
Imposter Sendromu ile Başa Çıkmak Mümkün mü?
Imposter sendromu ile başa çıkmak, daha çok çalışmak değil; başarıyı kanıtla, hatayı öğrenme say ve iç sesinle daha dürüst konuşmaktır. Bu bakış işe yarar.
Bir toplantıda iyi bir fikir söylediğinde, gelen olumlu tepkiyi hemen kendi payına yazamıyorsan tanıdık bir durumla karşı karşıyasın. Belki “Şanslıydım” diyorsun. Belki “Aslında o kadar da bilmiyorum” diye düşünüyorsun. Belki de bir sonraki görevde herkesin senin yetersizliğini fark edeceğinden endişeleniyorsun. Imposter sendromu ile başa çıkmak, çoğu zaman özgüveni yüksek cümleler kurmayı öğrenmek değil; zihnin başarı karşısında kurduğu haksız mahkemeyi fark etmektir.
Bu duygu sadece kariyerinin başındaki insanlara uğramaz. Yeni bir yönetici, ilk yatırımını alan girişimci, yıllardır işini yapan uzman, sınava hazırlanan öğrenci… Sorumluluk büyüdükçe “Ben gerçekten buraya ait miyim?” sorusu da büyüyebilir. Çünkü yeni bir seviyeye çıkmak, henüz alışmadığın bir odada oturmaya benzer. Odanın yabancılığı, senin oraya yanlışlıkla girdiğin anlamına gelmez.
Imposter sendromu ile başa çıkmak neden zorlaşır?
İmposter sendromu genellikle “kendine güven eksikliği” diye anlatılır. Bu eksik bir tarif. Bazen mesele kendine hiç güvenmemek değildir. Mesele, kendine güvenmek için gerçekçi olmayan bir kanıt standardı koymaktır.
Kendi çalışmanı değerlendirirken tüm taslağı, tereddüdü, gecikmeyi ve hatayı görürsün. Başkalarının çalışmasına bakarken ise çoğu zaman bitmiş sunumu, yayınlanmış projeyi, terfi haberini görürsün. Kendi mutfağını, başkasının vitriniyle kıyaslarsın. Sonra da vitrinin daha düzenli olmasına şaşırırsın.
İş hayatı bu karşılaştırmayı iyice sertleştirir. Bir ekip arkadaşın toplantıda çok akıcı konuşabilir; fakat o konuşmadan önce kaç kez prova yaptığını bilemezsin. Sosyal medyada girişimcilerin yalnızca yatırım haberi görünür; belirsiz geçen aylar, reddedilen teklifler ve gece yarısı yapılan hesaplar görünmez. Görünmeyen emeği yok sayınca, başkasının sonucu doğuştan gelen bir yetenek gibi görünmeye başlar.
Burada daha rahatsız edici bir ihtimal de vardır: Bazen çevre, insanın yeterliliğini sürekli ispatlamasını ister. Yeni mezuna “Deneyimin yok”, deneyimli çalışana “Neden daha hızlı değilsin?”, yöneticiye “Her şeyi bilmiyor musun?” diye sorulan yerlerde kuşku sadece kişinin içinden doğmaz. Kültür tarafından da beslenir. Her huzursuzluğu kişisel bir kusur gibi okumak bu yüzden adil değildir.
Sorun alçakgönüllülük değil, başarıyı sahiplenememek
Alçakgönüllülük, bilmediğin yeri kabul etmektir. Imposter hissi ise bildiğin, yaptığın ve emek verdiğin alanları bile geçersiz saymaktır. İkisi aynı şey değildir.
“Bu işi tek başıma yapmadım” demek sağlıklı olabilir. Zaten iyi işlerin çoğu tek kişinin eseri değildir. Ancak buradan “O halde benim hiç payım yok” sonucuna varmak, gerçeği çarpıtmaktır. Ekip çalışması, senin katkını sıfırlamaz. Şansın rol oynaması da hazırlığını yok etmez.
Başarıyı sahiplenmek kibir değildir. Kibir, başarıyı yalnızca kendine yazarken başkalarının katkısını görünmez kılar. Sağlıklı özgüven ise hem desteği hem emeği aynı anda görebilir: “Bu fırsatta doğru zamanda doğru insanlarla karşılaştım ve ben de bunun için hazırlandım.” Hayat genellikle bu kadar karmaşıktır.
Bir başka tuzak da uzmanlığı kusursuzlukla karıştırmaktır. Bir konuda yetkin olmak, o konuda hiç zorlanmamak demek değildir. Deneyimli bir yazılımcı bazen hata ayıklamak için saatler harcar. İyi bir yönetici zor bir konuşmadan önce gerilir. Başarılı bir sanatçı yeni işine bakıp şüphe duyabilir. Zorluk yaşamak, sahte olduğunun kanıtı değil; çoğu kez işin gerçekten zor olduğunun kanıtıdır.
İç sesin hangi kanıta inanıyor?
İmposter hissi yaşayan zihin, başarısızlığa savcı; başarıya ise kuşkucu tanık gibi davranır. Bir hata olduğunda onu karakter hükmüne dönüştürür: “Demek ki yetersizim.” İyi bir sonuç geldiğinde ise rastlantı, yardım veya kolaylık bulur: “Zaten herkes yapabilirdi.”
Bu düşünce biçimini değiştirmek için kendine sürekli “Harikayım” demen gerekmiyor. Hatta buna inanmadığında, bu tür cümleler ters etki bile yaratabilir. Daha işe yarar olan şey, düşünceyi kanıtla karşılamaktır.
Örneğin terfi aldığında “Beni yanlış değerlendirdiler” diye düşünüyorsan şu soruyu sor: Bu karar hangi gözlemlere dayanıyor olabilir? Tamamladığın işler, çözdüğün sorunlar, aldığın sorumluluklar, ekipten gelen geri bildirimler ne söylüyor? Duygu bir veridir ama karar değildir. Kaygı, dikkat edilmesi gereken bir sinyal olabilir; hüküm veren hâkim olmak zorunda değildir.
Bu noktada küçük bir kayıt tutmak şaşırtıcı biçimde etkilidir. Her akşam uzun uzun günlük yazman gerekmiyor. Zor bir görevi nasıl ele aldığını, öğrendiğin bir şeyi, aldığın somut bir geri bildirimi birkaç cümleyle not etmek yeterli olabilir. Bu, kendini övmek için tutulan bir övgü defteri değildir. Hafızanın seçici davranmasına karşı oluşturulan bir gerçeklik arşividir.
Imposter sendromu ile başa çıkmak için daha dürüst bir pratik
Amaç, şüpheyi tamamen ortadan kaldırmak değil. Şüpheyi yerli yerine koymaktır. Bunun için dört basit alışkanlık fayda sağlayabilir:
- Başarıyı sonuçla sınırlama. Sonuç beklediğin gibi çıkmamış olsa bile hazırlık, karar kalitesi ve gösterdiğin çabayı ayrıca değerlendir.
- “Henüz bilmiyorum” ile “Bunu asla yapamam” cümlelerini ayır. İlki öğrenmeye alan açar, ikincisi kapıyı daha baştan kapatır.
- Güvendiğin insanlardan genel övgü değil, somut geri bildirim iste. “Neyi iyi yaptım, nerede gelişmeliyim?” sorusu zihnindeki sisin dağılmasına yardım eder.
- Kendini sürekli daha ilerideki insanlarla değil, altı ay önceki halinle de kıyasla. İlerleme çoğu zaman içeriden bakınca sessiz görünür.
Bunlar sihirli yöntemler değil. Özellikle yoğun rekabetin, ayrımcılığın, toksik yöneticiliğin veya sürekli belirsizliğin olduğu ortamlarda kişinin kendini sorgulaması artabilir. Böyle bir yerde yalnızca düşünce tarzını düzeltmeye çalışmak yetmez. Sınır koymak, rol beklentilerini netleştirmek, destek istemek veya koşullar uygunsa ortam değiştirmeyi düşünmek de gerekebilir.
Eğer bu düşünceler işlevselliğini ciddi biçimde bozuyor, sürekli kaygı yaratıyor ya da başarılarınla bağ kurmanı neredeyse imkansız hale getiriyorsa bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak güçlü bir seçenek olabilir. Yardım istemek, yetersizliğin değil, sorumluluk almanın işaretidir.
Bir odaya davet edildiysen
Yeni bir görev, daha büyük bir müşteri, yönetici koltuğu veya ilk sahne deneyimi insanı tedirgin edebilir. Çünkü çoğumuz hazır olmayı, hiç korkmamak sanıyoruz. Oysa hazır olmak çoğu zaman şudur: Bilmediğini öğrenebilecek kadar meraklı, hata yaptığında düzeltebilecek kadar dürüst ve sorumluluk aldığında kaçmayacak kadar cesur olmak.
Kendine şu soruyu sor: Başarını küçümseyen o iç ses, senden gerçekten daha iyi olmanı mı istiyor, yoksa hata yapma ihtimalinden seni korumaya mı çalışıyor? İkincisiyse, onu susturmak yerine yönünü değiştirebilirsin.
Yerini hak etmek, her gün yeniden mahkemede savunma vermek değildir. Emeğini görmek, öğrenmeye devam etmek ve bulunduğun odaya katkı sunmaktır.





No Comment! Be the first one.