüncelerimizle, duygularımızla ve tutumlarımızla anlayabildik sanırım. Fakat Fransız Hükümetiyle Türk Milli Hükümeti arasında, kesin anlaşma noktalarının tespit edilebilmesi için biraz daha zaman geçmesi zaruri oldu. Ne bekleniyordu? Belki de, Türk milli varlığının Birinci ve İkinci İnönü Muharebesi’nden sonra daha büyücek bir eserle ispatlanmış olması!.. Gerçekten de, Mösyö Franklin Bouillon’un kesin karara vararak imza ettiği Ankara Anlaşması, büyük ve kanlı Sakarya Meydan Muhaberesi’nden otuz yedi gün sonra, arz etmiş olduğum gibi, 20 Ekim 1921’de doğmuş olan bir belgedir.

Bu anlaşma ile, siyasi, iktisadi, askeri v.b. hiçbir alanda bağımsızlığımızdan hiçbir şey feda etmeksizin, vatan topraklarımızın değerli parçalarını işgalden kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile milli davamız ilk defa olarak Batı devletlerinden biri tarafından onaylanmış ve açıklanmış oldu.

Mösyö Franklin Bouillon, bundan sonra da birkaç kere Türkiye’ye gelmiş, Ankara’da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını belirtme yolları aramıştır.


 178) Ankara İtilafnamesi.

Pontus meselesi

Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmamın başında bir Pontus meselesinden söz etmiştim. Bu mesele belgeleriyle herkesçe bilinmektedir. Ancak, bizi de çok uğraştırdığından, burada, onunla ilgili bazı noktalara dokunacağım.

1840 yılından beri; yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Anadolu’nun Rize’den İstanbul Boğazı’na kadar uzanan Karadeniz bölgesinde, eski Yunanlılığın diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.

Amerikalı Rum göçmenlerden Rahip Klematios adında biri, ilk Pontus toplantı yerini şimdi halkın Manastır dediği bir tepede İnebolu’da kurmuştu. Bu teşkilata bağlı olanlar, zaman zaman biribirinden ayrı eşkıya çeteleri kurarak faaliyet gösteriyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da, dışarıdan gönderilip dağıtılan silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle, Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri sanki bir silah deposu durumuna gelmişti.

Ateşkes Anlaşmasından sonra, bütün Rumlar Yunanlılık milli davası ile her tarafta şımardığı gibi, Ethniki Hetairia (Etniki Eterya) Cemiyeti’nin propagandacıları ile Merzifon’daki Amerikan kuruluşlarının manevi destekleri ile eğitilip yetiştirilen, maddi bakımdan da yabancı hükümetlerin silahlarıyla güçlendirilip cesaret verilen bu bölgedeki Rumlar da, bağımsız bir Pontus hükümeti kurma emeline düştü.

Bu maksatla genel bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler; Amasya, Samsun ve dolayları Rum Metropolit’i Yermanos’un idaresinde düzenli bir programla çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun’daki Rum komitecilerinin başkanı olan Reji Fabrikası (179) Müdürü Tokomanidis, İç Anadolu ile haberleşme sağlamaya çalışıyordu.

Bazı yabancı hükümetler, Pontus hükümetinin kurulması için yardımcı olacaklarına söz verdiler. Samsun ve dolaylarındaki Rum nüfusunu arttırmak için de, Rusya’-daki Rum ve Ermenileri Batum’da topladılar. Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silahlarla donatarak, sahillerimize çıkarmaya başladılar.

Çetecilik etmek üzere, sahillerimize çıkarılabilecek birkaç bin Rum’u Sohum’da Haralambos adında bir adamın başına topladılar. Batum’da toplananların da Haralambos’un etrafında toplananlara katılmaları sağlanıyordu.

Bunlar, memleketimiz içinde, Samsun’daki bazı yabancı devlet temsilcileri tarafından korunuyor ve silahlandırılıyordu. Kıyılarımıza çıkan bu çeteler, göçmenleri besleme maskesi altında, yabancı hükümetler tarafından yedirilip giydiriliyordu. Yabancıların Kızılhaç heyetleri arasında gelen subayların da örgüt kurmak, çetelerin askeri öğretim ve eğitimi ile uğraşmak ve gelecekteki Pontus hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.

4 Mart 1919 tarihinde, İstanbul’da Pontus adıyla yayınlanmaya başlayan bir gazetenin başmakalesinde Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin kurulmasına çalışmak maksadıyla yayınlandığı ilan edilmişti.

Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanma gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun’da gösteriler yapıldı. Yermanos’un küstahça davranışları Rumların düşünce ve emellerini açığa vurdu. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, sık sık kiliselerde toplanıyor, örgütlenmelerini ve donatımlarını artırıyorlardı.

23 Ekim 1919 tarihinde, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul’un merkez olarak kabul edilme konusunun daha sonraki bir tarihe ertelenerek, bunun yerine Pontus hükümeti kurulması düşüncesini ortaya atmış ve İstanbul Patrikhanesi’ne buna göre talimat vermişti. Aynı zamanda, İstanbul’da gizli bir Yunan polis teşkilatı kurmakla görevlendirilen Albay Alexandros Zimbrakakis tarafından Pontus jandarma teşkilatını düzene sokmak üzere Eiffel (Eyfel) adlı Yunan torpidosuyla, bir subaylar heyeti de gönderilmişti.

Türkiye’de bu türlü işler olurken Batum’da da 18 Aralık 1919’da Pontus Rum Hükümeti adıyla bir hükümet kurulmuş ve teşkilatlanmaya başlamıştı. 19 Temmuz 1920’de de Batum’da, Karadeniz, Kafkas ve Güney Rusya Rumları tarafından Pontus meselesi ile ilgili bir kongre toplandı

Bu kongrenin raporu üyelerden biri vasıtasıyla İstanbul’da Rum Patrikliği’ne gönderildi. Pontusçular 1920 yılının sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyiden iyiye ortaya çıktılar. Bizi, ciddi tedbir almaya mecbur ettiler.

Dağlarda kurulan Pontus teşkilatı şöyleydi:

a) Birtakım çetebaşlarının emrinde silahlı ve savaşçı kuvvetler,

b) Bunların beslenmesine hizmet eden üretici Pontus halkı,

c) Yönetim ve güvenlik kuvvetleri ile şehirlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.

Çetelerin çalışma bölgeleri biribirinden ayrılmıştı. Pontus eşkıyasının kuvveti başlangıçta 6.000 – 7.000 silahlı idi. Daha sonra her taraftan katılanlarla 25.000’e yaklaştı. Bu kuvvet yeterli küçük birliklere ayrılarak; çeşitli yerlerde barınıyordu. Pontus çetelerinin bütün işleri, İslam köylerini yakmak, Müslüman halka karşı akıl ve hayale sığmaz zulümler yapmak, cinayetler işlemek gibi kan içici bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.

Biz, Anadolu’ya çıkar çıkmaz, Türk halkını dikkat ve uyanıklığa davet ettik. Doğabilecek tehlikelere karşı tedbirler almaya başladık.

Merkezi Sivas’ta bulunan 3’üncü Kolordu, yalnız, çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri takip ve ortadan kaldırmakla uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan Köroğlu adındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve öteki çeteler, merkezi Erzurum’da bulunan 15’inci Kolordu tarafından takip edilerek ortadan kaldırılıyordu. Bir taraftan da Pontus eşkıyasının dönüp dolaştığı yerlerde, halk silahlandırılarak milli teşkilat kuruldu.


179) Yabancı Tekel İdaresi fabrikası.

Anadolu ortasında yeniden çıkan birtakım iç isyanlar

Efendiler, Sivas’ın kuzeyinde ve Yozgat’ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç isyan olaylarından başka, 1920 yılı sonlarında, yeniden Anadolu’nun ortasında, Zile taraflarında, Küçük Ağa, Deli Hacı Aynacıoğulları, Erbaa yakınlarında Kara Nazım, Çopur Yusuf; başka yerlerde Deli Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serserilerle Yozgat Çayözü Çerkezlerinden kurulu çeteler; 1921 yılı başlarında da Koçkiri aşiretinin beylerinden Haydar Bey; İstanbul’da Seyit Abdülkadir’den aldığı talimat üzerine Alişan ve akrabasından Naki, Alişir ve daha başkaları ile birlikte isyan hareketlerine başladılar. Birçok kuvvetimiz bir taraftan Pontusçuları diğer taraftan da bu asileri izleyip ortadan kaldırmakla uğraşıyorlardı.

Merkez Ordusu’nun kurulması ve Nurettin Paşa’nın komutanlığa getirilmesi

Efendiler, hatırlarsınız ki, Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk defa taarruz eder gibi görünmesi karşısında, birtakım boş ve mantıksız düşünceler ileri sürdüğü için, kendisine görev verilmemiş olduğundan, bir mektupla, bizimle çalışamayacağını bildirerek ve izin alarak Taşköprü’ye gitmişti.

O tarihten beş ay sonra, bazı kimseler, Nurettin Paşa adına gerek Fevzi Paşa Hazretleri’ne gerek bana, kendisine bir görev verilirse, bunu ciddiyet ve samimiyetle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler.

Biz de Anadolu’nun orta kesiminde güvenliği sağlamakla görevli bulunan kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmekte yarar gördüğümüzden, 9 Aralık 1920’de, Sivas’taki 3’üncü Kolordu’yu kaldırarak, onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusu’na verdik. Bu ordunun komutanlığına da Nurettin Paşa’yı getirdik.

Nurettin Paşa, merkez bölgesinde bir yıla yakın görev yaptı. Fakat milletvekillerinin, kendi yetkisi dışına taşarak bazı yurttaşların haklarına el uzattığı yolundaki şikayetleri ve İçişleri Bakanlığı’na soru önergeleri vermeleri, Bakanlığın da şikayetleri haklı bulması üzerine, Meclis’in isteği ile Kasım 1921 başlarında görevden alındı.

Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına karar verdi. Bu durum benimle Bakanlar Kurulu arasında da bir anlaşmazlığın çıkmasına yol açtı. Ben, Nurettin Paşa için uygulanması istenen işleme katılmadım. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle Bakanlar Kurulu arasında doğan anlaşmazlık Meclis’çe çözüldü. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum. Kendisi için ağır bir işlem uygulanmasını önledim.

Nurettin Paşa’yı bundan sekiz ay kadar sonra, 1′ inci Ordu Komutanlığı’nda göreceğiz.

Saygıdeğer Efendiler, Sakarya Muharebesi’nden sonra, Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı, görevini Ankara’da yürütüyordu. Ben, aynı zamanda öteki vazifelerimle de uğraşıyordum.

Üç dört ay geçmemişti ki, Meclis’te Sakarya zaferini unutanlar, muhalefette ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya Muharebesi’nden önce başlayıp biribiri ardınca gelmiş olan Malta tutuklularından bazılarının bu muhalif akımlarda kışkırtıcılık ettiği anlaşılmıştı. Bu noktayı müsaadenizle biraz açıklayayım:

Malta’dan yeni dönen Bayındırlık Bakanı (180) Rauf Bey’te Kara Vasıf Bey güdülen askeri siyaseti öğrenmek istiyorlardı.

Rauf Bey, 15 Kasım 192l’de Ankara’ya gelmişti. Rauf Bey’i, 17 Kasım 1921’de, boşalan Bayındırlık Bakanlığı’na seçtirdik.

Rauf Bey’den sonra Ankara’ya gelen Kara Vasıf Bey’i de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun Yönetim Kurulu (181) üyeliğine seçtirdim.

Bu iki zatın birinden hükümette diğerinden grupta yararlanmayı düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey’in Bakanlar Kurulu’nda bir konunun açıklanmasını istediği haber verildi. Aynı günde, Kara Vasıf Bey’in de grup heyetinde aynı konuyu öğrenmek istediği bildirildi. Bu iki zatın aralarında önceden kararlaştırdıkları anlaşılan konu şuydu: Güdülen askeri politika nedir? Bu sorudan nasıl bir anlam çıkarılabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Bizim yürütmekte olduğumuz siyasi ve askeri politika belli olmuştu.

İstiklalimiz tam olarak sağlanıncaya kadar, düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin bir inançla savaşa devam etmek… İşte ortaya atılan soru ile demek isteniliyordu ki, ne olursa olsun muharebeye devam etmekle sonuç almak mümkün müdür? Mümkün olmadığı ihtimalini hesaba katarak daha şimdiden daha başka tedbir ve çarelere — anlatmak istediklerine göre siyasi çarelerdir — başvurarak içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek yerinde olmaz mı?

Elbette, ne Bakanlar Kurulu’nda ne de Grup Yönetim Kurulu’nda böyle bir konunun görüşme ve tartışma konusu edilmesine müsaade etmedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vasıf Bey de Grup Yönetim Kurulu’ndan çekildiler.

13 Ocak 1921 tarihinde Meclis’te Rauf Bey’in istifası okunurken, aynı tarihli bir istifa yazısı daha okunmuştu. Bu istifa yazısı, Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa’nındı.

Efendiler, Refet Paşa’nın istifa sebebini birkaç kelime ile açıklayayım: 4 Ocak 1922 günü, Meclis’in bu gizli oturumunda şöyle bir konunun tartışması yapılmıştı. Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara’da oturuyormuş.

Cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu sonuç çıkarılmış ki, benim hem Başkomutan hem de Meclis Başkanı olmam sakıncalı imiş. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş komisyonu kurarak, ordunun durumunu incelemeliymiş.

Genelkurmay Başkanı, aynı zamanda Bakanlar Kurulu Başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri de iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığı’nda kalsın, Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı birleştirilsinmiş.

Milli Savunma Bakanı olan Refet Paşa, bu tezi kürsüden bizzat savunuyordu. Bu görüşlere şu yolda cevap verdim:


180) Nafıa Vekili.

181) Heyet-i İdare.

Benim şahsen Ankara’dan uzaklaşmam isteniyordu

Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara’yı karargah edinmiştir. Görevini en iyi bir şekilde buradan yürütmektedir. Gerektiğinde ne vakit nereye gideceğine kendisi karar verir.

Cephe ile bizzat uğraşan cephe komutanı vardır. Gereksiz yere, benim şahsen Ankara’dan uzaklaşmamı istemenin anlamı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, Başkomutanın emri altında, Başkomutanlık Karargahı’nı oluşturur. Ayrı ayrı değildir.

Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa Hazretleri’nin, Ankara’da bulundukça Bakanlar Kurulu Başkanlığını da yapması, bugün için bir zarurettir. Çünkü, onun yokluğunda, Refet Paşa ona vekaleten, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini de yapmıştı. Başaramamıştı. Bakanlar Kurulu’nda karışıklık başladı. Bakanlar toplanmaz oldular.

Fevzi Paşa Hazretleri’nin dönüşü, bakanların şikayeti üzerine oldu. Ordu ile ilgili olarak yaptığımız işlerin denetlenmesi için, Meclis’in bir komisyon kurmasını sakıncalı görmem.

Ancak bu komisyon benim başkanlığım altında olur.

Gerçekten, bu komisyon, dediğim şekilde kuruldu.

Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa da komisyona üye olarak seçildi. Öteki hususlarda Refet Paşa ve diğerlerinin görüşleri benimsenmişti. İşte bundan dolayı istifaya hazırlanan Refet Paşa istifasını Rauf Bey’in istifasıyla aynı günde vermiş oluyor.

İkinci Grup kuruluyor

Efendiler, yeri düşünce bilginize sunmuştum ki, Meclis’te kurduğumuz Müdafaa-i Hukuk Grubu,

Meclis görüşmelerinin iyi gitmesini ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının aksamadan yol almasını sağlama bakımından sonuna kadar yardımcı oldu.

Fakat bir taraftan da muhalif duygu ve düşüncede olanlar, her gün biraz daha taraftar buldukça, Grup’un çalışmasını güçleştirmeye başladılar. Muhalefet düşüncesinin ana kaynağı, Müdafaa-i Hukuk Grubu tüzüğünün temel maddesindeki ikinci noktaydı. Yani hükümet kuruluşunun Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’na uygun olarak yapılması meselesi…

Programın ilk maddesinin son fıkrası, duygu ve düşüncelerde tam bir uyuşma sağlanmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu sebeple grup içinde de görüş ayrılıkları ve disiplinsizlik başgösterdi. Birtakım kimseler gruptan ayrıldı. Ayrılanlar dışarıdakilerle birleşerek grubu yıkmaya çok çalıştılar. Alınan tedbirler buna engel oldu.

Sonunda İkinci Grup adıyla yeni bir grup oluştu. Bu grubu oluşturanlar, memleketteki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden ayrılmadıklarını, onun kongrelerde tespit edilen gayelerinin takipçisi bulunduklarını iddia ediyorlardı. İkinci Gruba önayak olanlar görünüşte Salahattin ve Hüseyin Avni Bey’lerdi. Birinci derecede faaliyet gösteren ve kışkırtanların ise Rauf ve Kara Vasıf Bey’ler olduğu anlaşılıyordu.

Bu grubun faal ve inatçı üyelerinden olan Samsun milletvekili Emin Bey, son zamanlarda bir vesileyle Ankara’ya gelmişti.

 Bütün gerçekleri anlamıştı; kışkırtıcı ve bozguncuları lanetliyordu. Bu zat bana şunu anlattı: Rauf Bey, İkinci Grubu kışkırtıyor ve aşırı davranışlara sürüklüyormuş… Emin Bey, Rauf Bey’e demiş ki: Bizi sürüklediğiniz bu iş darağacına kadar gider… O zaman bizimle beraber bulunacak mısınız? Rauf Bey, şu cevabı vermiş: Beraber bulunmazsam, alçağım!

Efendiler, bildiğiniz üzere, o zaman yürürlükte olan kanuna göre, Bakanlıklar için, ben Meclis’e aday gösterirdim.

 Milletvekilleri gösterdiğim adaya olumlu veya olumsuz oy verirler yahut da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almadan, kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara, kanuna aykırı olarak oy vermek suretiyle, hükümetin kurulmasını engellemeye başladılar.

Efendiler, Meclis’te ordu aleyhine de bir hareket yaratılmıştı. Diyorlardı ki, Sakarya Muharebesi’nden sonra aylar geçtiği halde, ordu niçin taarruza geçmiyor? Mutlaka taarruz etmelidir.

Hiç olmazsa sınırlı, belirli bir cephede taarruz yapılmalıdır ki, ordumuzun taarruz kabiliyeti olup olmadığı anlaşılsın! Bu harekete karşı direndik. Maksadımız, bütün hazırlıklarımızı tamamlayarak genel ve kesin sonuca götürücü bir taarruz yapmak olduğu için, sınırlı bir cephede taarruz görüşünü benimseyemezdik; bunda bir yarar yoktu.

Muhaliflerde uyanan kanaat, ordumuzun taarruz gücünü kazanamayacağı noktasında toplandı. Bunun üzerine, ordunun taarruza geçirilmesi yolundaki hücumlarını durdurdular. Hücum sistemini değiştirerek başka bir görüş ortaya attılar. Bu defa dediler ki, bizim asıl düşmanımız Yunanlılar, Yunan ordusu değildir.

Zaten Yunan ordusunu tamamen yenmiş olsak da iş bununla bitmez. İtilaf Devletleri’ni, özellikle İngilizleri savaşla yenmek gerekir. Bunun için Yunan ordusuna karşı bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak’ın kuzey sınırına yığıp, İngilizlere taarruz etmek gerekir. Davamızın savaşla halledilmesi görüşü benimseniyorsa yapılacak iş budur.

Ordu saflarına kadar yayılan bozgunculuk telkinleri

Efendiler, bu kadar anlamsız ve mantıksız olan düşüncelere iltifat etmedik. Bunun üzerine muhaliflerin elebaşıları yeni bir propaganda çıkardılar: Nereye gidiyoruz? Bizi kim nereye sürüklüyor? Meçhullere?.. Koskoca bir millet, belirsiz, karanlık hedeflere akılsızca sürüklenir mi? Bu propaganda, Meclis binasından, Ankara çevrelerinden ordu saflarına kadar yaydırıldı. Orduya her vasıta ile bu bozguncu telkinler yapılmaya çalışılıyordu.

Rauf Bey, sık sık gizlice diyordu ki: Hiç olmazsa gerçek durumu bana söyle, ordu ne durumdadır? Gerçekten taarruz edemeyecek mi?

4 Mart 1922 günü akşamı, cepheyi teftiş etmek üzere, Ankara’dan ayrılmaya karar vermiştim. Dolayısıyla, o gün Meclis’teki gizli oturumda, bazı açıklamalarda ve ricalarda bulundum. Kendilerine anlattım ki, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusunu Eskişehir – Seyitgazi – Afyonkarahisar kesimine kadar kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp yalnız süvarilerimiz ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen bazı tümenlerimizdi.

Ordumuzun kararı taarruzdur

Ordumuzun kararı taarruzdur. Ama bu taarruzu erteliyoruz. Sebebi, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekmektedir. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür.

Bekleyişimizi, taarruz kararından vazgeçtiğimiz veya bunu başarmaktan ümidimizi kestiğimiz şeklinde anlamak ve yorumlamak yersizdir.

Bundan sonra şu görüşleri dile getirdim: Osmanlılar, yapacakları askeri harekatın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve tedbirli davranmadıkları ve daha çok duygu ve hırslarının etkisi altında hareket ettikleri için, Viyana’ya kadar gittikleri halde, geri çekilmeye mecbur olmuşlardır. Ondan sonra Budapeşte’de de duramadılar, geri çekildiler.

Belgrat’ta da yenilerek geri çekilmeye mecbur edildiler. Balkanları terk ettiler. Rumeli’den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu vatanı miras bıraktılar. Bu son vatan parçasını kurtarırken olsun, hırslarımızı, hislerimizi bir yana bırakarak ihtiyatlı olalım. Kurtuluş için… istiklal için, eninde sonunda düşmanla bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!

Sinir gevşetici sözlere, telkinlere önem verilmemeli ve güvenilmemelidir. Osmanlı yönetim ve siyasetinin yarattığı bu türlü zihniyetler reddedilmelidir. Ordu ile, savaşla, inatla bu işin içinden çıkılmaz şeklindeki dış kaynaklı öğütlere uymakla, bir vatan, bir millet istiklali kurtulamaz. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.

Bunun aksini düşünerek hareket edeceklerin çok acı sonuçlarla karşılaşacaklarına şüphe yoktur. Türkiye işte bu yoldaki yanlış düşüncelere… yanlış zihniyetlere sahip olanlar yüzünden, her asır, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddi alanda olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş ahlaki ve manevi değerleri de içine almış görünüyor. Hiç şüphe yok ki, bu büyük memleketi bu koca milleti dağılıp yok olmanın uçurumuna sürükleyen başlıca sebep bu olmuştur.

Efendiler, bilirsiniz ki, Meclis’te bu anlattığım dönemde en çok olumsuz ve karamsar rol oynayanlar, vaktiyle, Türk milletinin kendi kendine bağımsızlığını elde edemeyeceği görüşünü ileri sürmüş olan kimselerdi. Şunun bunun mandasını istemekte direnenlerdi. Onun için görüşlerime şunları da ekledim ve dedim ki: Efendiler, maddi ve özellikle manevi çöküş korku ile… güçsüzlükle başlar.

Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi bir felaket karşısında, milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar.

Güçsüzlük ve kararsızlıkta o kadar ileri giderler ki, adeta kendi kendilerine hakaret ederler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkan yoktur. Biz, kayıtsız ve şartsız olarak varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan Savaşı’ndan sonra milletin ve özellikle ordunun başında bulunanlar da başka türlü, fakat yine aynı zihniyeti benimsemişlerdi.

Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak lazımdır. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır. Ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını yepyeni bir imanla donatmak… Bütün millete taptaze bir manevi güç vermek.

Yeterince hazırlanmış olması gereken üç vasıta, iç ve dış cephelerimiz

Şimdi Efendiler, düşmana taarruz için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce, hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş vasıtalarının ne olduğunu arz edeyim: Tam üç vasıtanın hazırlığının yeterli olduğunu görmek gereğini duyuyorum. Birincisi, en önemlisi ve asıl olanı doğrudan doğruya milletin kendisidir.

Milletin varlığı ve istiklali için gönlünde, vicdanında belirmiş, gelişmiş olan istek ve emellerin sağlamlığıdır. Millet, içindeki bu isteği ne kadar güçlü bir şekilde ortaya koyarsa, bu istek ve emelinin gerçekleşmesi için ne kadar çok azim ve iman gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o kadar güçlü bir vasıtaya sahip olduğumuza inanırım.

İkinci vasıta, milleti temsil eden Meclis’in milli isteği ortaya koymakta ve bunun gereklerini inanarak uygulamakta göstereceği kararlılık ve yiğitliktir. Meclis, milli isteği ne kadar büyük bir dayanışma ve birlik içinde aksettirebilirse, düşmana karşı o kadar güçlü bir üstünlük vasıtasına sahip oluruz:

Üçüncü vasıta, milletin silahlı evlatlarından ibaret olup düşman karşısında toplanmış bulunan ordumuzdur.

Efendiler, dedim, bu üç vasıta veya gücün düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki şekilde düşünülebilir. Kolay anlaşılması için şöyle diyeyim: İç ve görünürdeki cephe… Asıl olan iç cephedir. Bu cephe bütün memleketin, bütün milletin meydana getirdiği bir cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir.

Fakat bu durum hiçbir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti esir ettiren iç cephenin çöküşüdür. Bu gerçeği bizden çok daha iyi bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne kadar başarı da sağlamışlardır.

Gerçekten, kaleyi içinden almak dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu maksadı gerçekleştirmek için içimize kadar sokulabilen bozguncu mikropların ve ajanların varlığını iddia etmek yerindedir.

Meclis’in zihniyeti, çalışmaları ve durumu düşmana ümit verici olmadıkça iç ve dış cephelerimizin yerinden oynamasına imkan ve ihtimal yoktur. Meclis’te bir veya birkaç üyenin karamsarlık telkin eden sözlerinden bile aleyhimizde yararlanma çareleri aranmakta olduğuna şüphe edilmemelidir. Dışişleri Bakanlığı’nın dosyaları bununla ilgili belgelerle doludur.

Kesinlikle arz ederim ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara ümit verecek en ufak belirtilerden kaçınılmadıkça, milli davanın sonuçlanması gecikir.

Efendiler, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda, ordunun duygu ve düşünceleri üzerinde ümitsizlik yaratacak açık tartışmalardan vazgeçilmesini Meclis’ten özellikle rica ettim. Bu konuşmamdan sonra, muhaliflerin de sözlerini dinledim. Muhaliflerden biri, düşünce ve ricalarımı, emir veriyorum şeklinde yorumladı. Diğer biri, Meclis’in duygularındaki temizlikten şüphe ettiğimi ileri sürdü. Bir başkası uygulama imkanı olmayan bir şey yapılamaz; orduyu bozguna uğratırsın efendim, dedi.

Doğu Cephesi Komutanının bir görüşü

Saygıdeğer Efendiler, yüce heyetinizi muhaliflerin sözleriyle işgal etmek istemem. Çünkü, bu sözler birkaç kişinin şaşkın ve cahil kafalarının akislerinden başka bir şey değildi. Genel Kurul, sunduğum görüşleri anlayışla karşılamıştı. Yalnız, Doğu Cephesi Komutanı’nın bir görüşüne, beş on günden beri veremediğim cevabı, cepheye gitmeden önce, o gün yani 4 Mart 1922’de yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Cevabın anlaşılması için, müsaade buyurursanız, önce gelen görüşü okuyalım:

Kişiye özel

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Yönetim işlerimizin yürütülmesi ile ilgili tartışmalar bize daha yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından sonraki seçimlerde birçok değerli kimselerin yerine birtakım muhafazakarların toplanmasına karşı şimdiden alınacak tedbiri pek önemli sayarım. Milli Meclis, değerli şahsiyetlerden kurulmazsa, iki büyük sakınca memleketi bugünkü perişanlığından kurtaramayacaktır.

Birincisi, düşüncede yenilikler olmayacak. İkincisi, en önemli tasarılar herhangi bir duyguya kapılarak tartışmaya dahi lüzum görülmeden reddediverilecektir. Böyle bir meclise karşı, üyelerini büyük uzmanların oluşturduğu ikinci bir meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis, Milli Meclis’e yön vereceği ve onu ileriye götüreceği gibi, memleketin varlığı ile ilgili kararlar, Millet Meclisi’nde heyecanla red veya kabul edilse bile, bu meclisin uyarması ve yol göstermesiyle kararın değiştirilmesi ve zararın önlenmesi mümkün olur.

Bu meclise Ayan diyerek eski devrin köhne hayatını hatırlamamak için Büyük Uzmanlar Meclisi denebilir veya daha uygun bir ad verilebilir. Üyelerini birtakım kayıt ve şartlar altında, tıpkı milletvekilleri seçiminde olduğu gibi millet seçebilir. Bu üyeler için, herhangi bir mesleğin en yüksek öğrenimini görmek, Türkiye Hükümeti’nin bakanlığını, valiliğini veya ordu komutanlığını yapmış olmak gibi önemli şartlar ayrıntılı olarak tespit edilebilir.

Konunun ayrıntıları, mevcut hükümet şekillerinin de incelenmesiyle her türlü sakıncadan uzak olarak ortaya konabilir. Büyük Uzmanlar Meclisi kabul edilirse, her bakanlığın şurası da bunlar arasından seçilir. Örnek olarak, Askeri Şura, Bayındırlık Şurası v.b. gibi. İki meclisin onayından geçerek bir süre için uygulanması kabul edilecek olan herhangi bir programa sonuna kadar bağlı kalmak ve bunun yürütülmesinde, güdülen hedef ve gayeden ayrılmamak için, bu şuraların varlığım pek gerekli sayıyorum. Aksi halde, bakanlıklarda şahıslar değiştikçe, program ve bunu yürütecek kimseler de azçok değişmekten kurtulamayacaktır. Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarınca kabul edilmezse tenkide yol açar. Millet buna gerektiği gibi sarılmalıdır.

Millet Meclisi’nin, millet adına bir şeyi red veya kabul ve kontrol hakkıdır. Fakat, bu başka, uzmanlaşmış kişilerin yapacağı ve bundan sonra kabul edilecek şey de başka olur. Olağan şartlara dönülmesinden sonraki durumlarla ilgili endişe ve görüşlerimi arz ediyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini istirham ederim.

18/19.2.1922, sayısızdır.

Kazım Karabekir

Doğu Cephesi Komutanı

Özel 4.3.1922

Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 18/19.2.1922 tarihli sayısız şifre.

Memleketin genel idaresini eline almış tek yüce kuvvet olan Büyük Millet Meclisi’nin alacağı kararların, uzmanlardan kurulu başka bir meclis tarafından incelenmemesinden doğacak sakıncalarla ilgili yüksek görüşünüz aslında pek yerindedir.

Ancak, adı ve ünvanı Ayan olmasa bile, milletin bütün hak ve yetkilerini kullanmak üzere seçilmiş ve seçilecek olan Büyük Millet Meclisi’nin temel kararlarını diğer bir meclisin kararlarıyla bağlamak, genel yönetimde takip ettiğimiz ilkelerin ruhuyla bağdaşamayacaktır.

Yüksek düşüncelerinize göre, bu Uzmanlar Meclisi de milletvekilleri gibi milletçe seçilirse, o zaman, aynı kaynaktan aynı yetkiyi almış, iki büyük kuvvet, milletin genel yönetiminde söz sahibi olacak demektir. Bu da hukuk bakımından olduğu kadar uygulama bakımından da karışıklığa yol açan bir ikilik yaratacaktır. Böyle bir durumun doğuracağı dengesizliği gidermek için de milletin hayat ve hakları üzerinde etkili üçüncü bir kuvvetin varlığını kabul etmek gerekecektir.

Benim düşünceme göre, aklınıza gelen sakıncaları giderecek tek çıkar yol, Millet Meclisi üyelerinin değerli ve uzman kişilerden seçilmesini sağlamak; Meclis’in iç teşkilatında, komisyonların kurulmasında, Bakanlar Kurulu’nun seçilmesinde ilim ve ihtisasa son derece önem vermek hususlarından ibarettir.

Geçirdiğimiz çok acı tecrübelerin sonuçlarından doğmuş bulunan ve milletlerin idaresinde en doğru bir yol, temel haklar bakımından da en beğenilen bir şekil demek olan şimdiki idaremizin daha da güçlendirilmesi ve seçim işlerinde uyanık davranılması sayesinde bugün için de gelecekteki gelişmeler için de başarılı bir idare makinesi kurulmuş olacağını bilgilerinize sunarım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Mustafa Kemal

Çeşitli devletlerle yapılan resmi ve özel temaslar

Belgeler