nutuk

Nutuk Dinle Oku 18. Bölüm ( Birinci İnönü Zaferi … Tevfik Paşa’nın teklifleri karşısında Büyült Millet Meclisi’nin kararı )

Birinci İnönü Zaferi

İznik’ten, Gediz üzerinden Uşak’a kadar bir hat çekildiğini düşününüz, bu hattın, Gediz’in kuzeyinde kalan parçası iki yüz kilometredir. Gediz’den Uşak’a olan parçası da otuz kilometre kadardır.

Düşman, üç tümenle bu hattın kuzey ucundan Eskişehir üzerine yürüdü. Bizim Gediz’de bulunan önemli kuvvetlerimiz, Eskişehir üzerinden bu düşman tümenlerini karşılamaya mecburdu. Karşıladı ve yendi. İnkılabımızın tarihine, Birinci İnönü Zaferi’ni kaydetti.

Güney Cephesi’ne ait olan kuvvetler, eski yerlerine Dumlupınar’a iade edildiler. Kütahya’da yalnız 61’inci Tümen, iki alay kadar kuvvetiyle İzzettin Bey (Ordu Müfettişi İzzettin Paşa’dır) komutasında bırakılmıştı.

Efendiler, 8 Ocak 1921 Cumartesi günü, Meclis’in açık oturumunda durumu anlatıyordum. Artık herkes gerçeği görmüş ve anlamıştı. Ethem ve kardeşlerinin lehinde ve yumuşak hareket edilmesi görüşünde olanlar, bu defa aleyhlerinde ve pek coşkun idiler.

Ben konuşurken Ethem, Tevfik ve Reşit Bey’lerin diyerek konuşmama itiraz edildi. Yükselen bir ses: Paşa Hazretleri, artık Bey demeyiniz, Hain deyiniz. uyarısında bulundu. Ethem ve Tevfik hainleri diyeceğim, fakat daha Büyük Millet Meclisi üyesi sıfatını taşıyan Reşit Bey için de aynı sözü kullanmak mecburiyetindeyim.

Yüce heyetinize olan saygım dolayısıyla bunu söyleyemem. Önce, Reşit Bey’in Büyük Millet Meclisi üyeliğinin kaldırılmasına oy vermenizi rica ederim. dedim.

Düşmanla işbirliği yapan Manisa milletvekili Reşit Bey’in milletvekilliğinin kaldırılması kararı

Başkan, Millet ve memleketin yüksek çıkarları aleyhine silah kullanarak düşmanlarla işbirliği yapan Manisa milletvekili Reşit Bey’in milletvekilliğinin kaldırılmasını kabul buyuranlar el kaldırsın! dedi. Eller kalktı, kabul olundu.

Ethem ve kardeşleri canlarını Refet Paşa’ya borçludurlar

Yunan ordusunun giriştiği bu taarruzda, Ethem ve kardeşleri de kendilerine düşen görevi yerine getirmekten geri durmadılar. Tekrar Kütahya’ya yönelerek, orada bulunan zayıf tümenimize saldırmaya başladılar. İzzettin Paşa’nın sağlam karakteri, vukuflu komutası ve emrindeki Türk subay ve erlerinin yüksek kahramanlıkları Ethem ve kardeşleriyle saldıran hain kuvvetleri yenerek geri çekilmeye mecbur etti.

Eğer kendi şahısları da dahil olmak üzere toptan yok edilmekten kurtulabilmişler ise, bunu da hiç sevmedikleri Refet Paşa’ya borçlu olduklarını söylemeliyim. Bu noktayı açıklayıvereyim:

Refet Paşa, iki süvari tümeniyle, Dumlupınar’ın on kilometre kadar doğusunda Küçükköy’de bulunuyordu. Kütahya’da bulunan 61’inci Tümen’e, batıdan taarruz eden Ethem kuvvetlerini derhal yenmek ve yoketmek üzere hareketi emrolundu. Refet Paşa, kendi süvarileriyle Ethem kuvvetlerinin yan ve arkasına gidecekti. Bulunduğu yerden kuzeye, Kütahya’ya bakılacak olursa, bu görevin tabii bir yürüyüşle ve pek etkili bir şekilde yapılabileceği meydandaydı. Halbuki Refet Paşa, gereken yere gitmemiş. Bunun aksi tarafına, Kütahya’nın batısına değil, doğusuna Alayunt’a gitmiş. Süvari kuvvetleri, 12 Ocak 1921 günü öğleye doğru Alayunt bölgesine ulaştı.

Refet Paşa, İzzettin Paşa ile görüşmek üzere Kütahya’ya gitti. İzzettin Paşa, süvari tümenlerinin Kütahya güneyinden, Yellice dağı batısından, tamamen süvariden ibaret olan Ethem kuvvetlerinin gerilerine gönderilmesini teklif etmiş.

Refet Paşa, iki tarafın savaş durumu hakkında tam bir bilgisi olmadığını ileri sürerek, böyle bir harekete yanaşmamış…

Refet Paşa, İzzettin Paşa kuvvetleri, doğuya, Porsuk suyu gerisine çekilme durumu ile karşılaşırsa, süvarileriyle Kütahya ovasından asilerin yan ve gerilerine taarruzu düşünüyormuş.

Atlı asilerin hayvanlarından inip piyade tümenimiz karşısında yaya olarak savaştığı en zayıf durumunda bile üzerine yürümekte kararsızlığa düşen komutanın, piyade tümenimiz yenilmiş olarak geri çekilirken atları üzerinde bulunacak, manevi güçleri yükselmiş asilerin, hangi yanına ve nasıl taarruz etmeyi düşündüğü, gerçekten her asker için üzerinde durup düşünülecek bir meseledir.

Böyle şey olamaz! Bu düşman süvarisi, geri çekilmeye mecbur ettiği piyadeyi bırakıp Refet Paşa süvarileri üzerine atılmayacak mıydı?

Efendiler, savaş alanına, top ve tüfek sesine gelen kuvvetin, bir tek tüfek atmadan, savaşmakta olan kendinden bir kuvvetin yenilmesini beklemesi ve ondan sonra iş görebileceğini sanması, yalnız asker olanların değil, en sade görüşlü insanların bile akla yatkın bulacağı bir düşünce değildir. Görev ve fedakarlık, savaşan birliklerin yenilmeden, çekilmeden başarısını sağlamaya çalışmakla yerine getirilir.

Arkadaşı savaşırken ve yardıma muhtaç iken, seyirci kalmış olan komutanlar, arkadaşının yenilgisine şahit olabilirlerse de tarihin amansız tenkit ve suçlamalarından asla kurtulamazlar.

İzzettin Paşa, 11 Ocak 1921 öğlesinden 13 Ocak gece yarısına kadar devam eden şiddetli ve kritik çarpışmalar sırasında, süvari gruplarının da taarruza katılması zamanının geldiğini Genelkurmay Başkanlığı’na bildirmişti.

Refet Paşa, Güney Cephesi’nden getirtmekte olduğu 8’inci Tümen yetişebildiği takdirde, 14 Ocakta taarruza geçmek niyetinde olduğunu, birliklerine bildiriyordu. İzzettin Paşa, 11, 12, 13 Ocak günlerinde yalnız başına düşmanla savaştıktan sonra, akşam gün batarken yaptığı bir karşı taarruzla asileri yenerek kaçmaya mecbur etti.

Refet Paşa, muharebeye seyirci kalmak suretiyle büyük bir fırsatı kaçırdı; Ethem’i ve kuvvetlerinin geri çekilmesine elverişli bir durum yarattı. 14’üncü günü emri altında bulunan bütün süvari kuvvetlerini Süvari Tümen Komutanlarından Derviş Bey’in (Kolordu Komutanı Derviş Paşa’dır) emrine vererek, onu, Ethem’in takibi ile görevlendirdi.

Derviş Paşa, Afşar’da, özellikle Gediz’de Ethem kuvvetlerinin gerilerine doğru, geceleri de yürümek suretiyle indirdiği korkunç darbelerle Ethem, Tevfik ve Reşit kardeşleri sersem etti. Kuvvetlerinin toplanmasına zaman bırakmadı. Derviş Bey,

Ethem ve kardeşlerini 14 Ocaktan 22 Ocağa kadar dokuz gün nefes aldırmaksızın durmadan takip etmiştir. Sonunda, bütün Ethem kuvvetleri esir edilmiş; yalnız Ethem, Tevfik ve Reşit kardeşler yine bir görev almak üzere düşman ordugahına kaçabilmişlerdir.

İzzet ve Salih Paşalar Ankara’dan memnun görünmüyorlar, ille payitahta gitmek istiyorlardı

Saygıdeğer Efendiler, Ankara’da bulunan İstanbul’lu misafirlerimize, bir bir buçuk aylık misafirlikleri sırasında çok şeyler göstermek fırsatına sahip olduğumuzu sanıyorum. Asi Ethem ve kardeşlerinin kuvvetleri ortadan kaldırıldı. Yunanlıları İnönü’de üç günde yendik. Büyük Millet Meclisi’nin ferahlayacağı ve memnun olacağı yeni bir devir açıldı. Fakat, İzzet ve Salih Paşa’lar, bunların hiçbirinden memnun görünmüyorlar, sıla özlemine tutulmuş gibi de payitahta (154) gitmek istiyorlardı. İstanbul’daki arkadaşlarının da çok merakta oldukları anlaşılıyordu.

Ankara’ya gelişlerinden on gün sonra, Fransız telsizleriyle Zonguldak’a bir telgraf gelmişti. Telgraf şudur:

16.12.1921

Zonguldak Mutasarrıflığı Vasıtasıyla

Devletli İzzet Paşa Hazretleti’ne

Zatıdevletlerinden henüz bir haber alınamadığından, yüksek heyetin İstanbul’a ne zaman geleceği haberinin beklenmekte olduğu…

Mustafa Arif

İki gün sonra Adapazarı üzerinden de şu telgraf geldi:

Dahiliye Nazırı İzzet Paşa Hazretleri’ne

Zatıdevletlerinden bir bilgi alınamadığından, İstanbul’a ne zaman dönüleceği haberinin beklenmekte olduğuna dair birkaç gün önce Zonguldak üzerinden çekilen telgraf cevabının bir an önce gönderilmesi rica olunur.

Dahiliye Nazırı Vekili

Mustafa Arif

Tevfik Paşa Kabinesi adına, Ziya Paşa’nın İnebolu’ya gönderdiği bir özel memur, 10/11 Ocak 1921’de uzun bir şifre ile birtakım bilgiler veriyordu.

İzzet Paşa heyetinin, Anadolu’ya katılma haberi İstanbul’ca doğrulanmış… Kabine İzzet Paşa’dan bilgi istiyormuş. Ziya Paşa, Safa, Mustafa Arif ve Raşit Bey’ler de demişler ki: Memleketin menfaati, heyetin Ankara’da kalmasını gerektiriyorsa buna bir şey denmez. Bu takdirde kabinenin düşeceği şüphesizdir. Ancak, biz de bu vatanın evlatlarıyız. Hiç olmazsa bizleri de durumdan haberdar etsinler… Bizi aydınlatsınlar, biz de ona göre hareket edelim…

Ziya Paşa, Paris’ten, Ahmet Rıza Bey’den aldığı bir mektupta yazılanlardan ve İstanbul’da güvenilir bir kaynaktan elde ettiği bilgilerden de söz ettiriyordu.

Ahmet Rıza Bey diyormuş ki: Eğer Kuva-yı Milliye’nin askeri gücü elverişli ise, İzmir meselesi, iyi hazırlanmış bir hücumla oldubitti şeklinde halledilmeliymiş… Aldığı bilgiler bunu doğruluyormuş. Kral Konstantin’i tutacaklarmış…

Ziya Paşa’nın özel olarak elde ettiği bilgiler de, son konferanstan önce Yunanlılar’ın kuvvetleri artırılarak, büyük bir taarruza geçirileceği yolundaydı.

Damat Ferit Paşa yoğun bir çalışmaya geçmiş. Baltalimanı’nda çeşitli kabine listeleri düzenlenmeye başlamış…

İnebolu’ya gelmiş olan özel memur vasıtasıyla Ziya Paşa’ya ve arkadaşlarına gönderdiğim cevapta: verdikleri bilgilere teşekkür ettikten sonra, İzzet ve Salih Paşa’lar, ortak gayemizin kesin bir gereği olarak Ankara’da kalmışlardır dedim.

Kendilerinin İstanbul’da iş başında kalmaları doğru ise de, kabine düşmeden önce, hepsinin, şimdiden hazır bulunduracakları güvenilir, sür’atli bir vasıtayla hemen Anadolu’ya gelmelerinin vatanın yüksek menfaatlerinin gereği olduğu ve bu şekilde yapacakları hizmet ve fedakarlığın milletçe büyük bir şükranla karşılanacağını yazdım.

Özel memurun, İstanbul’a döndükten sonra, İnebolu’ya gönderdiği ve oradan 19 Ocak 1921’de çekilen şifrede, Ziya Paşa ve arkadaşlarının görüşüme uygun olarak harekete karar verdikleri bildirilmişti.


 154) payitaht: Padişahın oturduğu şehir, başkent: İstanbul

Sadrazam Tevfik Paşa benimle temas kuruyor

Efendiler, bu tarihten bir hafta kadar sonra, Kocaeli Komutanlığından şöyle bir telgraf aldım:
Geyve istasyonu, 26.1.1921

Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Memleketin yüksek yararları ile ilgili önemli bir konu üzerinde, Sadrazam Paşa’nın zatıdevletleriyle makine başında görüşmek istedikleri İstanbul Telgraf Genel Müdürü’nün 26.1.1921 günü saat 16.30’da yazdırdığı telgrafla bildirilmektedir. Bu konudaki emirleri arz ve rica olunur.

Kocaeli Komutanlığı’na aynı gün makine başında verdiğim cevapta dedim ki:

İstanbul Geyve ile doğrudan doğruya nasıl haberleşebilir? İstanbul’da Tevfik Paşa ile veya herhangi biriyle haberleşip ilişki kurabilmekliğim Bakanlar Kurulu’nun ve belki de Meclis’in kararına bağlı olduğundan, bu konuda şimdiden bir şey diyemem.

Tevfik Paşa ile telgraf memurunun bile açıktan açığa haberleşmede bulunması, yabancıların gözünde İstanbul’a karşı olan durumumuzu sarsacağından, doğru olmaz. Ancak, Tevfik Paşa’nın benim şahsıma değil de, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne bir müracaatı varsa, bu müracaatın kabulü tabiidir. Bu noktanın özel olarak ve aynı yolla kendisine duyurulmasında bir sakınca yoktur.

İstanbul’dan Adapazarı’na telgraf ve oradan da Geyve’ye askeri makamların kontrolü altında bulunan telefon hattı vardı. Tevfik Paşa’nın benimle kapalı olarak görüşmek istemesi üzerine, İstanbul teli Ankara’ya bağlandı.

Tevfik Paşa ‘dan açık olarak şu telgrafı aldım:

İstanbul, 27.1.1921

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

25 Ocak tarihinde Paris’te toplanan konferans tarafından alınan kararlar gereğince, Doğu meselesinin çözümünü görüşmek üzere 21 Şubatta Londra’da İtilaf Devletleri delegeleriyle Osmanlı ve Yunan Hükümetleri delegelerinden oluşan bir konferans toplantıya çağırılacaktır. Yürürlükteki antlaşmada, daha sonraki olaylar dolayısıyla zaruri değişiklikler yapılacaktır.

Osmanlı Hükümeti’ne gönderilecek davet için, Mustafa Kemal Paşa’nın veya Ankara’ca kendilerine gerekli yetki verilmiş olan delegelerin, Osmanlı delegeler heye’ti arasında bulunması şart koşulmuştur. Bu kararlar İtilaf Devletleri’nin İstanbul temsilcileri tarafından bildirildi.

Görevlendireceğiniz delegelerin, buradan seçeceğimiz kimselerle birleşerek yola çıkmaları için karar ve cevabınızı bekliyorum. Nazik bir zamanda bulunmamız dolayısıyla, bu gibi önemli bazı durumların bildirilmesi için hattın açık bulundurulmasını rica ederim. Makine başında hemen cevap vermek mümkünse, telgraf başında beklemekteyim, bir de şifre var efendim.

Tevfik

Şifrenin çözülmüş şekli de şuydu:

İstanbul, 27.1.1921

Saat: 20.00

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Londra Konferansı’nda güçlü konuşabilmek için Yunanlıların bir kolorduyu İzmir’e göndermekte, Trakya’daki kuvvetlerini de Anadolu’ya kaydırmakta olduğu ve on güne kadar bir taarruz hareketine başlayacakları, inanılır kaynaklardan haber alınmıştır.

Tevfik

Tevfik Paşa’ya verdiğim resmi ve özel cevaplar

Efendiler, Tevfik Paşa’ya cevap olarak çektiğim telgraf şuydu:

Tel Ankara 28.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 27.1.1921.

Milli iradeye dayanarak Türkiye’nin mukadderatını elinde tutan meşru ve müstakil tek hakim kuvvet, Ankara’da sürekli olarak toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Türkiye ile ilgili bütün meselelerin çözümünde ve her türlü dış ilişkilerde başvurulacak tek yer, yalnız bu Meclis’in hükümetidir.

İstanbul’daki herhangi bir heyetin, hiçbir bakımdan meşru ve hukuki bir durumu yoktur. Bundan dolayı, böyle bir heyetin kendine hükümet adını vermiş olması, milletin hakimiyet haklarına açıkça aykırıdır ve bu ad altında memleket ve milletin hayatı ile ilgili konularda, dışarıya karşı kendini muhatap göstermesi uygun görülemez.

Heyetinize düşen vatan ve vicdan görevi, derhal gerçeğe ve duruma uyarak, millet ve memleket adına meşru ve muhatap hükümetin Ankara’da olduğunu kabul ve ilan etmektir.

Millet ve memleketimiz adına meşru yetkiye sahip hükümetin Ankara’da olduğunun İtilaf Devletleri’nce anlaşılmış olduğu şüphesiz bulunduğu halde, adı geçen devletlerin bu görüşlerini açıkça belirtmekte gecikmeleri, İstanbul’da aracı bir heyetin varlığının kendileri için yararlı olabileceğini sanmaktan ileri gelmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, barış ve güvenliği büyük bir ciddiyet ve samimiyetle arzu ettiğini ve yalnız milli haklarının tanınmasını istemekten ibaret olunan şartlarını defalarca ilan etmiş; bu hakların onaylanması halinde, teklif edilecek görüşmeleri kabule hazır olduğunu bildirmiştir. İtilaf Devletleri, Londra’da toplayacakları konferansta, Doğu mes’elesini hak ve adalet ölçüleri çerçevesinde çözmeye karar vermişlerse, davetlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne doğrudan doğruya yapmalıdırlar. Yukardaki şartlara uygun olarak yapılacak davetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti tarafından iyi karşılanacağını tekrar bildiririz. Saat 00.30.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Mustafa Kemal

Bunun arkasından da kendi adıma ve özel olarak şu telgrafı çektim:

Tel Ankara, 28.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

Yüksek şahsiyetleri gibi, bütün bir ömrü bu millet ve memlekete aralıksız değerli hizmetlerde bulunmuş saygıdeğer bir devlet adamına, bütün geçmişteki hizmetlerinizi tamamlayıp taçlandıracak müstesna ve tarihi bir fırsatın çıktığına inanıyoruz.

Biz tam bir birlik içinde hareket etmek istiyoruz. Dolaylı olarak davet edildiğimiz konferansta memleketi ayrı ayrı temsil edecek iki heyetin ne büyük sakıncalara yol açtığını tamamiyle takdir buyurduğunuza eminiz.

Milletin, sırf hakimiyet haklarını korumak için harcadığı emekler, akıttığı hesapsız kanlar, içten ve dıştan birçok güçlüklere karşı gösterdiği dayanma ve direnme, bugün karşısında bulunduğumuz elverişli yeni durumu yarattı.

Bir yandan da dünya olayları, bu dayanma ve direnmenin asıl hedefi olan tam istiklalimizi haklı gösterecek yolda gelişmekte devam ediyor. Bizi esirliğe ve yıkılmaya mahkum etmek istemiş olan hükümetler karşısında, milli haklarımızı savunurken maddi ve manevi bütün memleket kuvvetlerinin birlikte hareket etmesi şarttır. Bunun için, Zatışahane’nin, memlekette milli iradenin kendini gösterdiği tek yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni tanıdığını artık resmen ilan etmesi gerekmiştir.

Böylece, İstanbul’un memlekete biribiri ardınca zararlar verdiği acı tecrübelerle sabit olan ve ancak yabancılar lehine devam ettirilen gayri tabii durumuna bir son vermek mümkün olur. İtilaf Devletleri temsilcileri tarafından yapılan tebligat gösteriyor ki, İstanbul’dan gidecek olan bir delegeler heyetinin Londra Konferansı’na katılabilmesi, ancak onun Ankara Hükümeti tarafından tam yetki ile görevlendirilmiş delegeleri de içinde bulundurması şartına bağlıdır.

Böylece, İtilaf Devletleri, Türkiye adına barış görüşmelerine katılacak delegelerin ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından gönderilebileceğini yeteri kadar açıklıkla itiraf etmiş oluyorlar.

Fiili ve hukuki olarak memlekette tek meşru hükümet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ortaya koyduğu ve ilan ettiği esasları kabul ve bu esasların düşmanlarımız tarafından da onaylanmasını kolaylaştırmak için, bize katılmak suretiyle durumunuzu düzeltmenizi ve tespit buyurmanızı, tarih ve millet karşısında yüklenmiş olduğumuz görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz.

Bu suretle mücadelemizi mutlu bir sonuca eriştirme hususu çabuklaştırılmış olur. Birlikte hareket ve milli gayeyi olanca gücümüzle savunmak düşüncesiyle yapılan bu samimi tekliflerimiz, kabul görmediği ve yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilafet makamında oturan Zatışahanenin durumunun sarsılması tehlikesinden haklı olarak korkulur.

Biz, milli iradenin vermiş olduğu fiili ve hukuki bütün yetkilere sahip bir hükümet olarak, şimdiden belirtir ve bildiririz ki, bundan doğacak sorumluluk, tahmini önceden kestirilemeyecek olan bütün kötü sonuçlarıyla birlikte doğrudan doğruya Zatışahaneye aittir. Yüksek şahsiyetinizin bu durum karşısında vicdani ve tarihi görevinizi tamamiyle yerine getirmenizi ve sonuçlarını tarafımıza kesin ve açık olarak bildirmenizi bekliyoruz. Bu vesile ile samimi saygılarımızın kabulünü rica ederiz, efendim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı Mustafa Kemal

Saygıdeğer Efendiler, aslında maddi ve manevi bakımdan hükmü kalmamış ve fakat varlığını devam ettirmesi de çok zararlı olan İstanbul Hükümeti’ni bertaraf etmek önemliydi. Buna engel olanların başında Padişah ve Halife bulunuyordu.

Bu bakımdan, durumun açıklık kazanması için yapılacak ilk iş, bu makama Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Hükümeti’ni tanıtmak olmalıydı. Zaten elimizde olmayan ve temasımız bulunmayan bu makama, henüz başka bir işlem uygulayabilecek maddi bir gücümüz de yoktu. Bu yüzden Tevfik Paşa’ya aynı gün şu üçüncü telgrafı da yazdım:

Ankara, 28.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

Resmi ve özel telgrafımızdaki görüş ve tekliflerimizi aşağıda özet olarak tekrarlar, gereğinin acele yerine getirilerek sonucunun bildirilmesini rica ederiz:

1 — Zatışahane, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni tanıdığını kısa bir Hattı Hümayun’la (155) ilan edeceklerdir. Bunda Hilafet ve Saltanat makamının dokunulmazlığını esas olarak kabul etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bugünkü şekli, niteliği ve yetkisiyle kabul buyurduklarını belirteceklerdir. Diğer ayrıntı ve inceliklerin ilavesi, şimdilik karışıklığa yol açabilir.

2 — Birinci madde hükmü yerine getirildiği takdirde, bir aile meselesi olan iç durumumuzun düzenlenmesi aşağıdaki şekilde olabilir:

Zatışahane eskisi gibi İstanbul’da otururlar. Yetkili ve sorumlu olup her türlü saldırıdan uzak bulunan ve her türlü istiklal unsurunu kendisinde toplayan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti şimdilik Ankara’da bulunur. Elbette, İstanbul’da artık kabine adı altında bir heyet kalmaz. Ancak, İstanbul’un özel durumu dolayısıyla Zatışahane’nin yanında Büyük Millet Meclisi’nce görevlendirilecek ve yetki verilecek bir heyet bulundurulur.

3 — İstanbul şehri ile çevresine ait yönetimin nasıl düzenleneceği sonradan düşünülür ve uygulanır.

4 — Bu şartlar kabul edilip uygulandığı takdirde, Büyük Millet Meclisi’nce onaylanmış bütçemize, Padişah ve hanedandan olanlar için daha önce konmuş bulunan ödenek, görevlendirilecek olan bütün memurların ve diğer maaşlıların aylıklarını ödemek için gerekli olan para hükümetçe sağlanarak ödenecektir. Mali gücümüz bunu karşılayacak durumdadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Mustafa Kemal

Tevfik Paşa’nın bu uzunca telgrafımıza gece verdiği cevap çok kısa oldu. Tevfik Paşa’nın cevabı şuydu:

Tel 28/29.1.1921

Telgrafları aldım. Yarın kabineyi toplayarak saat 18.00 de bilgi sunarım, efendim.


 155) Hattı hümayu’n: Padişahın herhangi bir iş için bizzat yazdırdığı yazı.

Tevfik Paşa ve arkadaşları Anadolu’yu İstanbul Hükümeti’ne bağlamaya çalışıyorlar

Tevfik Paşa, kabinesini toplamış, cevap verdi. Bunu da olduğu gibi bilginize sunacağım:

İstanbul, 29.1.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 28 Ocak 1921 tarihli üç ayrı telgrafları.

Bugünkü Hükümet, İstanbul ile Anadolu’nun birleşmesindeki menfaatlere öteden beri değer verdiğinden bu maksatla iş başına gelmiş ve şimdiye kadar bu uğurda çalışmıştır.

Milletin hakimiyet haklarını korumak için sarfettiğiniz emeklerin ve verdiğiniz kurbanların, karşısında bulunduğumuz elverişli durumu yarattığına, onda büyük ölçüde etkisi olduğuna inanıyoruz. Bu sebeple millete bir yarar sağlayacak olan tekliflerinizi kabule hazırız. Bu bakımdan bildirdiğiniz hususlarla ilgili görüşlerimizi aşağıda açıklıyorum:

Konferansa dolaylı olarak çağrılmanız tabiidir. Çünkü İtilaf Devletleri’nin temsilcileri buradadır. Bu bakımdan durumun, İstanbul’da bulunan ve sizinle işbirliği yapmaya çalışan bir hükümet vasıtasıyla bildirilmesi pek tabii görülmelidir.

Şimdiye kadar Anadolu’yu tanımaya bile lüzum görmeyen Avrupa hükümetlerinin, özellikle Anadolu delegelerinin konferansta bulunmasını şart koşmaları, sevindiricidir. Bu bakımdan, bir şekil meselesine takılarak bu mutlu değişiklikten yararlanmamak, millete karşı üzerinize aldığınız görev ile asla bağdaşmaz.

Zaten aramızda birleştiğimiz ilan edildikten sonra, delegelerimiz ayrı gayrı değil, tekvücut demek olur. Delegeler kararlaştırılan esaslar çerçevesinde konuşacaklarına göre, bu konuda bir sakınca düşünülemez. Bundan dolayı devlet ve millete karşı yüklendiğimiz görev, bu tarihi anda, bize uzatılan elden yararlanmamızı kesinlikle emretmektedir.

Bundan kaçınmanın, Yunan iddiaları karşısında savunmasız kalınmasına ve memleketimizin daha uzun zaman harp felaketlerine sahne olmasına yol açacağı düşünülmelidir. Aslında, isteklerimizi konferans huzurunda öne sürmek ve hakkımızı Avrupa’da duyurmak, konferansın sonuçsuz kaldığı farzedilmiş olsa bile, yine zarar getirmez.

Zatıalilerinin ve arkadaşlarınızın vatanseverlikleri, bu fırsatın kaçırılmayacağının güvencesidir. Şimdiye kadar eski hükümetlerce alınmış ve her iki taraf için kötü sonuç vermiş olan kararların kaldırılması tabii olduğundan, aramızda artık ayrılık ve gayrılık kalmamıştır.

Ancak, İstanbul işgal altında bulunduğundan, burada hükümet işlerinin büsbütün ve tamamen İtilaf Devletleri’nin eline geçmesine ve böylece antlaşmadaki İstanbul’la ilgili maddelerin yürürlüğe konmasına yol açacaktır.

Ayrıca, harp halinde bulunduğumuz Yunan askerlerinin su sırada İstanbul ve dolaylarında bulunuşu da, bu teklifleri uygulanamaz bir duruma getirmiştir. Kabinemizin iş başında kalma düşüncesiyle bu görüşlerin bir ilgisi bulunmadığı konusunda teminat vermeyi bile gereksiz bulurum.

Esasen bugün bir an önce çözülmesi gereken asıl sorun, vakti yaklaşmakta bulunan konferansa delegelerimizi yetiştirmekten ibarettir. Biz konferansta bulunmadığımız takdirde, Yunanlılar katılacaklarından, yokluğumuzda hüküm giymek ve dolayısıyla davamızı kaybetmek tehlikesi ile karşılaşacağımız için, bu konuda tarafımızdan sorumluluk kabul edilemeyeceğini bildirir; toplantı gününden önce konferansta bulunmak menfaatimiz gereği olacağından, delegelerinizin acele buraya gönderilmesini rica ederim.

Sadrazam

Tevfik

Saygıdeğer Efendiler, Tevfik Paşa ve hükümeti, İstanbul ve Anadolu’nun birleşmesi için çalışmış olduğunu söylüyor. Doğrudur. Biz de aynı şey için çalışmakta idik. Şu farkla ki, Tevfik Paşa ve arkadaşları, Anadolu’yu, eskiden olduğu gibi İstanbul’a bağlamak ve tutsak etmek istiyordu.

Hem de düşman kuvvetlerinin işgali altında bulunan İstanbul’a… Tevfik Paşa ve arkadaşları Anadolu’yu İstanbul Hükümeti’ne bağlamaya çalışıyor. Öyle bir hükümete ki, dünyada varlığına göz yumuyorsa düşman emellerinin gerçekleşmesini kolaylaştırmaya yardımcı olacak nitelikte kabul edildiği içindi.

Tevfik Paşa ve arkadaşlarına göre, elverişli bir durumun doğmuş olmasında Anadolu mücadelesinin çok büyük etkisi vardı. Ama bu durumu yaratan yalnız Anadolu’nun mücadelesi değildir. İhtimal ki, bu ihtiyar diplomat, bu kerameti, kendisinin iktidar mevkiine gelmesinde hayal ediyordu.

Tevfik Paşa’ya şu şekilde cevap verdim.

Ankara, 30.1.1921 İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerini Tevfik Paşa’ya bildirdim

27.1.1921 ve 28.1.1921 tarihlerinde yazdığım üç telgrafla yüksek şahsiyetlerine, gereken ve benimsenip uygulanması zaruri olan bütün hususları açıklık ve kesinlikle bildirmiş olduğuma inanıyorum.

Buna rağmen, 29 Ocak 1921 tarihli telgrafınızda durumun daha gereken anlayış ve isabetle değerlendirilmemekte olduğunu gördüm. Durumun önemi ve zamanın nezaketi dolayısıyla, yüksek şahsiyetleri ile birlikte sayın arkadaşlarınızın ve özellikle Zatışahane’nin her bakımdan bir kez daha aydınlatılmalarına yardımcı olmanız bir görev hükmüne giriyor.

Düşünce ve değerlendirmelerinizden doğru sonuçlar alınmasını kolaylaştırmak maksadıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce kabul ve uygulanmakta olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun temel maddelerini aşağıda olduğu gibi bildiriyorum:

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu

Temel Maddeler

1 — Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli, halkın mukadderatını bizzat ve fiili olarak yönetmesi ilkesine dayanır.

2 — Yürütme kuvveti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nde belirir ve toplanır.

3 — Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir ve hükümeti Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti adını taşır.

4 — Büyük Millet Meclisi, iller halkınca seçilmiş üyelerden oluşur.

5 — Büyük Millet Meclisi’nin seçimi iki yılda bir yapılır. Seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve yeniden seçilmek mümkündür. Eski Meclis, yeni Meclis toplanıncaya kadar göreve devam eder. Yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmediği takdirde, görev süresi yalnız bir yıl uzatılabilir. Büyük Millet Meclisi üyelerinden herbiri, yalnız kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp aynı zamanda bütün milletin vekilidir.

6 — Büyük Millet Meclisi’nin Genel Kurulu, Kasım başında, davetsiz toplanır.

7 — Şeriat hükümlerinin uygulanması, bütün kanunların yürürlüğe konması, değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması, antlaşma ve barış imzalanması ve vatan savunmasıyla ilgili savaş ilam gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi’ne aittir. Kanun ve tüzüklerin düzenlenmesinde, halk için en yararlı ve zamanın ihtiyacına en elverişli fıkıh ve hukuk hükümleriyle, örf ve adetler ve teamüller esas olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel kanunla belirtilir.

8 — Büyük Millet Meclisi, hükümeti oluşturan bakanlıkları, “özel kanun gereğince seçtiği bakanlar vasıtasıyla yönetir. Meclis, yürütme ile ilgili işlerde bakanlara görev tayin eder; gerekirse bunları değiştirir.

9 — Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından seçilen başkan, bir seçim dönemi süresince Büyük Millet Meclisi Başkanıdır. Bu sıfatla Meclis adına imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçer. Ancak Büyük Millet Meclisi Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da tabii başkanıdır.

10 — Teşkilat-ı Esasiye’nin bu maddelere aykırı düşmeyen hükümleri eskisi gibi yürürlüktedir.

Bizce, yukarıda saydığım temel maddelere aykırı hareket etme imkan ve yetkisinin bulunmadığını yüksek şahsiyetlerinin dikkatlerine önemle arz ederim. Meclis Başkanlığı ile başlayan haberleşmenizin, gerektirdiği işlemlerin yürütülmesi Bakanlar Kurulu’na bırakılmıştır, efendim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanı

Mustafa Kemal

İlk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’muzun tarihçesi

Saygıdeğer Efendiler, bu telgrafımda temel maddeleri bildirilmiş olan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, bu tarihten henüz on gün önce, yani 20 Ocak 1921’de Meclis’ten çıkmıştı. Bu kanun, Meclis’in ve milli hükümetin durum ve yetkisini, şekil ve niteliğini tespit ve ifade eden ilk kanundur. Meclis, 23 Nisan 1920’de açıldığına göre, bu ana kanunun Meclis’ten çıkarılabilmesi için dokuz ay kadar bir zamanın geçmesi zaruri olmuştu. Bu zaruretin nereden doğduğu hakkında bir fikir verebilmek için, müsaade buyurursanız kısa bir açıklamada bulunayım:

Bilindiği üzere, Meclis’in açılmasından hemen sonra, pek gerekli esasları içine alan bir önerge vermiştim. Meclis ve onun Bakanlar Kurulu, bu esasları ilk günden yürürlüğe koymuş ve uygulamaya başlamıştı. Bir yandan da, kurulmuş olan Temel Haklar Komisyonu (156), bu önerge metni esas almak üzere, bir kanun tasarısı hazırlamaya başladı. Nihayet dört aylık bir süre sonunda, bu Komisyon, Büyük Millet Meclisi nin Kuruluş ve İşleyişi ile İlgili Kanun Maddeleri (157) başlıklı sekiz maddelik bir tasarıyı Meclis’e getirdi. 18 Ağustos 1920 tarihinde çok acele görüşülmesi kararıyla gündeme alınan bu kanun maddelerinin uzunca bir gerekçesi vardır.

Komisyon tutanağının, Büyük Millet Meclisi’nin tarifini yapan satırları arasında şu cümleler yazılıydı: Halife ve Padişah’ın esareti ve diğer olayların da buna eklenmesi ile ortaya çıkan güçlük karşısında, kurulan Meclis’imizin sonsuz olarak bugünkü şekli ile devam etmesini kabul etmek, aşırı ve özel durumlara tabii bir şekil vermek olur.

Halbuki, olağandışı durumların süreklilik kazanamayacağı bir kuraldır. Buna göre, çiğnenen hilafet ve saltanat hakkı ile, millet ve vatanın istiklali yeniden kazanılıncaya ve kabul ettirilinceye kadar bu durumun devamı, ancak, ana hedef olan bu kutsal gayelerin gerçekleşmesiyle Meclis’in tabii bir duruma girmesi uygun görülmüştür. Onun için ikinci maddenin birinci fıkrası amacın gerçekleşmesine kadar şartına bağlanmıştır.

Gerçekten de, Meclis’in ne zamana kadar toplanmakta devam edeceği konusunda belirli bir süre ve sınır konmamıştı.

Bu sebepler ve bu görüş dolayısıyla, daha 1920 Ağustosunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin durum ve niteliği bakımından devamlı olmadığı inancının hakim olduğu anlaşılıyor.

Kanun maddelerinin birincisi de, Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar, devlet idaresini doğrudan doğruya ve tek başına ele almıştır şeklindeydi. Bu madde ile Meclis’e verilen yetkinin bile, gerekçeye göre geçici olması lazım geleceği tabiiydi. Niteliği bakımından geçici olan bir kuruluşun yetkisi de, var olduğu sürece mevcuttur.

Temel Haklar Komisyonu’nun görüş ve kararı Meclis’te olduğu gibi benimsendi. Hatta Meclis üyelerinden birçoğu, maksadın açıklanmasında, Komisyon’un ifadelerini eksik bularak, bu ifadelere açıklık getirilmesi teklifinde bulundular. Dediler ki, birinci maddenin başına Hilafet ve Saltanat ile vatan ve milletin istiklali kurtarılıncaya kadar… şeklinde açıklık verecek ibareyi eklemek gerekir.

İkinci maddedeki amacın gerçekleşmesine kadar ifadesi yerine de, aynı açıklığın verilmesi gerektiği ileri sürüldü. Bu konu hayli tartışmalara yol açtı. Bazı milletvekilleri, yalnız, hilafet kelimesini koyalım, saltanat ı da içine alır, dediler.

Bazı hoca efendiler, buna razı olmadılar. Hilafet manevi bir görevdir görüşünü ileri sürdüler. Hilafet’te ruhbanlık yoktur itirazına, hoca efendiler: Saltanat, yalnız hükmettiği memleketleri içine alır. Hilafet ise, bütün dünyadaki Müslümanları kapsar diye cevap verdiler.

Bu tartışmalar günler ve günlerce devam etti. Çatışan görüşlerden biri açıktı: Halife ve Padişah vardır ve var olacaktır. O var olunca, bugünkü durum, şekil ve yetki geçicidir. Hilafet ve Saltanat makamı otoriteyi ele alıp faaliyete geçme fırsatını bulunca, siyasi teşkilatla ilgili esasların ne olduğu bellidir, bilinmektedir.

O bakımdan yeni bir şey düşünmek söz konusu değildir. Hilafet ve Saltanat makamı yeniden işler duruma gelinceye kadar, Ankara’ya toplanmış olan birtakım insanlar, geçici tedbirlerle çalışacaklardır.


 156) Hukuk-ı Esasiye Encümeni Anayasa Komisyonu.

157) Büyük Millet Meclisi’nin Şekil ve Mahiyetine Dair Mevadd-ı Kanuniye.

Hilafet ve saltanat konuları üzerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığım açıklamalar

Buna karşı olan görüşte açıklık yoktu. Saltanat millete geçmiştir, saltanat kalmamıştır; Hilafet de saltanat demektir, o halde onun da varlığının bir anlamı yoktur şeklinde açık ve kesin konuşulamıyordu. Otuz yedi gün sonra, 25 Eylülde, bir gizli oturumda, Meclis’e bazı açıklamalar yapmayı yararlı saydım. Ortaya atılan duygu ve düşüncelere gerekli cevapları verdikten sonra, başlıca şu görüşleri ileri sürmüştüm:

Türk milletinin ve onun tek temsilcisi bulunan yüce Meclis’in, vatanın ve milletin istiklalini, hayatını kurtarmaya çalışırken, hilafet ve saltanatla, halife ve sultanla bu kadar çok meşgul olması sakıncalıdır. Şimdilik bunlardan hiç söz etmemek yüksek menfaatlerimiz gereğidir.

Eğer maksat, bugünkü Halife ve Padişah’a bağlılık ve sadakattan ayrılmadığını söylemek ve belirtmekse, bu zat haindir.

Düşmanların vatan ve millet aleyhinde kullandıkları bir maşadır. Buna halife ve padişah deyince, millet onun emirlerine uyarak düşmanın emellerini yerine getirmek mecburiyetinde kalır.

Hain veyahut makamının kudret ve yetkilerini kullanması yasaklanmış olan zat, zaten padişah ve halife olamaz. O halde onu tahttan indirip yerine derhal diğerini seçeriz demek istiyorsanız, buna da bugünün durum ve şartları elverişli değildir. Çünkü tahttan indirilmesi gereken zat, milletin yanında değil, düşmanların elindedir.

Onun varlığını yok sayarak bir diğerine itaat etmek tasavvur ediliyorsa, bugünkü halife ve sultan haklarından vazgeçmeyerek İstanbul’daki kabinesiyle, bugün olduğu gibi makamında oturup faaliyetini devam ettireceğine göre, millet ve yüce Meclis, asıl gayesini unutup da halifeler davasıyla mı uğraşacaktır? Ali ile Muaviye devrini mi yaşayacağız? Özet olarak, bu konu geniş, nazik ve önemlidir. Çözümü, bugünün işlerinden değildir.

Meseleyi kökünden çözmeye girişecek olursak, bugün içinden çıkamayız. Bunun da zamanı gelecektir.

Bugün koyacağımız kanuni esaslar, varlığımızı ve istiklalimizi kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve milli hükümeti güçlendirmeyi hedef almış bir anlam ve yetkiyi içine almalı ve ifade etmelidir.

Efendiler, bu açıklamalarımdan bir hafta önce, ben de Meclis’e bir tasarı vermiştim. 13 Eylül 1921 tarihli olup siyasi, sosyal, idari, askeri görüşleri özetleyen ve idari teşkilat ile ilgili kararları içine alan bu tasarı, Meclis’in 18 Eylül 1921 tarihli toplantısında okundu. İşte, bu tarihten daha dört ay geçtikten sonra yürürlüğe giren ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu bu tasarıdan çıkmıştır.

Londra Konferansı’na katılacak olan delegeler, doğrudan doğruya milli iradeyi temsil eden Büyük Millet Meclisi’nce seçilmelidir

Şimdi, arzu buyurursanız İstanbul ile haberleşmeye devam edelim:

Tevfik Paşa, 27 Ocak tarihli bir telgrafı ile tekrar etti. Bakanlar Kurulu Başkanlığı’ndan şu cevap verildi:

Ankara, 30.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

İtilaf Devletleri politikasında Türkiye lehine görülen son gelişmeler, milletin fedakarca azminin eseridir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Sévres Antlaşması’nı tümüyle reddetmesi üzerine ortaya çıkan şu durumdan, milli çıkarlarımıza en elverişli sonuçların elde edilmesi, Londra Konferansı’na katılacak delegelerin doğrudan doğruya milli iradeyi temsil eden Büyük Millet Meclisi’nce seçilmiş ve gönderilmiş olmasıyla mümkündür. Uğursuz Sévres Antlaşması’nı imzalamış bir heyetin varisleri durumunda olan heyetiniz delegelerinin, vatan ve millet için yararlı olan sonuçları elde edebilmeleri mümkün değildir.

Bu bakımdan, vatanın yüksek çıkarlarını düşünerek bu barış görüşmelerinde Büyük Millet Meclisi delegelerini milli birliği tam olarak gösterecek bir şekilde serbest bırakmaklığınız gerekir. Bundan dolayı, bir taraftan önceki tebligatımızla ilgili görüşmeleri takip ve yürütmekle birlikte, bir yandan da aşağıdaki kararları derhal kabul ederek yerine getirmeniz rica olunur:

1 — Londra Konferansı’na katılacak Türkiye heyeti yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek ve gönderilecektir.

2 — Bu delegeler heyeti ile birlikte gitmesini gerekli gördüğünüz bazı uzman müşavirlerle gerekli evrak ve belgeler, tarafınızdan hazırlanacak ve heyete katılmak üzere yola çıkarılacaktır.

3 — Bizim tarafımızdan gönderilecek delegeler heyetinin, bütün Türkiye’yi temsil edecek tek heyet olduğunu da İtilaf devletlerine bildireceksiniz.

4 — Vaktin darlığı dolayısıyla kesin ve son olarak alınan bu kararların kabul edilmemesi halinde, vatan ve milletin selameti adına doğacak tarihi sorumluluk tamamen heyetinize ait olacaktır.

Bakanlar Kurulu Başkanı

Fevzi

Efendiler, Tevfik Paşa’nın çalışma arkadaşı olup Ankara’da bulunan İzzet Paşa tarafından da bir telgraf çekilmesinin yararlı olacağını düşündük. İzzet Paşa’nın telgrafı şuydu:

Şifre Ankara, 30.1.1921

İstanbul’da Tevfik Paşa Hazretleri’ne

Şubat sonlarında Londra’da toplanacak konferansla ilgili olarak Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri ile Zatıdevletleri arasında yapılan açık telgraf yazışmalarındaki bilgileri öğrenmiş bulunuyoruz.

Heyetimizin uğradığı başarısızlıktan sonra yine düşünce bildirmeye cesaret etmek utanç verici olmakla birlikte, gerçek durum ve burada hakim olan görüşler üzerinde derin kavrayışlı yüksek şahsiyetlerini aydınlatmayı vatanseverlik duygusunun bir gereği sayıyoruz.

İstanbul’un işgal altında bulunması dolayısıyla, oradaki bir hükümetin milletin temel çıkarlarını savunma gücünü gösteremeyeceği burada tabii görülmektedir. Sonradan Anadolu ile İstanbul’un biribirinden ayrılmasına yol açacağı endişesiyle, iki ayrı heyet halinde konferansta bulunmaktan da kaçınılmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri de, telgraflarındaki görüşlerden, esas itibariyle fedakarlık etmeye yetkili değildir. Anadolu’da, Tanrı’nın yardımıyla, muhalefet ve isyanlar bastırılıp etkisiz duruma getirilerek ve çeteler ortadan kaldırılarak kuvvetli bir ordu ve hükümet kurulmuştur.

Avrupa’yı, Sévres Antlaşması’nın lehimize değiştirilmesine yöneltebilecek görüşmelerin kesilmesine meydan verilmeyecek şekilde, himmetlerinizin esirgenmemesini sadakatımıza dayanarak istirham ederiz.

 Buradaki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Padişah tarafından tanınması temel şartı değişmemek üzere, ayrıntılar ve görünüşe ait bazı noktalar üzerinde görüşme imkanı açıktır. Bu imkanın kaybedilmesine meydan verilmemek üzere durumun lutfen bildirilmesi arz olunur.
Ahmet İzzet

Tevfik Paşa yeminle bağlı olduğu Kanun-i Esasi’ye sadakatten ayrılmıyor

Efendiler, sizi yormazsam Tevfik Paşa’nın bu telgrafa verdiği cevabı da bilginize sunayım:

İstanbul, 31.1.1921

Ankara’da İzzet Paşa Hazretleri’ne

İlgi : 30 Ocak 1921.

Hepimizin hükümlerini korumaya yemin ettiğimiz Kanun-i Esasi’ye aykırı esaslı değişiklikler yapmanın ve bunu kabul etmenin, kanunun açık hükümleri ile ne derece bağdaşacağı düşünülmeye değer. Bu konu, ancak Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin…

vasıtasıyla gönderdiği telgrafta bildirilen ve bizce de gerekli bulunan değişikliklerin İtilaf Devletleri’ne kabul ettirilmesine çalışılıp, inşallah bu sonuç elde edildikten sonra usulüne göre çözülecek iç meselelerdendir.

Aksine bu tutum, dünkü telgrafımızda da açıklandığı üzere, konferansa kabul edilmememize ve İstanbul’un derhal Osmanlı hakimiyetinden çıkarılmasına ve Yunanlıların davasına karşı savunmasız kalmamıza, belki de onların haklı görülmesine yol açacaktır.

Telgraflardan, bir noktanın iyi anlaşılmadığı sonucuna varıyoruz. Konferansa, sizin ve bizim diyerek iki heyet gönderileceğinin nereden çıkarıldığı anlaşılamıyor.

Dava aynı, savunma yolları da aynı olduğuna göre, Konferans’a gönderilecek heyet üzerinde de bir görüş birliğine varılırsa, oraca tayin edilecek delegeler, İtilaf Devletleri’nin tanımakta olduğu hükümetin ilave edeceği delegelerle birlikte gidince, heyet birlik ve beraberlik içinde, gerekli yetkiye de sahip olur ve çekinmeden birlik halinde milli davayı savunur.

Bu gereğin oraca da takdir buyurulduğu, delegelerin İtilaf Devletleri’ne tanıttırılmalarını bizden istemeleriyle anlaşılmıştır.

Tebliğ olunan nota ve beyanlarımız açıkça göstermektedir ki, İtilaf Devletleri, Anadolu delegelerini Londra Konferansı’na yalnız olarak kabul etmemektedir. Bunlar, Hükümet delegeleriyle birlikte bulunmak suretiyle kabul edilecektir. Böyle ayrılık sürdürülecek olursa, büyük bir ihtimalle hiçbir tarafın delegeleri kabul edilmeyecektir.

Konferansa, yalnız buradan delege kabul edilmesi ihtimali var ise de, Anadolu için bu ihtimal de yoktur. Bundan dolayı, pek büyük fedakarlıkların eseri olan bu değişiklikten zararımıza sonuçlar doğabilir.

Çünkü, İtilaf çevrelerinde sayıları pek çok olan Yunan dostlarına: Türkler, doğuda savaşın sürüp gitmesine taraftardır, barış ve uzlaşmaya istekli değildir diye propaganda yaparak, lehte olanları kendilerine çekmeye, bizi haksız ve düşmanımızı haklı göstermeye fırsat verilmiş olur.

Ortak delegelerden kurulu bir heyet gönderilirse, isteklerimiz kabul edilmese bile, lehimize olan görüşleri, aleyhe çevirmemiş ve belki aleyhimizde olanların önemli bir kısmını kazanmış oluruz.

Vakit pek dardır. Yazışmalarla kaybedilecek zaman kalmamıştır. Delegelerin hemen gönderilmesi vatan ve milletin menfaatlerinin gereğidir. Zatıdevletleriyle sayın arkadaşlarınızın da geri dönmeleri lazımdır.

Çünkü orada neler düşünüldüğü konusunda, yerinde yapılmış gözlemlerle edindiğimiz bilgilerden hakkıyla yararlanacak zamanın geldiğine ve oradaki görüşlerin buradaki görüşlere yaklaştırılması gerektiğine sizin de inandığınız kanısındayız.

Sadrazam

Tevfik

Efendiler, Tevfik Paşa’nın Fevzi Paşa Hazretleri’ne cevap olarak gönderdiği telgrafı da okuyalım:

Şifre İstanbul, 1.2.1921

Ankara’da Mustafa Fevzi Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 30 Ocak 1921.

Kral Konstantin’in Atina’ya dönmesi üzerine, İtilaf Devletleri çevrelerinde ve kamuoyunda, Yunanistan aleyhine meydana gelen değişme dolayısıyla, Avrupa’da lehimize bir akım doğmuştur.

Ancak, bu akıma karşılık, Rumların tarafım tutan ve Sévres Antlaşması’nı tamamıyla veya ufak tefek değişikliklerle uygulayarak Türkiye’yi ortadan kaldırma düşüncesinde bazı siyaset adamları da vardır. Özellikle aldığımız güvenilir bilgilere göre, bu siyaset adamlarının, Anadolu temsilcilerinin de konferansa davet edilmesini kabul etmeleri ve buna istekli görünmeleri, Anadolu’nun böyle bir davet kabul etmeyeceğine inanmış olmalarından ileri gelmektedir.

Bununla güdülen maksat da, bu davete uymama durumunu öne sürerek ve bize karşı sert tedbirler alınmasını haklı göstererek, kamuoyunu siyasetlerine uymaya mecbur etmektir. Bu bakımdan, konferansa bir an önce ve birlikte gidilerek hakkımızın alınmasına çalışmak şarttır.

Eğer orada meşru ve haklı isteklerimizin reddedildiğini görür ve konferanstan çekilmek zorunda kalırsak, bu durum, karşımızdakilerin elinde aleyhimize kullanılacak tesirli bir silah olamaz. Telgraflarında öne sürülen isteklerin, daha önce de bildirilen sebepler ve İstanbul’un özel durumu dolayısıyla, kabulü mümkün değildir.

Bunlarda ısrar ederek, konferansa tam zamanında katılma fırsatı kaçırılırsa, önce birlik sağlanamadığı için İstanbul ve Boğazlar büsbütün Osmanlı hakimiyetinden çıkar.

İkinci olarak, İtilaf Devletleri’nin Yunanistan’a para ve asker yardımı yapmaları ve Anadolu’da ortak bir taarruz hareketi yürütmeye kalkışarak zaten savaşın günden güne artan güçlüklerinden sayıları pek çok azalmış olan Türk unsurunun, bir kat daha ezilip yok obuası ile karşı karşıya kalınır.

Üçüncü olarak büyük ölçüde fedakarlıklara katlanmak karşılığında dış yardıma ihtiyaç mecburiyeti ortaya çıkar ve nihayet hedefimiz olan istiklalin heder edilmesi gibi acı sonuçlar doğar. Delegelerimizin hemen İstanbul’a gönderilmesi kaçınılmaz bir zarurettir, efendim.

Sadrazam Tevfik

Saygıdeğer Efendiler, Osmanlı Sadrazamının daha başka bazı öğütleri ve bildirdikleri vardır. Müsaade buyurursanız onları da okuyalım:

Şifre İstanbul, 5.2.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Londra’da toplanacak olan konferansa Osmanlı Devleti’nin de davet edilmesinden dolayı telaşa düşen Yunanlılar, aleyhimizdeki propagandalarını bir kat daha artırmışlardır.

Paris’teki delegemizden aldığımız bilgilere göre, Yunanlılar, Fransız kamuoyunu aleyhimize çevirmek için, Anadolu’da bir Alman kurmay askeri heyeti bulunduğu, sizin harekat ve siyasetinizin de bu heyetin telkinleri ile yürütüldüğü yolunda Fransız çevrelerinde söylentiler yaymaktadırlar.

Ayrıca, Türkiye’deki Hristiyanların toplu olarak öldürülmekte olduğu ileri sürülerek, bunların kurtarılması için Papa tarafından bütün parlamentolara başvurulduğunun duyulduğu da sözü geçen delege tarafından bu bilgilere eklendiğinden, pek kötü etkiler yaratacak olan bu söylentilerin sür’atle yalanlanması rica ve tavsiye olunur.

Sadrazam Tevfik

Şifre İstanbul, 8.2.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Konferansı etkilemek maksadıyla, Şubatın yirmi birinde, Yunanlıların 70-80 bin kişiyle taarruza geçecekleri Hariciye Nezareti’nce güvenilir kaynaklardan haber alınmıştır. Taarruzun Karahisar – Eskişehir doğrultusunda olacağı sanılmaktadır. İtilaf Devletleri temsilcileri, Ankara delegelerinin yalnız olarak konferansa kabul edilemeyeceğini de söylemişlerdir.

Sadrazam Tevfik

Bu telgrafın yazılmasından maksat, Yunanlıların taarruz edeceğini bildirmek miydi? Yoksa, 70-80 bin kişilik düşman kuvvetinin taarruza geçeceği tehdidi ile, konferansa Ankara delegelerinin yalnız olarak kabul edilemeyeceğini söylemek mi idi? Bunu kestirmek güçtür.

Delege gönderilmesi konusunda, bizim ileri sürdüğümüz görüşleri, yazılarımızda belirttiğimiz şekilde Tevfik Paşa, İtilaf Devletleri temsilcilerine tebliğ etmiş de, telgrafın son fıkrasıyla, aldığı cevabı mı bildiriyordu? Bu da açık değildir.

İstanbul, 8.2.1921

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Fransız kamuoyunu incitmemek için Kilikya’da (158) taarruzdan kaçınılması, hayırseverliğinden şüphe edilmeyen bazı Fransız devlet adamlarının tavsiyesi üzerine, Paris delegemiz tarafından büyük bir önemle bildirilmiştir.

Sadrazam Tevfik


 158) Şimdiki Çukurova bölgesi.

Osmanlı Devlet adamlarının belirgin özellikleri

Efendiler, bu gibi tavsiyeleri, İstanbul hükümetlerinden çok dinlemiştik. Bizim taarruzdan kaçınmamızı tavsiye eden hayırseverin karşısındaki kimse, işittiğini bir gramofon gibi bize ulaştırırken, bu hayırsevere, bize taarruzdan kaçınılmasını, gerekenlere tavsiye edip etmediğini sormuş mudur acaba? Aldığı cevap, olumsuz idiyse, onun hayırseverliğine nereden hükmetmişti?

Vatanımızı işgal edenlerin kamuoyunu gücendirmemeyi tavsiye edenlere, vatanı işgal edilen milleti niçin incittiklerini ve incitmekte devam ettiklerini sormamak, neden bu Osmanlı devlet adamlarının belirgin özellikleri olmuştu?

Kısacası, saygıdeğer Efendiler, görülüyor ki, Tevfik Paşa ve arkadaşlarıyla, temelde, düşünce ve görüşlerde anlaşmak mümkün olamıyordu. Nihayet, konu Meclis’e getirildi.

Meclis’e iki teklifte bulundum. Birisi memleketin durumunu ve milletin gayesini İstanbul’a açıkça bildirmek; ikincisi, ayrıca davet yapıldığında Londra’ya müstakil bir heyet göndermekti. Her iki teklifim de kabul edildi.

Efendiler, Meclis’in görüş ve kararını Tevfik Paşa’ya bildiren telgraf aynen şöyleydi:

Tevfik Paşa’nın teklifleri karşısında Büyült Millet Meclisi’nin kararı

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 17. Bölüm ( İstanbul’da iktidar mevkiine getirilen Tevfik Paşa Kabinesi Ankara ile temas imkanı arıyor … Birinci İnönü Zaferi )

İstanbul’da iktidar mevkiine getirilen Tevfik Paşa Kabinesi Ankara ile temas imkânı arıyor

Bu telgrafta, İstanbul ile Zonguldak arasında Fransız telsizi ile haberleşmek üzere Fransız temsilcisinin izni alındığı bildirildikten sonra: «Hükumet ile bir uzlaşma esası kabul edildi mi? Kabul edildiyse nerede buluşmanın mümkün olacağı ve hangi yolla gelmenin uygun düşeceği» sorulmakta idi.

İstanbul Posta ve Telgraf Genel Müdürü Orhan Şemsettin imzalı 11 Kasım 1920 tarihli bir emir de, Kastamonu Posta ve Telgraf Başmüdürlüğü’ne geliyordu. Bu emir, Ereğli Müdürlüğüne gönderilen ve resmi olmayan bir mektubun zarfından çıkıyordu. Emir aynen şudur:

Madde 1 — Anadolu ile hükumet merkezi (İstanbul) arasında telgraf haberleşmelerinin bir an önce başlatılması gereklidir.

Madde 2 — Bu maksadın gerçekleştirilmesi için, bir taraftan Sapanca ile Geyve arasındaki ana hat üzerinde onarılabilecek durumda olan tellerin sür’atle kullanılabilir duruma getirilmesi, diğer taraftan da önemli yapım ve onarım çalışmalarını gerektiren İzmit, Kandıra, İncilli arasında yapım ve onarımına başlanması uygun görülmektedir.

Madde 3 — Sözü edilen onarımları yapmakla görevli olan İstanbul Fen Müfettişi Bekir Bey, emrinde bir başçavuş ve yeterince çavuşla İzmit’e harekete hazırdır.

Madde 4 — Ellerinde Dahiliye Nezareti yüksek makamının görev belgesini taşıyan bu memurlar, herhangi bir yerde onarım çalışmaları gereğini duyduklarında, tarafınızdan ilgili makamlarla haberleşilerek, kendilerine gereken yardımın sağlanması himmetlerinizden beklenmektedir. 11 Kasım 1920.

Bu telgraf üzerine gerekenlere verdiğimiz emir, İstanbul ile temas kurmaktan sakınılması ve telgraf hatlarını onarma bahanesiyle gelen olursa tutuklanması ile ilgiliydi.

Efendiler, İzzet Paşa’nın dolaylı olarak gönderdiği şifreli telgrafına cevap vermeyi, özel bir memurla gönderdiğimiz notların kendisince okunduğu haberini aldıktan sonraya bırakıyordum. İzzet Paşa’nın tarafımızdan, verilen bilgileri aldıktan sonra da görüşünde ısrar edip etmediğini anlamak istiyordum. Bu husus anlaşıldıktan sonra, İzzet Paşa’ya aracılar vasıtasıyla şu cevabı verdim:

Zâtıdevletleri ve Salim Paşa Hazretleri’nin de katılmaları gerekli olan hey’etle en kolay ve çabuk olarak Bilecik’te buluşmak mümkündür. İstanbul’dan ya Sapanca’ya kadar tren ve oradan otomobille veyahut da deniz yoluyla Bursa’ya ve oradan yine otomobille Bilecik’e teşrif buyurulabilir.

Bu yollar üzerinde şimdiden gerekenlere tebligat yapılmıştır. Yolculuğun, Aralık ayının ikisine kadar Bilecik’te bulunacak şekilde ayarlanmasına ve İstanbul’dan hangi tarihte hangi yolla hareket edileceğinin şimdiye kadar kullanılan vasıta ile Zonguldak’a bildirilmesini rica ederim. Yolculuğun mümkün olduğu kadar gösterişsiz yapılması hatırlatma kabilinden arz olunur. 25/26.11.1920.

Efendiler, İstanbul’da 23/24 Kasım 1920 tarihinde yazılan ve İstanbul’a varmış olan özel memurun imzasıyla İnebolu’ya gönderilen ve 27 Kasımda oradan Ankara’ya çekilen bir telgrafta, şu bilgiler veriliyordu:
«Bu gün 23.11.1920’de İzzet Paşa’nın yanında bulunduğum sırada, Hariciye Nâzırı, son siyasî durumla ilgili olarak aşağıdaki açıklamaları yapmıştır:

Yeni gelen İngiliz elçisi, Ermenistan, Gürcistan ve bir süre sonra, İzmir’le ilgili önemli konularda Osmanlı Hükumeti lehine bir çözümün bulunacağını söylemiş. Bu elverişli durumdan yararlanarak memleketin geleceğinin sağlanabilmesi için büyük bir güçle çalışılarak fırsat kaçırılmamalıdır. Eğer Ankara, zaman kazanmak isteğindeyse bile, bir temas kurularak ilerideki kararlar birlikte alınmalıdır»

dedikten sonra şu satırlar ekleniyor:

Açıklamalara ek olarak, İzzet Paşa, kendisine tarafımızdan gönderilen özetteki «şimdiye kadar yapılan mücadelelerin bugün bahşettiği ve sağladığı imkânlardan yararlanmak görevimizdir» cümlesine dayanarak: Eğer Anadolu gönderilecek hey’eti kabul etmezse, doğrudan doğruya benimle temas kurarak maksadımızı kendimiz kararlaştırmalıyız.

Bunu da kabul etmedikleri takdirde, söz konusu cümledeki görüşten vazgeçildiği anlaşılacağından, artık kabinede kalmayarak istifa edeceğini ve istersek İstanbul’u dikkate almayarak kendisinin de Anadolu’ya geleceğini söylemiş.»

Efendiler, aynı telgrafta, İstanbul basınında, İzzet Paşa’ya ait olduğu bildirilen şu demecin de yayınlandığı yazılıydı:
Hükumetin Anadolu’ya özel bir memur göndermekten maksadı, Ankara’dakilerle bir temas kurulup kurulamayacağını anlatmak içindi. Oradan dönen memur, bu temasın kurulabileceğini anlattı ve haberleşme de yapılabildi. Elbette gereğinin yapılmasına çalışacağız.

Böyle bir demecin Anadolu’nun görüşüne uygun düşmeyeceği ve yalanlanması gerektiği ileri sürülmüş ise de, kabine bunu kabul etmemiş. Bununla birlikte İzzet Paşa, Tercümanı Hakikat gazetesine şu demeci de vermiş:
Memleketin yüksek çıkarları, şimdilik bu konuda basının susmasını gerektirmektedir. Bu bakımdan bir iki gün daha demeç vermekte mazuruz.
Efendiler, Tevfik Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Salih Paşa, zamanın büyük adamları gibi tanınmışlardı. Millet bunları akıllı, tedbirli ve uzak görüşlü olarak biliyordu.

Bu sebeple Damat Ferit Paşa çekilip yerine, ileri gelenleri bu şahıslar olan bir kabine iş başına gelince, herkeste türlü türlü ümitler uyandı. Tevfik Paşa Kabinesi ilk anda Ankara ile temas ve ilişki kurmak isteyince, kamuoyunda iyi niyetine inanmamak için bir sebep görülemedi. Herkes Tevfik Paşa Kabinesi’nin iktidara gelmesini hayırlı saydı.

Bu kabinenin memleket ve milletin yüksek çıkarlarını gözetecek çare ve yolları bulmadan iktidara gelmiş olduğunu kabul etmek ve ettirmek gerçekten güçtü. Kaldı ki, kendileri de İstanbul çevrelerinde ve basında kullandıkları dille, kamuoyunu doğrulayacak bir tavır takınmış bulunuyorlardı.

Bilecik Görüşmesi kararlaştırılıyor

Biz, gerçek durumun herkesin sandığı ve düşündüğü gibi olmadığına tamamen inanmış bulunuyorduk.

Ancak, İstanbul’un kurtuluş çaresi olarak ileri sürdüğü uzlaşma ve görüşme tekliflerini, kamuoyunu inandırmaya yarayacak şartları hazırlamadan reddetmeyi uygun bulmadık. Onun için, özellikle İzzet ve Salih Paşa’ların da içinde bulunacağı bir hey’etle Bilecik’te görüşmeyi uygun bulduk. Bu zatlarla görüştükten sonra, halkın bütün inanış ve görüşlerindeki yanlışlığın anlaşılacağına şüphem yoktu. Bir de, her ne olursa olsun, kamuoyunca yukarıda işaret ettiğim vasıfları ile tanınmış olan bu zatların, İstanbul’da hükumet kurmalarının millî gaye için ne kadar zararlı olduğu meydandaydı.

Bu bakımdan, görüşmeden sonra da, kendilerinin İstanbul’a dönmelerine müsaade etmeme gereği bence normaldi. İşte bu düşüncelerledir ki, İzzet Paşa hey’etiyle Bilecik’te görüşme kararlaştırıldı. Görüşme 2 Aralıkta değil, fakat 5 Aralıkta oldu.

Efendiler, bu görüşmeyi beklerken, o güne kadar cephede ve Ankara’da geçen olayları da kısaca bilginize sunayım:

Efendiler, hatırlarsınız ki, İzzet Paşa’nın özel memurunun İnebolu üzerinden İstanbul’a hareket ettirildiği 8 Kasım 1920 günü, Fuat Paşa’nın Moskova Büyükelçiliği, İsmet ve Refet Paşa’ların da Batı Cephesi’nde görevlendirilmeleri kararlaştırılmıştı. İsmet Paşa ertesi gün cepheye hareket etti. 10 Kasımda göreve başladı.

O zamanlar Ethem Bey’in yakın arkadaşı bulunan bir zatın, Eskişehir’den 13 Kasım 1920 tarihli bir şifreli telgrafını aldım. Bu telgrafta deniliyordu ki:

Ethem Bey’in, Fuat Paşa Hazretleri’nin yanında Rusya’ya gideceği söylentisi cephede ve gerideki halk arasında kötü niyete yorulmaktadır. Bu gibi kimselerin çevrenizden uzaklaştırılması, zâtıdevletlerinin diktatörlük ilân edeceğiniz zannını uyandırmıştır…

Efendiler, Ethem ve kardeşlerinin Türkiye’den uzaklaşmaları, gerçekten Türkiye’nin de kendilerinin de yarar ve selâmeti bakımından yerindeydi. Bu sebeple, Fuat Paşa’ya, kendileri istedikleri takdirde, bunları da birlikte alıp uygun şekilde görevlendirilebileceklerini söylemiştim. Ethem Bey’in arkadaşı tarafından yazılan bu telgraftaki ifadelerin, yalnız arkadaşının düşüncesi olduğu ve gerçeğe uygun bulunduğu elbette kabul edilemezdi.

Çünkü ne cephenin ne de halkın, Ethem Bey’in Rusya’ya gönderilip gönderilmeyeceği konusu ile ilgisi yoktu. Özellikle: «ben diktatör olmak istiyorum; fakat Ethem ve benzerleri engeldir. Onun için bu gibileri uzaklaştırıyorum» zannından söz edilmesi büsbütün dikkatimi çekti.

Ethem ve Tevfik kardeşlerin muhalefete geçmesi

İsmet Paşa’nın cephede çalışmaya başlamasından sonra, Ethem Bey, rahatsızlığını ileri sürerek Ankara’ya geldi ve burada uzun süre oturdu. Onun yokluğunda, kardeşi Yüzbaşı Tevfik Bey, Ethem Bey’e vekâleten Kuva-yı Seyyare’nin başında komutanlık ediyordu.

Durumu gerektiği gibi aydınlatabilmek için, bir olaylar zincirinin bazı ana noktalarına işaret etmek uygun olur. Kuvve-i Seyyare Komutanlığı, Karacaşehir’de, kendisine bağlı olmak üzere, gizlice Karakeçili adında bir birlik kurmuştu. Bu kuruluş hakkında Batı Cephesi Komutanlığı’nın bilgisi yoktu.

Böyle bir birliğin varlığı 17 Kasım 1920’de tesadüfen öğrenildi. Cephe Komutanlığı’nın bu birliğin varlığı hakkında bilgi istemesi ve birliğin teftişe hazırlanması emri Ethem Bey tarafından yerine getirilmedi. Cephe Komutanlığı’nca, sivil işlere ve geri hizmetlere karışılmaması için verilen genel emre aykırı olarak, Kuvve-i Seyyare Komutanlığı, Kütahya bölgesinde, her şeyde gösterdiği müdahale ve zorbalığını daha da artırdı.

Cephe komutanı, Ethem Bey Kuvve-i Seyyare’sinin, öteki gezici kuvvetlerden ayrılması için «Birinci Kuvve-i Seyyare» diye adlandırılmasını emrettiği halde, Ethem Bey ve kardeşi, bunu dikkate almak şöyle dursun, bu emre rağmen kendi kendine «Umum Kuva-yı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutanı» (149) şeklinde bir komutanlık durumu ortaya çıkardı.
Görülüyor ki, Ethem Bey ve kardeşi, emirleri altındaki birlikleri teftiş ettirmiyorlar, verilmemiş yetki ve ünvanları kendi kendilerine takınıyorlardı.

«Bütün Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili Tevfik» imzasıyla 21 Kasım 1920’de Cephe Komutanlığı’na gelen bir raporda, «13’üncü düşman tümeninin Emîrfakıhlı, İlyasbey, Çardak, Umurbey üzerinden gelmekte olduğu» ve «kendi bölgesinde bulunan Gördeslilerin düşman askerini çağırdıkları» yolunda bilgi vardı.

Oysa, gerçekte ne düşman tümeni ilerliyordu ve ne de Türk halkı düşmanı çağırmıştı. Bu bilgilerin özel maksatlarla verildiği anlaşılacaktır. Müslüman halkın düşmanı çağırması yalnız bir tek sebeple açıklanabilirdi ki, o da tarafımızdan zulüm ve eziyet göreceklerine inanmalarıdır. İşte Cephe Komutanı, durumu bu noktadan ele alarak verdiği genel emirde demişti ki:
Muharebenin doğurduğu bunalım sırasındaki kı

zgınlıkların etkisiyle zorlayıcı sert tedbirler (150) alınmasına kesinlikle engel olmak gerekir. Hainlikleri ne derece kesinlikle anlaşılmış olursa olsun, hiçbir köy asla yakılmayacak, halktan hiç kimse hiçbir birlik tarafından hiçbir suçla idam edilmeyecektir. Casuslukları ve daha başka suçları ortaya çıkmış kimselerin, göz altında İstiklal Mahkemeleri’ne gönderilmeleri gerekir.

Umum Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili Tevfik Bey, bu emre de karşı çıktı.

Efendiler, düşman, kuvvetlerini toplu bulundurmak maksadıyla aldığı tertibat yüzünden, Kuva-yı Seyyare bölgesindeki bazı yerleri boşaltmıştı. Buralarda, sivil idare kuruluncaya kadar, halkın güven içinde idaresi için, hemen teşkilât kurulmasına lüzum vardı. Bu sebeple jandarma hizmetinde bulunmuş ve iyi halli tanınmış kimselerden seçilen yüz elli mevcutlu bir sahra jandarma bölüğü teşkil edilerek «Simav ve Bölgesi Komutanlığı» adı altında bir komutanlık kuruldu.

Bu komutanlık, sınırları belli bir bölge içinde güvenlik işlerine bakacaktı. Yarbay İbrahim Bey adında bir zatın görevlendirildiği bu komutanlığa yönetim ve inzibat bakımından bu bölgedeki askerlik şubeleri de bağlanacaktı.

Ordu birliklerinin ve Kuva-yı Seyyare’nin komutanları yalnız askerî harekâttan sorumlu olacaklardı. Bu bölge komutanlığının kurulması dolayısıyla, o bölge halkına, Cephe Komutanlığı tarafından yazılan bildiride: «Sizin her türlü dertlerinizi dinlemek, adaletli bir yönetim kurmak maksadıyla Simav’da bir Bölge Komutanlığı kuruyorum» cümlesi vardı.

Bu cümleyi, Kuva-yı Seyyare Komutanlığı tarafından kötüye yorulacağını göreceğiniz için, özellikle kaydediyorum.
Düşmandan kurtarılan bu kasabalar halkı, kurtuluş tarihinden başlayarak iki ay süreyle askerlik hizmetinden muaf tutulmuşlardı. Umum Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili Tevfik Bey, birtakım düşünce ve sebeplerle bu bölge komutanlığına da itiraz etti.

Tevfik Bey, 23 Ekim 1920 tarihli bir raporunda: «Bir düşman tümeninin taarruzu üzerine, kuvvetlerini Gönen köyü kuzeyindeki sırtlara çektiğini» bildiriyor ve «sol kanadımda bulunan Cumburdu kesimini emniyete alınız» diyor.

Düşmanın ciddî bir taarruzu olmamıştır. Kuva-yı Seyyare Komutanlığı’nın maksadının, ordu birliklerini cepheye sürdürüp, kendi kuvvetlerini geride toplamak olduğu anlaşılmıştı.

Cephe Komutanı İsmet Paşa, Tevfik Bey’in verdiği bilgileri ciddiye alarak, gerekenlere gerektiği gibi emirler vermiş olmakla birlikte, kendisinden de, «taarruz eden düşmanın aşağı yukarı kaç top kullanmakta olduğunu» ve «Kuruköy’den yol boyunca Çamköy’e doğru bir düşman harekâtının yapılıp yapılmadığını» sordu ve Cumburdu vadisinin İslâmköy’e doğru emniyete alınmasının Güney Cephesi’ne ait olduğunu bildirdi.
Tevfik Bey, 24 Kasım 1920 tarihinde Cephe Komutanlığı’na yazdığı telgrafta iğneleyici birtakım sözlerden sonra, «bendeniz, kuzey ve güney cephelerinin her ikisinin de hükumetin emrinde olduğunu sanıyorum. Mademki değildir, idaresizlik yüzünden, boş yere burada vatan evlâtlarını kırdıramayacağım.

Yirmi dört saate kadar sol kanadımız kuvvetli bir şekilde korunmadığı takdirde, Kuva-yı Seyyare’yi Efendiköprüsü civarına çekeceğim. Bu konuda sorumluluğun kime ait olduğunu hükumet bulsun, Efendim» diyordu. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Kuva-yı Seyyare Komutanı’na cevap verdi ve dedi ki: «12’nci Kolordu, sol kanadımızdan kırk kilometre uzaktadır.

Bundan başka, geri çekilmiş olan düşmanı keskin taarruzla ve zorla yerinden atmak görevi birliklerimize verilmiştir. Bu bakımdan Kuva-yı Seyyare, düşmanı takip eden müstakil bir süvari tümeni durumundadır.

Düşmanın üstün kuvvetle taarruzlarına karşı yalnız başına tedbirler alır; düşman mevziî ve ciddî bir hareket yaptıkça, buna karşı kesin savaştan kaçınır. Bu görevler süvari tümenlerine verilir. Güney Cephesi’nde kuvvetli süvari birliği olmadığından, sizin cephenizi süvari kuvvetleri ile genişletmek mümkün değildir. Güney Cephesi Kuva-yı Seyyarelerle yalnız dış kanadından temas ve bağlantı sağlayabilir. Bu da lâzımdır. Kısacası, cephemiz iyi idare edilmektedir… v.b.»

Efendiler, Batı Cephesi Komutanlığı elbette ordunun kuvvet durumu ve miktarı ile ilgili bütçesini düzenlemek istiyordu. Bu maksatla 22/23 Kasım 1920’de bütün cephe birliklerinden kuvvetlerinin mevcudu ile ilgili muntazam birer liste istedi.

Cephe birliklerinin hepsinden cevap geldi. Kuva-yı Seyyare istenilen mevcut listesini göndermedi. Bu konuda cepheden istenen açıklamaya gelen cevapta, Tevfik Bey diyordu ki; «Kuva-yı Seyyare ne bir tümen ne de düzenli bir kuvvet haline getirilemez…
Bu serserilerin başına ne bir subay ne de askerî memuru koymak mümkün olmadığı gibi, kabul ettirilmesi de mümkün değildir.
Çünkü, subay gördüler mi Azrail görmüşçesine isyan ediyorlar. Bizim birliklerimiz Pehlivan Ağa, Ahmet Onbaşı, Sarı Mehmet,
Halil Efe, Topal İsmail gibi adamlar tarafından idare edilmektedir. Bölük eminleri de yazdığını okuyamaz ve okuduğunu yazamaz adamlardandır. «Sen yapamıyorsun» diye bunların değiştirilmesi imkânı da yoktur. Kuva-yı Seyyare’nin şimdiye kadar olduğu gibi gelişigüzel idare edilmesi zarurîdir… Aslında, Kuva-yı Seyyare, disiplin ve düzene sokulmak şöyle dursun, böyle bir düşüncenin doğmakta olduğunu sezdiği anda dağılır. Rica ederim, bu yazdığım şeyleri bir şeye yormayınız…»


 149) Bütün Kuva-yı Seyyare ve Kütahya Bölgesi Komutanı.
150) Tedabir-i Örfiye’ye.

Tevfik Cephe Komutanını tanımıyor

Efendiler, tam bu günlerde, düşmanın, Bursa Cephesi ilerisinde, İznik yakınlarında bir faaliyeti hissedildi. Cephe komutanı bizzat oraya giderek yakından tedbirler almaya mecbur oldu. Onun için 28 Kasım 1920 tarihinde Kuva-yı Seyyare Komutanı Tevfik Bey’e cevap verirken: «Bu gün Bilecik’e gidiyorum. Dönüşte sizinle nerede karşı karşıya oturup görüşmek mümkün olur?» sorusunu sormuştu.

Cephe komutanına cevap verilmemişti. Cephe komutanı, İznik durumuna karşı, tedbir ve tertibat almakla meşgul bulunduğu sırada, Kuva-yı Seyyare Komutanlığı’ndan savaş raporları gelmeye başlamış… Sebebi sorulmuş:

«Raporlar gerektiği zaman Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na yazılmıştır. İmza: Yüzbaşı Tahsin» telgrafı alınmış.

Efendiler, bir cephe komutanı için, cephesinin bir kısmında geçen olaylardan bilgi alamamak ne kadar güç bir durumdur. Böyle bir belirsizlik içinde kalmak, bütün cephenin idaresini yanlış yola sürükleyebilir. Düzeltilmesi imkânsız tehlikeli durumlara yol açabilir. Cephe Komutanı İsmet Paşa, 29 Kasım 1920 tarihinde, durumu Ankara’da bulunan Kuva-yı Seyyare Komutanı Ethem Bey’e yazarak, raporlar için vekilinin uyarılmasını bildiriyor.

İsmet Paşa, 29 Kasım 1920’de, bize şu telgrafı gönderdi:
Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na
Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’na

1 — Kuva-yı Seyyare Komutanlığı, 27.11.1920 akşamından beri Cephe Komutanlığına rapor vermemektedir.

2 — Bu gün Ethem Bey’den, vekilini uyarmasını rica ettim. Düşmandan geri alınan yerlerin idaresi için kurulan Simav Bölgesi Komutanlığı dolayısıyla, Tevfik Bey’in üzüntü duyduğunu bildiren Ethem Bey’den bu gün bir telgraf almış ve cevap vermiştim. Durumda dikkati çekecek ölçüde bir olağanüstülük varsa da, geniş bilgim yoktur. Oraca alınan bilgilerin gönderilmesini rica ederim.

Efendiler, Batı Cephesi Komutanlığı ile Kuva-yı Seyyare Komutanlığı arasında geçen yazışmaları ve ortaya çıkan durumu nasıl öğrendiğimi müsaade buyurursanız açıklayayım :

Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili Tevfik Bey tarafından İsmet Paşa’ya yazılan, asker kaçakları ile casusların İstiklâl Mahkemesi’ne karşı olduğunu ve Kuva-yı Seyyare’nin sol kanadının yirmi dört saate kadar 12’inci Kolordu’ca emniyete alınmayacak olursa, kuvvetini Efendiköprüsü’ne çekeceğini bildiren telgrafları, bana Ankara’da bulunan Ethem Bey verdi. Ben tabiî olarak bu telgrafları anlamlı buldum.

Kuva-yı Seyyare’nin durumunda tedbir alınmasını gerektiren dikkate değer bir hal gördüm. Onun için, İsmet Paşa’ya çektiğim ve bu telgrafları Ethem Bey vasıtasıyla öğrendiğimi bildirdiğim 25 Kasım 1920 tarihli telgrafta, «Tevfik Bey’in, önem verdiğim bu müracaatına karşı ne şekilde cevap verildiğinin ve ne gibi tedbirler alınmış olduğunun bu gece bildirilmesini rica ederim» demiştim.

İsmet Paşa, arada geçen yazışmayı olduğu gibi bildirdi.

Efendiler, bir taraftan da, 28 Kasım 1920 tarihinden başlayarak, Kuva-yı Seyyare’nin sabah ve akşam raporları, «Umum Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili Mehmet Tevfik imzasıyla doğrudan doğruya bana bildirilmeye başladı. Tevfik Bey’e şu şifreli telgrafı yazdım:

Ankara, 29/30.11.1920
1’inci Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili
Tevfik Beyefendi’ye
İki üç günden beri doğrudan doğruya bana göndermekte olduğunuz raporların son maddesinde, Batı Cephesi Ordu Komutanlığı’na verilmiş olduğu kaydının bulunmadığı dikkatimi çekti. Bir yanlışlık mıdır, yoksa bir sebebe mi dayanmaktadır? Bu konuda bilgi verilmesini rica ederim.

Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı
Mustafa Kemal

Bu telgrafıma Tevfik Bey’den cevap almadım. Fakat Ankara’da bulunan Ethem Bey’den rahmetli Hayati Bey’e şöyle bir yazı gönderildi:
30.11.1920
Hayati Bey Kardeşime

Tevfik Bey’le İsmet Beyefendi arasındaki anlaşmazlığın sebepleriyle, bu konuda her ikisiyle yaptığımız yazışmaları olduğu gibi takdim ediyorum. Lutfen Paşa Hazretleri’ne gösterilip okunarak yanlış bir kanaata meydan verilmemesini rica ederim, efendim.

Kuva-yı Seyyare ve Kütahya Bölgesi
Komutanı
Ethem

Efendiler, bu yazıya ilişik olan telgraflarda dikkati çeken noktalar şunlardı:

Tevfik Bey, kardeşine diyor ki: «Simav Bölgesi Komutanlığı’na kesinlikle ihtiyaç yoktur. Bu bölge komutanının Eskişehir’e dönmesi için şimdi emir verdim.» Tevfik Bey, İsmet Paşa’nın halka hitaben yayınladığı bildirisini de şöyle yorumluyordu:
«Bu bildiri, bulunduğumuz yerlerde bizim adaletsiz, emniyetsiz ve namussuzcasına hareket ettiğimizi ilân ediyor… Kuva-yı Seyyare, bunu kesinlikle kabul etmez. Bu konular aydınlanıncaya kadar, Kuva-yı Seyyare, Batı Cephesi Komutanlığı’nı tanımayacaktır.»

Bunun üzerine, Ethem Bey, İsmet Paşa’ya yazdığı telgrafta, kardeşinin üzüntüsünden söz ettikten sonra, bu işlerin kendisinin dönüşünden sonraya bırakılmasını rica ediyor. Kardeşine de, durumu Batı Cephesi Komutanlığı’na yazdığını, ancak kendisinin de ölçülü ve nezaketli davranması ve mukabele etmesi gerektiğini bildiriyor. Tevfik Bey, 28 Kasım 1920’de Ethem Bey’e yazdığı karşılık telgrafında:

«Namusumuzla oynayan Batı Cephesi Komutanı’nı bundan böyle âmir olarak tanımayacağımı ve Simav’a gönderdiği komutanına, bu gün yanındakilerle birlikte Eskişehir’e dönmesi için emir verdiğimi…. yazmıştım» dedikten sonra «Bu hususta başka bir şey düşünemem ve düşünebilmek imkânı da yoktur, efendim» diyordu.

Tevfik Bey’in kardeşine çektiği yine aynı tarihli bir telgrafında da:

«…… En ufak bir şey hissedersem bu yeni kurulan komutanlığın bütün mensuplarını gözaltında Batı Ordusu’na iade edeceğim. Batı Ordusu Komutanı İsmet Bey’in bu cephe komutanlığını idare edemeyeceğini anlıyorum» denilmekte idi.
Efendiler, bundan sonra, Kuva-yı Seyyare’nin savaş raporları Ankara’da Ethem Bey’e geliyor ve Ethem Bey tarafından Batı Cephesi’ne gönderiliyormuş.

Bundan başka, Kuva-yı Seyyare Komutanlığı, Batı Cephesi haberleşmelerine sansür koymuş. Telgraf ve telefon hatlarının Kuva-yı Seyyare Komutanlığı’nın haberleşmeleriyle meşgul olduğundan söz edilerek, cephe ile haberleşmeler açık ve resmî şekilde yasaklanmış. Aynı zamanda, Kuva-yı Seyyare’nin Eskişehir dolaylarına saldıracağı söylentisi yayılmıştır.

Ethem ve Tevfik kardeşlerle kendileri gibi düşünen bazı arkadaşlarının millî hükumete isyanı

Saygıdeğer Efendiler, bu durumu hep birlikte incelemeye yardım edecek kadar bilgi arz ettiğimi sanıyorum. Kolaylıkla anlaşılmakta idi ki, Ethem ve Tevfik kardeşlerle, kendileri gibi düşünen bazı arkadaşları, millî hükumete karşı isyana karar vermişlerdi. Bu kararlarının uygulanması için Tevfik Bey cephede bahane ararken ve kuvvetlerini cepheyi terk ederek toplarken, Ethem Bey, milletvekili olan kardeşi Reşit Bey ve daha birtakımları da siyasî yoldan çalışıyorlardı.

İsyan plânında başarılı olabilmek için, her şeyden önce, buna engel sayılan Batı Cephesi’ndeki ordunun başında bulunan komutanın itibar ve makamından düşürülerek orduya hâkim olunması gerekiyordu. Ondan sonra da Meclis kamuoyunu tamamiyle kendi lehlerine çevirerek komutan, bakan veya hükumet düşürmekte kolaylık sağlamak önemli bir noktaydı. İşte bu maksatlarla çalışmakta olduklarına bizde şüphe kalmamıştı.

Ethem Bey’in, İsmet Paşa’ya ve kardeşi Tevfik Bey’e yazdığı telgraflarda kullandığı yumuşak ve nazik bazı kelimelerin, biraz daha zaman kazanmak maksadına dayandığına ve bu meseleyi İsmet Paşa ile Tevfik Bey arasındaki anlaşmazlıktan doğan bir üzüntü dolayısıyla, en sonunda Tevfik Bey’in öfkesine hâkim olmayarak biraz ileri gitmesinden ibaret gösterip, kendilerinin pek yumuşak başlı ve alçak gönüllü olduklarını bir zaman için daha göstermeye çalıştıklarına hükmetmemek mümkün değildi. Biz de durumu olduğu gibi ciddî saydık. Siyasî ve askerî tedbirlerimizi ona göre uygulamaya başladık.

Efendiler, arz etmeliyim ki, gerek cephede gerek Ankara’da her bakımdan ihtiyaç duyulan tedbirleri aldırmıştım. Ethem ve kardeşlerinin isyanından asla çekinmiyordum. İsyan ettikleri takdirde yola getirilip cezalandırılacaklarına şüphem yoktu. Onun için pek serin ve geniş hareket ediyordum.

Mümkün olduğu kadar kendilerini nasihatle yola getirmeye ve saygılı olmaya çalışmayı, bunu başaramadığım takdirde, kamuoyunda daha çok açıklık kazanacak olan saldırganca faaliyet ve hareketlerinin gerektirdiğini yapmayı tercih ediyordum.

Bu düşünceyle, 2 Aralık 1920 tarihinde, Ankara’da bulunan Ethem ve Reşit Bey’lerle diğer bazı kimseleri de yanıma alarak bizzat Eskişehir’e gitmeye ve orada İsmet Paşa ile de birleşerek yüzyüze konuşmaya ve anlaşmaya karar vermiştim.

Ethem Bey’in bu geziye benimle gitmekten çekineceğini tahmin ediyordum. Halbuki, Ethem Bey’i de birlikte alıp götürmek bence pek gerekliydi. Bunun için istekli olsun olmasın, Ethem Bey’i de birlikte götürmek veyahut ısrarı halinde ona göre bir tutumu benimsemek üzere gereken tedbirlerin alınmasını da emretmiştim.

Gerçekten de, ertesi günü, Ethem Bey hastalığını ileri sürerek birlikte seyahat edemeyeceğini bildirdi. Doktor Adnan Bey de Ethem Bey’in rahatsızlığının seyahate engel olduğunu söyledi. Israr ettim. Nihayet 3 Ekim 1920 akşamı özel bir trenle Eskişehir’e hareket ettik. Ethem ve kardeşi Reşit Bey’lerden başka yanımızda bulunan arkadaşlardan başlıcaları şunlardı:
Kâzım Paşa, Celâl Bey, Kılıç Ali Bey, Eyüp Sabri Bey, Hakkı Behiç Bey, Hacı Şükrü Bey.

3 Aralık 1920 sabahı, erkenden, henüz ben uykudayken tren Eskişehir’e vardı. Daha önce İsmet Paşa’nın henüz Bilecik’te bulunduğu anlaşılmış olduğundan Eskişehir’de durmayıp Bilecik istasyonuna gitmeye karar vermiştik. Eskişehir’de uyandığım zaman, trenin niçin durduğunu ve yoluna devam etmediğini sordum.

Yaverlerim, arkadaşların sabah kahvaltısı yapmak üzere istasyonun karşısındaki lokantaya gittiklerini ve şimdi gelmek üzere bulunduklarını söyledi. Çabuk gelmeleri için haber gönderilmesini istedim. Birkaç dakika sonra «hazırız» denildi. «Bütün arkadaşlar geldi mi?» dedim. Bunun üzerine yapılan araştırmadan anlaşıldı ki, herkes hazırdı ama Ethem Bey bir arkadaşıyla birlikte ortada yoktu. Derhal Ethem Bey’in kaçırıldığına hükmettim.

Fakat bunu kimseye söylemedim. Yalnız, «o halde, dedim, Ethem Bey olmaksızın bizim Bilecik’e gitmemizde bir fayda yoktur. İsmet Paşa’yı da buraya çağırırız.»

İsmet Paşa da, telgraf başında yapılan özel bir görüşmeden sonra, Eskişehir’e hareket etti. Daha önce, yalnız ve özel olarak görüşmemiz gerekli olduğundan ben de bir iki istasyon ileri giderek buluştuk. Birlikte 4 Aralık 1920 akşamı Eskişehir’e geldik. Orada bekleyen arkadaşlarla hep birlikte bir lokantada yemek yedik.

Ethem Bey yoktu. Nerede olduğunu kardeşinden sordum. Rahatsız, yatıyor dedi. O gece İsmet Paşa’nın karargâhında Kâzım Paşa, Celâl Bey, Hakkı Behiç Bey de hazır olduğu halde, Reşit ve Ethem Bey’lerle konuşacaktık. Onun için Reşit Bey, Ethem Bey’in hasta olduğunu söylerken, görüşmek üzere karargâha gelebileceğini de ilâve etmişti. Yemekten sonra karargâha gittik, fakat Ethem Bey gelmemişti. Reşit Bey’e ne vakit geleceğini sordum. Verdiği cevap şuydu: Ethem Bey şu dakikada kuvvetlerinin başındadır!

Bu habere rağmen sakin olmayı ve görüşmeyi tercih ettik.

Şu noktayı da belirtmeliyim ki, ben Eskişehir’e resmî bir sıfatla gitmemiştim. Orada hazır bulunan bazı arkadaşların yanında, İsmet Paşa ile olan görüşme ve konuşmalarımızı, tarafsız bir arkadaş sıfatıyla yaptığımı söylemiştim. İsmet Paşa, durumu, aralarında geçen haberleşmeleri, Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili olarak Tevfik Bey’in aldığı serkeşçe tavrı anlattı. Reşit Bey, kardeşleri ve kendi adına cevap veriyordu.

Reşit B ey, pek kaba ve saldırganca konuşmaya başladı. Kardeşlerinin birer kahraman olduklarını, hiç kimsenin emri altına girmeyeceklerini, bunu böylece kabul etmeye herkesin mecbur olduğunu pervasızca söylüyor; ordu, disiplin, komuta ve hükumet kavramlarıyla bunların gereklerine dair ileri sürülen görüşlere kulak bile vermiyordu.

Onun üzerine, ben dedim ki: «Bu dakikaya kadar sizinle eski bir arkadaşınız sıfatıyla ve sizin lehinizde bir sonuç almak için samimî bir duyguyla görüşüyordum. Bu dakikadan itibaren arkadaşlık ve yakınlığım son bulmuştur. Şimdi karşınızda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükumeti’nin Başkanı bulunmaktadır.

Devlet Başkanı olarak, Batı Cephesi Komutanı’na, durumun gereğini yerine getirmek üzere yetkisini kullanmasını emrediyorum.» Hemen İsmet Paşa da dedi ki: «Emrimde bulunan komutanlardan herhangi biri bana karşı gelmiş olabilir. Ben onu yola getirmeye ve cezalandırmaya muktedirim. Bu konuda daha kimseye karşı aczimi itiraf etmiş ve hiç kimsenin bana ait olan bu görevin kolaylıkla yerine getirilmesi için yardımını rica etmiş değilim.

Ben durumun gerektirdiği işleri yaparım.»

Tarafımdan ve İsmet Paşa tarafından alınan bu ciddî tavır üzerine, avazı çıktığı kadar bağırırcasına konuşan Reşit Bey, derhal şimdi; ileri gitmekte acele edilmemesini, kendisi kardeşlerinin yanına giderse bir uzlaşma çaresi bulabileceğini söyledi. Bundan bir sonuç çıkmayacağı, maksadın kardeşlerine durumu anlatmak ve zaman kazanmak olduğu meydandaydı.

Buna rağmen Reşit Bey’in bu teklifini kabul ettik. Ertesi günü, İsmet Paşa’nın hazırlatacağı özel bir trenle Kütahya’ya kardeşlerinin yanına gitmesi uygun görüldü. Kâzım Paşa’nın da Reşit Bey’le birlikte gitmesi yerinde bulundu. Hareket ettiler.

Bilecik Görüşmesi

Saygıdeğer Efendiler, müsaadenizle bu hikâyeyi şimdilik burada bırakacağım. Aynı günde, yani 5 Aralık 1920’de Bilecik istasyonunda bekleyen Ahmet İzzet Paşa hey’etine temas edeceğim: Hatırınızdadır ki, İzzet Paşa’nın istek ve teklifi üzerine, kendileriyle Bilecik’te görüşülmesine karar verilmişti.

Hey’et, ayın dördünden beri beni Bilecik istasyonunda bekliyordu. Bu hey’et, İzzet ve Salih Paşa’larla elçilerden Cevat, Ziraat Nâzırı (151) Hüseyin Kâzım, Hukuk Müşaviri Münir Bey’lerden ve Hoca Fatin Efendi ‘den kurulmuştu.

Bilecik istasyon binasının bir odasında birleştik. İsmet Paşa da beraberdi. Görüşme şöyle geçti: Ben, ilk söz olarak «Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükumeti Başkanı» diye kendimi tanıttıktan sonra: «Kimlerle müşerref oluyorum?» sorusunu yönelttim.
Salih Paşa, benim maksadımı kavrayamadığı için, kendisinin Bahriye ve İzzet Paşa’nın da Dahiliye Nâzırı olduğunu söylemeye çalışırken, ben derhal, İstanbul’da bir hükumet ve kendilerini o hükumetin üyeleri olarak tanımadığımı; eğer İstanbul’daki bir hükumetin nâzırları olarak görüşmek istiyorlarsa, kendileriyle görüşmekte mazur olduğumu bildirdim. Ondan sonra kimlik ve yetki söz konusu edilmeden görüşülmesi uygun bulundu.

Konuşmanın bazı safhalarında, Ankara’dan bizimle birlikte gelen bazı milletvekili arkadaşları da bulundurdum. Birkaç saat süren konuşmadan, gelen kimselerin esaslı hiçbir bilgi ve kanaate sahip olmadıkları anlaşıldı. Sonunda, kendilerine İstanbul’a dönmelerine izin vermeyeceğimi ve beraberce Ankara’ya gideceğimizi bildirdim.


151) Tarım Bakanı.

İzzet ve Salih Paşalar Ankara’da

Zaten beklemekte olan trenle hareket edildi. 6 Aralık 1920’de Ankara’ya geldik. İstanbul’dan gelen hey’eti itirazlarına rağmen alıkoymuştum. Fakat bunu ilân etmeyi yararlı bulmadım. Çünkü, İzzet ve Salih Paşa’larla diğerlerinden millî hükumet işlerinde yararlanarak haysiyetlerini korumak istedim.

Bu maksatla, Ankara’ya gelir gelmez basına verdiğim resmî bildiride, adı geçen kimselerin Büyük Millet Meclisi Hükumeti’yle görüşme yapmak bahanesiyle İstanbul’dan çıktıklarını, memleketin iyilik ve selâmeti için daha yararlı ve daha etkili bir şekilde çalışmak üzere bize katıldıklarını ilân ettirdim.

Efendiler, bizim İzzet Paşa hey’etiyle Bilecik – Ankara yolu üzerinde bulunduğumuz 5/6 Aralık 1920 tarihinde Reşit Bey’den, Kütahya’ya vardığını, ertesi günü Tevfik Bey’le görüşeceğini, Ethem Bey’in de oraya geldiğini bildiren fakat daha olumlu bir anlam taşımayan bir telgraf aldım.

Dört gün sonra da Reşit Bey’in, geri dönerken Eskişehir’den gönderdiği 9 Aralık tarihli bir telgrafında: «Tevfik ile olan mesele iyi bir sonuca bağlanmıştır» denildikten sonra, «Fakat tanımak ve tanıtmak istediğimiz kimselerin basit ve zamana uygun olarak düşünememelerine veya düşünemediklerine binbir işaret konmuştur» ibaresi okunmaktaydı.

Reşit Bey tarafından, Eskişehir’deki Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya da, meselenin çözüme bağlandığı, haberleşmenin sağlandığı ve Simav Bölgesi Komutanının yerine gönderilebileceği söylenmişti.

9 Aralık 1920’de Ethem Bey’den de aldığım bir şifreli telgrafta, meselenin İsmet Paşa tarafından maksatlı ve zamansız olarak çıkartılmış olduğu anlatılmak isteniyordu. Sözde almakta olduğu bütün tedbirlerden ve yaptığı düzenlemelerden o zaman Başyaverim bulunan Salih Bey’in de aynen haberdar edildikleri belirtiliyordu.

Benim kuruntuya düşürüldüğümü delilleri ile haber aldığını yazıyordu. Ondan sonra inandırıcı birtakım sözlerle, Kuva-yı Seyyare’den olup da Maden’den katılmak üzere geri dönen fakat Genelkurmay’ın emriyle Güney Cephesi’ne gönderilen bir müfrezesinin kendi emrine verilmesini ve Kuva-yı Seyyare’nin Fuat Paşa zamanında seyyar jandarma teşkilâtı gereğince bütçeye dahil edildiğini ileri sürerek fazla para koparmak istediği anlaşılıyordu.

Benim üç gün sonra buna verdiğim inandırıcı cevapta: «Son günlerin beklenmedik olaylarının beni kuruntuya değil, kararsızlığa düşürdüğünü itiraf ederim» dedikten sonra: «… genel durumumuzun uyum ve düzenini bozmakta hiç kimseye göz yummamasını» bildirdim.

Ethem ve kardeşleri zaman kazanmak için bizi yanıltmaya çalışıyorlardı

Gerçekte mesele çözülmemişti. Yapacağım açıklamalardan anlaşılacaktır ki, Ethem Bey ve kardeşleri zaman kazanmak için bizi yanıltmaya çalışıyorlardı. Maksatları mümkün olabildiği kadar yeniden kuvvet toplamak; Düzce’de bulunan Sarı Efe kuvvetleriyle Lefke’de bulunan Gök Bayrak taburunun kendilerine katılmasını ve Demirci Mehmet Efe’nin de kendileriyle birlikte isyan etmesini sağlamak; bir yandan da cephe komutanlarını değiştirmek, ordudaki subay ve erlerin kendilerine karşı koymamaları için propagandaya fırsat bulmaktı.
Gerçekten de, Simav ve Bölgesi Komutanı, Simav’a gitmek üzere Kütahya’dan geçerken, Ethem ve Tevfik Bey’ler tarafından durdurulup, kendi emirleri altında ve gösterecekleri yerde hizmet ettirilmek üzere Kütahya’da kalması emredilmiştir. Bu emirlerinin onaylanması gereğini de 10 Aralık 1920’de Cephe Komutanlığı’ndan istemişlerdir. Görülüyor ki, her şey yoluna girdi denildiği halde, başlangıçtaki itaatsizlik durumu aynen devam etmekteydi.

Ethem Bey, Konya, Ankara, Haymana dahil her tarafa ellerinde özel şifreler bulunan ve «irtibat subayı» adını taşıyan birtakım memurlar göndererek yeniden silâh ve hayvan toplamaya başladı. Bunlara verdikleri görev ve hükumet memurlarına yaptıkları tebligat hakkında bir fikir edinmek üzere, örnek olarak, 7 Aralık 1920’de Ankara’nın kuzeyindeki Kalecik Kaymakamına gönderdiği yazıyı aynen okuyayım:

Kütahya, 7.12.1920
Kalecik İlçesi Kaymakamlığı Yüksek Katına

Kuva-yı Seyyare müfreze komutanlarından olup aşağıda kimliği yazılı İsmail Ağa, zâtıâlinizin ilçesi dahilinde Kuva-yı Seyyare’ye bağlı izinli ve izinsiz mücahitlerle yeniden silâh ve hayvan toplayarak bize katılacak olan vatanseverleri alıp getirmek üzere görevlendirilerek Kalecik’e gönderilmiştir. Kendisine vatan için gerekli her türlü yardımın yapılmasını ve kolaylık gösterilmesini rica ederim, efendim.

Umum Kuva-yı Seyyare Kütahya
Havalisi Komutanı
Ethem

Batı Cephesi Komutanı’nın, Kuva-yı Seyyare Komutanlığı’ndan eldeki cephane miktarını ve son Gediz savaşında ne kadar topçu cephanesi sarf edildiğini sorması üzerine, Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili Tevfik imzasıyla 11 Aralık 1920’de «bu yazışınızdan bize güvenmediğinizi anlıyorum. Cephane ne yenir ne içilir; ancak düşmana atılır. Böyle bir güven meselesi akla geliyorsa, cephane göndermeyebilirsiniz» şeklinde cevap verilmekte idi.

Efendiler, burada ufak bir noktaya dikkatinizi çekeyim. Görüyorsunuz ki, Ethem Bey, cephede ve kuvvetinin başında olduğu halde, Tevfik Bey yine vekil olarak yazışma ve işlemler yapıyordu. Bir tek kuvvet üzerinde aynı yetkide iki ayrı komutan…
Cephe Komutanı, 13 Aralıkta, sorulan soru ve alınan cevap suretlerini bilgi için bana göndermişti.

Hükumetçe, anahtarı olmayan şifrelerle özel şifreler kullanılması genellikle yasaklanmıştı. Halbuki, Ethem Bey’in özel memurları ve milletvekillerinden bazı arkadaşları, bu yasağa uymadan şifre haberleşmelerine devam etmekte idiler. Pek tabiî bunlara engel olundu. Bunun üzerine, Ethem Bey, İsmet Paşa’ya yaptığı 13/14 Aralık 1920 tarihli bir müracaatında: «Bazı ihtiyaçlar ve benzeri eksikler için Ankara ve Eskişehir Kuva-yı Seyyare irtibat subaylarına çekilen telgrafların durdurulmakta olduğu anlaşılmıştır.

Haberleşmelerimizin yasaklanması veya güçlüğe uğratılması şeklindeki işlemlere lütfen son verilmesini rica ederim» diyordu. Halbuki, irtibat subaylarının açık haberleşmeleri yasaklanmamıştı. Yasaklanan, özel şifreli haberleşmeydi.

Ethem Bey’in sözünü ettiği Ankara ve Eskişehir’deki subayların hiçbir haberleşmeleri yasaklanmış ve bu subaylar tarafından da
Ethem Bey’e şikâyette bulunulmuş değildi. O günlerde, Eskişehir’e çektirilmeyen bir özel şifre vardı. Fakat o, komutan ve milletvekili diye imza atan Ethem Bey’in bir arkadaşının şifresi idi. Onun için İsmet Paşa, Ethem Bey’e verdiği cevapta bunu kendisine haber verenin kim olduğunun bildirilmesini istemişti;

Çerkez Ethem hükumetin kanunlarını tanımıyor

Efendiler, başlıbaşına dikkati çeken bir muameleyi de burada belirteyim. Bu tarihlerde Kütahya’da Mutasarrıf Vekili Kadı Ahmet Asım Efendi adında bir zat bulunuyordu. Kütahya’da Mevki Komutanı ünvanıyla Ethem Bey tarafından tayin edilmiş Abdullah Bey adında da biri vardı. Bu komutan, kaçak asker ailelerinden bazılarını sürgün edilmek üzere Kütahya Mutasarrıf Vekili Ahmet Asım Efendi’ye gönderir. Mutasarrıf Vekili, sürgün işlemlerinin son çıkarılan kanun gereğince, İstiklâl Mahkemesi’ne ait olduğunu bildirerek evrakı komutanlığa geri gönderir.

Bunun üzerine, Mevki Komutanı, Mutasarrıf Vekili’ni gece vakti makamına getirtmeye kalkar. Mutasarrıf Vekili, gece meşgul olduğundan sabahleyin görüşebileceğini bildirir. Komutanın gönderdiği erler, Mutasarrıf Vekili’nin evinin harem kapısını kırmak suretiyle zorla içeri girerler ve kendisini hakaret edici sözler söyleyerek alıp götürürler.

Sorguya çektikten sonra, aynı gece silâhlı bir müfrezeyle on dört saat uzaklıkta bulunan Kuva-yı Seyyare Komutanı’nın huzuruna getirirler. Ondan sonra da Kütahya’dan çıkararak uzaklaştırırlar. Kadı olmak ve Mutasarrıf Vekili bulunmak dolayısıyla, çeşitli Bakanlıkların büyük bir memuru durumunda olan bir kimsenin uğradığı bu saldırı ve karşılaştığı ağır muamele, şüphesiz doğrudan doğruya hükumete yöneltilmiş bulunuyordu. Bu olay üzerine, Meclis’te, hükumete gensoru açıldı.
İlgili Bakanlıklar, Cephe Komutanlığı’ndan suçluların Harp Divanı’na verilmelerini istediler. Cephe Komutanı’nın, Kuva-yı
Seyyare Komutanlığı’nca soruşturma yapılıp sonucunun bildirilmesini isteyen telgrafına, 19 Aralık 1920’de «Umum Kuva-yı
Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutan Vekili Mehmet Tevfik» imzasıyla gelen cevapta: «Abdullah Bey her ne yapmışsa tarafımdan
verilen kesin emir üzerine yapmıştır ve yapmaya da mecburdu. Bu konunun gerekçesi ilgili Bakanlıklara arz edilmişti… Kendisinin geri dönmesi için kesin emir verildiği zâtıâlîniz tarafından bildiriliyor. Döndüğü takdir de… mutlaka idam edeceğim…» deniliyordu.

Efendiler, milletin vekillerinin emriyle görevine iade edilmek istenen bir memurun idam edileceğinin bildirilmesi, elbette Anayasa ve kanun hükümleriyle bağdaştırılamazdı. 13 Aralık 1920 günü Ethem Bey, Ankara’daki kardeşi Reşit Bey’le, makina başında açık telgraflarla uzun uzadıya görüştü. Bu görüşmelerin özeti şuydu: «Ethem Bey, bu konunun mutlaka Meclis’te görüşülmesini sağlayınız. Sarı Efe denilen Edip’in kendi müfrezesiyle Gök Bayrak taburuna katılması için haber gönderiniz.

 Meclis vasıtasıyla komutanları çektiriniz. Meclis kararıyla olmadığı takdirde, bir yolunu bulup bunu hemen sağlayınız» diyor; «patlatacağı bombaları ta İngilizlerin işiteceğini ve bunun patlamasının da pek yakın olduğunu» söylüyor. Reşit Bey’in verdiği cevaplar arasında da dikkati çeken şu sözler yer alıyordu: «Kuva-yı Seyyare’nin düşmana karşı savunma yapmamasını, bunu tümenlere bırakmasını ve Edip’le bizzat haberleşmesini, buna engel olunduğu takdirde Cephe Komutanı’yla yeniden ilgisini kesmesini» söylüyordu.

Reşit Bey, bu haberleşmelerle ilgili telgrafları olduğu gibi bana gönderdi. Kendisi yanıma gelmedi. Zaten Eskişehir’den Kütahya’ya gidip döndükten sonra yanıma gelmemişti.

Kendisini yanıma çağırttım. Ne istediklerini sordum… «Cephe komutanlarını değiştiriniz» dedi. «Yerine koyacak adamlarımız yoktur» dedim. «Beni tayin ediniz, ben daha iyi yaparım» dedi. «Cephe komutanlarını değiştirmek önemli bir meseledir. Genel durumumuzu zayıflatır. Böyle bir teklifi kabul etmek kolay değildir. uygun da düşmez» cevabını verdim.

Aynı gün, yani 13 Aralık 1920’de Ethem Bey’e yazdığım bir telgrafta, Reşit Bey’le makina başında yapılan haberleşmeleri okuduğumu söyledikten sonra, bu konunun resmen Meclis’e getirilmesinin ve görüşülmesinin uygun olmadığını, Edip’in yerinden oynatılmasının da doğru bulunmadığını bildirdim. Aynı tarihte, Ethem Bey verdiği cevapta konunun ciddî olduğunu söyleyerek komutanlar aleyhine sözler sarfediyordu.

Efendiler, Ethem ve kardeşleri cephede bulunan komutanları beğenmiyorlar, onların emirlerine uymuyorlar. Bakanlıkları ve hükumeti tanımıyorlar. Yalnız sözde bana itaat ediyorlar ve Meclis’i de kendi isteklerine göre harekete geçireceklerini umuyorlar. Bana ve Meclis’e karşı hoş görünerek, büyük bir gayretle hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı.

Ethem Bey, 18/19 Aralık tarihli bir telgrafıyla da, yine Edip’in müfrezesiyle kendisine katılmasının sağlanmasını benden rica ediyordu. İsteğini haklı göstermek için de diyordu ki:

«Anadolu’daki isyan hareketlerinin bastırılması sırasında, durum icabı Biga dolaylarında bıraktığım ve sonradan geçici olarak Düzce’ye gönderilen Birinci Kuva-yı Seyyare’ye bağlı ve büyük bir kısmı İzmir ve dolayları gönüllülerinden oluşan 250 süvari, 200 piyade, bir dağ topçu takımı, iki makineli tüfek, 30 kişilik karargâh süvari erlerinden kurulu Edip Bey müfrezesinden, İzmir sınırına yaklaşmamız dolayısıyla daha çok yararlanılacağı tabiidir.

Bununla birlikte, sürekli müracaat yapılmakta olduğundan ve Edip Bey tarafından, o bölgede güvenliğin tam olarak sağlandığı bildirildiğinden, bu bölgenin uygun görülecek başka bir birliğe teslim edilerek, Edip Bey’in müfrezesinin savaş vasıtalarıyla birlikte Kuva-yı Seyyare’ye katılması hususunun ilgili makamlara emir ve havalesini rica ederim.»

Efendiler, bu telgrafta ileri sürülen düşüncelere, en tecrübesiz ve en basit muhakemeli birinin bile inanabileceği kabul edilebilir mi? Kütahya’da bulunan bir zat, bana, İzmir sınırına yaklaşmaktan söz ediyor. Düzce ve dolaylarında durumun güvenilir olduğunu benden daha iyi haber alıyor.

Edip Bey müfrezesinin kuvvetini ayrıntılı olarak saydıktan sonra, bu müfrezenin savaş vasıtalarıyla birlikte kendisine katılması ricasının bence kabul edilebilir bulunacağını zannediyor.

Bu telgraf üzerine, 19 Aralık 1920’de, Düzce’de bulunan Müfreze Komutanı Edip Bey’e özel olarak bizzat yazdığım telgrafta, Ethem Bey’in isteğinden ve bunun kendisince istendiğinin bildirildiğinden bahsederek, müfrezenin o bölgede kalmasına kesin olarak ihtiyaç bulunduğunu da belirttim.

Edip, 19/20 Aralık 1920’de verdiği cevapta, müfrezesinin o bölgede kalmasının zaruri olduğunu bildirdi. Buna, müfrezesinin Kuva-yı Seyyare’deki kimseler gibi aynı ödenekle çalıştırılmalarının sağlanması istirhamını ekleme fırsatını da kaçırmamıştı.
Efendiler, Ethem ve arkadaşları, Ankara yakınında Haymana’da da ayrıca bir kuvvet toplamaya teşebbüs ettiler.

Hırsızlık suçundan Ankara’da tutuklu iken sonradan serbest bırakılan Van göçmenlerinden Musa Beyzâde Abbas adında, biri, elinde bir belge ve beş on kişiyle birlikte Haymana bölgesinde adam toplamaya başladı. Bu adam 19 Aralıkta yakalanabilmiş ve Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne verilmişti.

Bunu yakalamak ve adamlarını dağıtmak için çabucak özel bir tertibat almak lâzım geliyordu. Bu maksatla, Haymana’ya şimdi milletvekili bulunan Recep Zühtü Bey komutasında özel bir kuvvet gönderilmişti.

Recep Zühtü Bey, Abbas’ı üç arkadaşıyla birlikte yakaladıktan sonra, büyük bir saldırıya uğrayacağını pek muhtemel gördüğünden, tutukluları, yolunu değiştirerek Polatlı üzerinden trenle Ankara’ya getirmeye mecbur olmuştu.

Demirci Efe de harekete geçiyor

Efendiler, Demirci Efe, Ethem Bey’le haberleştikten sonra özel bir tavır takındı. Bu sezilir sezilmez, Güney Cephesi’nde bulunan Refet Bey süvarileri, derhal üzerine gönderildi. 15/16 Aralık 1920’de Dinar yakınındaki İğdecik köyünde, bir gece baskınıyla Efe’nin kuvvetleri dağıtılmış… Kendisi beş on kişiyle kaçmış.

Efe, çok sonra bize sığınarak affedilmiştir.
Efendiler, Reşit Bey, 20/21 Aralık gecesi evinde dört kişiye, ordu birlikleriyle Kuva-yı Seyyare arasında bir çatışma çıktığı takdirde, subaylarımızla erlerimizi yanıltma görevi veriyordu. Bu dört kişi şunlardı: Yeni Dünya gazetesinden Hayri, Arif Oruç’un kızkardeşinin oğlu Nizamettin, Müşir (152) Fuat Paşa’nın oğlu Hidayet ve arkadaşı Şükrü Bey’ler… Bunlar 21 Aralıkta trenle Eskişehir’e hareket ettiler. Yanlarında Ethem Bey’in kâtibi olan birisi de vardı. Bunların içinden biri, trenin hareketinden önce, gizlice istasyondaki kaldığım binaya gelip, bana durumu bildirdi.

Bu zat, propagandayı tertip ve yönetmekle görevliymiş. Başkanları Hidayet Bey’miş. Para harcama yetkisi de ondaymış. Durumu ihbar eden, yalnız olarak Kütahya’ya gidecek, Ethem Bey’den talimat aldıktan sonra Eskişehir’e dönecekti. Diğerleri Eskişehir’de bekleyeceklerdi.

Ben bu zata: «Biz Ethem Bey ve kardeşlerine karşı sevgi duyuyoruz. Onlar boş yere telâşa düşüyorlar. Bu teşebbüslerinden üzüntü duydum. Fakat Ethem Bey’in orduda bozgunculuk çıkarmak için vereceği talimatı bilmek isterim» dedim ve arkadaşlarıyla birlikte kendilerini hareketlerinde serbest bıraktım.

Eskişehir’de İsmet Paşa’ya, Afyon Karahisar’da Fahrettin Paşa’ya bilgi verdim ve bu adamların takip edilmeleri gereğini bildirdim.

İhbarcı, ihbarlarının doğru olduğunu sonradan davranışlarıyla ispat etmiştir.

Efendiler, Kâzım Paşa, Reşit Bey’le beraber Kütahya’da Ethem ve Tevfik Bey’lerle konuşma ve görüşmelerde bulunduğu zaman, Ethem Bey’in sözlerinden, bana önemli olan noktaları şöyle özetlemişti:

1 — Ankara’daki hükumet gayeyi gerçekleştirecek durumda ve güçte değildir. Bu hükumete karşı uyuşuk davranmamız doğru olmaz.

2 — Silâhla karşı koymamızın mahiyetini kötüye yoracaklardır. Fakat sonunda başarırsam herkes bana hak verecektir.

3 — Refet Bey’le aramızda bir izzetinefis meselesi geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Refet Bey’in haysiyetine değer vererek bizimkini kırıyor. Herhalde Refet Bey’i önüme katarak Ankara’ya
kadar kovalamak isterim. Ölürsem de bu takipte öleyim.

4 — Biz çoktan bu işi yapardık. Fakat Reşit’in Ankara’da Meclis’teki durumu bizi aldatmıştır. Meclis’in ne önemi ve ne hükmü vardır?


 152) Mareşal.

Reşit orduyu yanıltmaya çalışıyor

Kâzım Paşa, bu görüşleri dinledikten sonra, «Türkiye’nin Batı Cephesi’nden başka doğuda, güneyde, merkezde de orduları vardır.

Bu orduların başında ve içinde çok değerli ve pek kudretli komutanlar ve subaylar vardır, bütün bunlarla birlikte bir millet vardır» diyerek kendilerini yatıştırmaya ve ölçülü bir duruma getirmeye çalışmıştır.

Efendiler, Reşit Bey, Meclis’te ateşli telkin ve teşebbüslerde bulunuyordu. Bir gün Meclis’te kırk elli kadar milletvekili toplanmış. Bunların cephedeki durumla ilgili bazı şüpheleri varmış. Bakanlar Kurulu’nu davet ederek bunu anlamak istiyorlarmış. Bolu milletvekili bulunan rahmetli Yusuf İzzet Paşa, bu durumu ve toplanan milletvekillerinin isteğini bana bir mektupla bildirdi. Ben toplantı hâlindeki Bakanlar Kurulu ile beraberdim.

Hükumet üyeleri, «bu şekilde toplanan milletvekillerinin herhangi bir konuda soru sormak için hükumeti davet etmesi usule uygun değildir, kabul edemeyiz» dediler. Ben bu kararı, yine Yusuf İzzet Paşa vasıtasıyla bildirmekle birlikte, şahsî görüşüm olarak şunları da ekledim: «Siz milletvekilisiniz, ben de başkanınızım. Herhangi bir konuda benimle görüşmek isterseniz, memnuniyetle kabul ederim.» Benim cevabımı, Yusuf İzzet Paşa, toplantı halinde bulunanlara bildirdiği vakit. Reşit Bey ayağa kalkarak:

«Efendiler! bu cevap göğsünüzü kapayın! demektir. Yüksek malumunuzdur ki, askerlerin göğüslerinin kapalı bulunması disiplin gereğidir.»

Reşit Bey’in, «Başkan bizi askerî disiplin altına almak istiyor» demek istediği anlaşılıyor.

Söz konusu toplantıyı düzenleyenler hiç şüphe yok ki, Reşit Bey ile bazı arkadaşlarıydı.

Reşit Bey, sözü Ankara’da bulunan İzzet Paşa hey’eti ile yaptığı temas ve görüşmelere de getirerek, «Paşalar İzmir’i, İstanbul’u kurtararak barış yapılabileceğini söylemek üzere geldikleri halde, tutuklanmışlardır.» şeklinde bir hava da yaratmıştı.

22 Aralık 1920 günü, Reşit Bey’le bakan ve milletvekillerinden on beş kadar arkadaşı hükumetteki odama davet ettim. Bu arkadaşlar arasında Celâl Bey, Kâzım Paşa, Eyüp Sabri Bey, Adnan Bey, Vehbi Bey, Hasan Fehmi Bey, İhsan Bey, Kılıç Ali Bey, Yusuf İzzet ve Emir Paşa’lar vardı. Fevzi Paşa Hazretleri de hazır bulundu.

Bu hey’ete, bu konunun bütün gelişine safhalarını, gerekli belgeleri de göstermek suretiyle, açık bir şekilde anlattım. Reşit Bey, söylediklerimin hiçbirini inkâr etmedi. Düşman saldırılarına karşı tek kuvvetin Ethem Bey’in kuvveti olduğunu ve bizim kurduğumuz tümenlerin çil yavrusu gibi dağılacaklarını söyleyerek, mutlaka Ethem Bey kuvvetinin artırılmasına ve takviyesine ihtiyaç olduğunu bildirdi.

Cevap olarak dedim ki: «Ethem Bey’in kendi komutası altında kullanabileceği kuvvetin sayısı en çok bin iki yüz, iki bin kişiden ibaret olabilir.

Bu sayı artırılacak olursa, disiplinsizlik dolayısıyla dağılıp felâkete yol açar. Her halde, memleketin mukadderatının, şahsa bağlı kuvvetlere değil, ancak Büyük Millet Meclisi’nin kanunlarına bağlı düzenli birliklere emanet edilmesi gerekir. Kuva-yı Seyyare, belirli bir kadro halinde, verilen emirlere tamamen uymak ve boyun eğmek şartıyla yararlı olabilir.»

Reşit Bey, açıklanan gerçekleri kabullenmiş gibi görünen bir tavır takındı. Bunun üzerine son bir teşebbüs olmak üzere, Reşit Bey’in bazı arkadaşlarla birlikte kardeşlerinin yanına giderek nasihatlerde bulunması kabul edildi.

Bundan sonra, nasihat vermek için gidecek olan hey’ete, meselenin çözüme bağlanabilmesi için şimdiye kadar yaptığım teşebbüslere de son vereceğimi bildirdim. Hey’et, Kuva-yı Seyyare’ye, Hükumet’in son ve kesin istekleri olmak üzere şu hususları bildirecekti:

1 — Kuva-yı Seyyare, diğer birlikler gibi emir ve komutaya tam olarak uyacak ve kanun dışı her türlü taşkınlıklardan kaçınacaktır.

2 — Kuva-yı Seyyare, kuvvetini artırmak için kendiliğinden hiçbir yerde, hiçbir şekilde adam toplamayacak ve bu maksatla gönderdiği adamların faaliyetine derhal son verecektir. Asker ihtiyacı, öteki birliklerde olduğu gibi, yapılacak müracaat üzerine Cephe Komutanlığı’nca sağlanacaktır.

3 — Kuva-yı Seyyare, kaçaklarını yakalatmak için doğrudan doğruya adamlar görevlendirip göndermeyecek; kaçaklar, diğer birliklerinki gibi Cephe Komutanlığı’nca takip ettirilecek ve yakalattırılacaktır.

4 — Kuva-yı Seyyare mensuplarının ailelerine bakmak üzere bazı yerlerde bulundurduğu irtibat subaylarının kim oldukları hükumetçe bilinecek ve bu irtibat subaylarının ellerinde bulunan şifrenin bir sureti de bize verilecektir.

Çerkez Ethem’e bir nasihat hey’eti gönderiliyor

Bu şartlar yerine getirildiği takdirde, Kuva-yı Seyyare, şimdiye kadar olduğu gibi belirli bir kadro dahilinde yine görevine devam edecektir. Reşit Bey’le beraber Celâl, Kılıç Ali, Eyüp Sabri ve Vehbi Bey’ler, 23 Aralık öğle vakti Ankara’dan hareket ettiler ve 24 Aralıkta öğleden sonra saat 16.45’te Kütahya’ya vardılar.

Efendiler, Ethem ve Tevfik Bey’lerin Cephe Komutanı’nın bilgi ve onayı olmaksızın, bölgelerinde bulunan ordu birliklerini cepheye dağıtarak, Kuva-yı Seyyare’nin ağırlıksız erlerini Gediz’de ve Pehlivan Ağa müfrezesini Kütahya’da toplamış olduğunu haber aldım. Bunun üzerine 25/26 Aralık 1920’de, Kütahya’da bulunan Celâl Bey ve arkadaşlarına yazdığım açık bir telgrafta: «Bu hareket tarzının taşıdığı maksat ve anlamın ne olduğunu kesinlikle bilmek isterim.

Bu konudaki görüşünüzün bildirilmesini makine başında bekliyorum» dedim. Bu telgrafın bir suretini İsmet, Refet ve Fahrettin
Paşa’lara, şifre ile bildirerek dikkatlerini çektim. Hey’et, ortak imza ile şu kısa cevabı verdi: «Müsterih olunuz, kötüye yorumlanacak herhangi bir davranış yoktur.

Tevfik Bey yarın gelecek, hep birlikte görüşeceğiz. Sonucu etraflı olarak arz ederiz.» Ben bu cevaptan, giden arkadaşların ya durumdan haberdar edilmeyerek aldatılmakta olduklarına veyahut da tutuklanıp istenildiği gibi yazı yazmaya mecbur edildiklerine hükmettim. Onun için, gerçek durumu anlamamış ve kısa telgraflarıyla verdikleri teminata inanmış görünmek istedim.

Bu sebeple, cevap olarak: «Tevfik Bey ile de görüşmelerinden sonra, memleket ve milletin yüksek çıkarlarını sağlayacak esaslar üzerinde anlaşacaklarına şüphem olmadığını, bana gelen haberleri dedikodu sayarak, Hükumet’çe hiçbir tedbir alınmasına gerek bulunmadığı yolundaki inancımı Hükumet üyelerine anlatmayı başaracağımı, ancak aramızdaki samimiyeti zedeleyen durumun bir an önce ortadan kalkmış bulunduğu haberini beklediğimi, beni gönül kırıklığına uğratmamalarını» yazdım.

Hey’etin, 26/27 Aralık 1920’de, ortak imza ile çektikleri etraflı ve açık telgraflarındaki önemli noktalar şunlardı:

1 — Güvenlik tedbirleri alındığına şüphe yoktur. Bu tedbirlerin hepsi kendilerini savunmak içindir. Kendilerine karşı çıkarılan ve yığılan kuvvetler ve yeni kurulan karakollar eski yerlerine çekildiği takdirde, bu tedbirlerden de vazgeçeceklerdir.

2 — Düşmanca hareketle karşılaşmadıkça, memleketin gelecekteki selâmeti için ve Zâtıdevletlerinin şahsına karşı besledikleri içten bağlılık dolayısıyla her türlü fiilî hareketten kaçınacaklarına en büyük yeminlerle söz vermişlerdir.

3 — Kuva-yı Seyyare’nin Konya ve Alaca’da bulunan askerleriyle, Teğmen Sadrettin Efendi komutasında Konya’dan gelmekte iken Fahrettin Paşa tarafından tutuklanan seksen neferin ve Kuva-yı Seyyare müfreze komutanlarından Kürt İsmail Ağa ile, Kalecik’teki akrabasından cihada katılmak üzere askerlik yaşı dışındaki kimselerden toplananların Kuva-yı Seyyare’ye katılmalarına engel olunmaması,

4 — Kuva-yı Seyyare’ye para verilmesi için Kütahya Mutasarrıflığı’na emir verilmesi,

5 — Karşılıklı güven ve itimadın gerçekten kurulması ve devam ettirilmesi için Fahrettin ve Refet Bey’lerin cepheden uzaklaştırılmaları.

Bu noktalardan çıkan anlam nedir Efendiler? Oraya giden arkadaşlarımızın hepsinin birden bu anlamı idrak edemiyeceklerine ihtimal verilebilir miydi? O halde, biraz önce işaret ettiğim gibi, Kütahya’ya giden hey’et, gerçekten tutuklanmıştı. Bu yazılan şeyler kendilerine dikte ettiriliyordu.

Bunun böyle olacağını hey’et gitmeden önce biliyordum. Bu yüzdendir ki, Reşit Bey, Kâzım Paşa’yı birlikte götürmek için ısrar ettiği halde, görüşmeler sırasında tesadüfen solumda oturan Kâzım Paşa’ya gitmemesi gerektiğini sezdirmiştim.

Çünkü Kâzım Paşa’yı geçici olarak değil, sonuna kadar tutuklayarak, imzasını kullanmaktan fazlasıyla yararlanabilirlerdi.
Aynı gece kendilerine şu cevabı verdim: «Telgrafınızı yarın Bakanlar Kurulu’na sunacağım.» Aynı zamanda 26/27 Aralık gecesi, Eskişehir’de Batı Cephesi Komutanı İsmet Beyefendi’ye de şu şifreli telgrafı yazdım:

Kütahya’ya giden hey’etin ayrıntılı telgrafını aşağıda olduğu gibi veriyorum. Bunun ana noktalarını özetleyerek, makina başında, Refet ve Fahrettin Bey’lere bildirmenizi rica ederim.

Hey’ete makine başında verdiğim cevap da «Telgrafınızı yarın Bakanlar Kurulu’na sunacağım» dan ibarettir. Yarın, Bakanlar Kurulu kararıyla, hey’ete, görevlerinin son bulduğunu ve hemen Ankara’ya dönmelerini bildireceğim. Ondan sonra, konuyu bütün ayrıntılarıyla Meclis’te açıklamak düşüncesindeyim.

Kuva-yı Seyyare’ye karşı, İsmet ve Refet Bey kuvvetlerinin, bulundukları yerlerde toplu ve uyanık olmalarını ve alınmış bulunan genel tedbirlere daha çok önem verilmesini ve dikkat edilmesini rica ederim. Fiili harekete herhalde onlar başlamadan, şimdilik başlanmaması taraftarıyım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı
Mustafa Kemal

Efendiler, ertesi günü Batı ve Güney Cephesi’ne şu telgraf verildi:
Şifre 27.12.1920

Batı Cephesi Kurmay Başkanlığı
Birinci Şube Müdürlüğüne,

Güney Cephesi Kurmay Başkanlığı
Birinci Şube Müdürlüğüne,

Refet ve İsmet Beyefendi’lere özel:

Kütahya’ya giden hey’etin gönderdiği ayrıntılı telgraf, Bakanlar Kurulu’nda incelenerek aşağıdaki kararlar alındı. Bu kararlar, bu akşam açık telgrafla Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı’ndan doğruca Kütahya’ya bildirilecek ve hey’etin görevine son verilecektir. Buna göre gereken tedbirlerin alınması ve görüşlerinizin bildirilmesi rica olunur (Genelkurmay Başkan Vekili Fevzi).

Harekât Şubesi Müdürü
Salih
27.12.1920
Kararname

Vatanın selâmet ve kurtuluşu için ordularda görüş birliğinin ve mutlak itaatin şart ve gerekli olduğunu her şeyden önemli sayan Bakanlar Kurulu, Büyük Millet Meclisi üyelerinden Celâl Reşit, Eyüp Sabri, Vehbi ve Kılıç Ali Bey’lerin Kütahya’dan gönderdikleri 26/27 Aralık 1920 tarihli telgraflarını ve bu konu ile ilgili olarak ortaya çıkan durum ve olayları görüşüp inceledikten sonra, aşağıdaki kararları almıştır:

1 — Birinci Kuvve-i Seyyare, bütün öteki ordu birlikleri gibi, kayıtsız şartsız Büyük Millet Meclisi’nin kanunlarına, Hükumetin koyduğu düzen ve emirlere ayak uydurmakla yükümlü ve askerî disipline bağlıdır.

2 — Birinci Kuvve-i Seyyare Komutanlığı’nın askerî görev ve konularla ilgili bütün teklif ve görüşleri, ancak emri altında bulunduğu komutanlığa ve bu komutanlık vasıtasıyla ilgili makamlara bildirilir.

3 — Yukarıdaki kararları Genelkurmay Başkanlığı uygular.

Mustafa Kemal
Şer’iye Vekili (153) Millî Savunma Bakanı
Fehmi Fevzi
Dışişleri Bakanı İçişleri Bakanı
Ahmet Muhtar Doktor Adnan
Genelkurmay Başkanı Maliye Bakanı
Vekili Ferit
Fevzi
Kütahya’da bulunan Büyük Millet Meclisi üyelerinden Celâl, Reşit, Eyüp Sabri, Vehbi ve Kılıç Ali Bey’lerin, 26/27 Aralık 1920 tarihli, etraflı telgraflarına, 27 Aralıkta cevap verdim. Bunda, Bakanlar Kurulu kararını olduğu gibi bildirdim ve dedim ki: «Buna göre sizlerden istediğim özel görev son bulmuş olduğundan geri dönmeniz rica olunur.»

28 Aralık 1920’de hey’etten aldığım telgraf aynen şöyle idi:
Kütahya, 28.12.1920
Ankara’da Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı’na

Bakanlar Kurulu kararını bildiren telgraf emrinizi akşam aldık. Aslında her birimiz memleket ve milletin selâmeti için, büyük bir samimiyetle emrinize uyarak buraya geldik. Eskişehir’in ve buranın durum ve tutumunu gördük.

Anlaşmazlık konusu olan meseleyi tam bir tarafsızlık ve doğrulukla inceledik ve araştırdık. Görüşmelerin nasıl geçtiğini ve safhalarını olduğu gibi bilginize sunduk ve samimî inançlarımıza dayanarak meselenin çözüm şeklini anladığımız gibi yazdık. Sunduğumuz hususlara karşılık, Bakanlar Kurulu’nun bize bildirilen kararının neyi ifade ettiğini anlayamadık.

Aksine, vatanın selâmet ve mutluluğunu gözönünde bulunduran maruzatımızın iyi karşılanmadığını gördük. Bu konunun daha fazla sürüncemede bırakılmaya tahammülü olmadığına itimat buyurmalarını istirham ederiz.

Celâl Reşit Eyüp Sabri Vehbi Kılıç Ali
Bu telgrafa şu cevabı verdim:

Şifre-makine başında Ankara, 28.12.1920
Kütahya’da Büyük Millet Meclisi üyelerinden Celâl, Reşit, Eyüp Sabri, Vehbi ve Kılıç Ali Bey’lere,
İlgi: 28.12.1920 tarihli şifre: Memleket ve milletin selâmeti için bana karşı gösterdiğiniz samimiyete cidden müteşekkirim.
Söz konusu durum hakkında sizlerin buradan ayrılmasından önce, bütün belgeleri göstermek suretiyle yaptığım açıklamalar sonunda, konuyu resmen hükumete intikal ettirirken, sizlerin yerinde olan hareket tarzını, oradaki arkadaşlara açıklamak ve anlatmak üzere, yolculuk zahmetine katlanmanızı rica etmiştim.

Konunun çözüm noktası olarak telgrafınızda işaret buyurduğunuz nokta zaten burada da sözkonusu olmuştu. Hükumetin alacağı genel tedbir ve tertibatın herhangi bir tarafın isteğine göre olamayacağını bildirmiştim. Bakanlar Kurulu kararı, aslında uyulması gereken tabiî ve bilinen hususları resmî ve kesin olarak bir defa daha ifade eder.

Yüksek görüşleriniz hiçbir şekilde kötüye yorulmuş değildir. Ancak, burada da arz ettiğim üzere, benim bir buçuk aydan beri süregelen şahsî ve özel gayret ve teşebbüslerimle ve büyük bir samimiyetle yaptığım çalışmaların, ne yazık ki, takdir edilmemiş olduğunu görüyorum. Şüphesiz bu konunun çözüm ve takibini sorumlu ve ilgili makamlara bırakmış bulunuyorum.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı
Mustafa Kemal

Efendiler, Kütahya’daki hey’etin, durumu Meclis’e açıklayarak kendilerine daha yararlı olabileceklerine Ethem ve kardeşlerini inandırmak suretiyle ellerinden kurtulabildikleri anlaşılmıştır. Pek tabiî Reşit Bey orada kalmıştır.


153) Din işlerinden, vakıflar ve şer’i mahkemelerden sorumlu bakan.

Asî Ethem ve kardeşlerine karşı fiili harekata geçilmesini emrettim

Efendiler, Kütahya’ya, Bakanlar Kurulu kararı ve hey’etin geri dönmesi gereğini bildirdikten sonra, cephe komutanlarına da âsî Ethem ve kardeşlerine karşı fiilî harekâta geçmelerini emrettim.

Efendiler, askerî harekâtı çapulculuktan, devlet kurup yönetmeyi, şunun bunun mâsum çocuklarını kurtulmalık dilenmek için dağlara kaldırmak haydutluğundan ibaret zanneden, şarlatanlıklarıyla, yaygaralarıyla bütün bir Türk vatanını bezdiren ve Türk milletinin Büyük Meclisi’ni kendileriyle uğraştıran utanmaz, haddini bilmez, küstah ve herhangi bir düşmanın boğazı tokluğuna casusluğunu, uşaklığını yapacak kadar aşağılık ve bayağı yaratılışta olan bu kardeşleri, ellerindeki bütün kuvvetler ve dayandıkları düşmanlarla birlikte yola getirmek ve ortadan kaldırmak suretiyle, inkılâp tarihimizde, etkili bir ibret örneği vermek zarurî görüldü. Onun için şöyle bir hazırlık yapmıştık:

Bursa’da bulunan Yunan kuvvetlerine karşı bir piyade tümeni bırakılarak, iki piyade tümeni ile bir süvari tugayına
Eskişehir’in güneybatısında ve Kütahya doğrultusunda yığınak yaptırılmıştı. Uşak’ta bulunan Yunan kuvvetlerine karşı da, cephede yalnız bir tabur bırakılarak, iki piyade tümeni ile yedi süvari alayına, Dumlupınar yakınlarında ve yine Kütahya doğrultusunda yığınak yaptırılmıştı.

Kuvvetlerimiz, hareket emrini alır almaz, derhal Kütahya’da bulunan âsî Ethem kuvvetleri üzerine yürüyüşe geçtiler. 29 Aralık 1920 günü Kütahya’yı işgal ettiler.

Üç gün sonra da Batı ve Güney Cepheleri’nden hareket eden bütün kuvvetlerimiz, Kütahya’nın 30-40 kilometre ilerisinde ve Gediz yönünde bir hatta birleştiler. Âsî Ethem, kuvvetlerini hiçbir yerde durdurmaya ve direnişe geçirmeye cesaret edemeden Gediz üzerine çekilmişti.

Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şuurlu ordusu, kendisini, Büyük Millet Meclisi ve Hükumeti’ni küçük görecek kadar beyinsizlik ve budalaca gurur gösteren bu âsîlere hak ettikleri yola getirme sillesini vurmak için, önüne geçilmez bir hiddet ve şiddetle hareket ediyordu. Nefes almaksızın kaçan âsî Ethem, «İstanbul’da Sadrazamlık Yüksek Katına» diye şu telgrafı veriyordu:

Ankara’da tutuklanan sayın arkadaşlarınızın İstanbul’a geri gönderilmeleri için, Ankara Meclis Başkanlığı’na çektiğim protesto yazısı aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. Şimdi, Millet Meclisi’nin kararıyla saldırıya uğramış bulunuyorum.

Kuvvettim savunmaya hattâ karşı saldırıya bile yeterli olmakla birlikte, karşımda ve yanlarımda Yunanlılar bulunduğundan, tutulacak yol konusunda Yunan komutanlığı ile anlaşmaya varılmış ise de, zâtıdevletlerinin onayını almayı da her bakımdan lüzumlu buldum.

Gereğinin yapılması, haberleşmelerin ve Zâtıdevletlerinin emirlerinin alınmasının sağlanması için, Gediz telgraf hattının onarımı ve düzeltilmesi, yüksek emirlerinize arz olunur.

Umum Kuva-yı Seyyare ve Kütahya Bölgesi
Eski Komutanı ve Şimdiki Umum Kuva-yı
Milliye Komutanı Ethem

Efendiler, bu telgrafta sözü geçen ve protesto yazısı denilen saçma sapan bir telgraf, gerçekten de Meclis Başkanlığı’na çekilmiş ve gizli bir oturumda Meclis’e okunmuştu. Bu telgrafta kullanılan kelime ve deyimler o kadar kaba ve edepsizcedir ki, bir defa okunduktan sonra bir kere daha okunmasına ve dinlenmesine tahammül edilememişti.

Bu kadar bayağı, saçma sapan bir yazıyı huzurunuzda da arz etmeyi gerekli bulmuyorum. Bu abuk sabuk yazı ile milletvekillerinin şahıslarına hakaret edilerek, Milli Meclis’in meşruluğuna saldırılarak, İzzet Paşa hey’etinin İstanbul’a dönmekte serbest bırakılması isteniyordu.

Efendiler, kuvvetlerimiz Kütahya’ya girerken, ben de Meclis’te bazı milletvekilleri tarafından sorguya çekilmiş bulunuyordum. Âsî Ethem’in üzerine yürümemize, ona saldırmamıza ve onu takip etmemize karşı çıkılıyordu.

Fuat Paşa, Ethem ve kardeşini çekip çevirebildiği için değiştirilmemesi yerinde olurmuş. Bütün anlaşmazlıkların sebebi, yeni tayin ettiğim komutanların tecrübesizlikleri ve durumun gereğine uygun tutum ve davranışlarda bulunmamaları imiş… Orduda
ciddiyet ve disiplin aramanın zamanı mı imiş; ya Allah korusun Ethem Bey orduyu dağıtırsa ne yapacakmışım? Bu kadar önemli bir olaya kim ve nasıl karar vermiş? Böyle bir karar Meclis’e haber vermeden nasıl alınırmış? gibi birçok soru ve eleştirilerden sonra, «herhalde Ethem Bey ve kardeşleri vurulmamalıdır» istekleri ileri sürüldü.

29 Aralık gününün bütün oturumlarını ve 30 Aralık gününün birkaç gizli oturumunu açıklamalar yapmakla geçirdim. Durumun bütün safhalarını belgeleriyle, delilleriyle ve gerçekleriyle açıklamaya çalıştım. Bütün bu açıklamalarıma rağmen, tartışma bir türlü son bulmuyordu.

Her şey bir yana, yalnız Meclis’in meşruluğuna saldırma maksadı güden telgraf, sahiplerini Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na çarptırmaya yeterliyken, bu âsîlerin aylardan beri devam edegelen isyancı tutumları ve millî hükumeti yıkmak ve kendi akıllarınca başka türlü bir hükumet kurmak düşüncelerini uygulamaya yeltenmeleri dikkate alınmak istenmiyordu.

Aksine, bunların ortadan kaldırılmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulmalarına çalışılmak isteniyor gibiydi.

Bunun sebebini kısaca açıklayayım Efendiler, milletvekillerinden bazıları, durumun şahsî ve hissî kırgınlıklardan doğduğuna inanmışlardı. Gerçekten de bu yolda sonsuz propaganda yapılmış ve kamuoyu yanıltılmak istenmişti.

Bir de kuvvetli ve aşırı telkinler altında. Ethem kuvvetlerinin çok ve yenilmesi güç olduğu sanılarak, bunların ordu ile çatışması halinde, ordunun çil yavrusu gibi dağılacağını, o zaman da durumun gerçekten feci olabileceğini düşünüyorlar ve böyle silâhlı bir çatışmaya engel olmayı uygun buluyorlardı.

Efendiler, bu düşünceleri isabetli görüp ona göre hareket etmenin sonucu, emirerliğinden gelen ve aslında daha yüksek bir düşünce kabiliyetine sahip bulunmayan Ethem’in koskoca Türk vatanında diktatörlüğünü kabul ve tasdik etmek olacağını anlamamak mümkün müydü?

Meclis’in heyecan ve kararsızlığını giderecek inandırıcı bir konuşma yaparak, gizli oturumlardaki görüşmeleri, çarpışmanın fiilî sonuçlarını beklemek üzere kapattık.

Ethem ve kardeşleri kuvvetleriyle birlikte düşman saflarında müstahak oldukları yeri aldılar

Efendiler, Ethem kuvvetlerinin peşine düşen birliklerimiz, 5 Ocak 1921 günü Gediz’i işgal ederek, o civarda toplandılar. Ethem ve kardeşleri de kuvvetleri ile birlikte düşman saflarında müstahak oldukları yeri aldılar. Artık Ethem olayı diye bir şey kalmamıştı.

Ordumuzun içinde bulunan düşman kovularak kendi cephesine gönderilmişti. Bundan sonra, karşımızda yalnız bir tek düşman cephesini ve bu cephe ile ilgili olayları göreceğiz. Gerçekten de bir gün sonra. 6 Ocak 1921’de Yunan ordusunun tamamı bütün cephe üzerinde her noktadan taarruza geçti.

Efendiler, o günkü askeri durumu basit bir şekilde açıklamak için şöyle diyeceğim:

Birinci İnönü Zaferi >>>

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 16. Bölüm ( Doğu cephesi’nde Ermenistan’a taarruz kararı verdiğimiz sırada … İstanbul’da iktidar mevkiine getirilen Tevfik Paşa Kabinesi Ankara ile temas imkanı arıyor )

Doğu cephesi’nde Ermenistan’a taarruz kararı verdiğimiz sırada

Gerçekten durum çok önemli ve çok nazikti. Çünkü, o günlerde Doğu Cephesi’nde Ermenilere karşı artık taarruza karar vermiştik. Bunun için hazırlanmakta ve tedbirler almaktaydık.

Doğu Cephesi Komutanı’na da gereken emirler ve talimat verilmişti. Doğu’da, ileri sürülen ordunun arkasından, Hükümet’in Adalet Bakanı, sözde o ordunun hırsızlığını, mensuplarının yolsuzluk yaptıklarını ortaya koymak için, kanuna aykırı olarak o ilin vali vekili kimliğine bürünmeyi bir çare ve tek çıkar yol olarak buluyor.

Erzurum’dan cephedeki karargahına gitmiş bulunan Cephe Komutanı, nihayet 22 Eylül tarihinde diyor ki:

Celalettin Arif Beyefendi’nin Doğu İlleri Genel Valiliği’ne atanması için, zatıdevletlerine daha önce yapmış olduğum teklif, bendenize hissettirilmiş ve tarafımdan içtenlikle karşılanmış bir düşüncenin sonucuydu. Celalettin Arif Bey’in, Erzurum’la ilgili teşebbüs ve müracaatları ile gerçekler su yüzüne çıkmış olduğundan, kendisinin Genel Valiliğe atanmasındaki teklifimden elbette vazgeçmiş olduğum bilgilerinize arz olunur.

Doğu Cephesi Komutanı

Kazım Karabekir

Celalettin Arif Bey’in ültimatomu

Erzurum Vali Vekilliğini üzerine alan Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı’ndan da aynı tarihli, yani 22 Eylül 1920 tarihli bir telgraf aldım. Bu telgrafta deniliyor ki: Silah ve cephaneler, erzak ve terkedilmiş mallarda yapılmış olan yolsuzluklar, kanuna aykırı ve sınırsız vergi toplama, kanunsuz baskı ve zorbalık halkın duygularını büsbütün incitmiş… Erzurum halkının güvensiz ve ümitsiz bir duruma düşerek, artık kendi elleriyle idare edilme gereğini tek kurtuluş çaresi saydığı bir zamanda buraya geldik. Karabekir Paşa’nın da hareketi memleket çıkarlarına uygun değildi.

Bu sebeple, açıktan açığa yapılan kötülük ve yolsuzluklara hemen son vermek ve yapanları cezalandırma gereğinde halk topluca ısrar etti. Güvenilir tedbirlerin hemen alınması isteği ve Vali Vekilliğini bizzat kabul etmekliğim, Paşa da dahil olduğu halde halk tarafından istirham edildi. Vekilliği Hüseyin Avni Bey’e vermek gereğini yazmıştım. Erzurum halkının kendilerinden sayarak güven gösterdikleri Hüseyin Avni Bey’in yirmi dört saate kadar görevlendirildiğinin bildirilmesi… Celalettin Arif (Belge: 258).

Saygıdeğer Efendiler, halkın kendi eliyle kendini idare etmesi ilkesini ortaya koyan bizdik. Fakat bununla, asla her ilin veya her bölgenin ayrı ayrı birer yönetim birliği kurmasını kastetmedik. Maksadımızı, Büyük Millet Meclisi’nin ilk günlerinde açıkça ifade ettik.

Meclis’in de kabul ettiği maksat ve gayemiz, milli iradenin kendini gösterdiği tek yer olan Millet Meclisi’nin bütün vatanın mukadderatını eline aldığı şeklinde ifade edildi.

Bu Meclis’in başkanlarından biri olan ve Hükümet’te bakan hem de Adalet Bakanı olarak yer alan bir zatın, orduda veya herhangi bir yerde kanuna aykırı bir hareketi ortaya çıkartmak ve sorumlularını kanunun pençesine teslim etmek için başvuracağı yol, birtakım beyinsizlere uyarak, çok yakından tanıdığım, gerçekten vatansever Erzurumlu hemşehrilerimin asla razı olamayacakları isyankar bir durum almak mı olacaktı?

Hüseyin Avni Bey’in 24 saate kadar Vali Vekilliğine tayinini istiyor. Bu ültimatomun anlamı var mıydı?

Celalettin Arif Bey, bu teklifini Kazım Karabekir Paşa’ya da yapmış… Kazım Karabekir Paşa, ona demiş ki Hüseyin Avni Bey, yedek teğmen olarak sahnelerde subayları eğlendiren… hiçbir resmi görevde bulunmamış sıradan bir adamdır. Bunu vali vekili yapmak Hükümet’i oyuncak etmeyi istemek olur.

Efendiler, Celalettin Arif Bey’in ültimatomuna verdiğim cevap aynen şöyleydi:

Şifre

Geciktirilemez

Sayı : 388

Ankara, 23.9.1920

Erzurum’da Adalet Bakanı Celalettin Arif Beyefendi’ye

İlgi : 22.9.1920 tarihli şifre: İlk telgrafınızı önemle dikkate almış ve bu konuda Doğu Cephesi Komutanlığı ile haberleşilmekte olduğunu yazmıştım. Adı geçen komutanlıkça gereğinin yerine getirileceği pek tabii idi. Buna rağmen, biribiri ardınca yapılan kanunsuz ve isabetsiz teklif ve teşebbüsleriniz Hükümet tarafından hayretle karşılanmıştır. İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarınca ilgili makamlara gerekli tebligatta bulunulmuştur.

Zatıalilerinin Hükümetin lüzum gördüğü açıklamaları yapmak ve gerekirse Meclis huzurunda da açıklamalarda bulunmak üzere Ankara’ya hemen dönmeniz gerekmektedir.

Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa, 22 Eylül 1920 tarihli bir şifresinde, şu bilgileri veriyordu:

Şimdi anlıyorum ki, Celalettin Arif Bey, daha Ankara’da iken, kendisiyle bazı külah kapmak isteyenler, güzel bir program yapmışlardır. Söz gelişi, Hüseyin Avni Bey, Erzurum valisi olacak… Celalettin Arif Bey Doğu İllerinin Genel Valisi olacak…

Celalettin Arif Bey, ya oyuncu olarak oynatılıyor veyahut daha karar vermedim, pek zekidir, kendisi bir iş yapmak istiyor. Çünkü, Halit Bey’i bendenize sormadan yazması ve Hüseyin Avni Bey üzerinde direnmesi başka bir anlam taşımıyor. Halit Bey’in Albay Kazım Bey’le arası pek iyi olmadığından, kendisine Kazım Bey aleyhinde bir karar verdirilebilir.

Hüseyin Avni Bey de vali adı altında güzel bir oyuncak olur. Hüseyin Avni Bey’in vali vekilliğine teklif edildiğini işitenler ümitsizliğe düşüyorlar ve öğreniyorlar.

Özet olarak arz edeyim ki, Erzurum Milletvekili Necati Bey’in kardeşi olup son zamanlarda Milli Eğitim Müdürlüğü’ne getirilen Mithat Bey, halkın, bolşevikliği, iş beceremeyenlerin mevki kapması şeklinde anladığını zannediyor.

Bu zat, çıkarına düşkün olduğundan çoğunluk tarafından pek sevilmez. Halk hükümeti kurma konusunda bendenizi müsait bulamadığından, Celalettin Arif ve Hüseyin Avni Bey’lerle haberleşilerek işin daha önceden hazırlandığını ve kararlaştırıldığını sanıyorum.

Efendiler, Celalettin Arif Bey’i Ankara’ya davet eden 23 Eylül tarihli telgrafım, 24 Eylül tarihli çok sert bir telgrafla karşılandı. Bu telgraf Meclis Başkanlığı’na hitaben yazılmıştı.

Bakanlar Ku-rulu’nda ve Büyük Millet Meclisi’nde okunacaktır notunu da taşıyordu. Benim telgrafımdaki iki kelimeyi, kanunsuz ve isabetsiz kelimelerini alarak, Celalettin Arif Bey, Erzurum’daki teşebbüs ve tekliflerini birer birer bu iki kelime ile tartıyordu. Bu mu kanunsuzdur? Bu mu isabetsizdir? diyerek kendini savunuyordu.

Yaptığı işlerin ne olduğu, dolayısıyla verilen bilgilerden anlaşıldığı için, hangisinin kanunsuz olmadığını ve hangisinin isabetsiz bulunmadığını takdir etmek güç olmayacaktır.

Celalettin Arif Bey, kanunsuz ve isabetsiz teklifin benden gelmeyeceğine Bakanlar Kurulu’nun inanmasını beklerdim dedikten sonra: Aranızda iddialarımı takdir edecek arkadaşların bulunacağına inanıyorum sözleriyle, kendisini takdir edebilmenin, ancak kendisinin eşi ve arkadaşı olmak durumunda bulunmakla mümkün olabileceğini ortaya koyuyordu. Celalettin Arif Bey, seçim bölgesinde incelemelerde bulunmaksızın Ankara’ya dönemeyeceğini de bildiriyordu.

Kahraman Erzurum halkının bana açtığı dost kucağını kötüye kullanabileceğine asla ihtimal veremedim.

Efendiler, ben de İstanbul’a dönemeyeceğimi İstanbul Hükümeti’ne Erzurum’dan bildirmiştim. Eğer davet yeri ve davet sahibi aynı olsaydı, insanın neredeyse, garip bir nazire yapıldığına hükmedeceği gelebilirdi. Fakat, şartlar büsbütün başka olduğuna göre, İstanbul’un davetine karşı bana vefa ve fedakarlık kucağını açmış olan kahraman Erzurum halkının, bu samimiyet kucağını kötüye kullanabileceğine asla ihtimal vermedim.

Hatta Efendiler, 28 Eylül 1920 tarihinde, Erzurum halk temsilcileri adıyla, memur ve halktan aldığım elli imzalı telgraf bile, bu inancımı sarsmadı. Gerçi, telgraf çok kaba ve isyankardı. Fakat, imzaların çoğu, Celalettin Arif Bey’in vali vekilliği ettiği vilayet memurlarına aitti.

Özellikle İstinaf Mahkemesi (143) üyelerinden olup Celalettin Arif Bey tarafından Polis Müdürü vekilliğine tayin edilen zatın imzası, bu telgrafın nasıl çirkin bir zihniyetin ürünü olabileceğine delil sayılamaz mıydı? Bu telgrafın, Maarif Müdürü Mithat Bey’in evinde toplanan birtakım kimseler tarafından hazırlandığını anlamak da gecikmedi.

Efendiler, Celalettin Arif Bey, tekliflerini bir yandan Erzurum Merkez Heyeti Başkam Tevfik imzasıyla, Celalettin Arif Beyefendi’nin bildirdiği şekilde işlem yapılmasını kesinlikle isteriz diye destekletirken, bir yandan da, Ankara ile şifreli haberleşmelerde bulunularak, sözde birtakım işler yapılmak ve teşebbüsün nasıl bir etki yarattığı anlaşılmak isteniyordu.

Erzurum, 21/22.9.1920

Milli Eğitim Bakanlığı’na (144) Ankara

Erzurum Milletvekili Necati Bey’e:

Mümkünse, Sağlık Müdürlüğü’ne Merkez Tabibi Doktor Salim Bey’in atanmasına himmet olunması uygundur. Bundan önceki atanmaların ciddiyetten uzak bulunduğu,… ödeneklerimizi mutlaka alarak Ziraat Bankası’ndan havale veriniz. Meclis’e yazılmıştır.

(Hüseyin Avni)

Maarif Müdürü

Mithat

Bundan sonra:

Erzurum, 22.9.1920

Milli Eğitim Bakanlığı’na

Ankara

Rıza Nur Beyefendi’ye özel:

Şimdiye kadar yazdığım işlerden nasıl bir sonuç elde edildi? Bakanlar Kurulu’nda bu konu üzerinde ne geçti? Lutfen bana bilgi vermenizi rica eder, gözlerinizden öperim. (Celalettin Arif)

Maarif Müdürü

Mithat
Daha sonra da:

Çok ivedi Erzurum, 25.9.1920

Milli Eğitim Bakanlığı’na

Ankara

Rıza Nur ve Necati Bey’lere özel:

Ermenileri yola getirmek maksadıyla Haziranda seferberlik ilan edilerek üç yüz beş (1305/1889) doğumlulara kadar silah altına çağrılmış dokuz bini savaş görmüş ve on üç bini de savaş görmemiş olmak üzere toplam yirmi iki bin askerle subay ailesinin beslenmeleri hemen hemen Erzurum ili halkına yükletilerek, şu zamanda savaş vergileri toplanmak suretiyle bir buçuk milyon liralık yiyecek, hayvan ve araçları alınmıştır.

Halk, maksadın yüceliğini takdir ederek bu kadar fedakarlık ettikten sonra, Çiçerin’in bilinen mektubunun askeri harekatı sonuçsuz bırakması, Ermenilerin bundan cesaret alarak Müslüman halka zulümler yaparken, ordunun Ermeni Bolşevik birleşmesini ileri sürerek cesaretsizlik göstermesi ve Kızıllar ile istenildiği derecede anlaşılması, bunların yanında Celalettin Arif Bey’in yazdığı yolsuzluklara meydan verilmesi pek kötü bir etki yapmış, halkı ayaklanmaya ve densizliğe sürüklemiştir.

Kazım Paşa’da Doğu’daki işleri idare edebilme kudreti olmadığından, buradaki siyasi ve askeri durumu Ermenilere karşı koyabilecek şekilde iyi idare edebilecek dirayetli ve aynı zamanda olağanüstü yetkiye sahip bir heyetin varlığı şarttır. Şimdiye kadar değerli zamanlar, Ankara’da dosyası bulunan gereksiz yazışmalarla geçmiş, belki de birçok fırsatlar kaybolmuştur.

Öte yandan, Erzurum’un mevsim bakımından güç zamanları geldi. Ordunun korunması zarureti olduğu halde, elbise ve beslenme konusunda pek çok sıkıntı çekilmektedir.

Askeri ve sivil memurlar dört aydan beri maaş alamamaktadırlar. Askeri giderler için yeni vergiler koymayı düşünüyorlarsa da halkın gücünü bilmiyorlar. Durumları asla elverişli değildir.

İstanbul Hükümeti pek kayıtsız. Yakın iller, özellikle Harput ili büsbütün kayıtsız, hiç ilgi göstermemektedir. Bu gibi konularda Hükümet’ten, gerekirse benim adıma Meclis’inizden de gensoru önergesi vererek araştırma isteyiniz ve ordunun ihtiyaçlarını oraca kesinlikle sağlandıktan sonra geliniz. Doğu illeri ile ilgili haberlere pek inanmadım. İmza: Hüseyin Avni.

Maarif Müdürü

Mithat

Görülüyor ki, Celalettin Arif Bey’in, Hükümet üyeleri arasındaki, iddialarını takdir edeceğini sandığı ve makamının şifresinden yararlanmaya kalkıştığı zat da kendisinin sırdaşı olmak istememiş ve Meclis Başkanlığı’nı haberdar etmiştir.

Efendiler, kırk elli kişinin, bütün Erzurum halkı adına telgraf çekmek suretiyle oynanmak istenen oyunun iç yüzü, yine Erzurum halkından gelen ve halkın Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne karşı bağlılık ve fedakarlık duygusuyla dolu olduğunu gösteren telgrafla anlaşıldı.

Celalettin Arif Bey, Ermenistan seferinde, en sonunda Büyük Millet Meclisi Ordusunun zafer kazandığını gözleriyle gördükten sonra, yani geri dönmesi için yapılan tebligatı aldıktan tam kırk yedi gün sonra, Erzurum’dan ayrılmaya karar vermek mecburiyetinde kalmıştır. Buna rağmen, hareketini Meclis’e şu telgrafla müjdeliyordu:

Erzurum, 27.11.1920

Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na

Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı ve Adalet Bakanı Celalettin Arif Beyefendi’nin, milletvekilimiz Hüseyin Avni Bey’le birlikte, dünkü gün, kışın şiddetine rağmen, Erzurum halkının büyük ve parlak uğurlama töreniyle Ankara’ya hareket ettiklerini arz eder, bu vesileyle Meclis’e karşı sonsuz saygılarımızı sunarız.

Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyeti

Başkanı Tevfik

Hüseyin Avni ve Celalettin Arif Bey’lerin Erzurum’dan döndükten sonra, Meclis’teki muhalif tutumları ve Kazım Karabekir Paşa’ya karşı yaptıkları hücum ve eleştirilerle Meclis’i çok işgal ettikleri görülmüştür.


 143) Asliye Ceza mahkemesi ile ağır ceza mahkemesi arasında yer alan bir mahkeme. Bugün böyle bir mahkeme yoktur.

144) Maarif Vekaletime.

Doğu cephemizde Ermenilerle savaş başlıyor

Saygıdeğer Efendiler, doğu sınırlarımızda acele olan işimiz, Celalettin Arif Bey’in, Erzurum’un inkılap tarihinde bıraktığı izi daha fazla ele alıp incelemeye elverişli değildir. Arzu buyurursanız o günlerin doğu sınırlarımızdaki ciddi işlerine geçelim:

Yüksek heyetinizce de bilinmektedir ki, Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan beri Ermeniler, gerek Ermenistan içinde, gerek sınıra yakın yerlerde, Türkleri toplu olarak öldürmekten bir an geri durmuyorlardı. 1920 yılının Sonbaharında Ermenilerce yapılan zulümler dayanılmaz bir kerteye geldi ve Ermenistan seferine karar verdik.

9 Haziran 1920 tarihinde, Doğu bölgesinde geçici seferberlik ilan ettik. 15’inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’yı Doğu Cephesi Komutanı yaptık. 1920 Haziranında, Ermeniler, Oltu’da kurulan, mahalli Türk yönetimine karşı hareketle, o bölgeyi ele geçirdiler. Dışişleri Bakanlığı’mız tarafından Ermenilere 7 Temmuz 1920’de bir ültimatom verildi.

Ermeniler aynı şekilde hareketlerine devam ettiler. Sonunda, seferberlikten üç buçuk dört ay kadar sonra, Ermenilerin Kötek, Bardiz bölgelerinde toplanan kuvvetlerimize taarruzu ile savaşa başlandı.

Ermeniler, 24 Eylül 1920 sabahı Bardiz cephesinden baskın şeklinde yaptıkları genel bir taarruz ile başarıya ulaştılar. Efendiler; Doğu Cephesi’nin bu can sıkıcı bilgiler veren raporunu okurken, Celalettin Arif Bey’in de, Ermenilerin taarruz günü olan 24 Eylülde yazılmış, bildiğimiz ültimatomunu alıyordum (Belge: 259). Ermeniler geri püskürtülüp girdikleri bölgelerden atıldılar.

Ordumuz 28 Eylül sabahı ileri harekete geçti. Aynı günde. Erzurum’un elli imzası da Ankara’ya taarruza geçiyor. Ne kötü tesadüf!… Sanki, bu Efendiler, Ermenilerle aleyhimizde harekete sözleşmiş gibi!…
Ordu, 29 Eylülde Sarıkamış’a girdi, 30 Eylülde Merdenek (145) işgal edildi. Fakat bazı sebepler ve düşüncelerle 28 Ekim 1920 tarihine kadar, bir ay, Sarıkamış – Laloğlu hattında kaldı.

Bu sebeplerden birinin de, Erzurum’da bulunan Celalettin Arif Bey ve arkadaşlarının yarattıkları durum olduğunu tahmin buyurursunuz. Gerçekten de, Kazım Karabekir Paşa’nın 29 Eylül 1920 tarihinde Sarıkamış’tan çekilen telgrafında: 30 Eylülde cepheyi gezip gereken talimatı verdikten sonra Erzurum’a giderek, orada geçen olayın sonuçlandırılacağı arz olunur deniliyordu.

Kazım Karabekir Paşa, 30 Eylül 1920 tarihinde, Sarıkamış’tan Celalettin Arif Bey’e yazdığı bir şifrede: Erzurum halkı adına kırk elli imza ile çekilen açık telgraf, dış düşmanların milyonlar sarf ederek elde edemeyeceği bir belgedir.

Olayın kendisinden daha önemli ve tehlikeli olan bu açık telgrafı dış düşmanların tehlike ve tehdidinden daha yıkıcı ve doğuracağı ağır sonuçları cephe durumundan daha önemli gördüğümden yarın Erzurum’a geleceğimi bildiririm diyordu.

Celalettin Arif Bey, 5/6 Ekim 1920 tarihli telgrafıyla, özellikle vatansever ordu içinde değerli ve halkın güvenini kazanmış pek çok subay ve üstsubay bulunduğundan, yolsuzluk şikayetleri elbette ordunun dayanma gücünü ve disiplin esaslarını etkileyecek kadar büyümemiştir şeklinde bilgi veriyordu.


 145) Göle.

Ordularımızın üstsubay ve subayları hakkında bilinen bir gerçek

Yıllarca vatanın çeşitli savaş alanlarında komuta ettiğim ordularımızın üstsubay ve subayları ile ilgili, zaten bildiğim bir gerçeği yüz sekseninci defa da olsa işitmiş olmaktan elbette pek memnun olmuştum.

Efendiler, savaş alanında verilecek emri bekleyen Doğu Ordumuz, 28 Ekim 1920 günü Kars üzerine harekete başladı. Düşman, direnmeksizin Kars’ı terketti. Kars 30 Ekimde tarafımızdan işgal edildi. 7 Kasım tarihinde birliklerimiz, Arpaçay’ına kadar olan bölgeyi ve Gümrü’yü ele geçirdi.

Ermeniler, 6 Kasımda ateşkes ve barış için müracaat etmişlerdir. Biz de ateşkes anlaşmasının maddelerini, Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla, 8 Kasımda Ermeni ordusuna bildirdik. 26 Kasımda başlayan barış görüşmeleri 2 Ocakta son buldu ve 2/3 Ocak gecesi Gümrü Antlaşması imzalandı.

Milli Hükümet’in yaptığı ilk antlaşma: Gümrü Antlaşması

Efendiler, Gümrü Antlaşması, Milli Hükümet’in yaptığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşma ile, düşmanlarımızın hayallerinde ta Harşit vadisine kadar uzanan Türk ülkelerini kendisine bağışlamış oldukları Ermenistan, Osmanlı Devleti’nin 1877 seferiyle kaybetmiş olduğu yerleri, bize, Milli Hükümet’e terkederek aradan çıkarılmıştır.

Doğudaki durumlarda önemli değişiklikler olması yüzünden, bu antlaşma yerine, daha sonra yapılan 16 Mart 1921 tarihli Moskova ve 13 Kasım 1921 tarihli Kars Antlaşmaları geçerli olmuştur.

Efendiler, o bölgenin genel durumu ve sınırlarımız bakımından temas halinde bulunduğumuz Gürcistan ile olan ilişkilerimiz ve aramızda geçen olaylar hakkında da kısaca bilgi vereyim:

1920 yılının Temmuzunda, Batum, İngilizler tarafından boşaltılınca, Gürcüler hemen işgal ettiler. Bu durum Brest – Litowsk ve Trabzon Antlaşmalarına aykırı olduğundan, 25 Temmuz 1920’de tarafımızdan protesto edilmişti.

 8 Şubat 1921’de Ankara’da itimatnamesini sunmuş olan Gürcü elçisiyle de, Türkiye – Gürcistan antlaşması için görüşmeler başlamıştı. Nihayet 23 Şubat 1921’de verdiğimiz kesin bir ültimatom üzerine Ardahan, Artvin ve Batum’un bize bırakılmasına razı olundu.

Batum’un işgali bu tarihten on beş gün sonra gerçekleşmiştir. Bu yerlere, Türkiye’ye katılmayı sabırsızlıkla bekleyen halkın alkışları içinde girildi.

Daha sonra, Moskova Antlaşması gereğince Batum boşaltıldı; fakat işgal etmiş olduğumuz öteki yerlerin anavatan sınırları içinde kalması pekiştirildi.

Trakya’daki durum

Efendiler, içinde bulunduğumuz tarihlerde Trakya’nın durumuna da hep birlikte göz gezdirelim:

Doğu Trakya’da, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Trakya – Paşaeli Merkez Heyeti bir kongre yaptı. Bu kongre, Trakya’nın idaresini, Trakya – Paşaeli Merkez Heyeti’ne verdi. Trakya’da Kolordu Komutanı olarak bulunan Cafer Tayyar (Cafer Tayyar Paşa), bu Merkez Heyetinde olmakla birlikte, Edirne milletvekili olarak da Meclis’imize üye seçilmiştir. Trakya Merkez Heyeti’ne ve Kolordu Komutanı’na verdiğimiz talimat, Trakya’nın kaderinin bütün memleketin kaderiyle birlikte çözülebileceği esasına dayanıyordu. Askeri harekat bakımından da verdiğimiz direktif şuydu:

Üstün kuvvetlerin taarruzuna uğranılırsa sonuna kadar direnilecek ve Trakya tamamiyle zapt ve işgal edilmiş olsa bile, teklif edilecek herhangi bir çözüm şekli tek başına kabul edilmeyecektir.

Zaten Trakya’daki komutanın da kararının böyle olduğu ifade edilmekteydi. Fakat son zamanlarda, Komutan Cafer Tayyar Bey, yabancıların verdiği teminat üzerine yapılan davete uyarak İstanbul’a gitmiş, bize durumu ancak dönüşünden sonra bildirmişti.

 Anlaşıldığına göre, Doğu Trakya’nın yalnız başına varlığını koruyamayacağı ancak Batı Trakya ile birleşerek bir yabancı devletin idaresi sayesinde yaşayabileceği yolunda fikirler telkin edilmiş… Her halde manevi gücü kıracak birtakım propagandalar yapılmış…

Cafer Tayyar Bey İstanbul’da iken Tümen komutanlarından Muhittin Bey, İstanbul’dan Kolordu Komutanlığına atanmış Cafer Tayyar Bey’in Trakya’ya dönmesine izin verilmiş. Cafer Tayyar Bey, İstanbul çevreleriyle görüştükten sonra, Muhittin Bey’in teklifine rağmen, artık kolordunun komutanlığını üzerine almamış, Muhittin Bey’in üzerinde bırakmış. Böylece Trakya’nın kaderi, İstanbul siyasi çevrelerinin etkisine terk edilmiş…

Efendiler, Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman, Trakya’da, l’inci Kolordu’nun savaş düzeni şöyleydi:

Kolordu karargahı Edirne’de;

60’ıncı Tümen: Keşan, Edirne, Uzunköprü dolaylarında;

55’inci Tümen: Tekirdağ bölgesinde;

49’uncu Tümen: Kırklareli bölgesinde.

Yunan ordusu, Anadolu’da, Batı Cephesinde yaptığı genel taarruzda başarı sağladıktan sonra, 20 Temmuz 1920’de Tekirdağ’a bir tümen çıkardı. Tekirdağ bölgesinde pek dağınık bir durumda bulunan 55’inci Tümen, toplanmaya vakit bulamadan, Yunan tümeni, Edirne’ye doğru yürümeye başladı.

Batı Trakya’dan Meriç’i geçerek taarruz etmek isteyen Yunan kuvvetleri, o bölgedeki 60’ıncı Tümen’e komuta eden Cemil Bey’in (İçişleri Bakanı Cemil Bey’dir) ve 15 Haziranda kuvvetleriyle Edirne’ye gelmiş bulunan ve Edirne – Karaağaç istasyonu arasında ciddi savaşlar vermiş olan Şükrü Naili Bey’in (Şükrü Naili Paşa) dikkat ve direnmeleri sayesinde durduruldu ve ilerlemeleri önlendi.

Trakya’daki kolordumuzun askerliğin gereklerini ve vatanseverlik namusunu yerine getirememesinin tek sorumlusu Cafer Tayyar Paşa’dır.

Edirne’ye doğru serbestçe ilerlemekte olan düşman tümenine karşı, bütün l’inci Kolordu kuvvetlerini toplayıp tedbir alacak komutanın, Kolordu Komutanı Muhittin Bey’in ne yaptığını bilmiyorum. Yalnız elde ettiğim bilgilere göre, Cafer Tayyar Bey, kendi kuvvetleri ile temas kuramadan, Havza yakınlarında atla dolaşırken düşman tarafından esir edilmiştir. Ondan sonra sevk ve idareden mahrum kalan l’inci Kolordu’muz tamamiyle dağıldı.

Birliklerinin bir kısmı esir oldu, bir kısmı da Bulgaristan’a sığındı. Sonuç olarak, Trakya’nın tamamı Yunanlıların eline geçti. Ne yazık ki, l’inci Kolordu Komutanı’nca, milletin istediği ve beklediği ileri görüşlülüğün, uyanıklık ve fedakarlığın gösterildiğine şahit olamadık.

Efendiler, Trakya’nın özel ve güç durum ve şartlar içinde bulunduğuna şüphe yoktu. Fakat bu özellik ve güçlük, hiçbir zaman Trakya’daki kolordunun askerliğin gereklerini yerine getirmesine ve vatanperverlik namusunu göstermesine engel olamazdı. Eğer, bu yapılamamış ise, millet ve tarih karşısında bulunan tek sorumlusu Cafer Tayyar Paşa’dır.

Tarihte bütün bir vatanı, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında, son bir avuç toprağına kadar karış karış kahramanca ve namusluca savunmuş ve yine varlığını koruyabilmiş ordular görülmüştür. Türk ordusu o cevherde bir ordudur. Yeter ki ona komuta edenler, komuta edebilme vasıflarına sahip olabilsinler!

Efendiler, komutanlar, askerliğin görev ve gereklerini düşünür ve uygularken, beyinlerini siyasi görüşlerin etkisi altında bulundurmaktan kaçınmalıdırlar. Siyasetin gereklerini düşünen başka görevliler bulunduğunu unutmamalıdırlar.

Komutanların, emirleri altına verilen millet evladını, memleket vasıtalarını, düşmana ve ölüme doğru sürerken, düşündükleri tek nokta, milletin kendilerinden beklediği vatan görevini ateşle, süngüyle ve ölümle yerine getirerek sonuç almaktır. Askeri görev, ancak bu anlayış ve inançla yerine getirilebilir.

Lafla, politika ile, düşmanın aldatıcı vaadlerine kulak vermekle askerlik görevi yapılamaz. Omuzlarında ve özellikle kafalarında askerlik sorumluluğunu yüklenecek kadar kuvvet bulunmayanların feci sonuçlarla karşılaşmaları kaçınılmazdır.

Efendiler, bir komutanın esir olması da mazur görülebilir. O zaman ki, askerliğin görev ve gereklerini yerine getirip uygulamakta, elindeki kuvveti sonuna kadar, son süngü ve son nefese kadar kullandıktan sonra, kanını akıtmak fırsatını bulamaksızın düşman eline düşerse…

Efendiler, bütün ordusu, üstün düşman karşısında yenilip de kendiliğinden geri çekilirken, kılıcını çekip tek başına atını, düşman başkomutanının çadırına doğru sürerek ölüm arayan Türk komutanları görülmüştür.

Bir Türk komutanının, ordusunu kullanmaksızın, herhangi bir kötü tesadüf ve kötü şans eseri bile olsa, düşmana esir düşmesini biz mazur görsek de, tarih, bunu asla affetmez ve affetmemelidir. Türk inkılap tarihinin gelecek nesillere hitap ve uyarısı işte budur.

İkinci Konya İsyanı

Saygıdeğer Efendiler, Anadolu ortasında çıkarılan iç isyanların, Yunan ordusu karşısında bulunan kuvvetlerimiz ve yaptığımız düzenlemeler üzerindeki kötü etkileri, düşmanlarca umulan sonuçları vermedi.

Savunma kuvvetlerimiz üzerinde doğrudan doğruya tesirini göstererek, cephemizi yıkma hedefine yönelmiş bulunan harekatla birlikte, cepheye yakın bölgelerde de halkı ayaklandırmak, düşmanların önem verdikleri bir mesele idi. İstanbul, bu konuda öteden beri çalışmaktaydı. Zeynelabidin Partisi’nin Konya ve dolaylarında çıkmasına vasıta olduğu isyan hareketleri, nihayet 1920 yılı Ekiminin başında patlak verdi.

Delibaş adında bir eşkıya, beş yüz kadar asker kaçağını topladı. 2/3 Ekim 1920 gecesi Çumra’yı bastı. 3 Ekim sabahı da Konya’ya girdi ve idareyi ele geçirdi. Konya valisi bulunan Haydar Bey ve Komutan Avni Bey (Milletvekili Avni Paşa’dır) Konya’da bulunan az sayıdaki asker ve jandarma ile, Alaettin tepesinde, asilere karşı anılmaya değer bir kahramanlıkla savunmada bulundular. Fakat asilerin çokluğu ve her taraftan saldırmaları karşısında asilere esir düştüler.

Aynı günlerde Beyşehir ve Akşehir ilçelerinde de görevli olarak dolaşan askeri heyetlerimiz, oralardaki asiler tarafından görev yapmaktan alıkondular. Ilgın ilçesinin Çekil köyü yakınlarında toplanan üç yüz kadar asi de, nasihat için giden heyete ateş etti. Konya’nın güneyinde Karaman ilçesinde de asiler toplanmaya başladı.

Sultaniye asiler eline düştü.

Efendiler, bu ayaklanmalara karşı, Afyonkarahisar’dan ve Kütahya’dan sevkettiğimiz Derviş Bey (Kolordu Komutanı Derviş Paşa) komutasındaki kuvvetler, Konya’nın kuzeyindeki Meydan istasyonu yakınlarında asilerle karşılaştı.

Ankara’dan da bir süvari alayı ve bir dağ topu ile, o zaman İçişleri Bakanı olan Refet Bey komutasında sevkedilen kuvvet, Meydan istasyonundan ilerleyen Derviş Bey kuvvetiyle birleşti. Adana Cephesinden de bir kuvvet Karaman’a doğru yola çıkarıldı.

Konya üzerine hareket eden kuvvetler, asilerle yaptıkları bir kaç çatışmadan sonra, 6 Ekim 1920’de Konya’yı asilerden kurtardı. Oradan kaçan asiler Koçhisar, Akseki, Bozkır ve Manavgat’a doğru gittiler.

Diğer bir kısım asiler de Afyonkarahisar’la Konya arasındaki Kadınhan ve Ilgın’ı işgal ettiler. Bu bölgeye de Batı Cephesi’nden Yarbay Osman Bey komutasında bir kuvvet gönderildi. Osman Bey müfrezesi Ilgın, Kadınhan, Çekil ve Yalvaç’taki isyanları bastırdı. Güneyden gelen kuvvetimiz Karaman’ı kurtardı.

İsyan bölgesinde asileri tepelemeyi başaran kuvvetlerimiz Bozkır, Seydişehir ve Beyşehir’i de isyancılardan temizledi. Her tarafta, asilerin döküntülerinden bir kısmı bize katıldılar. Bir kısmı da Antalya ve Mersin yönlerine doğru kaçtılar. Delibaş, Mersin bölgesinde Fransızlara sığındı.

Saygıdeğer efendiler, Yeşilordu teşkilatından sözederken açıklamıştım ki, düşmana karşı oluşturulacak kuvvetler konusunda iki zıt görüş çarpışmaya başlamıştı.

Bizim benimsediğimiz düzenli ordu kurma görüşüne karşı çıkılarak milis diyebileceğimiz bir çeşit teşkilat kurma görüşüne ağırlık kazandırılmak isteniyordu. Reşit, Ethem ve Tevfik kardeşler, Kütahya yakınlarında, Kuva-yı seyyare (146) adı altında ve elleri altında bulunan kuvvete dayanarak bu görüşün başını çekiyorlar ve ateşli bir şekilde çalışıyorlardı.


 146) Gönüllü Kuvvetler.

Ordudan fayda yoktur sözleri ve Batı Cephesi Komutanı’nın taarruz teklifi

Batı Cephesi’nde, orduda ve halk arasında bu yaygın görüş etrafında yapılan propaganda o kadar güçlü ve etkili bir duruma geldi ki, ordudan fayda yoktur, dağılsın! Hepimiz Kuva-yı Milliye olalım… sözleri her tarafta kulakları doldurmaya başladı.

Batı Cephesi birlikleri arasında, Kuva-yı Milliye halinde, bir bölge ve bir cepheye sahip bulunan Ethem Bey müfrezesinin adamları, adeta müstesna, ordu erlerinden daha üstün, imtiyazlı ve gıpta edilecek durumda sayılmaya başladı. Ethem Bey ve kardeşleri de, herkes üzerinde bir çeşit otorite ve üstünlük kurmaya başladılar…

İşte bu sıralarda idi ki, Batı Cephesi Komutanı, Genel Kurmay Başkanlığı’na, Ethem ve Tevfik kardeşlerin etkisiyle olduğu sanılan bir teklifte bulundu: Yunan ordusunun Gediz yakınında bulunan müstakil bir tümenine taarruz etmek!..

Batı Cephesi Komutanı, düşman kuvvetlerinin uzun bir cephe üzerinde dağılmış olarak bulunduğu, Gediz yakınındaki kuvvetinin zayıf ve tek başına bırakıldığını ileri sürerken, düşman moralinin bozuk olduğunu da kabul ediyordu.

O tarihlerde, Yunan ordusu üç tümenle Bursa bölgesinde; bir tümenle Aydın dolaylarında; bir tümenle Uşak’ta ve bir tümenle Gediz’de bulunuyordu.

Gediz taarruzu

Batı Cephesi Komutanı, iki piyade tümenini ve Ethem Bey ‘in Kuva-yı Seyyaresi’ni Gediz’deki Yunan tümeni üzerine harekete geçirebilecekti. Bu hareketten parlak bir sonuç almayı umuyordu.

Genelkurmay Başkanlığı, Batı Cephesi Komutanlığı’nın bu teklifini kabul etmedi. Çünkü düşman ordusu genel durumu itibariyle bizim ordumuzdan daha kuvvetli idi. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokabilmiş değildik. Cephanemiz miktarı da ağırdan almamızı gerektiriyordu.

Bütün cephe kuvvetlerimize müracaat ederek ve azçok üstün bir kuvvet toplayarak, Gediz’de düşmana karşı sür’atle bir başarı kazanmak belki mümkün olabilirdi. Fakat kuvvetlerimiz ve hazırlığımız, böyle bir başarıyı genel ve sonuç aldırıcı bir başarıya götürmeye elverişli değildi.

O halde, bütün işe yarayan kuvvetlerimizi, sınırlı ve geçici bir başarı elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Bu takdirde, düşman bütün kuvvetleri ile bir karşı taarruza geçerse, her tarafta yenilgi kaçınılmaz olurdu.

Bundan dolayı da cephenin ve Hükümet’in şimdilik ordu teşkilatını genişletmek ve mevcudunu artırarak cepheyi kuvvetlendirmeye çalışmak gerekiyordu. Memleketin ölüm kalım meselesi demek olan Batı Cephesi’nde özel ve sınırlı düşüncelere kapılmak doğru bulunmuyordu.

Genelkurmay Başkanı bu Gediz taarruzunun yapılmamasında ısrar etti. Batı Cephesi Komutanlığı ile, haberleşme yoluyla anlaşamadı. Bizzat Ankara’dan Eskişehir’deki Batı Cephesi Karargahı’na gitti.

Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa ile Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın bu görüşmeleri sonunda, Ali Fuat Paşa durumu yerinde bir daha inceledikten sonra karar vermek üzere, hareketi ertelemiştir. Fakat, birkaç gün sonra, Cephe Komutanlığı’nca gönderilen rapordan, taarruza karar verildiği anlaşılmıştır.

Efendiler, o günlerde bu taarruz lehinde, her tarafta ve Meclis’te müthiş bir propaganda yapılıyordu.

Düşman Gediz’de tek başınadır. Biz onu orada yok ederiz. Parlak bir durum ortaya çıkar. Zaten Yunan ordusu kaçmaya hazırdır sözleriyle, Gediz taarruzunun gerekli olduğu, neredeyse genel bir kanaat haline getirilmek isteniyordu.

Sonunda, Batı Cephesi Komutanı, 61’inci ve 11’inci Tümenler ve Kuvve-i Seyyarelerle 24 Ekim 1920’de Gediz’deki düşmana taarruz etti.

Efendiler, dalgalı, disiplinsiz, emir ve komutasız bazı hareketlerden sonra, bildiğiniz üzere, Gediz’de yenildik.

Yunan ordusu bu harekete cevap olmak üzere, 25 Ekim 1920 günü Bursa Cephesinden taarruza geçti. Yenişehir’i ve İnegöl’ü işgal etti. Uşak’tan, Dumlupınar sırtları ilerisinde bulunan birliklerimize saldırdı. Birliklerimiz, Dumlupınar sırtlarına kadar çekildi.

Böylece Efendiler, cephenin her tarafında yeniden genel bir yenilgiye uğradık.
Batı Cephesi Komutanı’nın, taarruza geçmesinden dört gün sonra Bakanlar Kurulu’nda şu telgrafı okundu:

Çandarhisar, 27/28.10.1920

Genel Kurmay Başkanlığı’na

1 — Birliklerin savaş kayıplarını sür’atle telafi ihtiyacındayız. Gediz savaşı, üç yüz savaşçıdan kurulu birliğin, bir taburun savaş görevini yapmasına yeterli olmadığını gösterdiğinden, tabur mevcutlarını dörder yüz savaşçıya çıkarmak mecburiyetindeyiz.

Bu savaşlar dolayısıyla, bütün depo birlikleri bile cepheye sürüldüğünden yetişmiş, silahlı ve teçhizattı bin ikmal erinin, özellikle Ankara’daki birliklerinden, bu mümkün değilse en yakın bir yerden acele olarak gönderilmesini,

2 — Askeri manevralar ve savaşlar giydirilebilen erlerin bile elbiselerini, ayakkabılarını parçalamış, dünden beri kar yağan dağlarda asker çıplak ve yalınayak kalmıştır. Cephe Komutanlığı Vekilliği emrinde hiçbir şey olmadığından, özellikle kaput, ayakkabı, pamuklu, elbise, yelek, kuşak; kısacası, hava şartlarından korunmak için ne verilmek gerekiyorsa, on beş bin hesabıyla acele olarak gönderilmesini arz ve rica ederim

3 — Milli Savunma Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na ve bilgi edinilmesi için Cephe Komutanlığı Vekilliği’ne yazılmıştır.

Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat

Efendiler, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın, daha Gediz savaşının yapılmakta olduğu bir sırada okuduğumuz bu telgrafında yazılmış olanlarla, bunlarda sezilen anlam ve zihniyetin pek dikkate değer görülmesi tabiidir, sanırım.

Askerin durumu, kuvvetimizin miktarı, hazırlığımızın derecesi, bütün memlekette her bakımdan muhtaç olduğumuz kaynakların kudret ve kabiliyeti, elbette bu telgraf tarihinden üç gün önce Batı Cephesi Komutanlığı’nca biliniyordu. Her şey tamam olup da, bunlar Gediz Muharebesi’nin yapıldığı üç beş gün içinde mi mahvolmuştu? Bilinmekte olan bütün gerçeklere rağmen, Batı Cephesi, Genelkurmay Başkanlığı tarafından mı taarruza zorlanmıştı?

Söz konusu telgraf, Bakanlar Kurulu’nda okunduktan sonra altına şu not yazılmıştı:
Bakanlar Kurulu’nca okundu. İleri sürülen sebepler ve olaylar akla yatkın bulunmadı. Gerekli yardımın yapılacağı tabiidir. 3’ncü Alay’dan beklenen kuvvet gönderilecektir. İsmet.

Çerkez Ethem ve kardeşlerinin çıkardığı dedikodular

Efendiler, her başarısızlığın sonunda birtakım dedikoduların ortaya çıkması beklenmelidir. Gediz Muharebesi’nden sonra da genel durum feci bir görünüş arz edince, her tarafta dedikodular, haklı ve haksız tenkitler başladı.

Bazıları ve hele Kuva-yı Seyyare’ciler, Ethem ve kardeşleri, bütün suçu cephe komutanına ve düzenli ordu tümenlerine atarak, kendilerinin güç durumda bırakılmış oldukları yolunda propaganda yaptırıyorlar ve ordu komutanı kendi hatalarını kapatmak için kusuru bize yükletiyor diyorlardı.

Ordu da Kuva-yı Seyyare’nin hiçbir iş yapmadığını, yapma gücünde olmadığını, savaşta verilen emirlere uymadığını, daima tehlikeden uzak bulunduğunu iddia ve ispat ediyordu.

Efendiler, açıklamalara tekrar bıraktığım noktadan devam etmek üzere, burada küçük bir olayı dile getirmeme müsaadenizi rica edeceğim. Bilindiği üzere, Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu sırasında ortaya konan esaslara göre, İcra Heyeti (147) adı verilen Hükümet’in üyeleri, doğrudan doğruya ve ayrı ayrı Meclis tarafından seçiliyordu. Bu usul 4 Kasım 1920 tarihine kadar uygulandı.

Bununla ilgili kanun, ancak 4 Kasım 1920’de: Bakanlar, Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın Meclis üyelerinden göstereceği adaylar arasından salt çoğunlukla seçilir şeklinde değiştirildi.


147) Heyet-i İcraiyye: Bakanlar Kurulu.

Mecliste görülen aykırı eğilimler ve Nazım Bey’in İçişleri Bakanlığına seçilmesi karşısında benimsediğim tutum

İşte arz etmek istediğim husus, bakanların seçimi ile ilgili kanunun değiştirilmesini gerektiren sebeplerden biridir.

Efendiler, 4 Eylül 1920 tarihinde, Tokat Milletvekili bulunan Nazım Bey, 89 oya karşı 98 oyla, Meclis’çe İçişleri Bakanlığı’na seçildi. Nazım Bey, dakika kaybetmeksizin büyük bir aceleyle Bakanlık makamına gidip daha sonra Bakanlar Kurulu Başkanı da olmam dolayısıyla beni ziyarete geldi.

Ben, Nazım Bey’i kabul etmedim. Yüce Meclis’in güvenini kazanarak seçilmiş olan bir bakanı kabul etmemekle yaptığım muamelenin mahiyet ve nezaketini elbette takdir ediyordum. Fakat memleketin büyük yararı, beni bu yolda harekete mecbur tutuyordu. Elbette, bu hareketimin sebebini açıklayıp ispat edeceğimden ve açıklayacağım noktanın yüce Meclis’çe de önemli görüleceğinden emindim.

Efendiler, Meclis üyeleri arasından, aykırı birtakım prensiplere eğilim gösterenler ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunlardan biri olmak üzere Nazım Bey ve arkadaşları en çok dikkatimi çekmişti. Nazım Bey’in, kendisinden daha Sivas Kongresi sıralarında aldığım safsatalarla dolu bazı mektuplarından, ne zihniyet ve karakterde bir kimse olabileceğini anlamıştım. Nazım Bey, milletvekili olarak Ankara’ya geldikten sonra, her gün yeni yeni siyasi faaliyetler gösteriyordu. Oluşmaya başlayan her siyasi grupla temas fırsatını kaçırmıyordu.

Nazım Bey, bizzat veya dolaylı olarak yabancı çevrelerden bazıları ile temas yolunu bulmuş; onlardan teşvik görmüş ve yardım imkanları da sağlamıştı.

Bu zatın Halk İştirakıyyun Fırkası (148) diye gayri ciddi ve sırf kendisine çıkar sağlamak üzere bir parti kurma teşebbüsüne geçerek, milliyetçiliğe aykırı faaliyet sevdasında bulunduğunu mutlaka duymuşsunuzdur.

Bu zatın yabancı çevrelere casusluk ettiğine de asla şüphe etmiyordum. Nitekim, daha sonra İstiklal Mahkemesi birçok gerçeği ortaya koymuştu.

İşte Efendiler, bu Nazım Bey, kendisinin ve arkadaşlarının yaptığı sürekli propaganda sayesinde ve bize muhalefete hazırlananların milletin yüksek yararlarını unutarak yaptıkları yardımlarla İçişleri Bakanlığı’na geçirilmişti. Böylece Nazım Bey, Hükümet’in bütün iç idare makinesinin başında, memleket ve millete değil, fakat, paralı uşağı olduğu kimselerin isteklerinin gerçekleşmesine en büyük hizmeti yapabilecek duruma gelebilmişti.

Elbette Efendiler, buna asla razı olamazdım. Onun için İçişleri Bakanı Nazım Bey’i kabul etmedim ve istifaya mecbur ettim. Lüzum görüldüğü zaman da, Meclis’teki gizli oturumda, hakkındaki bilgi ve görüşlerimi açıkça söyledim.


 148) Halk Komünist Partisi.

Milletvekillerini seçerken çok dikkatli ve titiz olmalıdır

Saygıdeğer Efendiler, pek iyi bilirsiniz ki, sultanlarla, halifelerle idare edilmiş ve edilmekte olan memleketlerde, vatan için en büyük tehlike, sultanların ve halifelerin düşmanlar tarafından satın alınmalarıdır. Bu, çok defa kolaylıkla sağlanabilmiştir.

Meclislerle idare edilen memleketlerde ise, en tehlikeli durum, bazı milletvekillerinin yabancılar adına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır. Millet Meclislerine kadar girme yolunu bulabilen vatansızlara her zaman rastlanabileceğine, tarihin bu konudaki örnekleriyle hükmetmek zaruridir.

Bunun için millet, kendi vekillerini seçerken, çok dikkatli ve titiz olmalıdır. Milletin hata yapmaktan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve faaliyetleriyle milletin güvenini kazanmış olan siyasi bir partinin seçimde millete kılavuzluk etmesidir.

Genellikle bütün vatandaşların, adaylıklarını ortaya atan her şahıs hakkında karar vermeye yardımcı olacak doğru bilgilere ve isabetli oya sahip bulunacağını kabul etmek, nazari olarak var sayılsa, bile, bunun tam bir gerçek olmadığı, tecrübelerin tecrübeleriyle ve inkar edilemez bir açıklıkla ortaya çıkmıştır.

Efendiler, bıraktığımız noktaya, yani Batı Cephesi’ne dönüyorum. Gediz Muharebesi’nden, onun maddi ve manevi can sıkıcı sonuçlarından sonra, Fuat Paşa’nın cephe üzerindeki komutanlık etki ve otoritesi sarsılmış gibi görünüyordu. Kendisini komutadan çekmeyi zaruri saymaya başladım.

Tam bu sırada idi ki, Fuat Paşa Ankara’ya gelip görüşmek üzere 5 Kasım 1920 tarihli bir şifre ile izin istedi. Cevap olarak 6 Kasımda Ankara’ya gelmesinin uygun olacağını bildirdim.

Fuat Paşa aleyhindeki dedikodu ve Kuva-yı Seyyare’nin varlığının ordudaki disiplinsizliğe yol açan kötü etkileri o kadar hissedilmeye başlamıştı ki, 7 Kasım tarihinde Ali Fuat Paşa’ya hemen Ankara’ya gelmesini emretmeyi gerekli buldum.

Ali Fuat Paşa’nın Moskova Büyükelçiligi’ne atanması ve cephenin ikiye ayrılması kararı

Efendiler, artık Ali Fuat Paşa’nın Batı Cephesi’ne komuta edemeyeceğine inanmıştım. O günlerde Moskova’ya da bir elçilik heyeti göndermemiz gerekiyordu. O halde, Fuat Paşa büyükelçi olarak Moskova’ya gidebilirdi.

Batı Cephesi de çok ciddi ve dikkatli bir çalışma beklediğinden, bu cephe komutanlığını da zaten genel askeri harekatı yürütmekte olan Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa’ya ek görev olarak vermek en sür’atli ve uygun bir tedbir olacaktı.

Bir yandan da gerek iç isyanlara ve direnmelere karşı gerek savaş harekatı açısından kuvvetli bir süvari teşkilatına duyulan ihtiyaç açıktı. Sırf bu teşkilatı kurabilmek için de İçişleri Bakanı olan Refet Bey’e (Refet Paşa) ek olarak bu görevi de vererek kendisini Konya ve dolaylarına göndermeyi uygun buluyordum.

Çünkü Refet Paşa, zaman zaman çeşitli sebeplerle Konya’ya, Denizli’ye gitmiş, Batı Cephesi’nin güney kesimi ile ilgilenmiş ve o kesimle ilgisi bulunan bölgeleri tanımış bulunuyordu.

O halde konuyu şöyle çözebilirdim: Cepheyi ikiye ayırmak; önemli kesimleri içine alan alanı Batı Cephesi diye adlandırarak İsmet Paşa’nın komutasına vermek; güney kesimini de Konya ve dolaylarına göndereceğim Refet Paşa’ya vererek, her iki cepheyi birden doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanlığı makamına bağlamak…

Genelkurmay Başkanlığı’na da Milli Savunma Bakanı olan Fevzi Paşa vekalet edebilirdi. Fuat Paşa zamanında bir de cepheden Sivas’a kadar uzanan Geri Bölgesi vardı. Fuat Paşa, bu bölgeyi idare edebilmek için de bir Cephe Komutanlığı Vekaleti makamı kurmaya mecbur olmuştu. Bunun tabii ve pratik olmadığı meydandaydı.

Bu bakımdan, yeni düzenlemede bu geri bölgesini de menzil alanı olarak cepheye bıraktıktan sonra, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlamak tabii idi.

İsmet Paşa’nın bir süre için Genelkurmay Başkanlığı’ndan ayrılmaması, ordunun düzenlenme ve hazırlanmasında sür’at sağlanması için yararlı görüldüğü gibi, Refet Bey’in de İçişleri Bakanlığı sıfatını geçici olarak devam ettirmesi, özellikle kendi bölgesinde güvenliğin sağlanması, halktan hayvan ve malzeme toplamak suretiyle meydana getirmeye mecbur olduğu süvari teşkilatını bir an önce kurabilmek için gerekliydi.

Sür’atle düzenli ordu ve büyük süvari birlikleri kurma ve düzensiz teşkilat fikir ve siyasetini yıkma kararı

Efendiler, 8 Kasım 1920’de, Fuat Paşa Ankara’ya geldi. Karşılamak için bizzat istasyonda bulunuyordum. Paşa’yı omuzunda bir filinta olduğu halde Kuva-yı Milliye kıyafetinde gördüm.

Batı Cephesi Komutanı’na bu kıyafeti benimseten düşünce ve zihniyet akımının bütün Batı Cephesi üzerinde ne kadar etkili olduğunu anlamak için artık tereddüde yer kalmamıştı.

Onun için Fuat Paşa’ya kısa bir görüşmeden sonra, alabileceği yeni görevi söyledim. Memnuniyetle kabul etti. Aynı günün gecesi İsmet ve Refet Paşaları da davet ederek yeni durumu ve görevlerini kararlaştırdık. Kendilerine verdiğim kesin direktif: Sür’atle düzenli ordu ve süvari birlikleri meydana getirmekten ibaretti.

Böylece 1920 yılı Kasımının sekizinci günü düzensiz teşkilat fikir ve siyasetini yıkma kararı faaliyet ve uygulama alanına konulmuş oldu.

Görünüşte bizim için yumuşak sanılan bir politika ile, bizi içten yıkma teşebbüsü

Saygıdeğer Efendiler, burada bir an durarak bakışlarımızı İstanbul’a çevirelim. Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin her türlü düşmanla ortak olan silahla sonuç alma planı uygulamada başarı kazanamamıştı. İç isyanlara karşı koyduk ve direndik. Yunan taarruzu en sonunda bir hatta durdu.

Yunanlıların ondan sonraki hareketleri de sınırlı alanlar içinde kaldı. İç isyanlara ve Yunan cephesine karşı ciddi tedbirler almakta olduğumuz görülüyordu. İçeriden ve dışarıdan gelen silahlı hücumların, özellikle Ankara’daki Milli Hükümet’i sarsamayacağı anlaşılıyordu. Bu itibarla, İstanbul’un silahlı saldırı politikası iflas etmiş bulunuyordu.

Bunu değiştirip, yeniden uzlaşma politikasına döner gibi görünerek, bizi içerden yıkma politikası gütmenin daha yararlı olacağına inandıklarına hükmedilebilirdi. Tıpkı 1919 Eylülünde Damat Ferit Paşa’nın birinci çekilmesinden sonra, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin gelmesiyle olduğu gibi, görünüşte bizim için yumuşak sanılan bir politika ile, bizi içten yıkma teşebbüsü yenilenecekti.

Bundan sonraki mücadelelerimizde, İstanbul vasıtasıyla yapılan iç ve dış teşebbüsler, bizi güçsüzlüğe düşürecek telkinler ve Yunan ordusuyla olduğu kadar, fakat anlaşılması ve anlatılması daha güç şartlar içinde, içerideki bozgunculara karşı uğraştığımız da görülecektir.

İstanbul’da hükümetin başına Tevfik Paşa getirildi. Kabinede Dahiliye Nazırı olarak Ahmet İzzet ve Bahriye Nazırı olarak Salih Paşa’lar bulunuyordu. Tevfik Paşa Kabinesi derhal bizimle temas ve ilişki kurmak istedi.

Bu görevi esas itibariyle Ahmet İzzet Paşa üzerine aldı. Saray kurmay heyetinde bulunan bir subay, Ahmet İzzet Paşa tarafından bazı notlarla Ankara’ya gönderildi. Bu notlarda, eskisine bakarak daha elverişli şartlarla, söz gelişi, İzmir’de Osmanlı hakimiyeti altında Yunanlılar tarafından özel bir yönetim kurulmasının kabulü gibi şartlarla, bir barış yapma ümidinde bulundukları ve her şeyden önce, İstanbul Hükümeti ile bir uzlaşmaya varmanın önemli olduğu bildiriliyordu.

Ahmet İzzet Paşa’nın ve içinde bulunduğu hükümetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümeti’nin nitelik ve yetkilerinden haberdar olmadıkları, hala İstanbul Hükümeti’ni sürdürmeyi ve bu yolla millet ve memleketin kaderiyle, ilgili sorunları çözmeyi düşündükleri görülüyordu.

Ahmet İzzet Paşa’ya ve Tevfik Paşa Kabinesi’ne durumu bildirmek ve kendilerini aydınlatmak maksadıyla, gereken bilgi ve görüşleri etraflı olarak yazdırıp Ankara’ya gelen özel memura verdik ve kendisini 8 Kasım 1920 tarihinde İnebolu’ya doğru yola çıkardık.

12 Kasım 1920 günü, Zonguldak’tan Yüzbaşı Kemal imzalı kısa bir telgraf aldım. Bunda, şifreli bir telgrafı çekmek üzere İstanbul’dan gönderildim, deniyordu. Söz konusu, şifreli telgraf, Dahiliye Nazırı İzzet Paşa’nın imzasını taşıyordu. İstanbul’da 9 Ekim 1920 tarihinde yazılmıştı.

İstanbul’da iktidar mevkiine getirilen Tevfik Paşa Kabinesi Ankara ile temas imkanı arıyor

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 15. Bölüm ( Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları … Doğu cephesi’nde Ermenistan’a taarruz kararı verdiğimiz sırada )

Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları

Efendiler, memleketin kuzeybatı bölgesinde asilerle uğraşırken, memleketin ortasında Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan dolaylarında da isyan başlıyor. Bu isyan hareketleri de hatırlanmaya değer.

14 Mayıs 1920 tarihinde Postacı Nazım ve Çerkez Kara Mustafa adında birtakım adamlar, otuz kırk kişi ile Yenihan’a bağlı Kaman köyünde isyan ettiler. Bu hareket gittikçe artan bir şiddetle genişledi. Asiler, 27/28 Mayıs 1920 gecesi Çamlıbel’de bulunan bir müfrezemizi basarak esir ettiler.

28 Mayıs 1920’de diğer bir kısım asiler de Tokat yakınında yürüyüş halinde bulunan bir taburumuza hücum ederek dağıttılar ve bir kısmını esir ettiler. Cür’etlerini artıran asiler, 6/7 Haziran 1920 gecesi Zile’yi işgal ettiler.

Oralardaki askerlerimiz Zile kalesine çekilerek kendilerini savundular. Askerin erzak ve cephanesi tükendikten üç gün sonra asilere teslim oldular. Asiler 23/24 Haziran 1920’de de Boğazlıyan’a baskın yaptılar. Orada bulunan bir müfrezemizi dağıttılar. Amasya’da bulunan Cemil Cahit Bey’in komutasındaki 5’inci Kafkas Tümeni, asiler aleyhine harekete geçirildi.

 Antep bölgesinde bulunan Kılıç Ali Bey de, bir milli müfreze ile bu bölgeye gönderildi. Erzurum’dan Ankara’ya gelmekte olan bir Erzurum Milli Müfrezesi de, o bölgede bırakıldı. 1920 yılı Temmuzunun ortalarına kadar, bu asilerin takip ve tepelenmeleriyle uğraşıldı. Yenihan isyanı, Orta Anadolu’nun öteki bölgelerindeki fesatçıları da harekete geçirdi.

Çapanoğullarından Celal, Edip, Salih ve Halit Bey’ler; Aynacıoğulları ve Deli Ömer çeteleri gibi birtakım eşkıyayı başlarına toplayarak 13 Haziranda Yozgat civarında Köhne (132) bucak merkezini, 14 Haziranda da Yozgat şehrini işgal ederek büyük bir bölgeye hakim oldular. Merkezi Sivas’ta olan 3’üncü Kolordu kuvvetleri ve o bölgede bıraktığımız milli kuvvetler yeterli değildi. Eskişehir’deki Ethem Bey müfrezesi ile Bolu dolaylarındaki İbrahim Bey müfrezesi de Yozgat bölgesine gönderildiler.

Yozgat ve dolaylarında asiler yok edildikten sonra, oraya gönderilen müfrezelere öteki bölgelerde görev verildi. Fakat bu yörelerde genellikle güvenlik kurulamadı.

7 Eylül 1920’de Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacıoğulları denilen birtakım serseriler Zile yakınlarında, Kara Nazım, Çopur Yusuf adında birtakım adamlar da Erbaa yakınlarında yeniden faaliyete geçtiler. Bunlardan Aynacıoğulları üç yüz atlı kadar toplayabilmişlerdi.

Bu durum karşısında, İkinci Kuvve-i Seyyare (133) adını alan İbrahim Bey müfrezesi, tekrar, bulunduğu Eskişehir bölgesinden Yozgat’a giderek, oradaki milli müfrezeler ve jandarma kuvvetleriyle birlikte Maden, Alaca, Karamağara, Mecidözü bölgelerinde, çeşitli gruplar halinde, karışıklık çıkaran ve eşkıyalık eden asileri takip ederek ortadan kaldırdı. İbrahim Bey, asilerin ortadan kaldırılmasını ancak üç aydan fazla bir zamanda başarabildi.


 132) Şimdiki Sorgun ilçesi.

133) Kuvve-i Seyyare: Harbetmek üzere kendi araç ve gereçleri ile orduya katılan ve atlılardan oluşan gönüllü birlik.

Güney sınırlarımızda geçen olaylar

Efendiler, bu tarihlerde güney bölgelerimizde de bizi ciddi bir şekilde uğraştıran önemli isyanlar çıktı: Milli aşiretinin beyleri olan Mahmut, İsmail,

Halil Bahur, Abdurrahman Bey’ler, güneyde, düşmanlarla gizlice ilişki ve bağlantı kurduktan sonra, Siirt’ten Dersim dolaylarına kadar uzanan bütün aşiretlerin beyleri sıfatını takınarak o bölge boş olmak ve bölgeyi baskı altına almak davasına kalkıştılar.

Fransızlar, 1920 yılı Haziranının başlarında, Urfa’yı ikinci defa zaptetmek için hareket ettikleri zaman, Milli aşireti de Siverek’e doğru ilerledi buna karşı, o bölgede bulunan 5′ inci Tümenimiz görevlendirildi.

Bu tümen o bölgedeki milli kuvvetlerimizle de desteklendi. 19 Haziran 1920 tarihinde, birliklerimizin takibi altında, güneydoğu yönünde düşman bölgesine kaçmaya mecbur edildi.

Bu aşiret, bir süre düşman bölgesinde hazırlandıktan sonra, 24 Ağustos 1920’de üç bin atlı ve develi ve bin kadar da piyadeden ibaret bir kuvvetle yeniden bizim topraklarımıza geçti.

Viranşehir yakınlarına geldi. Asiler, aman dilemek maksadıyla geldiklerini söyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı aldatıp, tedbir almakta ihmale düşürdüler. Bu sırada, o yakınlarda dağınık halde bulunan müfrezelerimize saldırarak onları yendiler ve 26 Ağustos 1920’de Viranşehir’i işgal ettiler. Haberleşmelerimize ve bağlantımıza engel olmak üzere de, o bölgedeki bütün telgraf hatlarını kestiler.

Ancak, on beş gün sonra, 5’inci Tümen’in Siverek, Urfa, Resulayin (134) ve Diyarbakır’da bulunan birliklerinden gönderilen kuvvetlerle bize bağlı aşiret kuvvetleri asileri yenebilmişlerdir.

Takip edilen Milli yeniden güneye, çöle kaçtı.

Efendiler, güneyde Milli aşiretinin isyanını bastırmaya çalışırken, Afyonkarahisar bölgesinde Çopur Musa adında bir adam da, başına topladığı kuvvetle askerleri ordudan kaçmak için ayartıyor ve millete askere gitmemeyi telkin ediyor. Çopur Musa, 21 Haziran 1920 tarihinde Çivril’i bastı. Gönderilen kuvvetler karşısında kaçtı ve Yunan ordusuna katıldı.


 134) Urfa’nın Viranşehir ilçesine bağlı Ceylanpınarı bucağının ogünkü adı.

Konya İsyanı

Efendiler, Çopur Musa olayından önce bir ayaklanma olayı da Konya’da oldu. 5 Mayıs 1920 tarihinde, Konya’da bir fesat derneği keşfedildi.

Bu dernek üyelerinin ileri gelenleri tutuklanmaya başladı. Bir gün sonra, tutuklanmakta olan bu ileri gelenler, halkı da kışkırtarak Konya içinde silahlı bir toplantı yapmaya giriştiler.

Bir kısım halk da silahlı olarak dışarıdan gelerek hep birlikte isyan ettiler. Konya’da bulunan komutan, elindeki kuvvetlerle cesurca hareket ederek asileri dağıtmayı ve önayak olanları tutuklayıp takip etmeyi başardı.

Savaş cephelerinin durumu

Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, çeşitli cephelerin ne durumda olduklarını da hep birlikte bir defa daha hatırlayalım:

1. İzmir Yunan Cephesi:

Yüksek heyetinizce de bilinmektedir ki, Yunanlılar İzmir’e çıktıkları zaman, orada, 17’nci Kolordu Komutanı olarak karargahıyla birlikte Nadir Paşa bulunuyordu. Kuvvet olarak, Yarbay Hurrem Bey komutasında 56’ncı Tümen’in iki alayı vardı. Bu kuvvet, özellikle, kolordu komutanının emriyle, düşmana karşı koydurulmaksızın, büyük hakaretler altında, Yunanlılara teslim edilmiştir. Bu tümenin bir alayı (172’nci alay) Ayvalık’ta bulunuyordu. Komutanı Yarbay Ali Bey (Afyonkarahisar Milletvekili Albay Ali Bey) idi.

Yunan ordusu işgal alanını genişletirken, Ayvalık’a da asker çıkardı. Ali Bey, bu Yunan kuvvetine karşı 28 Mayıs 1919’da savaşa girişti. Bu tarihe kadar, Yunan birlikleri hiç bir yerde ateşle karşılık görmemişti. Aksine, bazı şehir ve kasabalar halkı korkutulmuş, İstanbul Hükümeti’nin emirlerine uyarak idare amirleri başta olmak, üzere, Yunan birliklerini özel heyetlerle karşılamışlardı. Ali Bey’in Ayvalık bölgesinde muharebe cephesi kurması üzerine, yavaş yavaş Soma’da, Akhisar’da, Salihli’de milli cepheler oluşmaya başlamıştı.

1919 yılının 5 Haziranından başlayarak, Albay Kazım Bey (Meclis Başkanı Kazım Paşa Hazretleri), Balıkesir’deki 61’inci Tümen’in komutasını, vekaleten üzerine almıştı. Daha sonra Ayvalık, Soma, Akhisar kesimlerini içine alan Kuzey Cephesi Komutanlığı’nı yaptı. Fuat Paşa’nın Batı Cephesi Komutanlığı’na tayin edilmesinden sonra, Kazım Bey’e, Kuzey Kolordusu Komutanlığı makam ve yetkisi verildi.

Aydın dolaylarında, İzmir’in işgalinden sonra, asker ve halktan bazı vatanseverler, Yunanlılara karşı savunma, halkı cesaretlendirme ve silahlı milli teşkilat kurma gayretleriyle çalışıyorlardı.

Bu arada İzmir’den ad ve kıyafet değiştirerek o bölgeye gitmiş olan Celal Bey (İzmir Milletvekili Celal Bey’dir)’in gayret ve fedakarlığı anılmaya değer. 15/16 Haziran 1919 gecesi, Ali Bey’in Ayvalık’tan gönderdiği kuvvetler, Bergama’daki Yunan işgal kuvvetlerini bir baskınla perişan etmişlerdi. Bu baskına, kısmen, Balıkesir ve Bandırma’dan gönderilen kuvvetler de katılmıştı. Bu olay üzerine, Yunanlılar, dağınık ve zayıf müfrezelerini geri çekip toplamak gereğini duydular. Bu arada Nazilli’yi de boşalttılar. Bu sebeple, Aydın’da hazırlıkta bulunurken, çevreden toplanan halk kuvvetleri bunları sıkıştırmaya başladı. Yunanlılarla halk arasında şiddetli bir çarpışma oldu. Sonunda, Yunanlılar, Aydın’ı da boşaltıp çekildiler.

Böylece, 1919 yılının Haziran ayı ortalarında Aydın cephesi de kuruldu. Bu bölgede bulunan 57’nci Tümen’in Komutanı Albay Mehmet Şefik Bey ve Tümen Topçu Komutanı Binbaşı Hakkı Bey’di. Alay komutanlarından Binbaşı Hacı Şükrü Bey, milli kuvvetlerin başında Yürük Ali Efe ve Demirci Mehmet Efe vardı. Sonunda Demirci Mehmet Efe, duruma hakim olarak Aydın Cephesi Komutanlığı’nı kendi üzerine aldı. Daha önce dolayısıyla arz etmiştim ki, sonradan oraya gönderdiğim Albay Refet Bey (Refet Paşa) bile, Demirci Mehmet Efe’nin komutanlığını kabul etmiştir.

Efendiler, İzmir’in çeşitli cephelerinde kurulan ve yavaş yavaş subaylar ve askeri birliklerle desteklenmeye çalışılan milli cephelerin beslenmeleri, daha çok, doğrudan doğruya o bölgeler halkı tarafından sağlanıyordu. Bunun için de geri bölgelerde milli teşkilat kurulmuştu. Bu görevin, halktan hükümete geçişi, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin kuruluşundan sonra sağlanabilmiştir.

2. Güneyde Fransız Cephesi:

a) Fransız birliklerine karşı doğrudan doğruya Adana bölgesinde; Mersin, Tarsus, Islahiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarında milli kuvvetler kurulmuş ve çok cesurca işe girişmişlerdi. Adana’nın doğu bölgesinde, Tufan Bey adıyla hareket eden Yüzbaşı Osman Bey’in kahramanlıkları kayda değer. Milli müfrezeler, Mersin, Tarsus, Adana şehirlerinin girişlerine kadar sokulup hakim oldular. Pozantı’da Fransızları kuşatarak geri çekilmeye mecbur ettiler.

b) Maraş’ta, Antep’te, Urfa’da önemli muharebe ve çarpışmalar oldu. Sonunda işgal kuvvetleri buradan çekilmeye mecbur edildiler. Bu başarıların kazanılmasında büyük rolleri olan Kılıç Ali ve Ali Saip Bey’lerin adlarını anmayı bir görev sayarım.

Fransız işgal bölgelerinde ve cephelerinde milli kuvvetler, her gün daha esaslı bir şekilde teşkilatlanıyorlardı. Milli kuvvetler, ordu birlikleri ile de desteklenmeye başlanmıştı. İşgal kuvvetleri, her tarafta sıkı ve şiddetli bir şekilde zorlanıyordu.

Efendiler, bu durum üzerine Fransızlar, 1920 Mayısından başlayarak bizimle temas ve görüşme imkanları aradılar. Önce Ankara’ya İstanbul’dan bir binbaşı ile bir sivil geldi. Bu şahıslar, İstanbul’dan önce Beyrut’a gitmişler. Eski Van Milletvekili Haydar Bey bunlara aracılık ediyordu.

Bu buluşma ve görüşmelerimizden elle tutulur bir sonuç çıkmadı. Fakat, Mayıs sonlarına doğru, Suriye Fevkalade Komiseri adına hareket eden Mösyö Duquest adında bir zatın başkanlığında bir Fransız Heyeti Ankara’ya geldi. Bu heyetle yirmi günlük bir ateşkes anlaşması yaptık. Bu geçici anlaşma ile, biz, Adana bölgesinin boşaltılmasına bir başlangıç hazırlama hedefini güdüyorduk.

Efendiler, bu Fransız heyetiyle yaptığım yirmi günlük ateşkes anlaşması, Büyük Millet Meclisi’nde bazılarının itirazlarına uğradı. Oysa, benim bu anlaşmayı kabul etmekle sağlamak istediğim yararlar şunlardı:

Önce, Adana bölge ve cephelerinde bulunan ve kısmen askerle de takviye edilen milli kuvvetleri, sükunetle yeniden düzenlemek istiyordum. Milli kuvvetlerin bu çarpışma aralığında dağılabileceklerini de dikkate alarak, ateşkes tebliği yanında bazı tedbirlerin alınmasını da emrettim. Bundan başka, Efendiler, önemli saydığım siyasi bir yararlanmayı da hesaba katıyordum.

Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti, daha İtilaf Devletleri’nce elbette ki tanınmamıştı. Aksine, memleket ve milletin kaderiyle ilgili konularda, İstanbul’da Ferit Paşa Hükümeti ile ilişki ve işlemlerde bulunmakta idiler.

Bu bakımdan, Fransızların İstanbul Hükümeti’ni bir tarafa bırakıp Ankara’da bizimle görüşmeleri ve herhangi bir konuda uyuşmaları, ogün için sağlanması yararlı önemli siyasi bir nokta idi. Bu ateşkes görüşmesinde, milli sınırlarımız içinde olup da Fransızlar tarafından işgal altına alınmış bulunan bölgelerin tamamiyle boşaltılmasını açık ve kesin bir dille istedim. Fransız delegeleri, bu konuda yetki almak üzere Paris’e gitmek mecburiyetini ileri sürdüler. Yirmi günlük ateşkes anlaşması, bir bakıma daha esaslı bir anlaşma yapmak için yetki almaya zaman bırakmak gibi kabul edildi.

Efendiler, bu görüşme ve konuşmalarımızdan bende uyanan izlenim, Fransızların Adana ve dolaylarını boşaltacakları merkezinde idi. Bu düşünce ve inancımı, Meclis’e ifade etmiştim. Gerçi Fransızlar, ateşkes süresi sona ermeden Zonguldak’ı işgal etmek suretiyle anlaşmanın yalnız Adana bölgesine ait olduğunu göstermek istemişlerse de, biz, bu hareketin ateşkesi hükümsüz bıraktığı sonucuna vardık. Fransızlarla anlaşmamız bir süre gecikti.

İstanbul Ankara ile temas arıyor ve bu teması Nurettin Paşa sağlamaya çalışıyor

Saygıdeğer Efendiler, 9 Mayıs 1920 günü Meclis’in gizli oturumunda açıklama yaparken ve Fransız memurları ile heyetleri tarafından bizimle temas ve bağlantı kurma yolları arandığını bildirirken, milletvekillerinden biri (yanlış hatırlamıyorsam Çorum Milletvekili rahmetli Fuat Bey), birkaç günden beri guya İstanbul, bizimle anlaşmak istiyormuş, bu konuda bilgi verir misiniz? diye bir soru yöneltti.

Gerçekten, o tarihten dört beş gün önce, İstanbul’da Leon adında biri Çanakkale üzerinden bizi aramıştı. Ankara’yı bulduktan ve bizim burada bulunduğumuzu anladıktan sonra, dediler ki: Söyleyeceğimiz şeyler pek önemlidir. Onun için haberleşmeyi geceye bırakalım.

Ordu merkezleri de aradan çekilsinler. O gece görüşmediler. Fakat bir iki gece sonra yeniden aradılar. Bu defa karşımıza çıkan kimse eski İzmir Valisi Nurettin Paşa imzasıyla bir telgraf yazdırdı.

Bu telgrafın içindekiler şöyleydi: Ben, iki arkadaşımla birlikte, İstanbul’un sizinle anlaşmasına aracılık etmeyi vatan için yararlı bir görev sayarım. Buradaki hükümet ve İngilizler buna razı oldular. Sizin de olumlu cevabınızı bekleriz. Nurettin

Paşa, telgrafını Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’na yazıyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümeti’nin kuruluşundan, çalışmaya başladığından ve Büyük Millet Meclisi’nin varlığını ve meşruluğunu doğrulayan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ndan habersiz görünüyor. Nurettin Paşa’nın telgrafını, Milli Savunma Bakanı (135) olan Fevzi Paşa Hazretleri’ne gönderdim. Fevzi

Paşa, Nurettin Paşa’ya cevap verdi. Bu cevabında dedi ki: Telgrafınızı Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’na çekmekle daha gerçek durumdan haberdar olmadığınız anlaşılıyor. Ve durumu açıkladıktan sonra İstanbul’da hangi makam Ankara’da hangi makamla görüşmek istiyor? dedi. Bu telgrafa imzasız olarak gelen cevapta: Telgrafı yazan kimseler şimdi burada değillerdir. Bunu bırakıp gittiler. Yarın saat 10.00’da size bilgi veririz. deniliyordu.

Bundan sonra Nurettin Paşa ikinci defa olarak yine aradı. Bu defa. Telgraf haberleşmeleriyle anlaşma imkanı olmadığından, siz yetkili bir heyeti İstanbul’a gönderin, görüşelim ve anlaşalım diyordu.

Efendiler, biz de cevap olarak dedik ki: Pek doğrudur, gerçekten telgrafla anlaşmak mümkün değildir. Fakat siz Mudanya’ya geliniz ve ne vakit gelebileceğinizi de bildiriniz. Bizim tarafımızdan da orada yetkili kimseler hazır bulunur. Bursa’ya da gereken talimat verildi. Ondan sonra bir daha arayan olmadı. Hoca Müfit Efendi (Kırşehir): Acaba gerçekten Nurettin Paşa mıydı? diye sordu. Ben de: Evet, gerçekten Nurettin Paşa’ydı karşılığını verdim.

Efendiler, İstanbul Hükümeti’nin Nurettin Paşa vasıtasıyla yaptığı bu müracaatın, Anzavur’un Balıkesir bölgesinde yenilgiye uğratıldığı ve Bolu’da başarı kazanmaya başladığımız günlere rastladığını da belirtmeliyim.


 135) Müdafaa-i Milliye Vekili.

Nurettin Paşa Ankara’da

Efendiler, Nurettin Paşa’dan bir daha telgraf almadık. Fakat, kendisi Diyarbakırlı Kazım Paşa ile birlikte, 1920 yılının Haziran ayı ortalarında Ankara’ya geldi. Bizimle işbirliği etmeden önce, bazı konularda görüşümüzü anlamak istediğini söyledi.

Birincisi, Hilafet ve saltanat makamı üzerindeki düşünce ve görüşümüz;

İkincisi, bolşeviklik konusundaki görüşümüz;

Üçüncüsü, İtilaf Devletleri’ne karşı, özellikle İngilizlere karşı da, savaşa karar verip vermediğimiz, konularıydı.

Görüşme, Ziraat Okulu’ndaki karargahımızın bir odasında, gece yapıldı. Bu görüşme’de, Nurettin Paşa ile birlikte gelen Kazım Paşa’dan başka Fevzi ve İsmet Paşa’lar da hazır bulunuyorlardı.

Nurettin Paşa, birinci, ikinci sorulara aldığı cevapları pek doyurucu bulmadı. Fakat, özellikle üçüncü sorunun cevabı, uzun ve hararetli tartışmalara yol açtı. Çünkü biz demiştik ki, gayemiz, milli şuurlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve milletin bağımsızlığını tam olarak sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun, mutlaka çarpışır ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve inancımız kesindir.

İşte Nurettin Paşa, bir türlü buna inanamıyor ve razı olamıyordu. Nihayet kendisine dedik ki: Bu konuda görüşmeyi kabul etmekle, yeni görüşlere varmak ve kararlar almak söz konusu değildir.

Sen, bugüne kadar milletin iyice belirmiş ve kesinleşmiş olan inançlarına uyacaksın! Ondan sonra, kendisine verebileceğimiz uygun bir görev üzerinde duruldu. Kendisinin, Konya valisi sivil görevi ve Konya Yöresi Komutanı ünvanıyla Yunan cephesinin güneyindeki bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cephesi için, komutan olarak 18 Haziran 1920’de Ali Fuat Paşa’yı görevlendirdik

Efendiler, o günlerde Yunan Cephesi’nde düşmanın bazı hazırlıklar yaptığı hissedildiğinden, cephede duyarlık arttı. Bu yüzden Nurettin Paşa’nın görevi kesinleşmeden ve kendisini görev yerine göndermeden, acele olarak Batı Cephesi’ne hareketim gerekti. Nurettin Paşa’nın görevlendirme işleminin tamamlanmasını Genel Kurmay Başkanı bulunan İsmet Paşa’ya bıraktım.

Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde taarruza geçmişti.

Bizim birliklerimiz geri çekiliyordu. Nurettin Paşa, cephedeki elverişsiz durumu anlayınca İsmet Paşa’ya görev kabul edebilmek için birtakım şartların, hükümetçe karar altına alınması gereğinden söz etmiş. O şartlara göre, hükümet memleketin yönetiminde ve önemli konularında esaslı ve kesin karar almadan önce Nurettin Paşa’nın düşünce ve onayını almak zorunda kalacaktır.

Çünkü, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nde yer alan üyeler, Tevfik Paşa ve benzerleri gibi, olgun yaşta ve tecrübeli kimseler olmayıp, genç birtakım kimselermiş. İsmet Paşa, pek yadırgadığı bu zihniyet ve teklifi, derhal şifreyle bana bildirdi. Ben de

Nurettin Paşa’nın, kendisine görev teklif ettiğim zaman söylemediği bu düşünceyi, genel durumda bunalım başgöstermesi üzerine ortaya atmış olmasını anlamlı buldum ve İsmet Paşa’ya verdiğim cevapta, kendisine görev verilmemesini emrettim. Nurettin Paşa’nın, Yunan taarruzu başladıktan iki gün sonra bana gönderdiği bir yazıda yazdıklarını dikkate değer bulmuştum. Arzu buyurursanız, bu yazıyı yüksek heyetinize olduğu gibi okuyayım:

Ankara İstasyonu, 24.6.1920

Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığı’na

Efendim Hazretleri,

Atanmış olduğum komutanlıktan ve valilikten uzaklaştırılma şekli ile görevden alınma durumunun bildiriliş şeklini hakaret saydım.

Bir devlet adamı tarafından ileri sürülen vatanla ilgili bir düşünce ve görüşün tartışılmasına değil, dinlenilmesine bile değer ve önem verilmemesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümeti’nin oylarını alıncaya kadar bile beklenmeyerek ve tahammül edilmeyerek veyahut belki de buna gerek görülmeyerek iki veya üç kişi gibi pek az üyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem yapılmasında bir sakınca görülmemesini ve bundan dolayı da memleketin, eğer yanılmıyorsam böyle bir anlayışla yönetilmesini millet ve memleket için tehlikeli saymakta olduğumun arzına, Başkanlık yüksek makamının müsaadelerini rica ederim.

Bugünkü şartlar içinde, görev kabulünü sakıncalı bulduğum ve işbirliğini yararlı göremediğim için, memleketim olan Bursa’da oturmak üzere, ilk trenle Ankara’dan ayrılacağımı bilginize sunar, veda ederim, Efendim Hazretleri.

Nurettin İbrahim

Efendiler, benim bu yazıya verdiğim cevap da aynen şuydu:

25.6.1920

Tümgeneral Nurettin Paşa’ya

İlgi: 24 Haziran 1920 tarihli yüksek tezkereleri.

Söz konusu edilen komutanlık ve valilik görevi, daha Milli Savunma ve İçişleri Bakanlıkları’nca resmen zatıalilerine verilmemiş ve tebliğ edilmemişti. Bu bakımdan ne atanmanız ne de ayrılmanız söz konusu değildir.

Yalnız, zatıalinize görev verilmesi düşünülmüş, bu konuda düşünce ve kararınız sorulmuştu. Atama durumu daha kesinleşmemiş olduğu bir sırada, Genelkurmay vasıtasıyla öğrenilen düşünce ve kanaatınızdaki kararsızlıklar üzerine, Hükümet’çe, atanmanızdan vazgeçilmesine karar verildi.

Böyle bir kararı vermek için, zan buyurduğunuz gibi, durumun Büyük Millet Meclisi’nin Genel Kurulu’na sunulması, mevcut ve yürürlükteki kanunların gereklerinden değildir.

Bursa’ya giderek orada oturmanıza gelince, bağlı bulunduğunuz askerlik mesleği dolayısıyla, bu konuda Milli Savunma Bakanlığı yüksek katına usulünce başvurmanız gereği tebliğ olunur, efendim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal

Nurettin Paşa, Bursa’ya değil Taşköprü’ye gitmiş ve uzun zaman orada kalmıştır. Bundan sonra da kendisine, yeniden birkaç durum dolayısıyla dokunacağız. O durumları da yeri geldikçe gerektiği kadar açıklayacağım.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin dışişleri konularında verdiği ilk karar: Moskova’ya bir heyet gönderilmesi

Efendiler, kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin, dışişleri konularında verdiği ilk karar, Moskova’ya bir heyet gönderilmesi olmuştur. Heyet, Dışişleri Bakanı (136) Bekir Sami Bey’in başkanlığında idi. İktisat Vekili Yusuf Kemal Bey üye bulunuyordu.

11 Mayıs 1920’de Ankara’dan hareket eden heyetin asıl görevi, Rusya ile ilişki kurmaktı. Rusya’nın, hükümetimizle yapacağı anlaşmanın bazı hükümleri, 24 Ağustos 1920’de parafe edilmiş olmakla birlikte, durumun gereği olarak uzlaşmaya bağlanamayan bazı noktalardan dolayı gecikmiştir. Moskova Antlaşması (137) diye anılan diplomatik belgenin imzası, ancak 16 Mart 1921’de mümkün olabilmiştir.

Saygıdeğer Efendiler, memleket içinde yer yer kendini gösteren iç isyanları takip etmekte gecikmeyen ilk genel Yunan taarruzu, bakışlarımızı yeniden batıya çevirecektir.


136) Hariciye Vekili.

137) Moskova Muahedesi.

Yunanlıların ilk genel taarruzu

Yunanlılar, 22 Haziran 1920’de Milne (Miln) hattından genel taarruza geçtiler. Kuvvetleri altı tümene çıkmış bulunuyordu. Üç tümenle iki koldan, Akhisar – Soma yönünden; iki tümenle Salihli yönünden; bir tümenle de Aydın cephesinden taarruz ettiler. Düşmanın kuzey kolu, 30 Haziran 1920’de Balıkesir’e girdi ve süvarileri 2 Temmuz 1920’de Kirmastı ve Karacabey’i işgal etti. Bu düşman karşısında bulunan 61’nci ve 56’ncı Tümenlerimiz, Ulubat köprüsünü tahrip ederek Bursa’ya doğru çekildi.

Düşman takibe devam ederek Bursa’yı da işgal etti ve ileri hatlarını Dünboz – Aksu hattına kadar sürdü. Bunun karşısındaki kuvvetlerimiz fazla sarsıldı. Eskişehir’e kadar çekildi. Bu savaşlar sırasında İngilizler, 25 Haziran 1920’de Mudanya’ya ve 2 Temmuz 1920’de de Bandırma’ya birer müfreze çıkardılar.

Salihli yönünde doğuya ilerleyen iki Yunan tümeni de, 24 Haziranda Alaşehir’e girdi. Daha sonra ilerleyerek 29 Ağustosta Uşak’ı zaptetti ve Dumlupınar sırtları elimizde kalmak üzere, bu bölgeye kadar ilerledi. Bu düşman karşısında bulunan 23’üncü Tümen ve milli kuvvetlerimiz çok kayıp verdi ve zayıfladı.

Aydın’dan ilerleyen bir Yunan kolu da, Nazilli’ye kadar geldi.

Bu harekat sırasında, tümenlerimizin kuru birer kadro halinde olduklarını, harp malzemelerinin bulunmadığını ve henüz takviyelerine de imkan olmadığını bilirsiniz.

Efendiler, bizzat Eskişehir’e ve oradan da ileri bölgelere gittim. Gerek orada gerek başka bölgelerde bulunan kuvvetlerimizin düzene sokulmasını emrettim. Yeniden, düşman karşısında, düzenli komutaya bağlı cepheler kurulmasını sağladım.

Yunan taarruzu karşısında milli cephelerin bozulması üzerine Mecliste şiddetli hücum ve eleştiriler

Efendiler, Yunan taarruzu ve milli cephelerin bozulması, Meclis’te büyük bir sıkıntıya, şiddetli hücum ve eleştirilere yol açtı. Büyük Millet Meclisi’nin 13 Temmuz 1920 günü, 41’inci toplantısında kusurlarından ve idaresizliklerinden dolayı, Bursa Komutanı Bekir Sami ve Valisi Hacim Muhittin Bey’lerin ve Alaşehir Komutanı Aşir Bey’in ne için harp divanına verilmediklerinden dolayı, Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı hakkında gensoru önergeleri okundu.

Bu önergenin sahibi, Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Şükrü Bey’di. Sinop Milletvekili Hakkı Hami Bey’in de derhal cezalandırma konusundaki ısrarı bravo sesleriyle karşılanıyordu. Önerge sahibi olan Mehmet Şükrü Bey’in, Biz sorumlu tutulduklarını görmek istiyoruz! feryadı üzerine, gensoru kabul ediliyor.

Soruşturma günü olarak tespit edilen 14 Ağustos 1920’de, Genel Kurmay Başkanı cevap verdi. Fakat bir türlü inandırmak ve yatıştırmak mümkün olamıyordu. Karahisar Milletvekili Şükrü Bey Anket (138) istiyor.

Diğer bir milletvekili bazı subay ve komutanların cezalandırılmalarının tabii olduğundan söz ederek birçok örnekler sıralıyor. Başka bir milletvekili, asker geri çekilirken bir komutanın otuz altı deve eşya götürmüş olduğunu söylüyor.

Başka bir milletvekili de Yunan ordusunun kısa bir zaman içinde Akhisar’dan Marmara sahillerine varıncaya kadar, bütün şehir ve köyleri yıldırım hızıyla istila ettiğinden söz ederek, Bursa felaketi dolayısıyla uğramış olduğumuz korkunç zarar, dünyanın gözünde, Anadolu’da savunma denilen şeyin bir göz korkuluğu olduğuna genel bir kanaat uyandırmıştır diyor ve bu büyük bozgunun sorumlularının cezalandırılmalarını istiyordu.

Efendiler, uzun ve ateşli olarak devam eden tartışmalara, benim de karışmam gerekti. Ortaya çıkan bu çok acı durumda, Meclis’in üzüntü ve ilgisini takdir ettikten sonra, düşünce ve duyguları yatıştırmak maksadıyla konuşma ve açıklamalar yaptım. Benim sözlerime karşı da yapılan ufak tefek hücumlara cevap verdikten sonra, genel açıklamalar yeterli görüldü.

Efendiler, ayrıntılarını Meclis tutanaklarında okuduğunuz bu ateşli görüşmelerden önce, 26 Temmuz 1920 günü de, gizli bir oturumda buna benzer bir görüşme olmuştu. Orada da uzun açıklamalar yapmaya mecbur olmuştum. Çünkü, üzüntü ve ıztırap sonucu yapılmakta olan tenkit ve tekliflerde bu yenilgiyi doğuran gerçek sebepler sanki unutulmuş gibiydi.

Bütün felaketin sebebi olmak üzere, daha kurulalı ve üzerine görev yüklendi iki ay bile geçmemiş olan Bakanlar Kurulu’nu sorumlu tutmak gayesi güdülüyordu. Bir yılı aşkın bir zamandan beri, Yunan ordusunun İzmir bölgesinde yerleşmiş ve durmadan hazırlanmakta bulunmuş olduğu, buna karşılık İstanbul Hükümeti’nin ordumuzu sürekli olarak felce uğratacak şartlar hazırlamakla meşgul olduğu ve milletin kendiliğinden kurabildiği milli kuvvetleri dağıtıp yok ettirmeye çalışmaktan başka bir şey yapmadığı asla düşünülmüyordu.

Eğer bu bir yıl içinde Yunan kuvvetleri karşısında, azçok bir varlık gösterilmiş idiyse, bunun da beş on fedakarın kendiliğinden gösterilmiş bulunan azim ve gayretlerinin ürünü olduğunu insafla görmek istemiyorlardı. Askeri harekatı, gerçek durumu kavrayarak ve askerliğin gereklerini göz önünde tutarak düşünen ve inceleyen yoktu.

Söylenilen sözler, ya vatanseverlik duygusunun sürüklediği coşkunlukla veyahut aşırı duyarlık sonucu olarak feryad ve figan halinde dile getiriliyordu. Söz söyleyenler içinde, ender olmakla birlikte milli inancı ve vatana bağlılığı şüpheli olanlar bile vardı.

Söz konusu ettiğimiz bu gizli oturumda, uzun açıklamalarım sırasında özellikle demiştim ki: Felaket başa gelmeden önce, onu önleme ve ona karşı savunma çarelerini düşünmek gerekir. Geldikten sonra üzülmenin yararı yoktur. Yunan taarruzu yapılmadan önce yapılacağı kuvvetli bir ihtimalle biliniyordu.

Eğer bunu önleyecek çare ve tedbirler bulunamamışsa, bunun sorumluluğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve onun Hükümeti’ne ait olamaz. Büyük Millet Meclisi’nin sorumluluk mevkiine geldikten sonra almaya başladığı tedbirler, bir yıl öncesinden beri İstanbul Hükümetleri tarafından, bütün milletle birlikte ve ciddiyetle alınmaya başlanmak gerekti.

Bazı kuvvetlerin cepheden alınıp iç isyanların bastırılmasına memur edilmesi, Yunan kuvvetleri karşısında bulundurulmasındaki yarardan daha önemli ve zaruri idi. Yine de öyledir. Gerçi Bursa’da bırakılması zaruri olan bir tümen, Adapazarı isyan bölgesine gönderilen iki tümen, Hendek’te dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile, Yenihan bölgesinde asilerle uğraşan bir tümen ve bütün bu düzenli ordu kuvvetlerine yardım eden milli müfrezeler, cephede bulundurulabilseydiler, belki de düşman taarruzu bu kadar gelişemezdi.

Fakat, memleketin huzuru ve milletin kurtuluş gayesi noktasında birleşip dayanışma sağlanamadıkça, bir dış düşmanın istila adımlarını durdurmaya çalışmak ne mümkündür ne de bundan köklü bir yarar ve sonuç alınabilir. Ancak, memleket ve milletçe dediğim durum korunabilirse, düşmanın herhangi bir zamandaki başarısı ve bunun sonucu olarak fazla toprak ele geçirmiş olması, geçici olmak niteliğinden kurtulamaz.

Birlikte ve amaçta azimli olan ve ısrar eden millet, gururlu ve saldırgan her düşmanı eninde sonunda bu gurur ve saldırganlığından pişman kılabilir. Onun için iç isyanları bastırmak, elbette Yunan taarruzunu durdurmaktan daha önemlidir.

Zaten, cepheden iç isyanlara karşı kuvvet ayrılmamış olsaydı, sonucun başka türlü olabileceğini farzetmek güçtür. Söz gelişi, düşman kuzey cephesine üç tümenle saldırdı. Bizim orada cepheye yetebilecek kuvvetimiz yoktu. Filan noktada, filan derede, filan köydeki kuvvetimiz yahut da oradaki subay veya komutanımız, düşmanın geçmesine müsaade etmeseydi, bu felaket başımıza gelmezdi şeklinde feryat etmekte anlam yoktur. Tarihte yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur.

Özellikle, söz konusu olan cephe, savunmaya ayrılan kuvvetle orantılı dar bir cephe olmayıp da, böyle yüzlerce kilometre genişliğinde ise, bu cephenin şurasında ve burasında bulunan zayıf bir kuvvetin, sonuna kadar savunmasını kabul etmek, bütün tasavvur ve muhakemeleri yanılgıya sürükler.

Cepheler delinebilir, buna karşı tedbir, delinen kısmı derhal kapamaktan ibaretti. Bu ise, cephe üzerindeki kuvvetlerden başka, geride, yedekte, kuvvetli destekler bulundurmakla mümkündür.

Oysa, Yunan ordusu karşısındaki milli cephemiz bu durumda ve bu kuvvette miydi? Bütün Batı Anadolu illerimizde, Ankara ve dolaylarında, daha doğrusu bütün memlekette, kuvvet denilecek bir askeri birlik bırakılmış mıydı?


 138) Araştırma, soruşturma.

Ciddi bir askeri teşkilat kurabilmek ve bunda başarı sağlayabilmek için zaman şarttır

Savaş hatlarına yakın köyler halkının yapabileceği savunmadan, hayali sonuçlar beklemek akıllıca bir bekleyiş olamaz. Memleketin bütün kuvvet kaynaklarından yararlanma şartlarına ve yetkilerine sahip olduktan sonra bile, ciddi bir askeri teşkilat kurabilmek ve bundan başarı sağlayabilmek için zaman şarttır.

Bursa’da Bekir Sami Bey’in emrine verilen kuvvetin esası, İzmir’de tüfek attırılmaksızın Yunanlılara teslim edilen ve Yunan gemileriyle Mudanya’ya çıkarılan iki alay kadrosu değil miydi? Bu kuvvetin moralini düzeltmek için İstanbul Hükümetleri herhangi bir tedbir almışlar mıydı? İstanbul Hükümetleri değil miydi ki, Yunan taarruzundan önce,

Balıkesir’de savunmaya çalışan kuvvetlerimizin arkalarında Anzavur’u saldırttı? Yine İstanbul Hükümeti, Halife ve Padişah değil miydi ki, Yunan

Cephesi’nde kullanılacak oldukça kuvvetli bir tümeni, 24’üncü Tümeni, Hendek-Düzce yolunda, Hilafet Ordusu ve asilerin grupları tarafından aldatılarak dağıttırmış ve komutanlarını şehit ettirmişti.

Memleketin alınyazısının sorumluluğunu yeni üzerine almış olan Hükümet, bu tarihteki şartlar içinde acaba seferberlik yapabilmeyi düşünebilir miydi?

Memleketin neredeyse baştan başa Halife’nin fetvası hükmünü yerine getirmeye sürüklenip zorlandığı bir sırada, milleti askere çağırmak doğru ve mümkün görülebilir miydi? Bundan başka, bütün milleti silah altına çağırmadan önce, silah sayısının, eldeki silahı kullanılır durumda tutabilmek için cephane ve para miktarları ile kaynakların düşünülmesi zaruri değil miydi? Durumu incelerken ve tedbir düşünürken, acı da olsa gerçeği görmekten bir an olsun uzak kalmamak gerekir.

Kendimizi ve birbirimizi aldatmak için lüzum ve mecburiyet yoktur. Biz durumun ve cephelerin ihtiyacından habersiz değiliz. Her taraftan adıma sayısız telgraflar gelmektedir: Büyük çapta düzenli kuvvetler gönderiniz, şu kadar cephane gönderiniz, bunlar gelmezse burada yeniliriz denilmekte, tehlike ve ateş içinde bulunmanın verdiği heyecan dolayısıyla, durum acı bir dille anlatılmaktadır. Bizim görevimiz ve durumumuz, onların üzüntü ve heyecanına katılarak halkın maneviyatını kırmak değildir. Aksine, acılara direnme gücü, sebat ve ümit verecek şekilde hareket etmektir.

Bundan sonra, elbette durumlar değişecek, bütün memleket ve millete gerçekten ümit ve güven verecek tedbirler uygulanacaktır. Artık buna engel kalmamıştır. Hükümet bir kısım doğumluları da silah altına alabilecektir.

Yeşilordu

Saygıdeğer Efendiler,

Bazı bulanık meselelerin kolaylıkla aydınlanmasına yardımcı olacağını sandığım için yüksek heyetinize, bir Yeşilordu dan söz edeceğim:

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümeti’nin kuruluşundan sonra, Ankara’da, Yeşilordu adı altında bir dernek kuruldu. Bu derneğin ilk kurucuları, pek yakın ve bilinen arkadaşlardı.

Kuruluş amacını açıklamak için, iç isyanları ve bu isyanlara karşı gönderilen ordu kuvvetlerinin ve milli müfrezelerin gösterdikleri bazı durum ve manzaraları hatırlamak gerekir. Asilerin, ordunun erlerine Halife’nin fetvasından, Padişah’ın askerliği affettiğinden,

Ankara’daki hükümetin meşru olmadığından bahsederek, onları kolaylıkla kandırdıkları defalarca görüldü. Gerçekten de, birçok yerde, bazı ordu erleri asilerle çarpışacak yerde, aksine silahlarını bırakarak köylerine, memleketlerine savuşuyorlardı.

Milli müfrezelerin inkılabın gayesini daha kolay anladıkları ve asilerin aldatmacalarına kapılmadıkları anlaşılmıştı. Bu sebeple, Osmanlı ordusunun artıkları denebilecek olan, o tarihlerdeki yorgun, bezgin ve yeni inkılap ülküsüne göre yetiştirilmemiş birliklerle inkılabı başarma konusundaki güçlükler, hissedilir bir derecedeydi.

Orduyu yeni bir zihniyetle şuurlu bir duruma getirmenin, o günlerin şartları içinde pek güç olacağı sanılıyordu. Bu bakımdan aranılan vasıfları taşıyan, şuurlu kimselerden seçilmiş ve inkılap için güvenilir bir teşkilat kurma düşüncesi, bazı kimselerin kafasında yer etmeye başlamıştı.

Biribirini kovalayan, kanlı ve tehlikeli durumlar gösteren iç karışıklıklar karşısında, bu belirttiğim düşünce ve eğilim kuvvetlendi. Nihayet, bazı kimseler, böyle bir kuruluş vücuda getirmek üzere fiilen teşebbüse geçtiler. Ben, bir yandan ordumuzu canlandırmak ve güçlendirmek için çareler ararken, bir yandan da her türlü sakıncalarına rağmen, her yerde, ister istemez kurulmuş olan milli müfrezelerden yararlanmaya çalışıyordum.

Fakat, ciddi bir disiplin, kayıtsız şartsız ve tereddütsüz itaat isteyen önemli askerlik görevlerinin ancak düzenli bir ordu ile yerine getirilebileceği gerçeğini unutmaya elbette imkan yoktu. Milli müfrezelerden yararlanma, zaman kazanma maksadına dayanabilirdi. Şüphesiz, kullanılmaları zaruri olan milli müfrezelerin, seçkin ve şuurlu kimselerden kurulabilmesi arzu edilirdi.

Yeşilordu teşkilatının ilk kurucuları arasında bulunan yakın arkadaşlar, sırf bana yardım maksadıyla ve beni ayrıca yormamak düşüncesiyle, kendileri teşebbüse geçerek çalışmayı uygun görmüşler. Bana, yalnız, yararlı bir iş yapacaklarını söyleyerek, kısaca bu teşebbüslerinden söz etmişlerdi.

Ben, gerçekten pek meşgul olduğum için, arkadaşların bu teşebbüsleri ile uzunca bir süre ilgilenemedim. Yeşilordu teşkilatı bir bakıma gizli bir teşkilat olarak kurulmuş ve oldukça genişlemiş. Genel Sekreteri Hakkı Behiç Bey ve Ankara’daki yönetim kurulu önemli ve esaslı çalışmalar yapmışlar.

Basılı tüzükleri ve görevli memurları her tarafa gönderilmiş. Yalnız, bir noktayı da işaret etmeliyim ki, Yeşilordu teşkilatı ile meşgul olanlar, benim bu işi bildiğimi, uygun olduğumu ve istediğimi söylediklerinden, her tarafta benim adıma teşkilatı genişletmeye ve güçlendirmeye çalışanlar çoğalmış.

Faaliyete geçmiş olan teşkilat, yalnızca milli müfrezeler oluşturmak gibi sınırlı bir alandan çıkmış ve çok genel bir amaca da yönelmiş.

Teşkilatın kurucuları arasına, milletvekili olan Çerkez Reşit Bey ve Ankara üzerinden Yozgat’a gidip gelirken olacak, Çerkez Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’ler girmişler. Bundan başka Ethem ve Tevfik Bey müfrezelerinin bütün adamları Yeşilordu’nun adeta temelini oluşturmuşlar.

Çerkez Ethem ve kardeşlerinin ilk defa dikkati çekmeye başlayan bazı tavır ve davranışları

Efendiler, bu girişten sonra, Çerkez Ethem Bey ve kardeşlerinin, ilk defa dikkati çekmeye başlayan bazı tavır ve davranışları hakkında yüksek heyetinizi aydınlatmak isterim. Çerkez Ethem Bey, milli bir müfreze ile önce Anzavur’un takibinde ve sonra da Düzce isyanında, başarılı bazı hizmetler yapmış olduğu için, Yozgat’a gitmek üzere Ankara’ya çağrıldığı zaman, hemen herkesten iltifat ve takdirler gördü.

Şüphesiz, kendisini abartmalı bir tarzda beğenenler ve övenler de bulunmuştur. Ethem Bey ve kardeşlerinin daha sonraki davranışları, gördükleri övücü muameleden mağrur olduklarını ve bazı hayallere kapıldıklarını gösteriyor.

Ethem Bey ve kardeşlerinden Tevfik Bey, Yozgat’ta, isyanı bastırmakla meşgul oldukları sırada, kendilerine yakın uzak ne kadar askeri ve milli komutanlarımız varsa, bunların rütbe ve mevkilerine değer vermeksizin hepsine birer birer aşağılayıcı ve saldırgan davranışlarda bulunmakta hiçbir sakınca görmemeye başladı. Ethem Bey’in şahsını, niteliğini ve değerini tanımayan komutanların çoğu, memleketin ateş içinde bulunduğunu ve Ethem Bey’in abartmalı olarak işittikleri hizmetini düşünerek, mümkün olduğu kadar kendisiyle fazla çekişmeden kaçınmışlardı.

Bundan cür’et alan Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’ler, Türk ordusunda değerli hiçbir subay ve komutan bulunmadığı ve kendilerinin herkesten üstün birer kahraman oldukları zannına kapılmışlar ve bu zanlarını açıktan açığa pervasızca herkese söylemekten çekinmemeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya valilere ve herkese emirler veriyorlar ve emirlerinin yerine getirilmemesi halinde idam edilecekleri gözdağını da ekliyorlardı.

Ethem Bey, Ankara ve Ankara’daki hükümet üzerinde bile otorite kurma denemesinde bulunmuştur. Sözde, Yozgat isyanı, Yozgat’ın bağlı bulunduğu Ankara valisinin kötü idaresinden çıkmış; bundan dolayı isyana sebep olanlar için uyguladığı cezayı, ki o ceza asılarak idamdı, Ankara valisi için de olay yerinde doğrudan doğruya kendisi uygulamaya karar vermişti.

Yozgat’a gönderilmesini istediği Ankara valisi, Milli Mücadele’de fevkalade hizmet etmiş, yararlık göstermiş ve göstermekte olan Yahya Galip Bey’di. Yahya Galip Bey’in, hizmeti özellikle bizce takdir edilmiş pek gerekli ve yararlı bir zat olduğu biliniyordu. İşte böyle bir zatı, kendi eline, idam sehpasına vermeye bizi mecbur etmekle en büyük otorite ve etkiyi kazanabileceğini düşünmüştü.

Elbette Yahya Galip Bey’i veremezdik ve vermedik. Ethem ve kardeşleri bu konu üzerinde fazla ısrar edemediler. Fakat Yozgat’ta, özellikle milletvekillerine: Ankara’ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı Meclis önünde asacağım yollu boşboğazlıkları duyulmuştur. Yozgat milletvekili Süleyman Sırrı Bey de bu boşboğazlığı işitenlerdendir.

Biz, bütün duyup öğrendiklerimize rağmen bu kardeşleri daima yararlanabileceğimiz bir durumda bulundurmak yolunu tercih ettik. Bu sebeple kendilerini idare ettik. Yozgat’tan sonra Ankara üzerinden Kütahya bölgesine gönderdik. Bu konuya tekrar dönmek üzere, sözü asıl konumuz olan Yeşilordu’ya getireceğim.

Bilginize sunmuştum ki, her yerde, Yeşilordu teşkilatını benim adıma kuruyorlardı. Şahsen tanıdığım kimselerden birinin, Erzurumlu Nazım Nazmi Bey’in, görevli bulunduğu Malatya’dan gönderdiği bir mektupta, Yeşilordu teşkilatının beni sevindirecek biçimde genişletilmesine çalışıldığı bildiriliyordu.

Bu haberden uyanarak, bu gizli dernek hakkında araştırmalar yaptım. Bu derneğin nitelik bakımından zararlı bir şekil aldığı görüşüne vardım. Hemen kapatılması gerektiğini düşündüm. Bu konuda tanıdığım arkadaşları aydınlattım. Görüşümü söyledim. Onlar da gereğini yerine getirdiler. Fakat, Genel Sekreter olan Hakkı Behiç Bey, derneğin kapatılması ile ilgili teklifimin yerine getirilmesinin mümkün olmadığını söyledi.

Ben, kapattırırım, dedim. Bunun da imkansız olduğunu, çünkü, durumun tahminden daha büyük ve daha güçlü olduğunu ve bu derneği kurmuş olanların sonuna kadar maksatlarından ayrılmayacakları hususunda birbirlerine söz vermiş olduklarını kendine has bir tavırla söyledi.

Olaylar gösterdi ki, biz bu gizli derneğin faaliyetine son vermeye çalıştığımız halde, tam olarak başaramadık. Reşit, Ethem ve Tevfik kardeşler başta olmak üzere, dernek ileri gelenlerinden bir kısmı bu defa faaliyetlerine yıkıcı yönde ve bize karşı olarak devam etmişlerdir. Eskişehir’de çıkarttıkları Yeni Dünya gazetesi ile de, düşünce ve maksatlarını saldırgan bir şekilde yayınlatıyorlardı.

Celalettin Arif, Hüseyin Avni Beylerin Erzurum’a gidişi ve orada ortaya attıkları meseleler

Saygıdeğer Efendiler, takibini düşündüğüm sıraya göre, yüksek heyetinizi biraz Doğu Cephemizle meşgul edeceğim. Ancak, üzerinde duracağım durumdan evvelki bir safha vardır ki, önce onu açıklamak gerekiyor.

Birinci Büyük Millet Meclisi’nde İkinci Başkan olan Erzurum Milletvekili Celalettin Arif Bey 15 Ağustos 1920 tarihli bir dilekçeyle Meclis’ten iki ay süreyle izin aldı. İleri sürdüğü mazeret, zihin yorgunluğundan ileri gelen sürekli baş ağrısı idi. Aynı zamanda, çoktan beri görmediği seçim bölgesinde de incelemeler yapmak istiyordu.

Celalettin Arif Bey, Erzurum milletvekillerinden Hüseyin Avni Bey’in, kendisiyle birlikte gönderilmesini benden özel olarak rica etti. Hüseyin Avni Bey’in, Meclis’ten izin isteyebilmesi için belirli bir mazereti yoktu. Ben, kendisini özel bir görevle gönderecektim. Bu hususu, 18 Ağustos 1920’de Meclis’ten rica ettim. Kabul edildi.

Celalettin Arif ve Hüseyin Avni Bey’lerin, Erzurum’a varışlarından sonra, Celalettin Arif Bey’den 10, 15/16 ve 16 Eylül 1920 tarihlerinde üç şifreli telgraf aldım. Bu telgraflara göre, Erzurum halkında gerginlik ve kaynaşma varmış… Fakat, Celalettin Arif Bey’in Ankara’dan Erzurum’a hareketini haber alınca, halk beklemeyi tercih etmiş… Kaynaşmanın sebebi de, ordu ambarları, tüfek ve cephane kaybı ve süt dağıtımıyla ilgiliymiş.

Celalettin Arif Bey, bazı memurların değiştirilmesi ve cezalandırılması gibi işlerde çabukluk istiyordu. Söz konusu memurların değiştirilme ve cazalandırılmalarında, Erzurum Vali Vekilliği’nde bulunan Albay Kazım Bey (İzmir Valisi Kazım Paşa) başta bulunuyordu. Celalettin Arif Bey, halkla görüşülerek, eski Adana Valisi Nazım Bey’in Erzurum valiliğine atanmasına karar verildiğinden, Trabzon yoluyla tebligat yapılmasından ve Nazım Bey gelinceye kadar halk oylamasına başvurularak bir vali vekili seçilmesinden söz ettikten sonra, verilecek olumlu cevapla halkın gittikçe artan kaynaşması hemen yatıştırılmazsa, tehlikeli sonuçlar doğacağından korkulmakta olduğunu bildiriyordu. Sonuncu telgrafında: Ankara, şikayeti dikkate almadığından, mesele, Ankara’ya güvenin sarsılması şekline dönüşebilecektir denilmekteydi.

Efendiler, doğudaki kolordumuzda dehşetli bozulma ve yolsuzluklar varmış… Bozulmanın derecesi o kadar artmış ki, halkın vatanseverlik duygusuna dokunmuş… şiddetle kaynaşmasına yol açmış…

Fakat, bu kadar genel ve yatıştırılması mümkün olmayan kaynaşmayı Erzurum’da ne vali vekili ne kolordu komutanı anlamış!..

Hiçbir görevli, hiçbir ilgili böyle bir kaynaşmanın farkına varamamış, Hükümeti haberdar eden hiçbir kimse bulunmamış…

Bununla birlikte halk, Celalettin Arif Bey’in zihin yorgunluğundan dolayı izinli, Hüseyin Avni Bey’in de benim tarafımdan görevlendirilerek Erzurum’a hareket ettiklerini haber aldıklarından, gerginlik ve kaynaşmalarını frenlemişler… Milletvekili Beylerin oraya varmalarıyla birlikte açığa vuruyorlar.

Doğrusu Efendiler, ben bu bilgilere asla inanamadım. Celalettin Arif ve Hüseyin Avni Bey’lerin birer bahane bularak Erzurum’a gitmelerini anlamlı buldum ve hayret ettim. Hele, halkın genel oyuna başvurarak vali atanmasıyla ilgili teklifin, hukuk profesörlüğü yapmış, kanun adamı olarak tanınmış, Meclis-i Meb’usan Başkanlığı’ndan Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanlığı’na gelmiş, Celalettin Arif Bey’den geldiğini görmek hayretimi büsbütün artırdı.

Erzurum’daki Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı’na, 16/17 Eylül 1920 tarihinde: Telgraflarının Bakanlar Kurulu’nda (139) okunduğunu, bu konuda Cephe Komutanlığı ile haberleşme yapılmakta olduğunu bildirdim. Doğu Cephesi Komutanlığı’ndan da, Arif Bey’in telgraflarını özetledikten sonra, bilgi istedim ve görüşünü sordum.


 139) Heyet-i Vekile’de.

Celalettin Arif Bey’in geniş yetkiyle Doğu illeri valiliğine atanması isteniyor

Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın da, 14 Eylül 1920’de benim telgrafımdan önce yazılmış şifreli bir telgrafını 19 Eylülde aldım.

Bu telgrafta: Celalettin Arif Bey’in Rize, Trabzon, Erzurum, Erzincan, Van, Bayazıt illerini ve yüce Meclis’çe uygun görülecek başka bölgeleri de içine almak üzere Doğu İlleri ve Valiliği’ne atanmasını arz ve teklif ederim denildikten sonra, şu düşünceler ekleniyordu: Bu teklifin kabul edilip uygulanması halinde, askeri ve sivil her iki görevin gereken önem ve titizlikle yapılmasından sağlanacak yarar dışında, yeri gelince, önemli işleri görüşmek ve gereğini sür’atle yerine getirmek için milletvekili olarak bir zat daha bulunmuş olur.

Yukarıda arz edilen hususun Büyük Millet Meclisi’nce layık olduğu önemle dikkate alınarak kabul edilip onaylanacağını umar, bu konuda yüksek şahsiyetlerinin yardım ve himmetlerini istirham ederim. Durum, ana çizgileriyle Celalettin Arif Beyefendi ile görüşülmüş ve kendilerince de uygun bulunmuş ise de, bu konudaki kararın Millet Meclisi’nin uygun bulmasına ve onayına bağlı olduğu tabiidir.

Efendiler, ordudaki yolsuzluktan, halktaki kaynaşmadan, Erzurum’a halkın oyu ile vali seçiminden ve acele olarak olumlu cevap verilmezse Ankara’ya karşı güvensizlik doğacağından söz eden Celalettin Arif Bey, ordunun komutanı ile görüşüyor ve kendisini geniş yetkiyle Doğu İlleri Valiliği’ne teklif ettiriyor.

Ordu Komutanı da, Celalettin Arif Bey’in, sonuç olarak kendi aleyhindeki şikayetlerinden habersiz görünüyor. Durumu, özel maksatla düzenlenmiş bir oyun ve aynı zamanda bir gaflet manzarası gibi kabul etmemek mümkün değildi.

Kazım Karabekir Paşa’nın 16/17 Eylül tarihli telgrafıma, 18 Eylülde verdiği cevapta: Celalettin Arif Bey’in bildirdikleri, birkaç kişinin, Vali Vekili Albay Kazım Bey’i sırf Erzurum’dan uzaklaştırmak için yaptıkları dedikoduya dayanmaktadır. Halktaki kaynaşma ve halkın oyları ile vali seçimi hususları, ne yazık ki, Celalettin Arif Bey’in yanlış bir yol tutmalarından başka bir şey değildir sanırım.

Küçüklerinden büyüklerine bütün Doğu’nun pek çok saygı ve güvenini kazanan bendenize, söz konusu şikayetlerin yapılmaması, iş çevirmek isteyenlerin başarılı olamayacaklarını bilmeleri sonucudur…

Celalettin Arif Bey, Albay Kazım Bey’in, Vali Vekilliğinden ve Kolordu Komutanlığı Vekilliğinden alınarak Erzurum’dan uzaklaştırılmasını bendenize teklif etti. Vali Vekilliğinden alınmasının İçişleri Bakanlığı’nın emriyle ve Vali Vekilliğini kendilerinin yani Celalettin Arif Bey’in üzerine almasıyla mümkün olabileceğini bildirdim.

Celalettin Arif Bey’in, Erzurum’daki gayri resmi durumunun, nüfuzunu kırabileceğini zannederim. Başladıkları işin sükunetle ve başarıyla sona erdirilmesi için, derhal Erzurum Vali Vekilliğini üzerine alması şarttır. Uygun görülürse, daha sonra Doğu İlleri Müfettişliği’ne (140) veya valiliğine atanır.

Herhalde bahis buyurdukları kaynaşma ve gerginliğin kendi teşrifleri üzerine şimdilik yatıştığını kabul etmiyorum. Böyle bir sözü, kendisine pek önem verildiğini gören bir kimsenin cür’etli ifadeleri diye kabul ediyorum…


140) Vilayat-ı Şarkiye Müfettişliği’ne.

Celalettin Arif Bey kendi kendine Erzurum Vali Vekili oluyor

Kazım Karabekir Paşa’nın 14 ve 18 Eylül tarihli telgraflarına, 20 Eylülde verdiğim cevapta, Büyük Millet Meclisi üyeliği ile memurluk görevinin bir şahıs üzerinde aynı zamanda bulunamayacağı ile ilgili 5 Eylül 1920 tarihli kanunun ilgili maddesini aynen yazdıktan sonra, Celalettin Arif Bey’in Erzurum Valiliği’ne atanması mümkün değildir. Milletvekilliğinden ayrıldığı takdirde, söz konusu ile Vali olarak getirilmesi Hükümet’e teklif edilebilir dedim.

Oysa, Efendiler, Kazım Karabekir Paşa’nın, son telgraf tarihi olan 18 Eylül günü, bizim 20 Eylülde bildirdiğimiz, kanunun hükmüne aykırı olan durum Erzurum’da alınmış imiş…

Bu kanuna aykırı durumdan, aynı zamanda yeni Türkiye’nin Adalet Bakanı (141) olan Celalettin Arif Bey’in, 18 Eylülde yazılıp da 21 Eylülde aldığım telgrafı ile haberim oldu. Kendi kendine Erzurum Vali Vekili olan, Adalet Bakanı’nın telgrafı aynen şöyledir:

Erzurum, 18.9.1920

Ankara’da Büyük Millet Meclisi Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Kazım Paşa Hazretleri’ne gönderilen şeref verici yüksek telgraflarınız üzerine, arz edilen meseleler üzerinde kendisiyle enine boyuna görüştük Paşa, durumun dehşetini anlamak istemiyorlar ve maiyetinde bulunan kimseler her bakımdan himaye ediliyor. Kamuoyundaki kaynaşmanın bir an önce yatıştırılması için silah, askeri malzeme ve diğer malzemelerle, Kilise’de çıkan yolsuzluk söylentilerini iyice inceleyebilmek ve bu işlere yeltenenleri kanunun pençesine teslim edebilmek için, halkın saygısını kazanmış olan 9’ncu Tümen Komutanı Halit Bey’in görevlendirilmesini istirham ederim.

Ordu hesaplarının denetlenmesi de gerektiğinden, derhal bir maliye müfettişinin gönderilmesi yüksek kararlarınıza sunulur. Kazım Paşa’dan şimdi aldığım bir yazıda, daha önce vali vekilliğinden kayıtsız şartsız çekilmeye karar veren Albay Kazım Bey, o kararından vazgeçerek vekilliği bendenize veya İçişleri Bakanlığı’ndan (142) tayin edilecek bir vekile devredeceğini yazılı olarak bildirmiştir. Kendisinin vekilliğinin devamı da sakıncalı ve tehlikeli görülmüş olduğundan, şu bir iki gün içinde durumun nezaketi dolayısıyla ve memlekette çıkabilecek bu karışıklığa meydan verilmemek üzere, İçişlerinden gelecek emri bekleyerek vekilliği kendi üzerime almak mecburiyetinde kaldım.

Erzurum halkınca, vekilliği arzu edilen arkadaşlardan Hüseyin Avni Bey’in vali vekilliğine atanması istirham olunur. İleri sürdüğüm bu teklifler sayesinde, kamuoyu yatıştırılabileceğinden, gereğinin yerine getirilmesi zatıdevletlerinin kararına bağlıdır.

Adalet Bakanı

Celalettin Arif

Efendiler, Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Adalet Bakanı Celalettin Arif Bey’in bu tutumu ve telgrafları, bizim için anlaşılmaz bir bilmece halini aldı. Durum çok önemli ve nazikti. Bu önem ve nezaketin sebebi, bence, Celalettin Arif Bey’in ve işbirliği yaptığı arkadaşlarının gerçekleştirmeyi hayal ettikleri gizli niyetler ve bu maksatla aldıkları tavır veyahut yaptıklarını zannettikleri oldubitti değildi.

Hayatının önemli bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş, ihtilaller ve inkılaplar içinde yoğrulmuş insanlar için, bu gibi ufak tefek beklenmedik olayların karşı tedbirlerini bulup uygulamakta kararsızlık gösterileceğini ve gecikileceğini sananların aldanacaklarına şüphe yoktur.


 141) Adliye Vekili.

142) Dahiliye Vekaleti’nden.

Doğu cephesi’nde Ermenistan’a taarruz kararı verdiğimiz sırada

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 14. Bölüm ( Yabancı devletlere yaptığım protesto … Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları )

Yabancı devletlere yaptığım protesto

Efendiler, aynı günde çeşitli vasıtalarla şu protestoyu gönderdim:

16.3.1920

Protesto

İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan Siyasi Temsilcilerine, Amerikan Siyasi Temsilcisine, Bütün Tarafsız Devletler Dışişleri Bakanlıklarına, Fransa, İngiltere, İtalyan Millet Meclislerine verilmek üzere Antalya’da İtalyan Temsilciliğine

Milli bağımsızlığımızı temsil eden Meclis-i Meb’usan da dahil olmak üzere, İstanbul’da bütün resmi daireler, İtilaf Devletleri’nin askeri kuvvetleri tarafından resmen ve zorla işgal edilmiş ve milli dava uğrunda çalışan birçok vatansever kimsenin de tutuklanmasına teşebbüs edilmiştir.

Osmanlı milletinin siyasi hakimiyet ve hürriyetine indirilen bu son darbe, ne pahasına olursa olsun hayatını ve varlığını savunmaya azmetmiş olan biz Osmanlılardan çok, yirminci yüzyıl medeniyet ve insanlığının kutsal saydığı bütün esaslara, hürriyet, milliyet, vatan duyguları gibi bugünkü insan toplumlarının temelinde yatan bütün ilkelere ve insanlığın bu ilkeleri meydana getiren ortak vicdanına indirilmiş demektir.

Biz, haklarımızı ve bağımsızlığımızı savunmak için giriştiğimiz mücadelenin kutsallığına ve hiçbir kuvvetin bir milleti yaşama hakkından mahrum edemeyeceğine inanıyoruz.

Tarihin bugüne kadar kaydetmediği bir suikast olan ve Wilson prensiplerine dayanan bir Ateşkes Anlaşması’nın, milleti savunma imkanlarından yoksun bırakmış olmasından doğan bir hileye de dayanmış olması bakımından, ilgili milletlerin şeref ve haysiyetleriyle de bağdaşmayan bu hareketin ne demek olduğunun takdirini, resmi Avrupa ve Amerika’nın değil, bilim, kültür ve medeniyet Avrupa ve Amerika’sının* vicdanına bırakmakla yetinir ve bu olaydan doğacak büyük tarihi sorumluluğa, son olarak bir kez daha dünyanın dikkatini çekeriz. Davamızın haklılık ve kutsallığı, bu güç zamanlarda, Tanrı’dan sonra en büyük yardımcımızdır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

Hukuk Heyeti Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

Aynı günün gecesi şu talimatı bir genelgeyle yayınladım:

Şifre 16.3.1920

Bütün Vali ve Komutanlara

İstanbul’un ve resmi dairelerin, özellikle Meclis-i Meb’usan’ın, İtilaf Devletleri tarafından ve zorla işgal edilmiş olduğunu, ayrıca, bu hareketin, ateşkes anlaşması ile milleti silahsız bıraktıktan sonra yapıldığını dile getirerek, İtilaf Devletleri temsilcilerine, bütün tarafsız devletlerin dışişleri bakanlıklarıyla, İtilaf Devletleri’nin Millet Meclisi Başkanlıklarına protesto telgrafları çekilmek üzere mitingler yapılması gerekli görülmektedir.

Protesto telgraflarında özellikle, yapılan saldırının Osmanlı hakimiyetinden çok, yirmi asırlık bir medeniyet ve insanlığın eseri olan hürriyet, milliyet ve yurtseverlik prensiplerine bir darbe olacağı, Osmanlı milletinin varlık ve bağımsızlığını savunma konusundaki kararlılık ve imanına bu olayın hiçbir etki yapamayacağı, yalnız, medeni milletlerin bu saldırıyı kabul etmekle, büyük bir tarihi sorumluluk altına girmiş olacakları belirtilmelidir.

Tarafsız devletlerin dışişleri bakanlıklarıyla Millet Meclisi Başkanlıklarına çekilecek telgraflar, İstanbul’da ait oldukları makamlara verilmekle birlikte, Antalya’da İtalyan temsilcisi vasıtasıyla da verilmelidir. Protesto telgraflarının birer suretinin de buraya gönderilmesini rica ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Şifre 16.3.1920

Albay Refet Bey’e

Son olaylar dolayısıyla, her tarafta yapılan gösteri toplantıları sonunda çekilecek protesto telgraflarının birer suretlerinin de İtilaf Devletleri’nin toplantı halinde bulunan Millet Meclisleri Başkanlıklarına ve tarafsız devletlerin’de Dışişleri Bakanlıklarına gönderilmesini yararlı buluyoruz. Bu konuda Antalya’daki İtalyan temsilcisinin de yardımını sağlamanızı rica ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal


Amerika’ya siyah dizgili kısım yazılmamıştır. Yalnız Amerika’nın kelimesi yazılmıştır.

Millete yayınladığım bildiri

Efendiler, aynı günde millete de şu bildiriyi yayınladım:

Bildiri

Bütün komutanlara, vali ve mutasarrıflara, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine, Belediye Başkanlıklarına ve Basın Derneğine İtilaf Devletleri’nin şimdiye kadar memleketimizi paylaşmaya yol bulmak için başvurdukları çeşitli tedbirler bilinmektedir. Önce, Ferit Paşa ile anlaşarak ve milleti savunmasız bırakarak yabancı idaresine esir etmek ve memleketin birçok önemli yerlerini galip devletlerin sömürgeleri arasına katmak düşünülmüştü.

Kuva-yı Milliye’nin, bütün bir milletin desteği ile bağımsızlığı savunma konusunda gösterdiği azim ve kararlılık, bu tasavvuru altüst etti. İkincisi, Kuva-yı Milliye’yi aldatmak ve onun müsaadesi ile Doğu’da bir üstünlük sağlama siyaseti gütmek için Heyet-i Temsiliye’ye başvuruldu.

Heyet, milletin bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğü garanti edilmedikçe ve özellikle işgal bölgelerinin boşaltılmasına teşebbüs edilmedikçe, herhangi bir görüşmeye yanaşmadı. Üçüncüsü, Kuva-yı Milliye ile işbirliği yapan hükümetlerin çalışmalarına karışmak suretiyle milli birliği sarsmak, haince muhalefetleri teşvik etmek ve cür’etlerini artırmak yolu benimsendi. Ne var ki, milli birliğin yarattığı kuvvet ve dayanışma karşısında bu saldırılar da eridi.

Dördüncüsü, vatanın kaderi ile ilgili kaygı verici kararlar alındığından söz edilerek, kamuoyuna baskı yapılmaya başlandı. Namusunu ve yurdunu savunma uğrunda her fedakarlığı göze almış olan Osmanlı milletinin azim ve iradesi önünde, bu gözdağının da bir yararı olmadı. Nihayet bugün, İstanbul’u zorla işgal etmek suretiyle, Osmanlı Devleti’nin yedi yüz yıllık hayat ve hakimiyetine son verildi.

Yani, bugün Türk milleti, medeni kabiliyetinin, yaşama ve bağımsız kalma hakkının ve bütün bir geleceğinin savunulmasına çağrıldı. İnsanlık dünyasının takdirlerini kazanmak ve İslam dünyasının kurtuluş emellerini gerçekleştirmek, Hilafet makamının yabancı etkilerden kurtarılmasına ve milli bağımsızlığın şanlı geçmişimize yaraşır bir imanla savunulup kazanılmasına bağlıdır. Vatanımızı ve istiklalimizi kurtarmak için giriştiğimiz kutsal mücadelede Tanrı’nın yardım ve koruyuculuğu bizimledir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

Efendiler, aynı zamanda bütün İslam dünyasına da seslenilerek, yapılan saldırı, bir bildiride etraflı şekilde anlatılarak çeşitli vasıtalarla ilan edildi.

Efendiler, olay üzerinde fazla bilgi almayı beklemeksizin, telgrafçı, Manastırlı Hamdi Efendi’nin verdiği bilgilerden ve işgal kuvvetlerinin bu bilgileri doğrulayan bildirisinden, durumun içyüzünü anlayarak gerekli bulduğum ve derhal alınmasında zaruret gördüğüm tedbirleri, açıklandığı gibi hemen işgal günü aldım ve uyguladım.

İstanbul’un işgal şekli ve tutuklamalar hakkında çeşitli kaynaklardan biribirini tutmaz abartılmış bilgiler gelmeye başladı. Biz de çeşitli yollarla araştırma ve soruşturmalarımıza devam ettik. Yasama görevinin yerine getirilmesine imkan göremeyerek dağılan milletvekillerinin ve bazı şahısların İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya gelmekte oldukları anlaşıldı. Yolculuklarını kolaylaştırmak için, geçecekleri yerlerdeki ilgililere gereken emirleri verdim.

Olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin Ankara’da toplanması kararı

Efendiler, 16 Martta İstanbul işgal edilir edilmez, hemen aldığım tedbirler arasında, daha birtakımları vardır ki, onları Büyük Millet Meclisi’nin ilk açılışında anlattığım için burada yeniden açıklamadım. Örnek olarak, Eskişehir ve Afyonkarahisar’daki yabancı birliklerin silahlarının alınması veya oradan uzaklaştırılmaları, Geyve ve Ulukışla yakınlarındaki tahribi ve Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanması gibi tedbirlerle ilgili ayrıntıları, Büyük Millet Meclisi’nin ilk tutanaklarında okumuşsunuzdur.

Bu tedbirler arasında en önemlisi; olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin Ankara’da toplanmasını sağlama konusundaki milli ve vatani görevimize ait karar ve bu kararın uygulanmasıdır.
Efendiler, bu konudaki kararımızı ve bu kararın nasıl uygulanacağını gösteren bir bildiriyi, 19 Mart 1920’de, yani İstanbul’un işgalinden üç gün sonra yayınladım.

Efendiler, bu konu üzerinde, iki gün kadar komutanlarla makine başında görüşerek düşüncelerini aldım. Ben ilk yazdığım müsveddede Kurucu Meclis (117) deyimini kullanmıştım. Maksadım da toplanacak meclisin ilk anda rejim i değiştirme yetkisine sahip olmasını sağlamaktı. Fakat bu deyimin kullanılmasındaki maksadı gereğince açıklayamadığım veya açıklamak istemediğim için, halkın alışkın olmadığı bir deyimdir, gerekçesiyle Erzurum ve Sivas’tan uyarıldım. Bunun üzerine olağanüstü yetkiye sahip bir meclis deyimini kullanmakla yetindim.

Valiliklere, Bağımsız Sancaklara ve Kolordu Komutanlarına İtilaf Devletleri tarafından devlet merkezinin bile resmen işgali, devletin yasama, yargı ve yürütmeden ibaret olan milli güçlerini işlemez duruma sokmuş ve bu durum karşısında görev yapmaya imkan bulamadığını hükümete resmen bildirerek. Meclis-i Meb’usan dağılmıştır.

Şu halde devlet merkezinin korunmasını, milletin bağımsızlığını ve devletin kurtarılmasını sağlayacak tedbirleri düşünmek ve uygulamak üzere, millet tarafından olağanüstü yetkiler taşıyan bir meclisin, Ankara’da toplantıya çağrılması ve dağılmış olan milletvekillerinden Ankara’ya gelebileceklerin de bu meclise katılmaları zaruri görülmüştür. Bu bakımdan aşağıda verilen talimat gereğince seçimlerin yapılması, yüksek ve derin vatanseverlik anlayışından beklenir :

1 — Memleket işlerini idare etmek ve denetlemek üzere, Ankara’da olağan üstü yetkilere sahip bir meclis toplanacaktır.

2 — Bu meclise üye olarak seçilecek kimseler, milletvekilleri ile ilgili yasa hükümlerine bağlıdırlar.

3 — Seçimlerde sancaklar esas alınacaktır.

4 — Her sancaktan beş üye seçilecektir.

5 — Seçim her sancakta, o sancağın kendi ilçelerinden çağıracağı ikinci seçmenlerle, sancak merkezinden seçilecek ikinci seçmenlerden, sancak idare ve belediye meclisleriyle Müdafaa-i Hukuk yönetim kurullarından; illerde, il merkez kurullarıyla, il yönetim kurullarından, il merkezindeki belediye meclisinden il merkezi ile merkez ilçesi ve merkeze bağlı ilçelerin ikinci seçmenlerinden oluşturulmuş bir kurul tarafından aynı günde ve aynı oturumda yapılır.

6 — Bu meclis üyeliğine, her parti, zümre ve dernek tarafından aday gösterilmesi mümkün olduğu gibi, her ferdin de bu kutsal mücadeleye fiilen katılması için bağımsız olarak adaylığını istediği yerden koyma hakkı vardır.

7 — Seçimlere her bölgenin en büyük sivil yöneticisi başkanlık edecek ve seçim güvenliğinden sorumlu olacaktır.

8 — Seçim, gizli oyla ve salt çoğunluk esasına göre yapılacak; oylar, kurulun kendi içinden seçeceği iki kişi tarafından ve kurul önünde sayılacaktır.

9 — Seçim sonunda, bütün kurul üyelerinin imzalayacakları veya kendi mühürleri ile mühürleyecekleri üç nüsha tutanak düzenlenecek; bir tanesi yerinde alıkonularak, öteki iki nüshadan biri seçilen şahsa verilecek, diğeri Meclis’e gönderilecektir.

10 — Üyelerin alacakları ödenek daha sonra Meclis’çe kararlaştırılacaktır. Ancak, geliş yollukları seçim kurullarının zaruri masraflar olarak uygun görecekleri miktar üzerinden mahalli idarelerce karşılanacaktır.

11 — Seçimler, en geç on beş gün içinde Ankara’da çoğunlukla toplanmayı sağlayacak şekilde tamamlanarak, üyeler hareket edecek ve sonuç üyelerin adlarıyla birlikte derhal bildirilecektir.

12 — Telgrafın alındığı saat bildirilecektir.

Dağıtım: Kolordu komutanlarına, valiliklere ve bağımsız sancaklara tebliğ edilmiştir.
Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Efendiler, bir hafta içinde, çeşitli yerlerden Ankara’ya gelmekte olan milletvekilleriyle, telgrafla haberleşilerek bizzat temasa geçildi. Kendilerine, üzüntülerinin giderilmesine, maneviyatlarının yükseltilmesine yarayacak bilgiler verildi. İstanbul’da artık davamızı yürütecek kimse kalmamıştı.

Aylarca ve çeşitli yol ve yöntemlerle yaptığımız uyarmalara rağmen, bizim dediğimiz şekilde teşkilat kurmayıp Karakol Cemiyeti’nin kurulmasına çalışanların başları Malta’ya gitmiş, İstanbul’daki üyelerinin hayat ve faaliyetlerinden eser kalmamıştı. Orada yeniden teşkilat kurabilmek için çok zahmetli çalışmalara ve o günkü durumumuza göre imkanlarımızın üstünde para harcamaya mecbur oldum.

Saygıdeğer Efendiler, genel konuşmalarım arasında bir iki yerde, benim İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan’a başkan seçilmem konusundan ve bundaki maksattan bahsetmiştim. Bunun gerçekleştirilememiş olması dolayısıyla küçük bir güçlükle karşılaştığımı da arz etmiştim.

Gerçekten de, İstanbul’da Meclis saldırıya uğrayıp dağılınca, milletvekillerini toplamak ve özellikle daha önce de açıkladığım üzere bir meclis kurulmasına teşebbüs edebilmek için bir an kararsızlık geçirdim. Meclis-i Meb’usan Başkanı olan Celalettin Arif Bey’in Ankara’ya gelip gelmeyeceğini şüphesiz bilemiyordum. Gelmesi halinde, onun gelişini beklemeyi ve daveti onun vasıtasıyla yaptırmayı düşündüm.

Ne var ki, durum çok acele hareket etmemizi gerektiriyordu. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği bilinmez bir ihtimale bağlanarak vakit kaybetmeyi ihtiyata uygun bulmadım. Fakat vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için de, bir iki gün telgraf başında, bütün komutanların görüşlerini almakla vakit geçirme gereğini duydum. Celalettin Arif Bey’le 27/28 Mart gecesi Düzce’ye varışında bağlantı kurulmuştu. Kendisine şu telgrafı yazdım:

Sayı: 34 Ankara, 27.3.1920

Düzce’de Meclis-i Meb’usan Başkanı Sayın Celalettin Arif Beyefendi’ye

İstanbul’un resmen ve fiili olarak İngilizler tarafından işgaliyle devlet kuvvetlerinin baskı ve esareti altına alınmış, Meclis-i Meb’usan’a saldırılarak milletin istiklal ve namusuna tecavüz edilmiş olması ve bu yüzden milletvekillerinin memleketin kaderi ile ilgili görevlerini yerine getirmeyi başaramayacaklarını anlayarak milletin bağrına sığınmak mecburiyetinde kalmaları dolayısıyla, devlet ve milletin bütün kuvvetlerini hüküm ve denetimi altında bulunduracak olağanüstü bir meclisin toplanmasına şiddetle ihtiyaç duyulmuş olduğundan, Heyet-i Temsiliye’nin, Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanmasına karar verdiği ve gereğinin yapılmasının her yere genelge ile bildirildiği yüksek malumlarıdır.

Bu konudaki 19.3.1920 tarihli bildiri metnini inceledikten sonra, içindekileri bir kere daha belirtmek ve seçimlerin en kısa zamanda yapılarak meclisin bir an önce toplanmasını sağlamak için, bu görüşümüzün sizin tarafınızdan da bir bildiri şeklinde kamuoyuna şimdiden duyurulmasını yararlı buluyoruz. Değerli cevabınızı beklemekteyim, efendim.

Mustafa Kemal

Celalettin Arif Bey’in verdiği cevap şudur:

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne


117) Meclis-i Müessisan.

Celalettin Arif Bey’le görüş ayrılığı

Söz konusu edilen 19.3.1920 tarihli bildiriyi görmedim. Olağanüstü bir meclisin toplanması her ne kadar yerinde ise de, böyle bir meclisin, elden geldiği kadar kanuna dayanması gereklidir.

Gerçi, bizim Anayasa’mızda böyle olağanüstü bir meclisin toplanabilmesi ile ilgili bir işaret yoksa da, başka anayasalarda bulunan hükümlerden yararlanılabilir. Söz gelişi, Fransız anayasasına göre, meclis kanunsuz olarak dağıtılır veya bir saldırıya uğrarsa, saldırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulabilenler, vilayet ve sancak idare meclislerinden seçilecek ikişer üye ile birlikte uygun bir yerde toplanırlar. Meclisin yeniden açılması veya saldırının önlenmesi için kararlar alırlar. Bu meclisin kararları mutlaktır, uyulması zaruridir. Bu kararları dinlemeyenler vatan hainliği ile suçlandırılırlar. Bendeniz de bu yolu düşünmekte idim.

19.3.1920 tarihli bildirinin ne gibi esaslara dayandığı anlaşıldıktan sonra, Ankara’ya varışımda yapacağım görüşmeler sonunda, bir bildiri hazırlamak düşüncesindeyim. Yine görüşürüz. Makine başında yanımda bulunan İsmail Fazıl Paşa ile Saruhan Milletvekili Reşit Bey’le birlikte saygılarımızı sunarak veda ederiz. Arkadaşlarımdan Kırşehir milletvekili Rıza Bey de saygılarını sunuyor ve kendisinin de Bolu’da bulunduğunun Keskin’deki babasına haber verilmesini istirham ediyor, efendim.

Celalettin Arif

Bu cevap telgrafında yazılanlar dikkatle gözden geçirilirse, Celalettin Arif Bey ile görüşlerimiz arasında büyük ayrılık olduğu kolaylıkla farkedilir. Ben, olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanmasına karar verirken, bizim Anayasa’mızda böyle bir meclisin toplanmasıyla ilgili bir işaret bulunmadığını elbette bilirdim.

Fakat kararımı verebilmek için böyle bir işaretin var olup olmadığını düşünmek asla hatırıma gelmedi. Bundan başka, saldırıya uğrayan meclis üyelerinden kurtulabilenlerle vilayet ve sancakların idare meclislerinden seçilecek ikişer üyeyle birlikte, Meclis-i Meb’usan’ın yeniden eski şekil ve niteliğinde toplanmasını sağlamak için çalışmayı asla hatırıma getirmedim.

Aksine, büsbütün başka nitelik ve yetkide, sürekli bir meclis kurmayı ve bu meclisle, tasavvur ettiğim inkılap safhalarını birlikte geçirmeyi düşündüm. Buna göre biribirleriyle zıtlaştığına şüphe etmediğim düşüncelerimizin, görüştükten sonra da birleşmesine imkan bulunacağına ümidim kalmadı. Bununla birlikte 19 Mart 1920 tarihli bildirimi telgrafla Celalettin Arif Bey’e verdirdim. Ertesi gün aldığım cevap şuydu:

Düzce, 28.3.1920

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Yüksek Heyet-i Temsiliye’nizin 19.3.1920 tarihli genel bildirisi incelendi. İçindeki maddeler ana hatlarıyla bendenizin düşündüğü esaslara uygundur. Bu bakımdan, bendenizin Ankara’ya gelişinden sonra, görüşülerek ayrıca bir bildirinin yayınlanması tabiidir. Yarın ister istemez Bolu’da kalınarak 29 Mart 1920’de Ankara’ya hareket edileceği saygıyla arz olunur.
Meclis-i Meb’usan Başkanı

Celalettin Arif

Celalettin Arif Bey Meclis-i Meb’usan Başkanlığını bırakmıyor

Celalettin Arif Bey, bildirimizi inceledikten sonra, içindekilerin, düşündüğü esaslara genellikle uygun olduğunu söylemekle birlikte, bu esasları destekler nitelikte bir bildiri yazıp ilan etmiyor. Bunu Ankara’ya geldikten ve görüşmeler yaptıktan sonraya bırakıyor.

Efendiler, Celalettin Arif Bey, Ankara’ya geldikten sonra, kendisiyle ve diğer bazı hukukçularla bu konu üzerinde uzun süren görüşmeler ve tartışmalar yapıldı. Fakat aldanmıyorsam, Celalettin Arif Bey, hiçbir vakit benim Büyük Millet Meclisi’nin nitelik ve yetkisi hakkındaki görüşüme katılmamıştır.

O, daima toplanmış olan heyetin esas görevini, İstanbul Meclis-i Meb’usan’ının toplanmasını sağlamaktan ibaret olarak görmüş ve kendisini de daima İstanbul’daki Meclis-i Meb’usan’ın Başkanı saymıştır. Bu kanaatta yanılmadığımı gösteren ufak bir hatıramı müsaade ederseniz bilginize sunayım.

Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve kendisi İkinci Başkan bulunduğu sırada, bir gün, Başkanlık Divanı toplantısında, Celalettin Arif Bey’in, ödenek meselesini açtığını ve kendisinin Meclis-i Meb’usan Başkanı olması dolayısıyla o makama ait ödenek isteğinde bulunduğunu, o tarihte Meclis Genel Sekreteri olarak bulunan Recep Bey anlattı.

Yüksek malumlarınızdır ki, o devirde Meclis Başkanı ve İkinci Başkanı ile diğer başkanlar ve Meclis üyelerinin ödenekleri arasında fark yoktu.

Celalettin Arif Bey, Meclis-i Meb’usan Başkanı sıfatıyla yalnız kendisini ayrı tutarak, fazla ödenek almanın kanuni hakkı olduğundan bahsediyordu. Ben Başkanlık Divanı’nın bu meselenin çözümünde yetkili olmadığını, kendisi bu istek ve iddiada ısrar ederse, konuyu Meclis Genel Kurulu’na sunarak, alınacak karara göre hareket edilebileceğini ileri sürdüm. Celalettin Arif Bey, Meclis önüne çıkmayı uygun bulmayarak isteğinden vazgeçti.

Seçimler sırasında bazı yerlerdeki büyük hükümet memurlarının, çıkardıkları güçlükler

Saygıdeğer Efendiler, 19 Mart 1920 tarihli talimat gereğince, memleketin her tarafında seçimler, sür’atle ve ciddiyetle yapılmaya başlandı.

Yalnız, bazı yerlerde kararsızlık ve direnmeler görüldü. Bunlardan bazıları kısa, bazıları uzunca bir süre bu kararsızlık ve direnmelerinde ısrar ettiler. Ancak sonunda, bütün seçim bölgelerinin milletvekilleri, Büyük Millet Meclisi’nde, bütün milletin ve memleketin temsilcisi olarak hazır bulundular. Kararsızlık ve direnme gösteren bazı yerler şunlardı:

Dersim, Malatya, Elazığ, Konya, Diyarbakır, Trabzon… Efendiler, gerçek durumu belirtmiş olmak için şunu da açıklamalıyım ki, kararsızlık ve direniş gösteren bu seçim bölgelerinin halkı değildir.

Belki o tarihte, o bölgelerde bulunan sivil idare amirleridir. Halk, gerçeği anlar anlamaz, derhal milletin ortak isteğine katılmakta asla kararsızlık göstermemiştir.

Şimdi Efendiler, yeniden inkılabın tabii sonuçlarından sayılan olaylardan bazılarına temas edelim:

Samsun’daki subaylar arasında sözde Padişah taraftarlığı varmış

3′ üncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey’den aldığım 29 Mart 1920 tarihli bir şifrede, Samsun’da bulunan 15’inci Tümen’in maneviyatının bozuk olduğundan ve sözde, subaylar arasında Padişah taraftarlığı bulunduğundan söz ediliyordu. Subaylar, Padişah aleyhinde verilecek emirleri yerine getirmeyeceklerini komutanlarına bildirmişler. Baskı yapılırsa, görevlerini terketmeleri ihtimali varmış.

İstanbul’dan gelen yolculardan ve gazetelerden, işgalin ikinci günü, elkonmuş olan binaların hepsinin boşaltıldığı, Salih Paşa’nın yerinde olduğu, Ayan Meclisi’nin görevine devam ettiği ve son cuma selamlığında, Harbiye ve Bahriye Nazırları da hazır bulunarak, gerekli törenin eskiden olduğu gibi yapıldığı anlaşılmış… Şu duruma göre, İstanbul’da bir hükümet varken, bu hükümetin haberi olmadan yapılan işler nedir? diyorlarmış. Subayların bu düşünce ve davranışlarını bildiren 15’inci Tümen Komutanı şu görüşleri ileri sürüyordu:

Burada bir subayı hapsetmenin olağanüstü bir durum yaratması düşünülemez. Ancak, bundan yararlanarak Anadolu üzerine yürümek gibi olaylar meydana gelecektir. İzmir cephesinde Kuva-yı Milliye’ye nasıl hizmet gördürüldüğünü bilemiyorum. Zannederim, bunlar para ile çalıştırılmaktaymış.

Bir savaş çıktığında, bütün halka maaş verilemeyeceği meydanda olduğundan, Kuva-yı Milliye adı altındaki mevcut kuvvetten orada da hiçbir kuvvet kalmayacağına eminim.
Ordu birliklerine gelince, şimdiden firar olayları başlamıştır. Parasızlık böyle devam ettikçe ve İstanbul’da merkezi hükümet bulundukça subaylardan bile şüphe ederim. Bundan başka, 3’üncü Kolordu Komutanı Selahattin Bey, vermiş olduğumuz talimat gereğince, Amasya’ya gelen kontrol memuru Forbes adındaki yüzbaşıyı tutuklamış. Samsun’a bir İngiliz temsilcisi yüzbaşı gelmiş.

Selahattin Bey’e, Yüzbaşı Forbes’in bir dakika bile geçirilmeden Samsun’a gönderilmesini yazmış; aksi takdirde, Selahattin Bey’in sorumlu olacağını ilave etmiş. Bu konudaki düşüncemi soran Selahattin Bey’e, vereceği cevap hakkında şu tavsiyede bulundum: Forbes’i tutuklayan ben değilim; hükümet merkezleri, Ateşkes Anlaşması’na ve insanlığa aykırı olarak işgal edilen millettir. Bu bakımdan serbest bırakılmasını da ancak millet yapabilir. Buna rağmen, bu Forbes memleketten çıkarılmakla yetinilmiş, tutuklanmamıştır.

Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey’in 9 Nisan 1920 tarihli kısa bir şifresinden, Adapazarı ile Hendek arasında bulunan ve Çatalköprü denilen yerdeki köprülerle Mudurnu Suyu köprüsünün Kuva-yı Milliye’nin aleyhinde olanlar tarafından tahrip edildiği anlaşıldı.

Bolu ve dolaylarının Komutanı Mahmut Nedim Bey’in, Düzce’den yazdığı 9 Nisan 1920 tarihli şifresinden de, 8 Nisanda Adapazarı’nda Kuva-yı Milliye aleyhine gösteriler yapıldığı, Hendek ile Adapazarı arasında telgraf ve telefon hatlarının kesildiği, Düzce Abazalarından tarafsız kalanların da muhaliflere katılmak üzere hareket ettikleri anlaşıldı. Hendek ile Adapazarı arasında, Mudurnu Suyu üzerindeki büyük köprünün tahribi dolayısıyla ulaşımın kesilmiş olduğu da anlaşılıyordu. Bu bilgiler üzerine, Gevye’de bulunan 24′ üncü Tümen Komutanı Mahmut Bey’in dikkati çekildi.

Nevşehir’de de, Nevşehir Kaymakamı Nedim Bey’in başkanlığında Teali-i İslam Cemiyeti’nin bir şubesi kurulmuş. Verilen raporda, cemiyetin en bozguncu üyelerinden sekiz kişinin Niğde’ye gönderildiği bildiriliyordu. Bu cemiyetin üyeleri, Padişah’tan başka hiçbir kuvvet tanımayız. Kuva-yı Milliye’yi dağıtmak için mal ve can bakımından bütün kuvvetlerimizi feda etmeye yemin ettik diyorlarmış. Her gece toplantı yapıyorlarmış. İleri gelenleri, Niğde’deki Tümen Komutanı’nın gönderdiği bir müfreze ile tutuklanmış.

Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıyor

Efendiler, bu türlü olaylara bundan sonra daha geniş çapta rastlayacağız. Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını sağlamaya çalıştığımız günlerde, bizi en çok uğraştıran, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu bölgesindeki yerlerden başlayıp, Nallıhan, Beypazarı üzerlerinden Ankara’ya yaklaşacak kadar genişleyen gericilik ve isyan dalgaları olmuştur.

Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken, bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamak ve böyle durumların ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini, düşünüyordum.

Bunun için Meclis’in açılmasında acele ediyordum. Nihayet, gelebilmiş olan milletvekilleriyle yetinerek, Meclis’in, Nisanın 23’üncü Cuma günü açılmasına karar verdik. Bu karar üzerine, 21 Nisan 1920 tarihinde bütün memlekete yaptığım tebligat metnini, o günün duygu ve düşüncelerine ne kadar uymak zorunda kalındığını gösteren bir belge olmak bakımından aynen bilgilerinize sunmayı yerinde buluyorum.

Telgraf: çok ivedi

Ankara’ya acele yazı Ankara, 21.4.1920

gönderilmesi

Kolordulara (14’üncü Kolordu Komutan Vekilliğine), 61’inci Tümen Komutanlığına,
Refet Beyefendiye, Bütün Valiliklere, Bağımsız Sancaklara, Müdafaa-i

Hukuk Merkez Heyetlerine, Belediye Başkanlıklarına

1 — Tanrının lutfuyla Nisanın 23’üncü Cuma günü, cuma namazından sonra, Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2 — Vatanın istiklali, yüce Hilafet ve Saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati görevleri yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla, o günün kutsallığından yararlanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Cami-i Şerifinde cuma namazı kılınarak Kur’an’ın ve namazın nurlarından da feyz alınacaktır. Namazdan sonra, Sakal-ı Şerif (118) ve Sancak-ı Şerif (119) alınarak Meclisin toplanacağı yere gidilecektir.

 Meclise girmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu merasimde Cami-i Şeriften başlayarak Meclis binasına kadar Kolordu Komutanlığı’nca askeri birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.

3 — Açılış gününün kutsallığını belirtmek için bu günden başlayarak vilayet merkezinde, Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği şekilde, hatim indirilmeye ve Buhari-i Şerif (120) okunmaya başlanacak ve Hatm-i Şerifin son kısımları uğur getirsin diye cuma günü namazdan sonra Meclis’in toplanacağı yerin önünde tamamlanacaktır.

4 — Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde bu günden itibaren aynı şekilde Hatm-i Şerifler indirilmesine ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanarak, cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek, hutbe okunurken, Halifemiz, Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin mübarek adları anılırken, Padişah Efendimiz’in yüce varlıklarının, şanlı ülkesinin ve bütün tebaasının bir an önce kurtulmaları ve saadete kavuşmaları için ayrıca dua okunacak ve cuma namazının kılınmasından sonra da hatim tamamlanarak yüce Hilafet ve Saltanat makamı ile bütün vatan topraklarının kurtuluşu için girişilen Milli

Mücadele’nin önemini ve kutsallığını, milletin her bir ferdinin, kendi vekillerinden meydana gelmiş olan bu Büyük Millet

Meclisi’nin vereceği vatani görevleri yapmaya mecbur olduğunu anlatan vaazlar verilecektir. Daha sonra, Halife ve

Padişah’ımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, selameti ve istiklali için dua edilecektir. Bu dini ve vatani merasim yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı vilayetlerinin her tarafında, hükümet konağına gelinerek

Meclis’in açılmasından dolayı resmi tebrikler yapılacaktır. Her tarafta cuma namazından önce uygun şekilde Mevlid-i Şerif okunacaktır.

5 — Bu tebliğin hemen yayınlanarak her tarafa ulaştırılabilmesi için her vasıtaya başvurulacak, sür’atle en ücra köylere, en küçük askeri birliklere, memleketin bütün teşkilat ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca, büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve mümkün olan yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.

6 — Yüce Tanrı’dan tam bir başarıya ulaştırması niyaz olunur.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

22 Nisan 1920 tarihinde de şu küçük tebliği yayınladım:

Telgraf

Dakika geciktirilmeyecektir. 22.4.1920

Bütün Valiliklerle, Müstakil Sancaklara, Kolordulara, Nazilli’de Albay Refet Beyefendi’ye, Bursa’da 20’nci Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa Hazretleri’ne, Bursa’da 56’ıncı Tümen Komutanı Albay Bekir Sami Beyefendiye, Balıkesir’de 61’inci Tümen Komutanı Albay Kazım Beyefendi’ye

Tanrı’nın lutfuyla Nisanın 23’üncü Cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askeri ve sivil bütün makamlarla bütün milletin tek merciinin Büyük Millet Meclisi olacağı bilgilerinize sunulur.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Saygıdeğer Efendiler,

Şimdiye kadar bilginize sunmuş olduğum hususlar, şahsım ve Heyet-i Temsiliye adına üzerinde durduğum olayların açıklanmasıyla ilgiliydi. Bundan sonra söyleyeceklerim, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından ve hükümetin kuruluşundan bugüne kadar meydana gelmiş olan olayları ve değişiklikleri içine alacaktır.

Burada söyleyeceklerim, aslında herkes tarafından açıkça bilinen veya kolaylıkla bilinmesi mümkün olan olayların safhaları ile ilgilidir. Gerçekte, Meclis tutanaklarında, Bakanlıkların dosyalarında, basın koleksiyonlarında bu olay ve hadiselerin belgeleri kayıtlı ve saklı bulunmaktadır.

Bu bakımdan ben, bütün bu olayların genel akışını işaret ve tespit etmekle yetineceğim. Maksadım, inkılabımızın incelenmesinde tarihe yardımcı olmaktır. Bütün bu olay ve hadiselerin akışında, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti’nin Başkanı, Başkomutan ve Cumhurbaşkanı sıfatlarını taşımış olmaktan çok, teşkilatımızın genel başkanı olarak kendimi bu görevi yerine getirmeye mecbur sayarım.


118) Lihye-i Saadet: Sakal-ı Şerif, Hazret-i Muhammed’in sakallarının kırpıntısından toplanıp muhafaza edilen kıl.

119) Kutsal sancak.

120) Buharalı ünlü hadis bilgininin, Hazreti Muhammed’in sözlerini içine alan hadis kitabı.

Türk milletinin takip etmesi gereken siyasi ilke: Milli siyaset

Efendiler, Meclis’in açıldığı ilk günlerde, Meclis’e, içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak, takip edilmesini ve uygulanmasını yerinde bulduğum görüşlerimi arz ettim. Bu görüşlerin başlıcası, Türkiye’nin, Türk milletinin takip etmesi gereken siyasi ilke ile ilgiliydi.

Bilindiği gibi, Osmanlılar zamanında, çeşitli siyasi ilkeler takip edilmiş ve edilmekteydi. Ben, bu siyasi ilkelerin hiçbirinin, yeni Türkiye’nin siyasi şekillenmesinde ilke olarak kabul edilemeyeceğine inanmıştım. Bunu Meclis’e anlatmaya çalıştım. Bu nokta üzerinde daha sonra da çalışmaya devam edilmiştir. Bu hususla ilgili olarak, öteden beri söylediklerimin ana noktalarını, burada hep birlikte hatırlamayı yararlı bulurum.

Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele ve müsademe (121) demektir. Hayatta başarı kazanmak, mutlaka mücadelede başarı kazanmaya bağlıdır. Bu da maddi ve manevi güç ve kudrete dayanır bir husustur.

Bir de, insanların uğraştığı bütün meseleler, karşılaştığı bütün tehlikeler, elde ettiği başarılar, toplumca yapılan genel bir mücadelenin dalgaları içinden doğagelmistir. Doğulu kavimlerin Batılı kavimlere taarruz ve hücumu tarihin bellibaşlı bir safhasıdır. Doğu milletleri arasında, Türklerin başta geldiği ve en güçlüsü olduğu bilinmektedir.

Gerçekten de Türkler, İslamlıktan önce ve İslamlıktan sonra Avrupa içerisine girmişler, saldırılar, istilalar yapmışlardır. Batı’ya saldıran ve İspanya’yı zaptederek Fransa sınırlarına kadar uzanan Araplar da vardır. Fakat Efendiler, her saldırıya, daima bir karşı saldırı düşünmek gerekir. Karşı saldırı ihtimalini düşünmeden ve ona karşı güvenilir bir tedbir bulmadan saldırıya geçenlerin sonu, yenilmek, bozguna uğramak ve yok olmaktır.

Batı’nın Araplara yaptığı karşı saldırı, Endülüs’te acı ve ibret alınmaya değer bir tarihi felaketle başladı. Fakat orada bitmedi. Kovalama Kuzey Afrika’ya kadar sürüp gitti.

Attila’nın Fransa ve Batı-Roma topraklarına kadar yayılmış olan imparatorluğunu hatırladıktan sonra, bakışlarımızı, Selçuklu Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulmuş olan Osmanlı Devleti’nin, İstanbul’da Doğu Roma İmparatorluğu’nun taç ve tahtına sahip olduğu devirlere çevirelim. Osmanlı hükümdarları arasında Almanya’yı, Batı Roma’yı zaptederek çok büyük bir imparatorluk kurma teşebbüsünde bulunmuş olanı vardı.

Yine, bu hükümdarlardan biri, bütün İslam dünyasını bir merkeze bağlayarak yönetmeyi düşündü. Bu amaçla Suriye’yi ve Mısır’ı zaptetti. Halife ünvanını takındı. Diğer bir sultan da hem Avrupa’yı zaptetmek, hem de İslam dünyasını hüküm ve idaresi altına almak gayesini güttü. Batı’nın sürekli karşı saldırısı, İslam dünyasının hoşnutsuzluk ve isyanı ve bu şekilde bütün dünyayı ele geçirme tasavvur ve emellerinin aynı sınırlar içine aldığı çeşitli unsurların uyuşmazlıkları, sonunda, benzerleri gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da tarihin sinesine gömdü.

Efendiler, dış siyasetin en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç teşkilatıdır. Dış siyasetin iç teşkilatla uyarlı olması gerekir. Batı’da ve Doğu’da, başka başka karaktere, kültüre ve ülküye sahip biribirinden farklı unsurları tek sınır içinde toplayan bir devletin iç teşkilatı, elbette temelsiz ve çürük olur. O halde, dış siyaseti de köklü ve sağlam olamaz.

Böyle bir devletin iç teşkilatı özellikle milli olmaktan uzak olduğu gibi, siyasi ilkesi de milli olamaz. Buna göre, Osmanlı Devleti’nin siyaseti milli değil, belirsiz, bulanık ve kararsızdı.

Çeşitli milletleri, ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu çeşitli unsurlardan oluşan kitleleri eşit haklar ve şartlar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasi görüştür.

Fakat aldatıcıdır. Hatta, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri bile bir devlet halinde birleştirmek, varılması imkansız bir hedeftir. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylarla meydana koyduğu bir gerçektir.

Panislamizm (122) ve Panturanizm (123) siyasetinin başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir. Irk ayrılığı gözetmeksizin, bütün insanlığı içine alan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları da tarihe yazılmıştır. İstilacı (124) olmak hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü şahsi duygu ve bağlılıklarını unutturup, onları tam bir kardeşlik ve eşitlik içinde birleştirerek, insancı bir devlet kurma teorisinin de kendine göre şartları vardır.

Bizim, kendisinde açıklık ve uygulama imkanı gördüğümüz siyasi ilke, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.

Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle milli bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilatımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir.
Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Milli sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak… Genellikle milleti uzun emeller peşinde yorarak zarara sokmamak… Medeni dünyadan, medeni, insani ve karşılıklı dostluk beklemektir.


121) Mücadele ve müsademe: uğraşma ve kavga.

122) İslamcılık: Müslüman milletleri tek elden yönetme ideali.

123) Turancılık.

124) Bir ülkeyi kuvvet kullanarak ele geçiren ve yayılan.

Hükümetin kurulması

Efendiler, Meclis’e teklif ettiğim önemli bir husus da hükümetin kurulması konusuydu. Bu meselenin ve bununla ilgili bir teklifte bulunmanın, o devir için ne kadar nazik olduğunu takdir buyurursunuz.

Gerçek, Osmanlı saltanatının ve hilafetin yıkılmış ve ortadan kalkmış olduğunu düşünerek yeni temellere dayanan, yeni bir devlet kurmaktan ibaretti. Fakat durumu olduğu gibi dile getirmek, amacın büsbütün kaybedilmesine yol açabilirdi. Çünkü, halkın düşünce ve eğilimleri, daha Padişah ve Halife’nin mazur durumda bulunduğu yolundaydı. Hatta. Meclis’te, ilk anda, hilafet ve saltanat makamıyla temas kurmak ve İstanbul Hükümeti’yle uzlaşma aramak akımı başgöstermişti.

İstanbul’daki şartların, Halife ve Padişah ile ne açıkça ne de özel ve gizli olarak görüşmeye elverişli olmadığını açıklamaya çalıştım. Böyle bir temasla ne anlamak istediğimizi sordum.

Eğer milletin, bağımsızlığını kazanmak ve vatanın bütünlüğünü sağlamak için çalışmakta olduğunu haber vermek için ise, buna gerek yoktur. Çünkü, Padişah ve Halife olan zatın da bundan başka bir şey düşünmesine ve istemesine imkan var mıdır? Bunun aksini ağzından işitsem inanmam; mutlaka zorlama ve baskı altında söyletildiğini kabul ederim dedim.

Aleyhimizde çıkarılmış olan fetvanın uydurma olduğunu, İstanbul Hükümeti’nin emir ve bildirilerinin yoruma muhtaç bulunduğunu söyleyerek, bazı zayıf kalpli ve kıt düşünceli kimselerin göstermek istedikleri ihtiyatı gerekli bulmadığımızı belirttim.

Milli hakimiyet temeline dayanan halk hükümeti: Cumhuriyet

Şunu arz etmek istiyorum ki, hükümetin kurulması ile ilgili bir teklif ileri sürmeden önce, duygu ve düşünceleri gözönünde bulundurmak zarureti vardı. Bu zarurete uymakla birlikte, asıl maksadı saklı tutan teklifimi bir önerge halinde sundum. Kısa bir tartışma ile ve bazı itirazlara rağmen kabul edildi.

Bu önergeyi bugün gözden geçirecek olursak, orada esaslı ilkelerin tespit ve ifade edilmiş olduğunu görürüz.

Müsaade buyurursanız, bu ilkeleri burada birer birer belirterek sayacağım:

1 — Hükümetin kurulması zaruridir.

2 — Geçici olarak bir hükümet başkanı seçmek veya Padişah’a bir vekil tanımak mümkün değildir.

3 — Meclis’te yoğunlaşan milli iradenin, doğrudan doğruya vatanın mukadderatına el koymuş olduğunu kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir kuvvet yoktur.

4 — Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde toplar.

Meclis’ten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir heyet, hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı, bu heyetin de başkanıdır.

Not: Padişah ve halife, baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman, Meclis’in düzenleyeceği kanuni esaslar çerçevesinde durumunu alır.

Efendiler, bu ilkelere dayanan bir hükümetin niteliği kolaylıkla anlaşılabilir. Böyle bir hükümet, milli hakimiyet temeline dayanan halk hükümetidir. Cumhuriyet’tir.

Böyle bir hükümetin kurulmasında ana ilke, kuvvetler birliği teorisidir. Zaman geçtikçe bu ilkelerin taşıdığı kavramlar anlaşılmaya başladı. İşte o zaman tartışmalar ve olaylar biribirini kovaladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, başkanlığına beni seçti

Saygıdeğer Efendiler, açık ve gizli oturumlarda, bir iki gün süren konuşma ve açıklamalardan ve işaret ettiğim ilkeleri içine alan teklifi yaptıktan sonra, yüce Meclis beni başkanlığa seçmekle bana karşı genel güvenini gösterdi.

Burada ufak bir noktayı da açıklamalıyım:

Hatırlarsınız ki, oluşmaya başlayan milli birliği, milletin coşmasına ve uyanmasına bağlamaktan çok, şahsi teşebbüs eseri sayıyorlardı. Bu arada benim teşebbüslerde bulunmamın engellenmesini önemli görüyorlardı… Beni millete ve hükümete reddettirmekten ve lanetletmekten yarar umuyorlardı.

Yapılan propaganda da: Ben reddedildiğim ve lanetlendiğim takdirde, millet ve devlet aleyhinde hiçbir harekette bulunulmayacak… Bütün kötülüklerin sebebi benim şahsımdır. Bir adam için, bir milletin pek çok tehlikeleri göze alması akla sığmaz şeklindeydi. Hükümet ve düşmanlar, benim şahsımı, millete karşı bir silah gibi kullanıyordu.

Bu sebeple, 24 Nisan 1920 günü, gizli bir oturumda, Meclis’e bu durumu açıkladım. Başkanlık seçiminde, bunun da bir sakınca olarak dikkate alınmasını ve yalnız millet ve memleketin selameti düşünülerek oy ve kararlarının isabetle verilmesini rica ettim.

Bakanlar Kurulunun kurulması

Efendiler, Büyük Millet Meclisi, Bakanlar’ın (125) seçimi ile ilgili 2 Mayıs 1920 tarihli kanunla, Genelkurmay işlerini de yürütmek üzere, Büyük Millet Meclisi’nde 11 bakanlı bir Bakanlar Kurulu (126) meydana getirdi.

Görülüyor ki, Meclis’in açılış tarihi olan 23 Nisandan beri bir hafta kadar zaman geçmiş bulunuyor. Bu süre içinde memleket ve millet işleri ve özellikle yıkıcı akım ve faaliyetlere karşı tedbir alma hususu elbette bir an bile gecikemezdi ve gecikmemiştir. Yalnız, Bakanlar Kurulu’nun seçimi ile ilgili kanun çıktığı zaman, Meclis’çe bakanlığa seçilen kimselerden bazıları, daha önce fiili olarak göreve başlamışlar ve bana yardım ediyorlardı. Bu arada İsmet Paşa Hazretleri de Genelkurmay işlerini üstlenmiş bulunuyordu.

Efendiler, bu münasebetle bir noktayı belirtmeyi gerekli buluyorum: O günlerde, mevcut arkadaşların hangi işlerde görevlendirileceklerinin uygun olacağı düşünülürken, Genelkurmay Başkanlığı için İsmet Paşa’yı tercih etmiştim.

Ankara’da bulunan Refet Paşa, beni özel olarak görerek bilgi vermemi istedi. Anlamak istediği, Genelkurmay Başkanlığı’nın en yüksek askeri makam olup olmadığı noktasıydı.

Benden, söz konusu makamın en yüksek askeri makam olduğu ve ondan daha yüksek makamın Millet Meclisi olacağı cevabını alınca, buna itiraz etti. İsmet Paşa’nın, başkomutanlık demek olan bu durumuna razı olamayacağını söyledi. Görevin çok önemli ve nazik olduğunu, benim bütün arkadaşlar hakkındaki bilgi ve tarafsızlığıma güvenmenin uygun olacağını söyledim. Kendisinin böyle bir iddiada bulunmasının yakışık almadığını da ilave ettim.

Efendiler, daha sonra Batı Cephesi Karargahı’nda görüştüğüm Fuat Paşa da, İsmet Paşa’nın Genelkurmay Başkanlığı’na kesinlikle karşı çıktı. Fuat Paşa’yı da, duruma en uygun olan çözüm yolunun kabulündeki zarurete inandırmaya çalıştım.

Refet ve Fuat Paşa’ların kendilerine has bazı düşüncelerine ilave ettikleri itiraz şuydu: Kendileri daha önce Anadolu’da benimle birlikte çalışmışlar. Fakat İsmet Paşa sonradan katılmış. Oysa, bundan önceki konuşmalarımda, sırası ve yeri geldiği için arz etmiştim ki, İsmet Paşa, benim İstanbul’dan ayrılmamdan önce benimle işbirliği yapmıştı.

Daha sonra Anadolu’ya gelmiş ve birlikte çalışmıştık. Fakat Fevzi Paşa Hazretleri’nin Harbiye Nazırlığı’na gelmesi üzerine bazı önemli düşüncelerle ve özel görevle tekrar İstanbul’a gönderilmişti. Bu bakımdan düşünce ve işbirliğinde kıdem söz konusu olamazdı.

Genelkurmay işlerinin ilk defa İsmet Paşa’ya verilmesinde isabetsizlik olsaydı, bu konuda Fevzi Paşa Hazretleri’nin de beni uyarmaları bir vatan görevi olurdu. Oysa, Paşa Hazretleri, aksine bu görevlendirmeyi pek yerinde bulmuş ve kendileri, teklif edilen Milli Savunma Bakanlığı’nı çok samimi bir duyguyla derhal kabul buyurmuştur.

İsmet Paşa’nın, gerek Genelkurmay Başkanlığı’nda gerek daha sonraki Cephe Komutanlığı’nda gösterdiği liyakat ve üstün gayret, kendisine görev vermekte doğru hareket ettiğimi fiili olarak ispat etmiş bulunduğu için, millete karşı, orduya karşı ve tarihe karşı tam bir iç huzuru içindeyim.


 125) İcra Vekilleri.

126) İcra Vekilleri Heyeti.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri kurulması

Efendiler, Meclis, 29 Nisan 1920 tarihinde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu (127) ve sonraki aylarda İstiklal Mahkemeleri Kanunları’nı da çıkarmakla, inkılabın tabii gereklerini yerine getirmiş oldu.

Efendiler, İstanbul’un işgalinden sonra başlayan birtakım yıkıcı akımlara, olaylara, isyanlara dokunmuştuk. Bunlar hızla memleketin her tarafından biribiri ardınca ortaya çıktı ve sürüp gitti.

İstanbul’da Damat Ferit Paşa, derhal yeniden iktidar mevkiine getirildi. Damat Ferit Paşa Kabinesi, İstanbul’daki bütün yıkıcı ve hain kuruluşların meydana getirdiği blok, bu blokun Anadolu içindeki bütün isyan teşkilatı, bütün düşmanlar ve Yunan ordusu elbirliği ile aleyhimizde faaliyete geçtiler.

Bu ortak saldırı politikasının talimatı da, Padişah ve Halife’nin, düşman uçakları da dahil olduğu halde, her türlü vasıtayla memlekete yağdırdığı Padişah’a karşı ayaklanma (128) fetvasıydı.

Bu genel, çeşitli ve haince saldırılara karşı, biz de, daha Meclis açılmadan önce, Afyonkarahisarı’nda, Eskişehir’de ve bütün demiryolu boyunda bulunan düşman birliklerini Anadolu’dan çıkarmak, Geyve, Lefke (129), Carablus (130) köprülerini yıkmak ve Meclis toplanır toplanmaz Anadolu ulemasının fetvasını almak suretiyle karşı tedbirlere giriştik.


 127) Vatan Hainliği Kanunu’nu.

128) Huruc ale’s-sultan.

129) Bugünkü Bilecik’e bağlı Osmaneli ilçesi.

130) Bugünkü Urfa ilinin Birecik ilçesine bağlı Barak bucağı.

İç isyanlar

Efendiler, 1919 yılı içinde, milli teşebbüslerimize karşı başlayan iç isyanlar, sür’atle memleketin her tarafına yayıldı.

Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmastı, Karacabey, Biga ve dolaylarında; İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede,

Nallıhan, Beypazarı dolaylarında; Bozkır’da; Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat, Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında; İmranlı, Refahiye, Zara, Hafik ve Viranşehir dolaylarında alevlenen karışıklık ateşleri, bütün memleketi yakıyor, hainlik, cehalet, kin ve bağnazlık dumanları bütün vatan göklerini yoğun karanlıklar içinde bırakıyordu. İsyan dalgaları, Ankara’da karargahımızın duvarlarına kadar çarptı.

Karargahımızla şehir arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan kudurmuşçasına kasıtlar karşısında kaldık.

Batı Anadolu’nun, İzmir’den sonra, yeniden önemli bölgeleri de, Yunan ordusunun taarruzlarıyla çiğnenmeye başlandı.

Dikkatle üzerinde durulmaya değer bir husustur ki, sekiz ay önce, millet, Heyet-i Temsiliye etrafında toplanarak, Damat Ferit Hükümeti ile ilişki ve haberleşmelerini kesmiş iken, Ali Galip’in teşebbüsü gibi tek tük olaylardan başka, böyle genel bir ayaklanma olmamıştı. Bu seferki yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay zarfında, memleket içinde çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat Ferit Hükümeti’nden sonraki hükümetlerle, milli şuurun korunması ve güçlendirilmesi için yaptığımız mücadelelerin ne kadar haklı sebeplere dayandığı, acı bir şekilde bir daha anlaşılmış oluyordu.

Milli Mücadele’ye kuvvet vermek için cephelerle ve ordu ile ilgilenme bakımından İstanbul’daki hükümetlerin gösterdiği başka türlü ihtimallerin acı sonuçları da ayrıca görülecektir.

Anzavur ve Düzce isyanları

Efendiler, önce, iç isyanlar hakkında açık bir fikir verebilmek için, müsaade buyurursanız, bu isyan olaylarına yeri geldikçe dokunmak üzere, anlatılan safhaları özet olarak arz edeyim:

21 Eylül 1919 tarihinde, Balıkesir’in kuzey bölgesinde başlayan birinci Anzavur isyanı, 16 Şubat 1920’de yine aynı bölgede ikinci defa başgösterdi.

Bu iki isyan, askeri birliklerimiz ve milli müfrezelerimizle bastırıldı. 13 Nisan 1920 tarihlerinde Bolu, Düzce dolaylarında da isyan çıktı. Bu isyan, 19 Nisan 1920 tarihinde Beypazarı’na kadar yayıldı.

Bu sırada Anzavur, 11 Mayıs 1920’de top ve makineli tüfeklerle donatılmış beş yüz kişilik bir kuvvetle, üçüncü defa olarak Adapazarı ve Geyve dolaylarında, zayıf bir milli müfrezemize saldırmak suretiyle yine ortaya çıktı. Anzavur, gönderdiğimiz milli müfrezelerimize, düzenli ordu birliklerimize durmadan saldırdı. 20 Mayıs 1920 tarihinde, Geyve Boğazı yakınlarında yenildi ve kaçmak zorunda kaldı.

Düzce dolaylarındaki isyan olayı önemliydi. Abaza ve Çerkezlerden meydana gelen dört bin kişilik büyük bir kalabalık, Düzce’yi basarak hapishaneleri boşalttılar ve çarpışma ile oradaki süvari müfrezemizin silahlarını aldılar. Hükümet memurlarını ve subayları hapsettiler.

Her taraftan, asiler üzerine kuvvet gönderdik. Bu arada, Geyve’de bulunan 24’üncü Tümen de, Komutanı Yarbay Mahmut Bey başta olduğu halde, Düzce’ye hareket etti. Mahmut Bey, Meclis’in açıldığı gün, yani 23 Nisan 1920’de, Hendek’ten Düzce’ye geçerken,
Hendek de isyan etti. Adapazarı da asiler tarafından elde edildi. Mahmut Bey, 25 Nisan 1920’de, Hendek-Düzce yolu üzerinde asiler tarafından aldatılarak pusuya düşürülmüş ve ilk ateşte şehit edilmiştir. Kurmay Başkanı Sami Bey, yaveri ve daha birkaç subay da aynı zamanda şehit düştüler. Bunun üzerine, 24’üncü Tümen muharebe edemeden asiler tarafından tamamiyle esir edildi. Bütün tüfekleri, topları alındı. Ağırlıkları yağma edildi. Bu sırada İzmit Mutasarrıfı Çerkez İbrahim, İstanbul’dan Adapazarı’na geldi. Halka Padişah’ın selamını bildirdi ve yüz elli lira maaşla gönüllü toplamaya başladı. Toplanan asi kuvvetler bütün o yöreye hakim olduktan sonra, Geyve Boğazı’ndaki kuvvetlerimize taarruza başladılar.

Bizim, bu isyan alanına gönderdiğimiz kuvvetler şunlardı:

1 — Salihli ve Balıkesir Kuva-yı Milliye’sinin oluşturduğu Çerkez Ethem Bey müfrezesi;

2 — İki tabur düzenli ordu birliği, dört dağ topu, beş makineli tüfek ve üç yüz efe süvarisinden kurulmuş Binbaşı Nazım Bey müfrezesi;

3 — İki tabur piyade, sekiz makineli tüfek, iki sahra ve iki dağ topundan kurulu, Yarbay Arif Bey müfrezesi;

4 — Üç yüz kişilik milli kuvvet ve iki makineli tüfek ve iki havan topundan ibaret Binbaşı İbrahim Bey (Çolak) müfrezesi.

Komutan olarak da Ali Fuat Paşa, Geyve Boğazı yakınlarından Adapazarı’na uzanan kesimde, Refet Paşa da Ankara’dan Beypazarı yoluyla Bolu’ya uzanan kesimde görevlendirildiler.

Hilafet Ordusu

Efendiler, İzmit’te de Süleyman Şefik Paşa komutasında, Hilafet Ordusu adını taşıyan bir hain kuvvet yığınak yapıyordu. Bunun bir kısım kuvveti de, Bolu yakınlarında Kurmay Binbaşı Hayri Bey komutasında asileri desteklemişti. Bu kuvvetle birlikte İstanbul’dan gönderilmiş birçok subay da vardı.

Hilafet Ordusu’nun, Süleyman Şefik Paşa’dan sonra, bellibaşlı komutanları, Süvari Tümgenerali Suphi Paşa ve Topçu Yarbaylarından Senai Bey’di. İstanbul’da da özel olarak kurulmuş bir kurmay heyeti vardı. Bu heyetin başlıca komutanları da, Kurmay Albay Refik ve Kurmay Yarbay Hayrettin Bey’lerdi.

Suphi Paşa ile ilgili küçük bir hatıramı anlatayım: Suphi Paşa’yı Selanik’ten tanırdım. Ben yüzbaşı (kolağası) iken, o daha o zaman tümgeneral ve süvari tümeni komutanı idi. Aradaki rütbe farkına rağmen, çok yakın arkadaşlığımız vardı. Meşrutiyet’in ilanında, ilk defa İştip dolaylarında Cumalı adında bir yerde süvari manevraları yaptırmıştı. Diğer bazı kurmaylar arasında beni de tatbikat ve manevrada bulunmak üzere davet etmişti.

Kendisi Almanya’da yetişmiş çok usta bir biniciydi. Fakat askerlik sanatını anlamış bir komutan değildi. Manevranın sonunda, ben, yetkim ve rütbem elvermediği halde, Paşa’yı bütün subayların önünde acı bir şekilde eleştirmiştim. Daha sonra Cumalı Ordugahı adlı küçük bir eser de yazmıştım. Suphi Paşa, gerek açıkça yaptığım bu eleştirilerden ve gerek yayınlanan bu eserimden dolayı pek üzüldü. Kendisinin itirafına göre, maneviyatı kırıldı.

Fakat, şahsen bana gücenmedi. Arkadaşlığımız devam etti. İşte Hilafet Ordusu’na buldukları komutan bu Suphi Paşa’dır. Paşa, sonradan Ankara’ya geldi. Geziye çıkıyordum. İstasyonda büyük bir kalabalık içinde biribirimizle karşılaştık. Kendisine ilk sorum şu oldu: Paşam niçin Hilafet Ordusu Komutanlığını kabul ettin? Suphi Paşa, bir an bile duraklamadan: Size yenilmek için cevabını verdi.

Bu cevabı ile anlatmak istiyordu ki, bu görevi özel bir maksatla kabul etmişti. Suphi Paşa, böyle bir duygu içinde bulunabilir. Fakat, gerçekte, komutayı üstüne aldığı zaman kuvvetleri zaten yenilmiş bulunuyordu.

Bolu, Düzce, Adapazarı ve İzmit dolaylarındaki bu isyan, bu defa 4 Haziran 1920 tarihine kadar üç aydan fazla sürdü. Fakat bundan sonra, 29 Temmuzda yeniden bir isyan oldu. Ancak, bundan sonra da, bu bölgede tamamen sakin kalınmış değildir.

Bununla birlikte, sonuç olarak asiler tamamiyle bozguna uğratılmış ve elebaşları, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kanunlarına teslim edilmiştir. Hilafet Ordusu’nun Bolu yakınlarında bulunan kısmı da bozguna uğratıldı.

Komutanı Binbaşı Hayri ve subayları Yüzbaşı Ali, Üsteğmen Şerefettin, Üsteğmen Hayrettin, Makineli Tüfek Subayı Mehmet Hayri, Tabur Katibi (131) Hasan Lütfi, Cerrah İbrahim Ethem Efendiler’e de öteki asi elebaşılarına yapılan işlem uygulandı. Hilafet Ordusu da, İzmit’ten İstanbul’a kaçmaya mecbur edildi.


 131) Taburun yazışmalarını yürüten askeri memur.

Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan isyanları

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 13. Bölüm ( Milli bir kalbine kurulmasının imkansızlığı … Yabancı devletlere yaptığım protesto )

Milli bir kalbine kurulmasının imkansızlığı

Saygıdeğer Efendiler, Rauf Bey, 19 Şubat 1920 tarihli bir şifre ile, hükümet ve Meclis hakkında üzerinde durup düşünülmeye değer bilgiler veriyordu. Bu bilgileri özetleyeyim :

Şubatın on dokuzuncu günü, Sadrazam, Dahiliye Nazırı, Bahriye Nazırı Felah-ı Vatan Grubu’nun toplantısına gitmişler. Sadrazam, Kuva-yı Milliye’nin ikinci bir hükümet şeklinde görünmemesi, hükümet işlerine karışmaması ve Maraş taraflarındaki çatışmaların daha ilerilere götürülmeyerek durdurulmasını, düzen ve güvenliğin sağlanması gereğini siyasi bakımdan yararlı gördüğünü söylemiş, Ziya Paşa’nın vali ve Ahmet Fevzi Paşa’nın da kolordu komutanı olarak Ankara’ya gönderileceğini bildirmiş. Dahiliye Nazırı da serbestçe iş görmesine karışılmamasını istemiş. Polis Müdürü ile Jandarma Komutanı’nın değiştirilmesine güçlerinin yetmediğini anlatmış.

Eskiden beri dostu olan Keşfi Bey’in dürüstlüğünden ve onu Bursa’ya vali, Faik Ali Bey’i de müsteşar yaptığından bahsetmiş. Salih Paşa da, Maraş ve dolaylarında boşaltılan yerlere, hükümetçe el koymayı siyasi bakımdan mümkün görmemiş, Fransız basınını aleyhimize çevirir, demiş. Padişah, hükümete, Meclis’ten çok hakim imiş. Meclis’in ruh haline göre, bu hükümeti düşürmek ve yerine gerekli şartları taşıyan milli bir kabineyi getirmek mümkün değilmiş (Belge: 236)

Bu bilgileri, Anadolu ve Rumeli’de bulunan tekmil komutanlara bildirirken, şunu da ekledik:

Heyet-i Temsiliye, işgal ve çeşitli yabancı etkilerin baskısı altında bulunan İstanbul’da, daha milli ve fedakar bir hükümetin işbaşına getirilmesindeki güçlükleri takdir ettiğinden, Sadrazam Paşa’nın bilinen bildirisine karşılık, 17 Şubat 1920 tarihindeki genelgeyle görüşünü bütün teşkilatına duyurmuştu.

Milli birliği bozma düşüncesi ile yapılacak her teşebbüs ve saldırıyı, akıllıca davranışlarla başarısızlığa uğratmak şarttır. Milli davaya uygun bir barış yapılmadıkça, Kuva-yı Milliye’nin faaliyetine son vermesinin mümkün olamayacağı hususunda ilgililerin yeniden dikkati çekilmekle birlikte, milli birlik ve dayanışmayı güçlendirme ve devam ettirme konusunda, her zamankinden daha ileri görüşlü ve uyanık bulunulmasını özellikle rica eder ve bekleriz (Belge: 287).

Rauf Bey’e de cevap olarak şunu yazdım:

21.2.1920

Harbiye Nezareti Başyaveri Salih Bey’e

Rauf Bey’e

İlgi: 19.2.1920 tarihli şifre:

Felah-ı Vatan Grubu’nun Sadrazam Paşa ve arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalardan genellikle anlaşıldığına göre, bugünkü hükümetin Milli Meclis’ten aldığı güven oyuna dayanarak, Kuva-yı Milliye’nin memleketteki nüfuz ve etkisini yok etmeye çalıştığı açıkça görülüyor. Milli Mücadele’ye karşı tutumundan dolayı azledilen Faik Ali Bey’i müsteşarlığa, Ferit Paşa ve
Ali Kemal ile birlikte çalışan Müsteşar Keşfi Bey’i, Bursa valiliğine ataması ve daha önce memuriyetleri milletçe kabul edilmeyen Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa’yı da Ankara’ya göndermek hususunda ısrar etmesi, açıktan açığa Kuva-yı Milliye aleyhine hareket edildiğinin kesin bir belirtisidir.

Hükümetle milletin tam bir birlik içinde çalışarak tespit edilen ilkeler çerçevesinde milli davaya uygun bir barış yapılması gereğini her zamandan daha çok takdir etmekte olduğundan, hükümet işlerine karşı her türlü muhalefetten ve güçlük çıkarmaktan kaçınmayı bir vatan görevi sayıyoruz. Her şey bitmiş, milli gayeye ulaşılmış değildir.

Arada pek korkunç ihtimaller vardır. Geleceğin sonsuz bilinmezlikleri içinde, Kuva-yı Milliye’nin kurtarıcı çalışmalarına değer verip vermediğinin hükümetten sorulması gerekir. Bize gelince: Tarihin bu memlekette şimdiye kadar yaratmadığı bu milli birlik ve dayanışmayı bozmaya yeltenen her hareketi bir vatan hainliği sayarak ona göre gerekli tedbirleri almaktan çekinmeyeceğiz.

Bu mecburiyet ve zaruretlerin hükümet üyelerince bilinmesi pek yararlı olacaktır. Hükümet ile aramızdaki uyum ve birliğin korunması, ancak bugünkü durumun devam ettirilmesiyle mümkün olabilir.

Gereksiz atama ve görevden almaların yapılması ve özellikle Milli Mücadele’ye karşı geldikleri için görevden alınmış olan memurlar üzerinde ısrar edilmesi, Kuva-yı Milliye aleyhinde bir düşmanlık sayılacağından, bu gibilerin memuriyetlerine göz yumulmayacaktır. Hele Ahmet Fevzi Paşa ile Ziya Paşa’nın, gönderildikleri takdirde hemen geri çevrilmelerinin bir oldubitti sayılması gerekir.

Bugünkü durumun ağırlığını kavramış olan Milli Meclis’teki arkadaşların bile, böyle anormal olaylar karşısında susmayı tercih etmesi, her taraftan kışkırtılan ve teşvik gören hükümeti cesaretlendireceğinden, gayeye bağlı arkadaşların bu konuda da kesin ve açık bir tavır takınmaları gerekmektedir.

Hükümetin Meclis’e hakim olması, denetleme görevini güçleştireceğinden, böyle bir durum ortaya çıktığı takdirde, vatanın kurtuluşu için yerinde kararların alınamayacağı ve sonunda milli gayenin gerçekleşemeyeceği şüphesizdir.

Bütün milletçe benimsenen ve kutsal sayılan Kuva-yı Milliye gayelerinin, Meclis’çe de benimsenip gerçekleştirilmesinin sağlanması ve hükümet işlerinin bu gayeler açısından denetlenmesi konusunda, vatanseverlik görevinin sonuna kadar esirgemeden yerine getirilmesini önemle rica ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Rauf Bey’in bir başka yazısına verdiğimiz karşılığı da arz edeyim:

Şifre 21.2.1920

Harbiye Nezareti Başyaveri Salih Bey’e

Rauf B e y’e:

İlgi: 20.2.1920 tarihli şifre:

Hükümetin Milli Meclis’teki gruba karşı gözdağı verici bir tavır takınmasının, grubun, dayanışma halinde bir siyasi güç olarak gelişip varlığını gösterememesinden ileri geldiği açıkça anlaşılmaktadır.

Her şeyden önce, grubun bu bakımdan bilinçli bir denetim gücü haline getirilmesi gerektiği belli oluyor. Hükümetin sonradan gönül almak maksadıyla sizleri davet etmesi, bugünkü güçsüzlüğünü anlamasından ve güç kazanıncaya kadar oyalayıp vakit kazanmak düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Hükümete karşı kesin bir durum alma zamanı gelmiştir. Sadrazama ve Dahiliye Nazırı’na açıkça söylemek gerekir ki, Kuva-yı Milliye, sonuç alınıncaya kadar çalışmalarını sürdürecektir.

Memleketi işgal eden ve milletimizi tam bir kölelik derecesine düşürmek isteyen düşmanlarımız, Kuva-yı Milliye’nin faaliyetini istememekte kendilerini haklı bulabilirler. Fakat, devlet ve milletin kurtarılmasına çalışan bir milli kuvvete, kendi hükümetimiz tarafından hücum ve saldırıya geçilmesi görülmemiş bir şeydir.

İtilaf Devletleri’nin, İstanbul’un Osmanlı hakimiyetinde bırakılması ile ilgili görüşü ne kadar sevinçle karşılanmış ise, İzmir ve Adana cephelerinde savaştan vazgeçilmesi konusundaki istekleri de o kadar hayretle karşılanmıştır.

Harbiye Nazırı’na, İzmir ve Adana’nın da Osmanlılar’ın elinde kalması sağlanıncaya kadar silahların bırakılamayacağı,

Ermenilere karşı bizim tarafımızdan bir saldırının yapılmadığı, Fransızlar tarafından silahlandırılan ve kışkırtılan Ermenilerle aramızda bazı olaylar çıkmışsa, bunun sorumluluğunun Ermeni milliyetçilerine ve onları kışkırtanlara ait olacağı bildirilmiştir.

Hükümetin, Maraş ve Urfa’dan ileriye geçilmemesi yolundaki teklifine karşı, millete güven vermek ve Kuva-yı Milliye’yi durdurabilmek için, Fransızların Adanayı derhal boşaltmaya başlamaları istenmelidir.

Aksi takdirde, Kuva-yı Milliye’yi, memleketi kurtarma mücadelesinden alıkoymanın mümkün olamayacağını, bu ateşin Halep ve Suriye’ye sıçramak üzere bulunduğunu; Fransızların, Adana ve dolaylarının boşaltılmasında ne kadar çabuk davranırlarsa, o kadar karlı çıkacaklarını kendilerine açıkça anlatmalıdır. Anadolu basınının kullandığı sert dilin hafifletilmesi, İtilaf Devletleri’nin zulüm ve saldırılarına son vermeleriyle mümkündür. Bunca haksızlıklara, zulümlere, hatta katliamlara karşı feryat eden suçsuz bir milleti susturmak zulmünü bizden istememelidir. Aslında, dünyanın her yerinde basın, bu türlü sıkı kayıtlardan kurtulmuş olup hür ve serbesttir.

Akbaş cephesinden bir kısmının İngilizlere geri verilmesi için hiçbir yardımda bulunmamanızı isterdik. Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere geri verilmemesi daha yerinde olur, düşüncesindeyiz.

Hükümet, İtilaf Devletleri’ne karşı böyle sahte yaranma hareketlerinde bulunarak merhamet uyandırmayı başarabileceği ve iki yüzlü davranışların, barış şartlarının değişmesini etkileyeceği zannını besliyorsa, kendilerinin gafletine acırız.

Kısacası, barışımızın söz konusu olduğu şu çetin günlerde, Kuva-yı Milliye’yi zayıf gösterecek her hareketin, milletimizin kaderi üzerinde uğursuz bir etki yapacağı şüphesiz olduğundan, Meclis’teki arkadaşlara düşen denetleme görevinin her türlü fedakarlığa katlanarak yerine getirilmesini özellikle rica ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Kuva-yı Milliye’nin mücadeleye devamı konusunda kamuoyunun yoklanması

Efendiler, bugünlerde duyulan ihtiyaç üzerine Rauf Bey’e, aynı tarihte şu telgrafı da yazdım. Bu ihtiyaç, Heyet-i Temsiliye’nin ve Kuva-yı Milliye’nin mücadeleye devamı konusunda kamuoyunu yoklamaktı. Rauf Bey’e yazdığım bu telgrafı, Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’ya da çektirmiştim.

Çok ivedi ve günlüdür. 21.2.1920

Rauf Bey’e özel:

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin durumunu değiştirmeye yetkili olacak kongrenin toplanması, tüzüğünün sonuncu maddesi gereğince, Meclis-i Meb’usan’ın yasama görevini tam bir güvenlik ve serbestlik içinde yerine getirdiğinin Meclis’çe açıklanmasına bağlıdır.
Heyet-i Temsiliye’nin genel teşkilatının başında, barış yapılıncaya kadar eski şeklini koruması gereği, bütün arkadaşlarımızın onayı ve ısrarı üzerine kabul edilmiştir.

Oysa, hükümet tarafından adeta teşvik edilen muhalif gazetelerin hücumları, Ayan Meclisi’nin açık saldırıları, hükümetin tutum ve işleri ve özellikle Sadrazam Paşa’nın bildirisi, Meclis-i Meb’usan’da Kuva-yı Milliye’nin kanun dışı olduğunu alkışlattıran nutuklar, kamuoyunu milli teşkilat aleyhine çevirmekte ve Heyet-i Temsiliye’mizi güç bir duruma sokmaktadır.

Bir yandan Padişah’ın isteğine uyarak Zeynelabidin, Hoca Sabri, Sait Molla gibi kimselerin, sırf Kuvayı Milliye’yi yok etme maksadıyla her tarafta kurmaya çalıştıkları Teali-i İslam Cemiyeti adı altındaki kuruluşlar, milli teşkilata doğrudan doğruya saldırılara başlamışlardır. Söz gelişi, Niğde ve Nevşehir’de, bu ayın on dokuzuncu günü, Meclis-i Meb’usan açıldı.

Milli teşkilatı padişahımız istemiyor gibi sözlerle, halkı açık toplantı ve gösterilere sürüklemişlerdir. Bu durum Sadrazam Paşa’nın bildirisini alan bazı memurlar tarafından da teşvik edilmiştir.

Bu olayın Konya’ya ve daha başka yerlere de yayılması uzak bir ihtimal değildir. Bu bakımdan:

1 — Hükümetin, Kuva-yı Milliye’nin devamına taraftar olup olmadığını kesin olarak bildirmesini kendisinden istemek gerekir.

2 — Felah-ı Vatan Grubu’nun, söz konusu edilen tam bir güvenlik ve serbestliğe sahip olduğunu, bu bakımdan, Kuva-yı Milliye’yi dağıtmak lüzumuna inanıp inanmadığını bildirmesi gerekir. Eğer bu kuvvetin devamına lüzum görüyorsa, ona göre hükümetin dikkatini çekmekle birlikte, bunu, Meclis’te de gerektiği şekilde savunmalıdır. Bu konunun, grupça görüşülmesi ve tartışılması düşüncesindeyiz.

3 — Vatanın çıkarları açısından, milli teşkilatın ve Kuva-yı Milliye’nin ortadan kaldırılması tercih edildiği takdirde, İzmir, Maraş ve öteki cephelerde bulunan düşman kuvvetlerine karşı da hükümetçe gerekli tedbirlerin alınmasını sağlama bağlamak söz konusudur.

Yukarıda arzedilen düşüncelerin büyük bir önem ve ciddiyetle dikkate alınıp gereğinin yerine getirilmesini, bizi şahsen de güç durumdan kurtarmak için, sonucun bir an önce bildirilmesini rica ederiz.

İstanbul’daki bazı arkadaşların, bunca emeklerle meydana getirilmiş olan milli birliğe ve Kuva-yı Milliye’ye vurulan darbelere karşı kesin tedbir alma konusunda, sonuna kadar gayret ve ciddiyet göstermekten çok, dışarıdaki uzak kuvvetlerden büyük ümitlere kapılarak teselli buldukları zannı uyanıyor. Biz, elimizdeki kuvveti iyi koruyamadığımız takdirde, dış kuvvetlerin de bize değer vermeyeceklerini hatırlatmak isteriz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Kazım Karabekir Paşa, bu telgrafa verdiği 23 Şubat 1920 tarihli cevabında, İstanbul’da Meclis-i Milli’de beliren akıma karşı, Heyet-i Temsiliye’nin ve Kuva’yı Milliye’nin ters ve hükmedici bir tavır almasını hiç de uygun bulmuyorum.

Yalnız, Heyet-i Temsiliye’nin bu işin içinden vekarla çekilmesini, işin sorumluluğunu ve durumun takdirini, Meclis-i Milli’nin namusuna ve vatanseverliğine bırakmayı sürdürmelerine Kuva-yı Milliye’nin ve Heyet-i Temsiliye’nin varlığını sürdürmelerine Meclis-i Milli taraftar olmazsa… Kongrelerin aldığı kararlar gereğince, tam bir güvenlik içinde yasama ve denetleme yetkisine sahip ve hakim olduğundan, Heyet-i Temsiliye, kararların uygulanmasını Meclis-i Milli’ ye bırakarak dağılır, faaliyetine son verdiğini yazar ve bir de teşekkür eder. Fakat, Meclis-i Milli’nin, böyle bir sorumluluğu yüklenerek, durumunun ve geleceğinin güvenilir olduğu yolunda bir karar alarak bunu duyuracağı pek şüphelidir. Rauf Beyefendi bu teklifi yapar ve bu kararları aldırır da, Heyet-i Temsiliye’nin işbaşından çekilmesi gereğini bildirirse, o zaman Heyet-i Temsiliye bunu isteyerek kabul eder. Basına ve millete ilan ederek faaliyetten uzaklaşır.

Şerefli ve onurlu yerini de meşru bir şekilde korumuş olur. Şüphesiz ki, bir yıldan beri milletin ısrarı ile kurulmuş olan Aydın cephesi, ne dağılıp kendi kaderini Yunanlıların eline teslim eder ve ne de hükümet bunları dağıtabilir. O mücahitler kendiliklerinden ve eskiden olduğu gibi savaşa devam ederler.

Fakat, bu durum o cepheye bağlı kalır ve kolordu komutanları kendi bölgelerinde bunu durum ve maksada göre iyi bir şekilde yürütürler. Ondan sonra da gelecekteki durum ve faaliyetlerimizde olayların akışına ayak uydurulur… İşte benim aciz görüşümün bundan ibaret olduğu arzedilir diyor (Belge: 238).

Olayların akışına ayak uyduramazdık

Efendiler, İstanbul’un fiili olarak işgalinden aşağı yukarı yirmi gün önce ortaya konulan bu görüş ve düşünce incelenmeye değer. Ben yalnız bir noktaya işaret etmekle yetineceğim. O nokta, olayların akışına ayak uydurma şeklinde bir kaderciliği benimsemektir.

 Biz elbette, işi böylesine bir kaderciliğe bırakamazdık. Aksine, olayların akışının ne olabileceğini önceden kestirip tesbit ederek, karşı tedbirleri düşünmek ve anında, bir kararsızlığa düşmeden uygulamak taraftarı idik. İşte bundan dolayıdır ki, daha öncesinden kamuoyunu yoklamaya başlamıştık.

Efendiler, Milletvekili Mazhar Müfit Bey’in bir mektubuna verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunarsam, Kazım Karabekir Paşa’nın görüşlerine verilmesi gereken cevap da kendiliğinden anlaşılmış olur. Mazhar Müfit Bey’in mektubunda yazdıklarını tekrar etmeyeceğim. Onu gerekirse kendileri yayınlarlar. Benim verdiğim cevap şuydu:

Ankara, 25/26.2.1920

Hakkari Milletvekili Mazhar Müfit Beyefendi’ye

Efendim Hazretleri,

14.2.1920 tarihli uzun mektubunuzu ancak dün aldım ve yarınki postaya yetiştirmek üzere cevabını şimdi yazıyorum. Yüce Meclis-i Milli’nin ve Felah-ı Vatan adını taşıyan grubun, gerçek durumlarını tasvir eden değerli ifadeleriniz, bende üzüntü yarattı.

Açıklama ve tasvirlerinizle gözümün önünde beliren manzara elem vericidir. Zavallı millet; hayatını, varlığını, kaderini savunmak, korumak ve güven altına almakla yükümlü bildiği sayın milletvekillerini, gerçek milli ve vatani görevlerini daha ilk anda ve ilk adımda unutmuş görüyor.

Batılıların ve bütün düşman dediğimiz milletlerin, Türklerde kabiliyet olmadığı gerekçesiyle, Türkiye’ de, her şeyin, bizim için olumsuz olan şeyin yapılmasına göz yumdukları bilinirken ve her birimiz, ayrı ayrı bu zannın yanlışlığını ispata kararlı olduğumuzu iddia ederken, çıkar duygularımız, basit bencilliklerimiz bize her şeyi unutturabilir.

Önce gelen milletvekilleri şöyle yapacakmış, sonra gelen milletvekilleri böyle tavır almış, Heyet-i Temsiliye şunu kendinden saymış, bunu bayağı görmüş… Bunları söyleyenler, koca Türk milletinin sayın milletvekilleri, öyle mi? Bu ruh hali, böyle bir ahlaki davranış karşısında hayret ve şaşkınlıktan donakalırım.

Yeni grup veya, parti teşkilatından söz ediliyor. Azizim Mazhar Müfit Bey açıkladığınız zihniyet ve yaratılışların kuracakları gruptan da, partiden de, ben memleketi kurtarıcı sağlam bir tavır alınabileceğine hükmedemiyorum.

Ben de Heyet-i Temsiliye adı altında fedakarca görev yapan arkadaşlar, bu vatanın kurtuluşu ve milletin huzuru için ölünceye kadar çalışmak isterken, sayın milletvekilleri tutum ve tavırlarıyla ve gaflet uçurumuna yuvarlanmalarıyla, anlıyorum ki, buna bile müsaade etmeyeceklerdir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin teşkilatına ve bu teşkilatın meydana getirdiği Kuva-yı Milliye’ye dayanma gereği kalmadığını, çocukça ve gafilce davranış ve hareketleriyle belli eden Meclis-i Meb’usan’ın ve Felah-ı Vatan Grubu’nun, bu konudaki kesin kararının öğrenilmesini ve tarafımıza bildirilmesini Rauf Bey’e yazdık.

Bu kararın, bir an önce alınabilmesi için sizin de yardımınızı rica ederiz. Bu kararı verirken, sayın milletvekillerinin, toplantı yeri olan İstanbul’da, kırk bin Fransız, otuz beş bin İngiliz, iki bin Yunan ve dört bin İtalyan kara kuvvetlerinin yığınak yaptığını ve İngiliz Akdeniz donanmasının da Fındıklı sarayına karşı demir atmış olduğunu gözönünde bulundurmaları gerektiğini hatırlatırım.

Mustafa Kemal

Akbaş Cephaneliği ve Köprülü Hamdi Bey

Efendiler, Rauf Bey’e yazdığımız son şifrede, Akbaş Cephaneliğindeki cephanenin bir kısmının İngilizlere verilmesine yardım ettikleri yolunda bir eleştiri vardı. Bu meseleyi biraz açıklayayım.

Rumeli sahilinde, Gelibolu yakınlarında, Akbaş denilen yerde, bir cephane deposu vardı. Orada Fransızların eli altında bol miktarda silah ve cephane bulunuyordu. Hükümet, İtilaf Devletleri’ne tamamiyle boyun eğmiş görünmeyi yararlarına uygun saydığından, sözünü ettiğim cephanelikteki silah ve cephanenin bir kısmını İtilaf Devletleri’ne vermeyi vaadetmiş.

Onlar da Wrangel ordusuna göndereceklermiş. Rusya’ya nakli için bir Rus vapuru da Gelibolu’ya gelmiş. Hükümet daha önce, İstanbul’daki teşkilat başkanlarımızın izin ve yardımlarını da sağlamış…

Halbuki, Efendiler, Köprülü Hamdi Bey adında kahraman bir arkadaşımız, Kuva-yı Milliye’den bir müfreze ile, 26/27 Ocak (116) 1920 gecesi, sallarla Rumeli sahiline geçti.

Akbaş cephaneliklerini ele geçirdi. Depo bekçileri olan Fransızları tutukladı ve haberleşme hatlarını kesti. Silahların hepsini cephanenin bir kısmını ve muhafız Fransız askerlerini de göz altında Lapseki’ye nakletti. Silahları ve cephaneyi Anadolu’ya gönderdikten sonra, Fransız erlerini iade etti. Akbaş deposunda sekiz bin Rus tüfeği, kırk Rus makineli tüfeği, yirmi bin sandık cephane bulunduğu tahmin ediliyordu (Belge: 239).

Bu olay üzerine, İngilizler, Bandırma’ya iki yüz kişilik bir kuvvet çıkardılar.

İtilaf kuvvetlerinin, milli savaş bölgelerinin gerilerinde İtilaf Devletleri askerlerinin de bulundukları yerlerdeki depolarda bulunan silahların ve cephanenin başka yere nakli, kullanılamaz duruma getirilmeleri veya bu gibi yerlerin işgal edilmeleri ihtimaline karşı, komutanlara verdiğimiz emirde, bazı tedbirler tavsiye etmekle birlikte, bütün komutanların büyük bir kararlılık ve kesinlikle hareket etmeleri gereğini bildirdik (Belge: 240).


 116) Metne yanlışlıkla Şubat olarak geçmiştir. Ocak ayıdır. Bkz. Belge 239.

Anzavur’un milli cephelerimizi arkadan vurma teşebbüsü

Efendiler, hemen aynı günlerde, Anzavur, Balıkesir ve Biga dolaylarında, oldukça önemli ve tehlikeli durumlar yaratmayı başarmıştı.

Balıkesir’de, milli cephelerimizi arkadan vurmak istiyordu. Başına bir yığın adam toplamıştı. Karşısına gönderilen milli kuvvetlerle, Biga’da kanlı bir çarpışma yapıldı. Anzavur galip geldi. Kuvvetlerimizi dağıttı. Toplarımızı ve makineli tüfeklerimizi ele geçirdi.

Erlerimizi ve subaylarımızı esir ve şehit etti. Akbaş kahramanı Hamdi Bey de bu şehitler arasındaydı. Bundan sonra, Ahmet Anzavur, kendi adını verdiği Ahmediye Cemiyeti adı altında alçaklıklarını gittikçe artırdı.

Efendiler, 3 Mart 1920 tarihinde, içinde fevkalade önemli haberler bulunan bir şifre aldım. Bu şifre, İstanbul’dan İsmet Paşa’dan geliyordu. Ben Ankara’ya geldikten sonra, İsmet Paşa, Ankara’ya yanıma gelmişti. Birlikte çalışıyorduk. Fakat Cemal Paşa’dan sonra Harbiye Nazırlığı’na Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Paşa Hazretleri’nin özel istekleri üzerine ve çok önemli bir iş için İsmet Paşa’yı bu tarihten birkaç gün önce İstanbul’a göndermiştim.

Önemli saydığımız nokta şuydu: Yunanlılar taarruza hazırlanıyorlardı. Buna karşı, akla yakın olan tedbir, bütün kuvvetleri seferber ederek düzenli bir savaşa girmekti.

Özellikle Fevzi Paşa Hazretleri, bu gerek ve zarureti takdir etmekteydi.

İşte, bu hazırlığı yapmak üzere İsmet Paşa’nın İstanbul’da bulunması ve hatta Genelkurmay Başkanlığı’na resmen tayin edilerek işe başlaması çok yararlı olacaktı. Bu maksatla İstanbul’a gitmesini gerekli bulmuştum. İsmet Paşa’nın telgrafı şudur:

Harbiye Nezareti 3.3.1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Alınan bilgilere göre, İstanbul’da bir dernek kurulmuş ve İngilizlerle birlikte kararlar almış. Hükümetin düşürülmesi ve malum bir hükümetin kurulması, Meclis’in dağıtılması, İzmir ve Adana’nın işgalleri için Kuva-yı Milliye’nin ortadan kaldırılması, dünya barış ve güvenliğini sağlamak üzere İstanbul’da Müslümanlararası bir Hilafet Şurası’nın toplanması ve bolşevikler aleyhine fetva çıkarılması bu kararlar arasındaymış.

Nazır Paşa bu derneğin çalışmalarına önem veriyor. Anadolu’daki Anzavur hareketi bu kararlara bağlı olduğu gibi, İngilizlerin hükümete çok fazla baskı yapmaları da aynı sebeptendir Bilgi olarak arz etmekliğimi istediler (İsmet).

Harbiye Nezareti Başyaveri

Binbaşı

Salih

Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin istifası

Efendiler, yüksek şahıslarınızca bilinmektedir ki, İngiliz temsilcisi, Yunanlılar da dahil olmak üzere bütün İtilaf kuvvetlerine karşı mücadelenin durdurulmasını hükümete teklif etmişti. Bu teklifin gereği yerine getirilirse, İstanbul’u Osmanlı Devleti’ne bırakacakları yolunda yaldızlı bir vaatte de bulunmuşlardı. Fakat İstanbul’da bu teklif yapılırken, Şubat’ın 18, 19 ve 20’nci günlerinde, Yunanlıların İzmir’e yeni kuvvet, taşıt araçları, çok miktarda cephane getirdiğini ve bunları cephelere göndererek yeni bir taarruza hazırlandığını biliyorduk. Bu bilgilerimizi, hükümetin işlerine karışmayınız yaygarasına kulak asmadan İstanbul Hükümeti’ne de ulaştırarak dikkatini çekmekten geri kalmadık.

Yunanlılar, bu şekilde taarruza hazırlanırken, Ali Rıza Paşa Kabinesi başka bir teklif karşısında kalıyor.

Yunanlılar karşısında bulunan Kuva-yı Milliye’yi üç kilometre geri aldırmak!..

Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin buna gücünün yetmeyeceği belliydi. Fakat, maksat onun düşürülmesiydi. Sadrazam, ister istemez bu teklifin yerine getirilemeyeceğini bildirmiş.

3 Mart 1920 günü Yunanlılar taarruza geçtiler. Gölcük yaylasıyla Bozdoğan’ı işgal ettiler.
İşte bu olay üzerine, Ali Rıza Paşa’nın, düşünebildiği tek çare, makamında daha fazla kalmaktan vazgeçerek, hemen istifa edip bu sorumlu işten yakayı sıyırmak olmuştur. Çünkü, Milli Mücadele’yi durdurma konusunda yapılan teklifi yerine getirmeye çalışmış fakat başaramamış olan Ali Rıza Paşa’nın, bu defaki teklifi de yerine getireceğim diye söz verip de başaramadığı takdirde, İtilaf Devletleri’nce de sorumlu tutulması ihtimali de hatıra gelmez miydi?

Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Başkomutan Mr. George Milne’in emirlerini uygulatamadığı için sonunda kabineden uzaklaştırılmak durumuna düşürülmemiş miydi? Aynı işlemin Ali Rıza Paşa’ya da uygulanmasına kalkışıldığı takdirde, kendisini Padişah’ın koruyabileceğine güvenebilir miydi? Böyle bir durum karşısında, milli davanın belirdiği tek yer olduğu söylediği

İstanbul’daki Meclis-i Milli’ye güvenebilecek miydi? Milli irade adına konuşmaya ve isteklerde bulunmaya artık gerek ve imkan kalmadığını söyleyerek cezalandıracağım diye gözdağı verdiği Heyet-i Temsiliye’ye dayanmaya tenezzül etmeli miydi? O halde kendisi için istifadan başka çıkar bir yol olamazdı. İşte o da öyle yapmıştır (Belge: 241). Ali Rıza Paşa, hükümete ilk saldırı yapıldığında, çekilmesi gerektiği yolundaki uyarılarımızı kabul etmedi.

Yerinde kalmakla vatana yararlı olacağını söyledi. Meclis-i Meb’usan da bu cahilce düşünceyi yerinde görerek onu makamında tuttu. Acaba yerine getirilmesi söz konusu olan görev, Yunanlıların taarruz hazırlıklarını tamamlayarak vatanın kutsal topraklarından bir kısmını daha çiğnemek ve aziz vatandaşlardan bir kısmını daha süngüler altında inletmek için, muhtaç olduğu fırsatı ona bahşetmek miydi?

Padişah, işin gidiş ve durumuna göre birisini sadrazamlığa seçeceğim diyor

Rauf ve Kara Vasıf Beyler, 3 Mart 1920 tarihli şifrelerle, bu istifa haberini verirlerken, Felah-ı Vatan Grubu başkanının ve Meclis başkan vekillerinin saraya gönderildiğini de bildiriyorlardı.

Bu başkanlar, Padişah’ın huzuruna kabul olunmamışlar. Başkatip ve Başmabeyinci ile görüşmeleri irade buyurulmuş. Grup başkanı, milli teşkilat’ın Padişah’a bağlılığını bildirmiş.

Sözü hükümetin çekilmesine getirmiş. Padişah, Başkatip aracılığı ile şu iradeyi bildirmiş: Bütün milletvekillerine selam. İşlerin gidiş ve durumundaki ağırlığı ben de onlar kadar biliyorum. Gidişatın ve durumun gereğine göre birisini sadrazamlığa seçeceğim. Onun yetkisine el uzatarak arkadaşlarını seçmesine karışamam. Ancak, ona çoğunluk grubuyla anlaşmasını tavsiye edeceğim.

Beni hükümet işlerine karışmaktan menetmek isteyenler benden etkili tedbirler bekliyorlar

Başkanlar heyeti teşekkür edip ayrılmışlar (Belge: 242). Verilmekte olan bilgiler arasında şunlar da vardı: Milletvekilleri, telaştalar. Fakat istenildiği şekilde bir kabine kurulacağına güveniyorlar.

Yabancıların, Hürriyet ve İtilafçıların ve Nigehbancılar’ın, düzenledikleri gericilik hareketlerinde başarılı olabilmeleri için, Ferit Paşa’yı veya yakınlarından birini iktidar mevkiine getirmeleri de muhtemeldir. Meclis’i elbette dağıtacaklardır. Padişah katında etkili olacak tedbirlerin, oradan alınması… arz olunur.

Efendiler, garip değil midir ki, bugün bu maruzatta bulunanlar, daha birkaç hafta önce Meclis resmen açılmış olduğuna göre, bundan sonraki emirlerinizin bize bildirilmesini ve görüşlerinizin her makamın önünde gerektiği gibi savunulacağına güven buyurulmasını diyen kimselerdir. Birkaç hafta önce, İstanbul Hükümeti ile birlik olarak, beni hükümet işlerine karışmaktan menetmek isteyen kimseler, bu gün, İstanbul’da hiçbir şey yapmaya güçleri yetmediğini itiraf ederek, buradan, Heyet-i Temsiliye’den etkili tedbirler bekliyorlar.

Biz bu isteği de yerine getireceğiz. Fakat bu kimselerin istekleri olduğu için değil, bunu vatanın çıkarları emrettiği için…

Efendiler, 3 Mart ve 3/4 Mart gecesi, İstanbul’la haberleşme ve oradaki durumu anlamakla geçti. 4 Mart günü, gerek İsmet Paşa’dan ve gerek diğer kimselerden aldığım bilgiler üzerine, durumu bir genelge ile bütün ordulara, teşkilat merkezlerimize ve millete bildirdim (Belge: 243, 244). Meclis-i Meb’usan Başkanlığı’na da şunu yazdım:

Ankara, 4.3.1920

Meclis-i Meb’usan Başkan Vekilliği Yüksek Katına

İtilaf Devletleri’nin durmadan işlerimize karışmaları karşısında, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin, nihayet Meclis huzurunda istifasını verdiği üzüntüyle haber alınmıştır. Aydın cephesinde, kutsal vatanı ele geçirmeye çalışan düşmanla Kuva-yı Milliye çarpışmakta ve her karış toprağına, sadık ve fedakar evlatlarının şehit olmuş vücutlarını gömmektedir.

Hiçbir güç, hiçbir yetki, milletimizi tarihin emrettiği bu görevden alıkoyamayacaktır. Vatan ve milletimizin istiklali korumak için her fedakarlığa hazır bulunan milletimizin, kutsal heyecanını ancak milletin tam olarak güvenini kazanmış bir hükümetin işbaşına getirilmesi yatıştırabilir. Bütün millet, bu tarihi günlerde, milli iradesinin mutlak vekilliğini üzerine almış bulunan milletvekillerinin kararlarını sabırsızlıkla beklemektedir. Vatana ve tarihe karşı, üzerinize aldığınız büyük sorumluluğu ve bütün dünyanın kürsülerinize çevrilmiş olan dikkatli bakışlarını düşünerek, milletin azim ve fedakarlığına yaraşır kararlar alınacağına güvendiğimizi ve vatan uğruna yaptığınız çalışmalarda bütün milletin yanınızda ve yardımınızda olduğunu arz ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Padişah’a da şu telgrafı çektim Efendiler:

Ankara, 4.3.1920

Padişah Hazretleri’nin Yüce Eşiğine

İtilaf Devletleri’nin istiklal ve haysiyeti ayak altına alıcı saldırılarına ve Ateşkes Anlaşması hükümlerine aykırı müdahale ve hareketlerine daha fazla dayanamayan Kabine’nin istifası ile yeniden yüce devletlerinde bir hükümet bunalımının ortaya çıkması, kamuoyunda derin bir heyecan yaratmıştır.

Yüce saltanat ve hilafet makamları etrafında düşünce ve ülkü birliği ederek, yüksek istiklal ve dokunulmazlığınız ve yüce Osmanlı Devleti’nin ülke bütünlüğü için son fedakarlığı göze almış olan bütün vatandaşlarınız, düşmanlar tarafından idare edilen bazı bozgunculuk ve ihtilal tertiplerinden dolayı, zaten kederli ve endişeli bir durumda, hükümet bunalımının bir an önce sona ermesini ve milli emelleri gerektiği gibi gerçekleştirebilecek değerli bir hükümetin kurulmasını beklemektedir. Meclis-i Milli’nin çoğunluk grubunda yoğunlaşan milli gaye ve eğilimlerin yüce katınızda da destekleneceğine, bütün vatandaşlarınız gibi, Heyetimiz de emindir.

Ancak, içten ve dıştan gelen bin türlü ihtirasın kaynayıp köpürmesiyle, dirlik ve huzuru tehdit altında bulunan memleketimizin, milli vicdana güven veremeyecek bir kabine başkanına bir dakika bile katlanamayacağını ve Tanrı korusun, böyle bir durum ortaya çıkarsa, Osmanlı Devleti’nin tarihinde benzeri görülmemiş feci olaylara yol açacağını, Padişah Efendimiz Hazretleri’nin yüce eşiğine arz etmeyi vatan borcu sayarız. Ferman Padişah’ımızındır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

Hukuk Cemiyeti Heyeti

Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

Bu telgrafın birer suretini bilgi için Meclis-i Meb’usan Başkanlığı’na ve kolordu komutanlarına vermekle birlikte, bunun bir kopyasını çıkararak, İstanbul gazetelerine ve Basın Cemiyeti’ne vermesini de İstanbul telgrafhanesine emrettik. Bundan başka Efendiler, komutanlara, valilere, mutasarrıflara ve Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetleri’ne ayrıca şu genelgeyi de gönderdik.

4.3.1920

İtilaf Devletleri’nin katlanılmaz bir duruma gelen müdahale ve baskılarından dolayı kabine 3 Mart günü yani dün istifa etmiştir. Güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgilere göre, kabinenin düşürülmesi, Ferit Paşa veya ona benzer birinin iktidar mevkiine getirilmesi ve İstanbul’da yabancıların emellerine hizmet edecek bir Hilafet Şurası kurulmasını sağlamak üzere, dış düşmanlar tarafından idare edilen ve muhalif partilerin aracılığı ile meydana gelen bir komitenin çalışmalarının eseridir.

Yani, komitenin çalışmalarına yer verebilmek için İtilaf Devletleri, önce hükümeti istifaya mecbur edecek baskılar yapmışlardır. Durumun bu ağırlığı karşısında, Meclis-i Meb’usan, elbette gereken etkili tedbirleri almaya devam etmektedir.

Ancak bu teşebbüslerin fiili olarak desteklenmesi için, hemen, milli gayeyi gerçekleştiremeyecek bir hükümet başkanına milletin katlanamayacağını çok sert bir dille Saray’a, Meclis-i Meb’usan Başkanlığı’na ve basına bildirmek gerekir.

Bu telgraf alındığında, bir dakika kaybedilmeden bu şekilde telgraflar hazırlanmasını ve bu gece mutlaka çekilmesi çarelerinin bulunmasını, buraya da yarın sabaha kadar bilgi verilmesini önemle rica ederiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

Hukuk Cemiyeti Heyet-i

Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

Efendiler, verdiğimiz talimat gereğince, memleketin her tarafından, milletin her türlü yönetim kademesinden, 4/5 Mart gecesinden başlayarak telgraf fırtınası ayın beşinci ve altıncı günleri, Padişah sarayında ve Meclis-i Meb’usan üzerinde beklenen etkiyi yaptı.

Salih Paşa Sadrazam oluyor

Nihayet, 6 Mart günü kim ve ne olduğunu anlayamadığımız biri tarafından şu haber verildi:

İstanbul, 6.3.1920

Heyet-i Temsiliye’ye

Sadrazamlığa, Bahriye Nazırı Salih Paşa’nın getirildiği arz olunur.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Genel Sekreter Vekili

Halit
Bu telgrafın arkasından da şu telgraf geldi:

Meclis-i Meb’usan, 6.3.1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Pek mukaddes Halife Hazretleri, şimdi Meclis-i Meb’usan Başkanı’nı yüksek huzurlarına kabul şerefini bahşederek, sadrazamlığı, Ayan Meclisi’nden eski Bahriye Nazırı Salih Paşa’ya verdiklerini ferman buyurmuşlardır. Salih Paşa da kabineyi kurma işi ile meşgul bulunmakta olduğundan, bunalımın yarın akşama kadar tamamiyle ortadan kalkacağı bildirilir.

Meclis-i Meb’usan Başkanı

Celalettin Arif

Efendiler, Rauf Bey’in de aynı günde fakat daha kabine başkanı belli olmadan verdiği bilgiler vardır. Dikkate değer olduğu için bu bilgileri veren telgrafı olduğu gibi bilginize sunuyorum:

Kişiye özel, çok ivedi

Dakika geciktirilemez. Harbiye Nezareti, 6.3.1920

Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne:

1 — Dün gece İzzet ve Salih Paşa’larla görüştüm. Her ikisine de sadrazamlık teklifi yapılmamıştır. Vekalet eden, kabinede kimin yer alacağını bilmiyor.

Eski Dahiliye Nazırı Reşit Bey’in, Saray’la Fransız ve İngiliz elçilikleri arasında mekik dokuduğu inanılır kaynaklardan haber alınmıştır. Bir söylentiye göre, kendisi sadrazamlığa getirilecektir. Önceki gece Padişah, Tevfik Paşa’yı kabul etti. Daha sonra Ferit Paşa’yı kabul ederek saat 17.00’den 22.00’ye kadar görüştü.

Dünkü cuma günü Baltalimanı’nda, Ali Kemal ve eski Dahiliye Nazırı Mehmet Ali de bulunduğu halde, uzun görüşmeler yapıldı. Daha sonra Rahip Frew’unda katılmasıyla görüşmeler Ali Kemal’in evinde devam etti. Celalettin Arif Bey, dün 16.00’da huzura kabul edildi. Bugünkü bunalımın devama tahammülü olmadığından, milletin ve milletvekillerinin güvenini kazanabilecek bir kabinenin bir an önce iş başına getirilmesi konusundaki ısrarlı maruzata karşı, Padişah, durumun nezaketini aynı şekilde kavradığını ve Kuva-yı Milliye’nin gereğini belirttikten sonra, içeride ve dışarıda güven uyandırabilecek bir kimsenin atanmasının pek acele yapılamayacağı ve pazara kadar düşünmek gerektiği şeklinde cevap vermişler.

Yukarıda bilginize sunulan hususlardan edindiğim şahsi sezgim, Padişah’ın İngilizler ile konuşmakta ve yazışmakta olduğu ve Londra’dan cevap beklemekte bulunduğu kanaatını vermektedir. Her halde durum pek bunalımlıdır. İngilizlerden ümitli olurlarsa, Ferit Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesi de uzak bir ihtimal değildir.

Kısacası, şimdiye kadar Padişah doğrudan doğruya Tevfik ve Ferit Paşa’lardan başka kimseyi kabul etmemiş ve Ferit Paşa ile görüşmesi de gizli olmuştur. Saray’ın adamlarından, güvendiğinizi bildiğim bir zat, Perşembe günü, Padişah’ın pek yakınları adına bendenizi özel olarak gördü ve düşüncemi sordu. Cevap olarak, bugünkü durumu saltanat, devlet ve millet yararına yürütebilecek kimsenin, zatıdevletleri olabileceğini, fakat şu sırada işgal altındaki İstanbul’a dönmeniz mümkün olamayacağına göre, İzzet Paşa’nın iş başına geçmesi gereğini açık bir dille söyledim.

Salih Paşa, Meclisin kapatılması ihtimalinin bulunduğunu da ima ediyor. Birinci Başkan Vekili Hüseyin Kazım Bey’in de Saray ve İngilizler ile Meclis adına dolap çevirdiği anlaşılıyor. Bilgilerinize sunulur.

Celalettin Arif Bey, bugün saraya gidecek. Durumu pek açık bir şekilde Padişah’a anlatacak. Muhalifleri iktidar mevkiine getirirse, Anadolu’daki teşkilatın sarsılacağını ve böylece, Doğu’daki, sonuç olarak kendileri için zararlı olacak prensiplerin memleketimize gireceğini ve halifeliğin Müslümanların gözünde düşeceği durumu açıklayacak ve Anadolu’dan milli teşkilat merkezlerinden bu konuda gelmiş olan bütün telgrafları gösterecek ve bu konu ile ilgili olarak ayrıca yazılı bir rapor da sunacaktır. Rapor birlikte yazılmıştır. Suretini daha sonra takdim ederiz (Rauf).

2 — Bu telgraf, 6.3.1920 günü öğleden sonra saat 17.15’te Harbiye telgrafhanesine verilmiştir.

Harbiye Nezareti Başyaveri

Salih

Efendiler, Rauf Bey’in sadrazam bulmak söz konusu olurken, benden bahsetmesi elbette gereksizdi. Aramızda asla böyle bir şey konuşulmuş değildi. Ben, aslında İstanbul Hükümeti’nin yaşayacağından ümitli değildim. Osmanlı Devleti’nin ömrünü tamamlamış olduğuna artık çoktan inanmıştım. Osmanlı Devleti’nin sadrazamlık makamına geçmek gibi zayıf ve anlamsız bir düşüncenin benim kafamda yeri olamayacağı tabii idi. Ben gelip geçmesi tabii olan inkılap safhalarını sakin bir şekilde takip ederken, yarının tedbirlerinden başka bir şey düşünmüyordum.

Rauf Bey, sözünü ettiği Celalettin Arif Bey’in raporunun suretini de gönderdi (Belge: 245).

Kabine kurulduktan sonra da şu bilgileri verdi:

Harbiye (Nezareti) 8.3.1920

20’nci Kolordu Komutan Vekilliğine

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne:

1 — Kabine şöyle kurulmuştur: Sadrazam Salih Paşa; Şeyhülislam Dahiliye Nazırı. Hariciye Nazırı Safa Bey, Harbiye Nazırı yerlerinde bırakılmış; Bahriye Nazırlığına Salih Paşa vekil, Nafia Nazırlığına Tevfik Bey asıl Maliye Nazırlığına Tevfik Bey vekil. Devlet Şurasına Abdurrahman Şeref Bey vekil, Maarif Nazırlığına Abdurrahman Şeref Bey asıl, Evkaf Nazırlığına eski Şeyhülislam Ömer Hulusi Efendi asıl olarak, Adliye Nazırlığına Celal Bey, Ticaret Nazırlığına Defterhane Emini Ziya Bey.

2 — Celal Bey’in tutumunu bilmiyoruz. Bu şekil Damat Ferit Paşa’ya zaman kazandırmak için sarayın bir tertibidir. Salih Paşa, bir bunalımı önlemek suretiyle vatana yararlı bir hizmet yaptığı inancındadır. Bizim düşüncemiz bu kabineye güvenoyu vermemektir. Bunu sağlamak için grupta çalışıyoruz. Ferit Paşa tehlikesi hala vardır. Ona göre tedbirler alınması arz olunur.

3 — Dikkate değer bir nokta olarak şunu da arz edelim: Salih Paşa, Meclis-i Meb’usan içinden nazır almanın imkansızlığı anlaşıldıktan sonra, dışarıdan alınacak kimselerin tesbiti için grubun düşüncesini soracaktı. Sonradan, bundan vazgeçerek, adları bilginize sunulan kimselerden ibaret kabineyi kendiliğinden kurmuştur, efendim (Rauf).

Harbiye (Nezareti) Başyaveri

Salih

Trakya’da Cafer Tayyar Bey’in tuttuğu yanlış yol

Efendiler, İstanbul bunalımı üzerine yaptığım açıklamalar epeyce uzadı. İstanbul’da zaten öteden beri süregelmekte olan durumdan, daha birçok şeyin ortaya çıktığına şahit olacağız.

Müsaade buyurursanız, tekrar İstanbul’a dönmek üzere, biraz da Edirne taraflarındaki duruma göz atalım. Şimdiye kadar yaptığım genel açıklamalar sırasında, yeri geldikçe Trakya’yı da teşkilat ve tasarılarımızın hiçbir vakit dışında tutmadığımızı anlattığımı sanırım. Edirne ile olan ilişki ve haberleşmelerimiz, memleketin her yeriyle olduğu gibi devam ettirilmekteydi.

Yapılan haberleşmelerimizdeki dikkate değer bazı noktaları yüksek heyetinize açıklayarak bildirmek uygun olur:

1’inci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey, 31 Aralık 1919 tarihli pek etraflı bir raporunda, Trakya ve özellikle Batı Trakya’da Yunanlıların yaptıkları işleri ve giriştikleri teşebbüsleri pek güzel açıklıyordu. Bu olağanüstü çalışmalara karşı kendisinin gerektiği gibi tertibat alamadığından şikayet ediyordu.

Kolordusunun bu durumda ve ileride ortaya çıkabilecek olaylar karşısında, görevini yapmaya imkan verecek bir durum almasına General Milne’in müsaade etmediğinin, haberleşme sonunda anlaşıldığını haber veriyordu (Belge: 246).

General Milne’in tertibat almamıza müsaade etmeyeceğine elbette şüphe yoktu. Bu açık gerçeği yazışma yoluyla anlamaya bilmem nasıl bir düşünce ve mantıkla kalkışılmıştı?

Cafer Tayyar Bey’e 3 Ocak 1920 tarihinde verdiğim talimatta, gönderdiğimiz gizli yönetmeliğe uyularak silahlı birlikler kurulmasını yeniden hatırlattım. Askeri durumun değiştirilmesi ile elde edilemeyen yararların bu şekilde elde edilmesi gerekir dedim (Belge: 247).

Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya da yine aynı tarihte durumdan bahsederek, Yunanlıların Doğu Trakya’da olsun, hazırlıklarına engel olmasını yazdım (Belge: 248).

Trakya Paşaeli Cemiyeti’nin gönderdiği raporlarda, gerektiği gibi teşkilat kurulamamakta olduğuna işaret ediliyor ve bazı yüksek dereceli memurlardan şikayet ediliyordu (Belge: 249). Bu gibi memurlara, öteden beri bazı uyarılarda bulunuyordum (Belge: 250). Asıl şikayet Cafer Tayyar Bey’den gelmeye başladı. Örnek olarak, bununla ilgili olarak okuyacağım şu mektup bir fikir verebilir sanırım:

26.1.1920

Sayın Paşam,

Arif Bey’in, Trakyalılar hakkında söylediklerini doğrularım. Trakya Cemiyeti maddi güçle desteklenmemiştir. Maalesef Cafer Tayyar hepimizi aldatmış. En küçük bir teşkilatlanmaya girmemiş, bir tek tüfekle bile silahlandırma yolunu tutmamıştır. Cafer’i şahsını düşünmekle suçlarım. Bulgaristan olaylarından da tamamen habersiz, tam bir gaflet içindedir.

Son günlerde, Cafer’in tümenlerine gönderdiği yazılı bir emir tesadüf eseri olarak elimize geçti. Yunanlıların yaptıklarından ve niyetlerinden, bu durum karşısında, artık Müdafaa-i Hukuk talimatı uyarınca, milli teşkilata başlamak gerekirken, komutanların bu konuda, subaylar vasıtasıyla halka yardım edip etmemek hakkındaki düşüncelerini soruyor. Artık düşününüz… Allah milli meselelerde aldatanları kahretsin. Fakat aldanmış olanlara da çok yazık!

Sonuç: Bulgar askeri Batı Trakya’yı boşaltarak gittiği, beş on memurla 150 – 200 jandarmadan başka kuvveti bulunmadığı halde, kendisinden ihtilal ve savaşla vatanı savunmasını beklediğimiz Trakya bir şey yapamadı. Cafer bu durumun üzüntüsünü çekti mi bilmem.

Bu yüzden, artık Topçu İhsan’ı, Baytar Rasim’i (zeki, hareketli, ölçülü, kendisine güvenilir bir arkadaş) teşkilat kurmak üzere Trakya’ya göndereceğiz. Buradan silah da göndereceğiz. Kör olası Cafer, yalnız bunları serbest bıraksın. Gölge etmesin başka ihsan istemeyiz.

Edirne hattını, İngilizler, kendi askerleriyle teslim alıyor. Yunanlılar Hadımköy, Çorlu, Lüleburgaz’da toplanıyor.

Bulgaristan kaynaşıyor. Yunan eşkiyalığı artmakta, halkın şikayeti karşısında vali elini oğuşturmakta, Cafer acizliğini göstermekte. Trakya’nın bolşevikliğe karşı yabancı kuvvetlerin yığınak yeri olması, Bulgarların saldırılarına uğraması beklenebilir. Orada kuvvetli bir pençe ve beyin lazım. Ne Cafer ne vali bu işin ehli de değillerdir, fedakar da değillerdir.

İşte durum budur. Ben bunlarla çok uğraşıyorum. Geçen gün bir şifrenizi almış, pek üzülmüş ve şifre ile açıklama rica etmiştim. Cevap alamadım. Paşam, şahsi bir siyaset güttüğümü mü zannediyorsunuz? Yoksa maksadı kavramayacak, durumu etraflı olarak anlamayacak ahmaklardan olduğumu mu zannediyorsunuz? Her iki durumu da protesto ederim. İnancım ve gayem birdir.

Hiç şaşmadan yürüyorum. Yalnız, başka bir şey düşünüyor da bana söylemek istemiyorsanız, ona bir şey demem.

Açıkça bildirmenizi rica ederim. Sert ve azarlayıcı sözlere son derece üzülürüm. Bu, beni çalışmaktan alıkoymaz. Beni muhalefete geçirmez. Fakat, arada pekala bir kişilik meselesi doğurabilir.

Buna dikkatinizi çeker, bir gerçek ortaya çıkmadan ve benim neler çektiğimi anlamadan teşebbüslerde bulunmamanızın, mevkiinizden beklenen ve hiç ihmal götürmeyecek olan incelik ve yumuşaklık gereği olduğunu, şuracıkta belirtmeme müsaade buyurunuz. Saygılarımı sunar, başarılar dilerim Paşam.

Vasıf

Efendiler, Edirne’den gelen yazılardan ve raporlardan, bence, yanlış bir görüş takip edildiği anlaşılıyordu. Şimdi okunan mektupta da bu yanlış görüşün benimsendiğini gösteren cümleler vardır. Bu yanlış tutumu düzeltmek için, öteden beri belirtilen görüşlerimizi, 3 Şubat 1920 tarihinde Cafer Tayyar Paşa’ya ve İstanbul’da Rauf Bey’e bir kez daha bildirdim.

Tekrar ettiğim görüş şuydu:

Doğu ve Batı Trakya’nın milli bir bütün olarak tasavvur ve ifadesi doğru bir politika değildir. Doğu Trakya, itiraz ve tartışma kabul etmez şekilde yurdumuzun bir parçasıdır. Batı Trakya ise, bir antlaşma ile daha önce terkedilmiş olan bir bölgedir.

Olsa olsa, Doğu Trakya, Batı Trakya’nın kurtarılmasına çalışanların bir hareket üssü olabilir.
Doğu ve Batı Trakya’nın birliği üzerinde ısrarla direnmek, Doğu Trakya üzerinde de bazı iddiaların ileri sürülmesine yol açabilir.

Bulgarların da Adalar Denizi’nde iktisadi bir çıkış kapısı istemeleri, üzerinde ayrıca düşünülmeye değer. Bulgaristan içinde bu bakımdan gayret sarfedilmelidir (Belge: 251).

Cafer Tayyar Paşa da, memurlardan, ileri gelenlerden ve halktan şikayet ediyordu. 7/8 Mart 1920 tarihli bir şifresinde, bizde halk her işi hükümetten beklemekte; sivil idare amirlerinin nemelazımcı tutumları yüzünden milli teşkilat yüksek emirlerinize uygun olarak kurulamamaktadır.

İl sınırları içinde sık sık yapmakta olduğum teftişlerde, özellikle köylülerle sıkı temas kurmaktayım… Fakat, her köye gitmek mümkün olamıyor. Teşkilatın köklü ve yaygın olması hepimizin ortak isteği olup, bunun da ileri sürülen sakıncaların ortadan kaldırılmasına çalışmakla gerçekleştirilebileceği bilgilerinize sunulur diyordu (Belge: 252).

Efendiler, General Milne, Cafer Tayyar Paşa’ya askeri durumu değiştirtmiyor. Vali ve mutasarrıflar tarafsız kalıyor. Her işi hükümetten bekleyen halka, milli teşkilatın kurulmasında yardım ve öncülük etmiyorlar. Bu sakıncalar giderilmedikçe, teşkilatın köklenip yaygınlaşması da mümkün görülmüyor.

Karakol Cemiyeti İstanbul’da teşkilatını genişletmeye çalışıyor

Efendiler başka bir münasebetle Karakol Cemiyeti’nden ve onun çalışmalarını yasaklama konusundaki teşebbüslerimizden bahsetmiştim. Bu cemiyetin İstanbul’da hala teşkilatını genişletmeye çalıştığı anlaşılıyordu. Yeniden şöyle bir uyarıda bulunmak gerekti:

Yazı ile 12.3.1920

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı

Albay Şevket Beyefendi’ye

İstanbul’da bulunan teşkilatımızın gayeye hizmet konusunda yetersiz olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli zamanlarda ve özellikle bugünlerde Ankara’ya gelen ve durumu bilen bazı kimselerin verdiği bilgilere göre, bundaki başarısızlık sebebi, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti teşkilatı adı altında Karakol Cemiyeti tüzüğünün uygulanmaya çalışılmasından ileri gelmektedir.

Karakol Cemiyeti’nin tüzüğü, birçok kimseyi teşkilatla ilişki kurmaktan ürkütmüştür. Bu sebeple, Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı Tüzüğü’nün esaslarına göre teşkilatlanmak, özellikle İstanbul için yeterlidir.

Çünkü, İstanbul’da asıl gücü fikir akımlarını birleştirmede aramalıdır. İstanbul’da fiili hareketler ve özel teşebbüsler için kurulacak silahlı teşkilatta bile, Müdafaa-i Hukuk Tüzüğü ekinin uygulanması gerekir.

İstanbul Merkez Heyeti’nin ve ona bağlı şubelerdeki yönetim kurullarının ortaya çıkmasında bir sakınca görülüyorsa, bu kurullara girecek olan kimseler şahıslarını gizli tutabilirler.

Bu esaslar çerçevesinde kurulmuş ve kurulacak olan teşkilatın ve bunların merkez heyetleri ile yönetim kurullarını oluşturan kimselerin adlarının güvenilir bir vasıta ile gönderilmesine yüksek lutuf ve yardımları özellikle istirham olunur efendim.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

İstanbul’daki Kuva-yı Milliye Başkanlarının tutuklanması hakkında Londra’dan gelen emir

Şimdi, isterseniz yeniden İstanbul’a dönelim. 11 Mart 1920 tarihli bir telgrafta, Rauf Bey şu bilgileri veriyordu: 10 Mart 1920 günü öğleden sonra, İtilaf Devletleri’nin temsilcileri toplanmışlar.

Londra’dan gelen ve İstanbul’daki Kuva-yı Milliye başkanlarının tutuklanması emrini içine alan bir meseleyi görüşmüşler ve emri yerine getirmeye karar vermişler. Bu bilgi, güvenilir bir kimseye sağlam bir kaynaktan gizlice verilmiş ve bu gibi kimselerin bir an önce İstanbul’dan uzaklaşmaları gereği bildirilmiş. Bu durumu çeşitli ihtimallere göre değerlendirdikten sonra, işin sonuna kadar İstanbul’da kalarak namus görevini yerine getirmeye karar vermişler.

Sadrazam Salih Paşa, bu duruma bile bile yol açmaktaymış. Onun için kabineyi düşürmeye çalışacaklarmış. Başaracaklarına da güveniyorlarmış (Belge : 253).

Rauf Bey’in, bu telgrafın arkasından aynı gün gelen kısa bir telgrafında, son arz ettiğimiz hususlar ve hükümetin durumu hakkında bir türlü düşüncelerinizi öğrenemediğimizden, telgrafın size ulaşmamış olmasından ve sağlığınızdan haklı olarak endişe ediyorum. Cevabınızı bekliyoruz. denilmekteydi.

Rauf Bey’e ve bilgi için 15’inci ve 3’üncü Kolordulara 11 Mart tarihinde şu bilgileri vermiştim:

11.3.1920

Dün akşam, yani 10/11 Mart 1920’de, Ankara’da Fransız temsilcisi Yüzbaşı Boizeau (Buazo)’nun tercümanı olup bize öteden beri gizli haberler getiren biri Ankara’daki İngiliz temsilcisi Withall (Vitol)’ün, aldığı bir telgraf üzerine, bütün eşyası, ağırlıkları ve yanındaki adamlarıyla birlikte bugün Ankara’dan ayrılarak İstanbul’a hareket edeceğini ve bu trenden sonra, demiryolu ulaşımının İngilizlerce durdurulacağını ihbar etti.

Adı geçen Withall, bugün gerçekten haber verildiği şekilde yola çıktı. Bu bakımdan tren seferlerinin de kesilmesi kuvvetle tahmin edilmektedir. Bu durumun, İstanbul’da İtilaf Devletleri’nce alınan tedbirlerle ilgili bulunduğuna şüphe yoktur.

Mustafa Kemal

Rauf Bey’in son telgrafına da şu cevabı vermiştim:

Kabineye güvensizlik oyu vererek, sizlerin bir hücuma geçmeniz o kadar kuvvetli bir sebebe dayandırılamayacaktır. Grubun dayanışma ve direnme derecesi ile işbirliği yapma konusundaki kesin tutumu üzerinde açık bir düşünce ve kanaata varmadıkça, Salih Paşa’nın Grup Yönetim Kurulu’yla görüşmeden hareket etmesini, bir şartlılık meselesi yapma hususundaki kararınız hakkında hiçbir fikir ileri süremem.

İngilizlerin tutuklama kararına karşı, Meclis’in, cesaretle sonuna kadar görevine devamı pek yararlı ve parlaktır. Ancak, sizinle birlikte, kendileri ileriki teşebbüs ve çalışmalarımız için çok gerekli olan arkadaşların sonunda bize katılmalarını sağlayacak çarelerin düşünülmüş ve bulunmuş olması şarttır.

Aksi takdirde, grubun birlik halinde ve kararlılık içinde hareketini düzenleyebilecek kimselerin şimdiden görevlendirilmesi ve sizlerin hemen buraya gelmeniz gerekir. Buraya gelecek kimseler arasında, memleketi temsil edebilme niteliğini taşıyanlarla, gerektiğinde hükümet kurabilecek ve yönetebilecek değerde olanların bulunması önemlidir. İtilaf Devletleri’nin zorlayıcı tedbirlere başvuracaklarına şüphe yoktur… v. b. (Belge: 254).

Efendiler, Rauf Bey’i ve öteki şahısları tam zamanında çağırmış olduğumuz, olaylarla hem de üç dört gün geçmeden belli oldu. Ancak, ne yazık ki, bu davetimiz, gereken önem ve ciddiyetle dikkate alınacak değerde görülemedi. Rauf Bey ve Vasıf Bey gibi kimseler, en sonunda büyük bir uysallıkla Malta’ya gittiler. Bu durumu biliyorsunuz.

Son dakikaya kadar Anadolu’ya geçmek ve Ankara’ya gelmek fırsat ve tedbirlerinin bazı bazı arkadaşlar tarafından hazırlandığı ve sağlandığı bana anlatılmıştır. Eğer böyle idiyse, bu kimselerin Ankara’ya gelmeye razı olmayıp İngilizlere teslim olmayı ve Malta’ya gitmeyi tercih etmelerindeki sebep ve özür, cidden incelenmeye değer.

Gerçekten, Türkiye’nin durumunun ve geleceğinin şüpheli, karanlık, tehlikeli görüldüğü varsayımına göre, bu karanlık tehlike içine atılacakların, korkunç ve müthiş bir sonla karşılaşma kuruntusunun etkisi ile en sonunda bir süre kalmak üzere, düşmana teslim olmayı daha uygun bulacakları gözden uzak tutulamaz. Bununla birlikte, ben burada böyle ağır bir yargıya varmaktan çekinirim. Bu düşünceyledir ki, bu şahısları Malta zindanlarından kurtarmak için her fırsattan yararlanarak mümkün olan teşebbüslerde bulunmaktan geri durmadım.

İstanbul’ un işgali

Efendiler, İstanbul’da 10’uncu Tümen Komutanı’ndan Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na 9 Mart 1920 tarih ve 456 sayılı şifre olarak 14 Mart 1920 günü bir yazı geldi. Çözülmüşü şuydu:

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özel: İngilizler tarafından Türk Ocağı binasının işgali üzerine Milli Talim ve Terbiye binasına taşınan Ocağın, bu yeni taşındığı bina, dün öğle vakti İngilizler tarafından yeniden işgal edilmiştir, efendim. 9 Mart 1920 (adi).

Efendiler, 1920 senesi Martının 16’ncı günü öğleden önce, saat 10.00’da makine başında şöyle bir telgraf geldi :

İstanbul, 16.3.1920

Ankara’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, sonunda şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize arz olunur.

Manastırlı Hamdi

Ben bu telgrafın altına kurşun kalemle ivedi olarak kolordulara benim imzamla M. Kemal işaretini koyduktan sonra, telgrafı verenden açıklama istemeye başladım. Manastırlı Hamdi Efendi birbiri ardınca bilgi vermeye devam etti.

Bizim en çok güvendiğimiz bir arkadaşımız var ki, yalnız o değil, herkes, yani gelenler söylüyor. Şimdi de Harbiye’nin işgalini haber aldık. Hatta, Beyoğlu telgrafhanesinin önünde İngiliz askerlerinin bulunduğunu öğrendik, fakat telgrafhaneyi işgal edip etmeyecekleri bilinmiyor.

Bu sırada Efendiler, Harbiye telgrafhanesinden memur Ali bilgi vermeye başladı:

Sabahleyin İngilizler basarak altı kişiyi şehit ettiler. On beş kadar da yaralı var. Şimdi İngiliz askerleri dolaşıyor. Şimdi, işte, İngiliz askerleri Nezaret’e giriyorlar. İşte içeri giriyorlar. Nizamiye kapısına. Teli kes! İngilizler buradadır.

Manastırlı Hamdi Efendi, bizi yeniden buldu.

Paşa Hazretleri,

Harbiye telgrafhanesini de İngiliz askerleri, işgal edip teli kestikleri gibi bir yandan Tophane’yi işgal ediyorlar, bir yandan da zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor efendim. Sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var. Paşa Hazretleri, yüksek emirlerinizi bekliyorum.

16 Mart 1920

Hamdi

Hamdi Efendi devam etti:

Sabahleyin bizim asker uykuda iken, İngiliz deniz askerleri karakola gelip giriyor. Askerimiz uykudan şaşkınlık içinde kalkınca çarpışmaya başlanıyor. Sonunda bizden 6 kişi şehit oluyor, 15 kişi yaralanıyor. Bunun üzerine, zaten mel’unluklarını tasarlamışlar ki, hemen zırhlıları rıhtıma yanaştırıp bir yandan Beyoğlu tarafını ve Tophane’yi bir yandan da Harbiye Nezareti’ni işgal etmişlerdir. Şimdi artık, ne Tophane’yi ne de Harbiye telgrafhanesini bulmak imkanı olmuyor. Şimdi aldığım habere göre işgal Derince’ye kadar yayılıyormuş, efendim.

İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok. Orayı da işgal ettiler galiba, Allah korusun, burayı işgal etmesinler. İşte Beyoğlu telgraf memurları, müdürleri geldiler. Kovmuşlar.

Bir saate kadar burası da işgal olunacaktır. Şimdi haber aldım, efendim.

Rahmetli Hayati Bey, benim ilk haber telgrafı üzerine yaptığım işarete uygun olarak, verilen bilgileri özetlemiş; Rumeli ve Anadolu’daki bütün komutanların adresine telgraf çektiriyordu. Bir an önce İstanbul üzerinden Edirne’ye çektirilmesini söylemiştim (Belge: 255). Hamdi Efendi:

Yüksek emirleriniz yerine getiriliyor. Edirne’ye yazıyorum ve bütün merkezleri hazır ettirdik.
Hamdi Efendi’den:

Milletvekilleri ile ilgili bir haber aldınız mı? Meclis telgrafhanesi cevap veriyor mu? diye sordum. Hamdi Efendi:

Evet veriyor. 14’üncü Kolordu Komutanı hazır. Paşa istiyordu, verelim mi?

Efendiler, bundan sonra artık Hamdi Efendi’nin sözünü işitemedik. İstanbul merkezinin de işgal edilmiş olduğuna hükmettik.

Manastırlı Hamdi Efendi

Bu vatansever ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felaketinden haber almak için, kimbilir, ne kadar çok beklemek zorunda kalacaktık. İstanbul’da bulunan nazır, milletvekili, komutan ve teşkilatımızdan bir kimsenin çıkıp da bize vaktinde haber vermeyi düşünememiş olduğu anlaşılıyor.

Demek ki, hepsini heyecan ve korku bürümüştü. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir duruma gelmiş olduklarına hükmetmek, bilmem ki doğru olur mu? Telgraf memuru Hamdi Efendi, daha sonra Ankara’ya gelerek karargahımız telgraf memurluğunu yapmıştır. Kendisine borçlu olduğum teşekkürü burada açıkça ifade etmeyi milli ve vatani görevlerimden sayarım.

Efendiler, bu durum üzerine, meydana gelebilecek bir felaketin önüne geçmek için şu emri verdim:

Bütün Vali ve Mutasarrıflara

Sivas’ta 3’üncü Kolordu, Bandırma’da 14’üncü Kolordu, Ankara’da 20’nci Kolordu, Erzurum’da 15’inci Kolordu, Konya’da 12’nci Kolordu, Diyarbakır’da 13’üncü Kolordu Komutanlıklarına İzmir Cephesinde Refet Beyefendi’ye, Balıkesir’de 61’inci Tümen Komutanlığı’na, bütün Müdafaa-i Hukuk Merkez Heyetleri’ne ve Yönetim Kurullarına

Telgraf, ivedi Ankara, 16.3.1920

Bugünkü duruma göre, milletimi, medeniyet dünyasının insanca duygularla dolu vicdanlarına ve bütün İslam dünyasının manevi birliğine güvenmekle birlikte, dost olsun düşman olsun, bütün resmi dış dünya ile geçici olarak bir süre için ilişki kuramayacaktır.

Bugünlerde, yurdumuzdaki Hristiyan halka karşı göstereceğimiz insanca davranışın değeri pek büyük olduğu gibi, hiçbir yabancı hükümetin açıktan veya dolaylı yoldan yardımını görmeyen Hristiyan halkın tam bir huzur ve sükun içinde yaşamaya devam etmeleri, ırkımızın yaratılıştan bezenmiş olduğu medeni kabiliyetine kesin bir delil olacaktır.

Yurt çıkarları aleyhinde çalıştıkları görülenler ile, memleketin huzur ve güvenliğini bozanlar hakkında, din ve milliyet ayrımı yapılmaksızın, kanun hükümlerinin eşit olarak ve şiddetle uygulanmasını; bulundukları yerlerdeki mahalli idarelere bağlılık gösteren ve vatandaşlık görevlerini yapmakta kusur göstermeyenler hakkında ise, yumuşak ve şefkatli davranılmasını özellikle ister, bu hususların bütün ilgililere hemen bildirilmesini ve bütün yurttaşlara uygun vasıtalarla duyurulmasını rica ederiz, efendim.

Müdafaa-i Hukuk Heyeti

Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

İtilaf Kuvvetleri’nin telgrafla memlekete yapmak istedikleri resmi tebliğ

Efendiler, İtilaf Kuvvetleri, İstanbul telgraf merkezlerini işgal ettikten sonra, memlekete telgrafla bir resmi tebliğde bulunmak istediler. Tarafımızdan yapılan uyarı ve hatırlatmalar üzerine, bazı merkezler dışında bu resmi tebliğ alınmadı. Alanlar ve cevap verenlerden belli başlıları şunlardır:

İzmit Mutasarrıfı Suat Bey (Belge: 256), Konya Valisi Suphi Bey (Belge: 257).

Resmi Tebliğ

Beş buçuk yıl önce, Osmanlı Devleti’nin mukadderatını her nasılsa elde etmiş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderleri, Alman telkinlerine kapılarak Osmanlı Devlet ve Milletini I. Dünya Savaşı’na soktular. Bu haksız ve uğursuz siyasetin sonucu bilinmektedir. Osmanlı Devlet ve Milleti, bir türlü felaket geçirdikten sonra, öyle bir yenilgiye uğradı ki, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin liderleri bile, bir Ateşkes Anlaşması yaparak kaçmaktan başka çare bulamadılar. Anlaşmanın yapılmasından sonra, İtilaf Devletleri’ne bir görev düştü.

Bu görev eski Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün halkının, ırk ve mezhep ayrılığı gözetilmeksizin gelecekteki mutluluklarını, gelişmelerini, sosyal ve ekonomik hayatlarını güven altına alan bir barışın temellerini atmaktan ibaretti.

Barış Konferansı, bu görevi yerine getirmekle uğraşırken, kaçmış olan İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin taraftarı olan bazı kimseler, Milli Teşkilat takma adı ile bir teşkilat kurarak ve Padişah ile İstanbul Hükümeti’nin emirlerini hiçe sayarak, savaşın acı sonuçlarıyla büsbütün tükenmiş olan halkı askerlik için toplamak, çeşitli unsurlar arasında nifak çıkarmak, milli yardım bahanesiyle halkı soymak gibi işleri yapmaya yeltendiler ve böylece barış değil, sanki yeni bir savaş devrini açmaya çalıştılar.

Bu teşebbüs ve kışkırtmalara rağmen, Barış Konferansı görevine devam etti ve nihayet İstanbul’un Türk idaresinde kalmasına karar verdi. Bu karar Osmanlıların kalplerini ferahlatacaktır. Ancak, bu kararlarını Babıali’ye bildirdikleri zaman, uygulamanın ne gibi şartlara bağlı olduğunu da hatırlattılar.

Bu şartlar, Osmanlı vilayetlerinde bulunan Hristiyanların hayatlarını tehlikeye sokmamak, bugün İtilaf Devletleri ile müttefiklerinin askeri kuvvetleri aleyhinde yapılmakta olan sürekli hücumlara son vermekti. İstanbul Hükümeti, bu uyarıya karşı bir dereceye kadar iyiniyet göstermiş ise de, Milli Teşkilat takma adı ile hareket eden kimseler, ne yazık ki, teşvik ve tahriklerinden vazgeçmek istemediler.

Aksine, hükümetin kendileri ile işbirliği yapmasını sağlamaya çalıştılar. Herkesin sonsuz bir hasretle beklediği barış için büyük bir tehlike demek olan bu duruma karşı, İtilaf Devletleri, yakında karara bağlanacak barış hükümlerinin uygulanmasını sağlamak üzere, gerekli tedbirleri düşünmeye mecbur oldular. Bunun için bir tek çare buldular. Bu da, İstanbul’u geçici olarak işgal etmekti. Bu karar bugün yürürlüğe girmiş olduğundan, kamuoyunu aydınlatmak için aşağıdaki noktaların açıklanması gerekir:

1 — İşgal geçicidir.

2 — İtilaf Devletleri’nin niyeti, saltanat makamının nüfuzunu kırmak değil, aksine, Osmanlı idaresinde kalacak olan memleketlerde o nüfuzu güçlendirmek ve sağlamlaştırmaktır.

3 — İtilaf Devletleri’nin niyeti, yine Türkleri İstanbul’dan mahrum etmemektir. Fakat, Allah korusun, taşrada genel bir karışıklık veya katliam gibi olaylar ortaya çıkarsa, bu karar değiştirilebilir.

4 — Bu nazik dönemde, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun, herkesin görevi, kendi işine gücüne bakmak, güvenliğin sağlanmasına yardımcı olmak, Osmanlı Devleti’nin yıkıntısından yeni bir Türkiye’nin kurulması için var olan son bir ümidi, çılgınlıklarıyla mahvetmek isteyenlerin aldatıcı sözlerine kapılmamak ve hala saltanat merkezi olarak kalan İstanbul’dan verilecek emirlere uymaktır.

Yukarıda sayılan kışkırtmalara katılan şahısların bazıları, İstanbul’da yakalanmışlardır. Onlar elbette kendi yaptıklarından ve sonra da, o yaptıklarının sonucu olarak ortaya çıkabilecek olaylardan sorumlu tutulacaklardır.

İşgal Kuvvetleri

Bu tebliğ dolayısıyla, derhal şu genelgeyi yayınladım:

16.3.1920

Bütün Vali ve Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine İtilaf Devletleri tarafından silahlı çarpışma sonunda, İstanbul’un işgali zorla gerçekleştirilmiştir. Bu suikasttan yararlanarak hainlik düşünen birçok kimsenin milleti aldatmaya kalkışmaları muhtemeldir.

Nitekim, resmi bildiriler şeklinde imzasız bazı bildirilerin yayınlanmak istendiğini öğreniyoruz. Yanlış hareketlere yer verilmemek ve gerçek duruma ters düşen heyecanlar yaratılmamak bakımından, bu gibi bildirilere asla değer verilmemesi gerekir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milleti aydınlatacaktır.

Mustafa Kemal

Yabancı devletlere yaptığım protesto

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 12. Bölüm ( İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez … Milli bir kalbine kurulmasının imkansızlığı )

İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez

İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez. Milletin ve devletin şeref ve bağımsızlığı korunamaz…

İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir ilke yoktur. Türk milleti Türkiye’nin gelecekteki çocukları, bunu bir an akıllarından çıkarmamalıdırlar.

Efendiler, Cemal Paşa’ya komuta değişikliği ile ilgili noktalarda verdiğimiz cevabı bilginize sunmuştum. Müsaade ederseniz, o cevabın baş tarafını oluşturan diğer noktalar üzerindeki görüşlerimizi de özetleyeyim:

Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz şunlardı:

1 — İtilaf Devletleri’nin her biri, bütün Türkiye’den en büyük çıkarlarını sağlamak peşindedirler. Bu da, Türkiye’de güvenilir bir dayanak noktasının elde edilmesini gerekli kılmaktadır. Yabancıların açıktan açığa aleyhte görünmelerinin ve hoşnutsuz olmalarının sebebini, kabinenin tarafsız tutumunda aramalıdır.

2 — Kabine bildiri yayınlamakta acele etmemelidir. Bildiri, kabine durumunu sağlamlaştırdıktan sonra yayınlanmalıdır. Kabinenin güçlü olması, her bakımdan Kuva-yı Milliye’ye dayandığı inancını verecek bir davranış tarzını benimsemesine ve bunu bütün dünyaya göstermesine bağlıdır.

Meclis toplandıktan ve orada kuvvetli bir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu meydana geldikten sonra, bildiriye sıra gelebilir. Bildiri, herhalde, Barış Konferansı’na gidecek delegeler yola çıkmadan önce, fakat grupla görüş birliğine varılarak düzenlenmelidir. Çünkü, böyle olmazsa hiçbir önem ve değeri olmayacaktır.

Bir de, işe, kabul edilecek yenilikleri duyurmakla başlamak doğru değildir. Aksine, bildiride milletin bağımsızlığından ve ülkenin bütünlüğünden başlamak ve ancak bunun sağlanması şartına bağlı olmak üzere, hükümet işlerinin ana çizgilerini tespit etmek yerinde olur.

Bu bildiriye temel olacak önemli noktalar Sivas Genel Kongresi’nin bildiri ve tüzüklerinde yer almıştır.

Orada, gelecekteki sınırlar, devlet ve milletin bağımsızlığı, azınlıkların hakları, yabancı himayesinin milletçe nasıl karşılandığı gibi hususlar açıklanmıştır. Böyle bir bildiri şimdiden hazırlanır ve Meclis’in açılışında çoğunluk grubuyla görüşüldükten sonra ilan edilir. Uygun olanı budur.

3 — Dahiliye Nazırı’nın çekilmesiyle kabinede bir bunalım doğmasına sebep görülmemektedir. Böyle bir düşünceden, Dahiliye Nazırı’nı sadrazam olarak kabul ettiğiniz anlamı çıkar.

Bir kabinede bunalım ancak hükümet başkanının çekilmesiyle çıkabilir. Kabinenin Dahiliye Nazırı Şerif Paşa’ya, onun da Ferit Paşa’ya bağlı olduğu anlaşılıyor.

Meclis açıldıktan sonra, Dahiliye ve Hariciye Nazırları’nın kesin olarak değiştirilecekleri yolundaki işareti anlayamadık. Bu nazırlar şimdiden böyle bir söz verdiler mi?

Düşmanların Meclis’i açtırmak istemeyecekleri tabiidir.

Yalnız, Padişah’ın, Meclis’i dağıtma ihtimali de düşünülebilir mi? Eğer böyle bir ihtimal varsa, o halde Meclis’i, İstanbul’da dağıtmak ve milleti Meclissiz bırakmak için mi topluyoruz? Bu bakımdan, Padişah’ın bu konudaki görüşlerinin heyetimizce kesin olarak şimdiden bilinmesi gerekir ki, milletvekillerini İstanbul dışında güvenli bir yerde toplamak için teşebbüslerde bulunalım.

Aksi halde, Meclis İstanbul’da toplanmak yüzünden yukarıda belirtilen durumlara düşerse, bunun sorumluluğu İstanbul’da toplanmasını ısrarla isteyenlere ait olacaktır.

4 — Milletvekillerinin görüşmelerde bulunmak üzere Ankara’ya gelmeleri yararlıdır.

Ankara halkı ile yakından tanışmak için verdiğim konferans

Efendiler, beni gerçekten samimi, parlak ve güven verici duygularla karşılamış olan sayın Ankara halkı ile daha yakından tanışmak ve onlarla görüşmek bir görev hükmünde idi.

Onun için, görüşmek üzere davet ettiğimiz milletvekillerinin gelmelerini beklediğimiz günlerde, toplanmış olan sayın Ankaralılara, bir konferans vermiştim (Belge: 220).
Bu konferansın temel noktaları üzerinde kısaca konuşayım:

Wilson prensipleri: Bu prensiplerin 14 maddesinden Türkiye ile ilgili olanları vardı. Zaten yenilmiş ve Ateşkes Anlaşması imzalamış Osmanlı Devleti, bu prensiplerin gönül okşayıcı ve göz aldatıcı manzarasıyla bir süre oyalandı.

30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondoros Mütarekesi’nin (111) maddeleri ve bu maddeler arasında özellikle yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi. Yalnız bu madde, vatanın geri kalan kısmını düşmanların işgal ve istilasına hazır bulundurmaya yeterdi.

İstanbul’da biribiri ardınca gelen ve aciz kimselerden kurulmuş olan kabineler, şerefsiz, haysiyetsiz ve aşağılık görünüşleriyle, suçsuz ve Tanrı’ya bel bağlamış olan milletin sembolü olarak tanındı; değer vermeye layık görülmemeye başlandı.

Bu yüzden dünyanın medeni devletleri medeniyetin gereklerini unutacak kadar saygısız oldular. Öteden beri Türk milleti aleyhinde bütün dünyada yapılan en mantıksız propagandalar, her zamankinden çok kulak vermeye değer bulundu.

Dokuz aydan beri, başlayan milli uyanış ve faaliyet, durumu ve görünüşü değiştirdi ve daha, çok değiştirecektir.

Millet kurulmuş olan birliği korur ve bağımsızlığı için fedakarlıktan çekinmezse başarı muhakkaktır.

Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınmış olan kararlar, milletin gerçekleştireceği amaçların temelini oluşturur.

Ferit Paşa Kabinesi’ni düşüren millettir. Fakat Ali Rıza Paşa Kabinesi’ni iktidar mevkiine getirmiş olma sorumluluğu millete ait değildir. Bununla birlikte anlaşma durumundayız.


111) Mondros Ateşkes Anlaşması.

Ankara’ya gelen milletvekilleriyle yaptığım temaslar

Efendiler, şimdi Ankara’ya gelen milletvekilleriyle yapılan temas ve görüşmelere gelelim:

Milletvekilleri, aynı günde veya günlerde toplu olarak bulunamadılar. Teker teker veya küçük gruplar halinde gelip gittiler. Bu zatların veya heyetlerin hepsine, ayrı ayrı ve hemen hemen aynı temel noktaları günlerce üst üste tekrarlamak zorunda kaldık.

Herşeyden önce, manevi gücün, kalp ve vicdan gücünün yüksek tutulması şarttır. Bunu bilirsiniz. Biz de bu gücü artırmak üzere:

Önce içteki ve dıştaki durumun güven ve ferahlık verici nitelikte gelişen noktalarını ve yönlerini araştırarak açıklamaya ve ispata çalıştık. Sonra, belirli bir amaç etrafında bilinçli ve azimli olarak birleşmenin, sarsılmaz bir güç olduğu gerçeğini, yorulmaksızın tekrar ettik.

Bir toplumun yaşamasının ve mutluluğunun, ancak gayelerinde ve gayelerinin gerçekleştirilmesinde tam bir birlik halinde bulunmasına bağlı olduğunu açıkladık. Vatanın kurtuluşu, istiklalin kazanılması hedefine yönelmiş bulunan milli birliğimizin, köklü ve düzenli bir teşkilatın varlığına ve bu teşkilatı iyi yürütüp yönetebilecek yetenekli kafaların ve enerjilerin, bir tek beyin ve bir tek enerji halinde birleşmiş ve kaynaşmış olmasına bağlı bulunduğunu söyledik. Bu münasebetle İstanbul’da açılacak Meclis-i Meb’usan’da güçlü ve dayanışmalı bir grubun kurulması zaruretini ortaya koyduk.

Millet, tarihin, ancak devletlerin yıkılış ve çöküş gibi bunalımlı zamanlarında kaydettiği çok önemli ve tehlikeli anları yaşıyordu. Böyle anlarda, talih ve kaderini doğrudan doğruya kendi eline almakta gaflet gösteren milletlerin, gelecekleri karanlık ve felaketlerle doludur.

Türk milleti bu gerçeği anlamaya başlamıştı. Bu kavrayış sonucuydu ki, kurtuluş ümidi vaadeden her samimi işarete koşmaktaydı. Ancak, bir toplumun, uzun yüzyılların uyuşturucu yönetim ve terbiyesinin etkisinden bir günde, bir yılda kurtulup serbest kalabileceğini düşünmek ve kabul etmek doğru değildir.

Bu sebeple, durumu ve gerçeği bilenler, ellerinden geldiği kadar, bağlı bulundukları millete ışık tutup yol göstererek, ona kurtuluş hedefine yürümekte önderlik etmeyi en büyük insanlık görevi bilmelidirler.

Türk milletinin en belirgin istek ve inancı; kurtuluş.

Türk milletinin kalbinden, vicdanından doğan ve ilham alan en köklü en belirgin istek ve inancı belli olmuştu: Kurtuluş!…

Bu kurtuluş feryadı Türk vatanının bütün ufuklarında yankılanmaktaydı. Milletten başka bir açıklama beklemeye gerek yoktu. Artık bu isteği dile getirmek kolaydı. Nitekim, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde milli istek açıkça ortaya konmuş ve dile getirilmişti.

Bu kongrelerde alınan kararlara bağlı olduklarını bildirdikleri için milletçe vekil seçilen kimseler, her şeyden önce, bu kararlara bağlı şahıslardan oluşan ve bu kararları ilan eden dernekle ilişkili bulunduklarını gösterir ad taşıyan bir grup kuruculardı: Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu… İşte bu grup, milli teşkilata ve dolayısıyla millete dayanarak, her nerede olursa olsun, milletin kutsal gayelerini cesaretle dile getirecek ve savunacaktı.

Misak-ı Milli hazırlanıyor

Efendiler, milletin emel ve gayelerinin kısa bir programın temelini oluşturacak şekilde topluca ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Milli (112) adı verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadıyla kaleme alındı.

İstanbul Meclisi’nde bu ilkeler gerçekten toplu bir şekilde yazılmış ve tespit olunmuştur.

Efendiler, görüştüğümüz her şahıs veya bütün şahıslar, bizimle düşünce ve görüş birliği yaparak ayrılmışlardı. Fakat, İstanbul Meclisi’nde, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Grubu diye bir grubun kurulduğunu işitmedik. Niçin?! Evet, niçin? Buna bugün cevap isterim!

Çünkü, Efendiler, bu grubu kurmayı vicdan borcu, millet borcu bilmek durum ve kabiliyetinde bulunan efendiler inançsız idiler… korkak idiler… cahil idiler…

İnançsız idiler; çünkü, milli davanın ciddiliğine ve kesinliğine ve bu davanın dayanağı olan milli teşkilatın sağlamlığına inanmıyorlardı.

Korkak idiler; çünkü, milli teşkilattan olmayı tehlikeli görüyorlardı.

Cahil idiler; çünkü, tek kurtuluş dayanağının millet olduğunu ve olacağını takdir edemiyorlardı. Padişah’a dalkavukluk ederek, yabancılara hoş görünerek, yumuşak ve nazik davranarak büyük gayelerin gerçekleştirilebileceği gafletini gösteriyorlardı.


112) Milli ant, milli antlaşma.

Milli ülkü ve milli teşkilatın kısa bir zamanda sağladığı şeref ve varlığı küçümseyenler

Bundan başka, Efendiler, nankör ve bencil idiler… Milli ülkü ve milli teşkilatın kısa bir zamanda sağladığı şeref ve varlığı küçümsüyorlardı. Ortaya çıkmış olan durum ve varlığın kolayca elde edilmiş olduğu zan ve vehmine kapılmakla çirkin gururlarını tatmin sevdasına düşüyorlardı…

Erzurum’da, Sivas’ta söylenmiş ve tespit edilmiş bir adı, olduğu gibi kabul etmek küçüklük olmaz mıydı?! O addan daha anlamlı bir ad mı yoktu?!

Evet, işittik Efendiler; varmış: Fellah-ı Vatan Grubu (113).

Efendiler, geçmişe ait safhaları ve olayları burada anlatabileceğim çerçeve içinde, gerçeğe uygun olarak tespit etmek kararındayım. Bu sebeple, tam üzerinde durduğumuz noktayla ilgili bir konuyu da büyük bir samimiyetle bilgilerinize sunacağım.


 113) Bu grubun değersizliğini vurgulamak için kelimeyi özellikle şeddeli olarak ve fellah diye okumak suretiyle Fellah-ı Vatan Grubu (Vatanın Köle Çiftçileri Grubu) anlamı ile vermek istemiştir. Aslı, Felah-ı Vatan Grubu (Vatanın Kurtuluşu Grubu)’dur.

Ankara’da toplanma düşüncesi

Ben, Meclis-i Mebusan’ın, İstanbul’da saldırıya uğrayacağını, dağılacağını, kesin olarak bekliyordum. Böyle bir durum karşısında alınacak tedbiri kararlaştırmıştım.

Hazırlığımız ve gerekli düzenlemelerimiz de başlamıştı: Ankara’da toplanmak…

İşte bu görevi yaparken, milletçe yanlış anlaşılmaya yol açmamak için, tedbir olarak da bir şey düşünmüştüm: Meclis-i Mebusan Başkanlığına seçilmek.

Bundan beklediğim, dağıtılan milletvekillerini Meclis-i Mebusan Başkanı sıfat ve yetkisiyle yeniden davet etmekti. Gerçi bu tedbir, ancak görünüşü kurtarmak için ve geçici olarak işe yarayabilirdi. Fakat, böyle bunalımlı zamanlarda, yararı geçici de olsa, her türlü tedbirin alınmış olması her halde gereksiz sayılamazdı…

Gerçekte İstanbul’a gitmeyecektim. Fakat bunu açığa vurmaksızın, zaman kazanacak ve durum bir süre için uzakta bulunuyormuşum gibi ayarlanarak, Meclis, başkan vekilleri vasıtasıyla idare olunacaktı.

Bu tedbirin uygulanması, elbette, Meclis’e giden ve gerçek durumu kavramış olması gereken arkadaşların yardım ve gayretleri ile mümkün olabilecekti.

Efendiler, bu konuyu gereken kimselere açtım. Düşünce ve görüşlerimi uygun buldular. Bu yolda çalışacaklarına söz ve güvence vererek İstanbul’a gittiler.

Ancak, pek az, belki bir veya iki arkadaştan başkasının, bu düşüncenin sözünü bile etmediklerini öğrendim.

Bu konuda hakim olan düşünce ve mantık şuymuş: Bunca milletvekilleri içinde Meclis Başkanı olabilecek değerde bir adam bile yok mudur ki, Meclis’te bulunmayan bir milletvekilini kendi yokken başkan seçeceğiz… Meclisi oluşturan sayın üyeleri bu kadar yetersiz göstermek, yabancılar üzerinde kötü etki yapmaz mı?

Bir başka mantık da, Meclis Başkanlığı’na Kuva-yı Milliye Başkanı’nı seçmek, daha ilk günden, Meclis üzerine şüphe ve saldırıyı çekme fırsatı vermektir. Bu da akıl karı olamaz.

Böyle düşünen ve mantık yürütenlerin, bana pek de uzak insanlar olmadığını görenler, susmayı tercih etmişler…

Efendiler, itiraf etmeliyim ki, bu tedbirin alınmamış olması, Meclis dağıldıktan sonra beni küçük bir güçlükle karşılaştırmıştır. Bu noktayı da sırası gelince bilginize sunacağım.

Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın işten uzaklaştırılması teklifi karşısında Ali Rıza Paşa Kabinesi

Efendiler, Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920 tarihinde açılmıştı. Aşağı yukarı on gün sonra, Harbiye Nazırı’nın 21 Ocak 1920 tarihli telgrafını aldım. Olduğu gibi bilginize sunuyorum :

Geciktirilmesi sorumluluğu gerektirir. Harbiye, 2l.l.1920

Ankara’da 20′ nci Kolordu

Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne :

İngilizler, hükümete verdikleri bir notada, benimle Cevat Paşa Hazretleri’nin görevden çekilmemizi istediler. Kabinece şiddetli bir ret cevabı verildiyse de,durum kabinenin yerinde kalmasını ve yalnız benimle Cevat Paşa’nın çekilmemizi gerektirdi. Harbiye Nezareti’ne Salih Paşa vekalet edecektir. Kabineyi güç duruma sokacak bir davranışta bulunulmamasını rica ederim. Aksi halde, durum, tasavvur buyurduğunuzdan daha tehlikeli olur.

Harbiye Nazırı

Cemal

Bu telgraf 22 Ocakta elimize geçmişti. Hemen telgraf başında, saat 11.30’da şu telgrafı yazdım :

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne 22.1.1920

1 – Verilen notayı olduğu gibi lutfeder misiniz?

2 – Yapılan teklifi yerine getirmekte acele etmeyiniz. Notayı inceledikten sonra görüşlerimizi arz edeceğim.

Mustafa Kemal

Cemal Paşa ‘nın, imzasını gizleyerek verdiği karşılık şuydu :

Çok ivedi Kadıköy, 22.1.1920

Ankara’da 20′ nci Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne :

Notanın kısaltılmış sureti aşağıdadır :

1 – Özel olarak seçilmiş subayların Kuva-yı Milliye kurmaylıklarına göderilmeleri,

2 – 14′ uncü Kolordu’dan bir kısım erleri ayırıp terhis etmek suretiyle Kuva-yı Milliye’ye asker gönderilmesi,

3 – Top kaması ve diğer malzemenin kaçırılması,

4 – Zonguldak’tan İstanbul’a gelen taburun geri gönderilmesini geciktirmek,

5 – Afyonkarahisar’dan Alaşehir’e alay nakletmek,

6 – Bursa’dan Bandırma’ya bir alay nakletmek,

7 – Bu işlerde, Harbiye Nazırı ile Genelkurmay Başkanı’nın şahsen rolleri olduğu anlaşılmıştır. Kırk sekiz saat içinde bu iki şahsın görevlerinden uzaklaştırılması.

Dikkat buyurulursa, Aydın cephesi meselesi bu notada söz konusu bile değildir. Bu notaya cevap olarak : “bir, iki, üçüncü maddeleri yalandır. Dördüncü maddenin konusu benim zamanımda değildir. Ben, müracaatları üzerine geri gönderdim. Beşinci madde ile ilgili konuda, türrıen komutanını değiştirdim. Altıncı maddedeki Ahmet Anzavur konusu da güvenlikle ilgilidir. Bu konuda yazışmalarımız vardır. Şimdi de dosyalar incelenirse anlaşılır” denildi. Kabul etmediler. Bunun üzerine üç şık üzerinde duruldu : Notaya birinci cevaptan sonra cevap vermemek ve hükümlerine kulak asmamak, kabinenin toptan görevden çekilmesi, benim görevden çekilmem. Birinci şık uygulanacak olursa, burada bir rezalet çıkmasından korkulurdu. İkinci şıkkın kabulü durumunda, zaten istediklerinin olacağı ve Ferit Paşa’nın kabinenin başına geleceği düşünüldü, Bu bakımdan benim görevden çekilmem ve Nezaret’in vekaletle idare edilmesi tercih edildi. Her halde, kararınızın önce bana bildirilmesini rica eder, sizlere üstün saygılarımı sunarım efendim (Ferik Cemal),

Başyaver Salih

Cemal Paşa, bu notada, Aydın cephesinin söz konusu edilmediğini diğini işaret etmekle bilmem ne demek istiyor? Şüphe yok ki, söz konusu olan Aydın cephesidir, ona yardımdır ve Kuva-yı Milliye’dir. Yalnız, Cemal Paşa dolaylı yoldan bütün bunlara Heyet-i Temsiliye’nin sebep olduğunu anlatmak sevdasındadır.

Cemal Paşa’ya, bu telgrafına karşılık olarak verdiğim cevapta, şu emri verdim :

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne 22.1.1920

Görevden çekilmek suretiyle İngilizlerin isteğine uymanız, öyle tehlikeli bir durum yaratır ki, sizin görevden çekilmemekle ortaya çıkacağını düşündüğünüz tehlikeden daha ağırdır. Bundan başka, Heyet-i Temsiliye’nin bir temsilcisi durumunda olan zatıdevletlerinin, haberi olmaksızm ve onun görüşüne uymayarak çekilmeniz kabul edilemez. İngilizlerin, sizi zorla görevden ayırmaları ihtimali bile bizce hesaba katılmış ve hemen tedbirleri alınmıştır. Bu duruma göre önce notayı olduğu gibi bildiriniz sonra durum hakkında bligi vererek kararımızı beklemeniz ve sarsılmaz bir dayanıklılıkla göreviniz başında kalmanız kesin isteğiınizdir.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Ali Rıza Paşa ‘ya da şu telgrafı yazdım :

Ankara, 22.1.1920

Sadrazam Hazretleri’nin Yüksek Katına

İngilizlerin, Harbiye Nazırı’nın ve Genelkurmay Başkanı’nın değiştirilmesini istemeleri, devletin siyasi bağımsızlığına kesin bir tecavüzdür. Bu tecavüz, bir süreden beri vatanımızın böluşulmesi ve siyasi varlığımızın yok edilmesi yolunda, dünya kamuoyunda süregelen tartışmalann kesin bir karara bağlanmış olması sonucu mudur? Yoksa, siyasi varlığımızı yok etme yolunda yapılacak teşebbüslerin ne sonuç vereceğini anlamak için yapılmış bir deneme midir? Yoksa, İtilaf Devletleri’nin alıştıkları gibi, birbirinin olurunu ve kararını alma gereğini duymaksızın, tek başına nüfuz kullanma yolunda bir davranış mıdır? Bunlan ayırt edebilecek bilgilere sahip değiliz ve sahip olamayız. Yine, Yunanlıların Salihli cephesinde başlayan taarruzlannın, bu teşebbüslerle ilişki derecesini de kestiremeyiz. Ancak, siyasi bağımsızlığımıza karşı yapılan bu açık tecavüze devletçe ses çıkarmaz, milletçe susarsak, siyasi varlığımız aleyhindeki en kötü karar ve uygulamalara kendimizin yol açmış olacağına hiç şüphemiz yoktur. Bu bakımdan, İngilizlerin İstanbul’da yapabilecekleri saldınlar ne şekil ve dereceye varacak olursa olsun, içeride ve ‘dışarıda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dayandığı bilinen hükümetin, bu teklifi şİddetle reddetmesini, Nazır ile Genel Kurmay Başkanı’nı mutlaka yerlerinde bırakılmasını kesinlikle istiyoruz. Bunun dışında gösterilecek bir uysallık, yalnız milletin bağımsızlığına ve varlığına ters düşmez, aynı zamanda, hükümeti millete karşı vermiş olduğu sözden dönmüş ve bağımsızlık uğrundaki milli mücadelemizi geciktirmiş ve guçleştirmiş bir duruma da sokar. Bu bakımdan Hükümet kabul etmiş olsa bile, biz Hükümet’in Heyetimize karşı üstlenmiş olduğu görevi yerine getirmemekle, milletten almış olduğu gücü tamamen kaybetmiş olduğunu ve bağımsızlığımızı tehlikeye düşüren tavır ve hareketlerinden dolayı Hükümet’i sorumlu saydığımızı ilan etmek zorunda kalırız. Hükümetin direnmesi karşısında, İngilizler, Harbiye Nazırı’nı zorla görevden uzaklaştınna ve bütün hükumeti düşürme yoluna bile başvursalar, bu durum, gerek dışarıya gerek içeriye karşı, onların emriyle Nazır’ı feda etmekten daha elverişlidir. Durumun gelişme sathaları üzerine bir iki saate kadar siz Sadrazam Hazretleri’nin cevap vermelerini istirham ederiz. İstanbul ile haberleşme İngilizler tarafından engellenirse, milli bağımsızlık uğruna milli ve dini cihat ilan etme yolunda ilerleyeceğiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk

Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

O gün Ce m a1 Paşa ‘ya da şu telgrafı yazdım :

Kişiye özel, çok ivedi 22.1.1920

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

İngilizlerin emri üzerine Harbiye Nezareti görevinden ayrıldıkları anlaşılıyor. Devlet ve milletmizin bağımsızlığını tehlikeye düşüren bu çekilme durumunu, ne olursa olsun, kabul etmemek sizin ve bizim görevimiz gereğidir. Biz görevimizi sonuna kadar yerine getirmek için her türlü tedbiri alıyoruz. Sizi de, makamınıza oturup nazırlığınızı yürütmek suretiyle görevinizi yerine getirmeye davet ediyoruz. Eğer şahsl bir sebep veya başka bir düşünceyle kalmak istemiyorsanız, İngilizlerin notası üzerine değil, hür bir milletin nazırına yaraşır şekilde ayrılırsanız Konuyu, şahsi bir görüş açısından değil, bu müdahale, vatanımız için hatıra gelebilecek ağır felaketlerin başlangıcı olabilir, görüşünden hareket ederek değerlendirmenizi rica ederiz. Nezaret’ten bu şekilde çekilmeniz, İngilizlerin müdahalesini ve milli bağımsızlığın tehlikeye düşnıesini kolaylaştıracaktır. Eğer görev başına gelmemekte ısrar ederseniz, İngilizlerin milletin bağımsızlığına tecavüz ettiklerini ilan ederken, Harbiye Nazırı’nın da vatani görevini yerine getirınemek. ten sorumlu olduğunu ağır bir dille eklemek zorundayız. Notada yazılanları bir gün sonra bildirmeniz ve şimdi de Heyet’imizle ilişki kuramayacak şekilde uzaklaşmanız, durumu ağırlaştırmaktadır. Cevap vermenizi diler ve rica ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Sadrazam ile telgraf başında şu yazışmalar yapıldı :

Babıali, 22.1.1920

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Heyet-i Temsiliyesi’ne

Harbiye Nazırı C e m a l P a ş a’nın kabineden çekilmesi ve Genelkurmay Başkanı C e v a t P a ş a’nın değiştirilmesi, yalnız İngilizler tarafından istenmiş değildir. İngiliz, İtalyan ve Fransız temsilcileri, Babıali’ye ortak bir ültimatom vererek ve gerekçe göstererek, kırk sekiz saat içinde bu talebin yerine getirilmesini istemişlerdir. Bu ağır teklif karşısında, kabinece durumu enine boyuna tartışan uzun görüşmelerden sonra, toptan çekilmeye karar verildi. Meclis-i Meb’usan toplanmış olsaydı, kabinece başka türlü hareket edilmek mümkündü. Tekliflerini geri aldırmak üzere, üç devlet tezrısilcisi nezdinde, ileri sürdükleri gerekçeler çürütülerek gerekli teşebbüslerde bulunuldu. Temsilciler isteklerinde direndiler. Kabinenin istifası kesinleşınişken, C e m a l P a ş a, Meclis-i Meb’usan’ın daha görüşmelere başlayamadığı bir zamanda, kabinenin çekilmesinin vatanın yüksek çıkarlarına akırı düşeceğini belirterek ve böyle bunalımlı bir zamanda kabinenin istifasının, İstanbul’u Anadolu’dan ayırmaya kadar varan tehlikeli sonuçlar doğuracağını ileri sürerek, kendisinin istifası ile işin çözüme bağlanmasını tercih etmiştir. Konunun gelişme safhaları bundan ibarettir, Meclis-i Meb’usan’ın en geç bir iki güne kadar çoğunluğu sağlayarak toplanması kesinleşmiş olduğundan, hükümet bütün sorunları Meclis’in gözleri önüne serecektir, Tarafınızdan bu konuda hiçbir girişimde bulunulmaması gerekir. Çünkü, söz sahibi Meclis-i Meb’usan’dır. Nazırlar durumun ağırlığını kavradıklarından ve yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarından, en az zararlı olanı seçmişlerdir. Müdahalelere son verileceği, Cumartesi sabahına kadar bildirilmediği takdirde, kabinenin iktidardan çekileceği ve bundan doğacak olayların sorumluluğunun kendisine ait olazmayacağı bildirilir. (Sadrazam)
Efendiler, Sadrazam Paşa kendilerine hakaret edene değil de bize dehşetli bir ültimatom veriyor.

Sadrazam Paşa Hazretleri’ne Kongre, 22.1.1920

Yüksek şahsiyetlerinin telgrafları üzerine, Heyet-i Temsiliye’ce bir karar alınmak için, öncelikle üıltimatom suretinin olduğu gibi bilinmesine kesin bir ihtiyaç vardır. Bunun lutfen bildirilmesini arz ve rica ederim.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Erenköy, 22/23.l.1920

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti

Heyet-i Temsiliyesi’ne

C : Görüşüldükten sonra bildirilecektir.

Sadrazam Ali Rıza

Burada söylemeliyim ki, hükümet bu nota suretini bize olduğu gibi vermek istememiş ve vermemiştir.

Sadrazama verdiğim cevap şudur :

Sadrazam HazretIeri’nin Yüksek Katına 22.1.1920

Ültimatom suretini gördükten sonra kesin kararı sınacağız. Ancak, durum değerlendirilirken dayanılan ilkelerde, hükümetle aramızda görüş ayrılığı vardır. Önce onu ortadan kaldırmak isteriz. Hükümet bizim arz ettiğimiz hususları kendi işlerine müdahale olarak kabul etmiş, yani dıştan gelen müdahaleleri bir yana bırakarak, bir iç mes’ele karşısında bulunduğunu sanmıştır. Olayı, yalnızca, yabancıların bir nazırı değiştirebilmesi açısından düşünmek gerekir. Üstelik, burada Harbiye Nazırı’nın şahsı da söz konusu değildir. Aynı durumda başka bir nazır veya herhangi bir şahıs bulunnıuş olsaydı, olay yine bu şekilde yorumlanacaktı. Öte yandan, nazırın değiştirilmesini emreden kuvvetin, Meclis-i Meb’usan’ın toplanmasına ve hükümetin yapacağı açıklamadan sonra Meclis’in bir karar almasına müsaade edip etmeyeceği de şu anda belli değildir. Meclis-i Meb’usan söz sahibi olmadan önce, oldubittiler birbirini kovalar ve dış olayların niteliğine uygun tedbirlerin alınması gecikirse, bundan doğacak sorumluluğun da heyetimize ait olmayacağı kabul buyurulur. Meclis-i Meb’usan gerçekten toplanır ve çalışmaya başlarsa, hükümete hiçbir şey için başvuramayacağımız tabiidir. Notayı yalnız İngilizlerin değil, İtilaf Devletleri’nin birlikte vermiş olmaları, bu konunun önemini kavramak için ayn bir sebeptir.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

C e m a l P a ş a, son telgrafımıza, 23/24 Ocakta verdiği karşılıkta, çekilmesinin zaruri olduğundan ve Milli Meclis’in nasıl bir davranış içinde olacağını beklemek gereğinden söz ediyordu (Belge : 221 ).

Efendiler, aynı gün öğle vakti, Ankara, Erzurum, Sıvas, Diyarbakır, Bandırma, Balıkesir, Konya, Edirne, İstanbul ve Bursa’da bulunan komutanlara durum ve göri.işümüz bildirilerek dikkatleri çekildi ve düşünceleri soruldu (Belge : 222).

İstanbul’daki 10’uncu Kafkas Tümeni Komutanı Kemalettin Sami Bey’e de (Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’dır), ayrıca şu emri verdim :

10′ uncu Kafkas Tümeni Komutanlığı’na 22.l.l920

Hemen R a u f B e y’i bularak durumu birlikte ve güvenlik tedbiri alarak takip etmenizi rica ederiz. İngilizlerin isteğini yerine getinnek kesinlikle doğru olmaz. Buraca o bakımdan acil tedbirler alındı. İstanbul’daki telgraf haberleşlerini güven altına almanız gerekir (Belge : 223).
Efendiler, Rauf Bey, Bekir Sami, Cami Bey ve bütün tün milletvekillerine de Kafkas Tümeni Komutanı K e m a l, Müstahkem kem Mevki Komutanı Ş e v k e t ve Harbiye Nezareti Başyaveri S a l i h B e y ‘ler vasıtalarıyla ve şifreli telgrafla şu tebliğde bulundum :

22.1.1920

İngilizler, Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın görevden çekilmesini istemişlerdir. Bu teşebbüs, devletin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelmiş kesin bir harekettir. O halde, bu teşebbüse karşı milletin göstereceği tepki ve girişeceği hareketler, bağımsızlığın korunması için yapılacak kutsal bir mücadele niteliğindedir. Bu mücadelenin ilk basamağında görev, milletin vekillerinindir. Milletvekilleri, kabine üyelerinin durumlarına müdahale ve etkide bulunmak suretiyle, devletin siyasi bağımsızlığı aleyhine, İngilizlerin girişmiş oldukları tecavüzleri, içeriye ve dışanya karşı kesinlikle ve hemen reddetmek zorundadırlar. Bunun nasıl yapılacağını kararlaştırarak buraya bildiriniz. Fakat, uygulamada şu noktaların mutlaka yerine getirilmesi gerekir :

Önce, Meclis’in dağıtılması ile ilgili olarak, Meclis’te ansızın bir iradenin okunması ihtimali ile karşı karşıya kalınmamalıdır. Eğer bu ihtimalin gerçekleşmesi kesin olarak önlenemezse, milletvekillerinin çalışmalarını özel toplantılar halinde devam ettirmeleri de yeterlidir. İkincisi, devletin siyasi bağımsızlığı aleyhine kesin bir müdahalede bulunulduğunu, Barış Konferansı’na, Avrupa milletlerine, İslam dünyasına ve memleketin her bir yanına ilan etmek gerekir. İngilizlerin tecavüzü geri alınmadığı takdirde, Meclis’in görevi, Anadolu’ya geçmek ve milletin idaresini üzerine almaktır. Bu hareket, bütün milletin gücünü kendi varlığında toplamış olan Kuva-yı Milliye tarafından her bakımdan desteklenecek tir. Gerekli tedbirler şimdiden alınmıştır.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Bu tebliğin sureti olduğu gibi bütün komutanlara bildirildi.

Efendiler, Ayrıca Rauf Bey’e de 23 Ocak 1920’de, 10’uncu Kafkas Tümeni Komutanı vasıtasıyla yazdığım şifrede, “Harbiye Nazırı’nın görevden çekilmesi bir oldubitti olmakla birlikte, işin önemi devam etmektedir” dedim. İtilaf Devletleri’nin temsilcileri, hükümeti istedikleri gibi kurma yolunu tutmuş oluyorlardı. Yarın, Meclis’in güvenoyu vereceği bir hükümete karşı da aynı şekilde davranmalarına böyle bir örnekle yol açılmış bulunuyordu. Hükümetin, millete ve basına bilgi vermeksizin ve toptan çekilme yoluna gitmeksizin buna boyun eğmesi, milletin bağımsızlığını tehlikeye düşürüyordu. Olayı kapatmamak, hükümeti Meclis-i Meb’usan’da milletin bağımsızlığını koruyamadığı gerekçesi ile açıkça düşürmek gerekirdi. İşte, bütün bunları Rauf Bey’e yazdım (Belge : 224).

Aynı tarihte,10’uncu Kafkas Tümeni Komutanı ile Rauf Bey’e şu ortak talimatı vermiştim :

Hükümetin, İtilaf Devletleri temsilcilerinin tekliflerini kabul etmemekte direnerek; Barış Konferansı’nı, İtilaf Devletleri’nin Kuva-yı Milliye’den dolayı Türk hükümetini düşürmeye karar verdiğini, bütün dünyaya karşı ilana mecbur etmesi gerekir. Kabinenin önceki kabinelerde olduğu gibi milli bağımsızlıktan sezsizce fedakarlık etmesi, kendi yetkisi bakımından güçsüzlüğünü, anlayış ve kavrayış bakımından da asla güven verici olmadığını bir daha açıkca göstermiştir. Bu kadar çetin sorunları, karakter ve düşünce yapısı bakımından bu derece güçsüz olan kimselerle çözüme götürmeye çalışmak artık mümkün değildir. Bu bakımdan, kabinenin, son durum dolayısıyla düşürülmesi gerekir. Bütün milletin güvenine layık bir kabinenin iktidara gelmesi yolunda çalışınız (Belge 225) .

Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanması kararı

Efendiler, yabancıların İstanbul’da saldırılarını artırarak nazır veya milletvekillerinden bazılarını tutuklamaları ihtimaline karşı, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmalarına karar verdim.

Bu kararımı ve buna göre tedbirler alınması gereğini, 22 Ocak 1920 tarihinde, Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum’daki kolordu komutanlarına kişiye özel olarak şifre ile emrettim (Belge: 226).

Efendiler, milletvekillerine yazdığım telgrafa, Vasıf, Rauf, Bekir Sami Beyler’in ortak imzasıyla cevap geldi. Bu cevapta: Meclis resmi olarak çalışmalara başlayınca, söz konusu mesele dolayısıyla kabine çekilecektir.

O zamana kadar durumun emniyeti bakımından kabinenin işbaşında kalması gerekir. Siz, bir teşebbüste bulunmayınız ve müdahale etmeyiniz. Emirlerinizi bize bildiriniz. Görüşlerinizin her makam önünde gereği gibi savunulacağına güveniniz denilmekteydi (Belge: 227).

Ben, ne Hükümet’e ne de Meclis’e bir şey yazmamaya karar vermiş ve işi artık sayın milletvekili arkadaşlarımıza bırakmıştım (Belge: 228).

Efendiler, İstanbul’daki şahısların hareketlerini hangi tavsiyelere göre ayarladıklarını belirtebilmek için şu kısa bilgiyi arz edeyim:

Filan siyasi temsilci, çok namuslu ve doğru sözlü ve Türk dostuymuş. Bu zat, çok içten ve dokunaklı bir dille demiş ki, eğer Harbiye Nazırı ile Cevat Paşa çekilmeseydiler. Harbiye Nezareti işgal edilecektir Kuva-yı Milliye’nin gösterdiği suskunluk ve kararlı tutum, bazılarını çıldırtıyor.

Fakat acele etmeyin, ezilirsiniz. Bana güvenin. Hakaret varsa yapanlar utansın. Belki daha başka delilikler olacaktır. Fakat siz, sakın delilik etmeyin.

İstanbul’daki şahıslar, biz bu sözlerin samimiyetle söylendiğinden şüphe etmiyoruz diyorlardı (Belge: 229).

Meclis-i Meb’usan Başkanı seçilmem sakıncalı görülüyor

Efendiler, milletvekilleri, İstanbul’da toplandıktan bir hafta sonra, Başkanlık Divanı ve dolayısıyla Meclis Başkanlığı seçimi ile ilgili görüşmelere başlamışlar.

Bir yerde işaret etmiştim ki, ben Meclis Başkanı seçilmeyi, bazı yararlarından dolayı lüzumlu bir tedbir saymış ve gereken kimselere bu konudaki düşüncelerimi de bildirmiştim. İşte arz ettiğim gibi, bu konu üzerinde görüşülmeye başlandığı günlerde, 28 Ocak 1920 ve 1 Şubat 1920 tarihlerinde, Rauf Bey tarafından gönderilen yazılarda birtakım görüşlerden sonra, biz pek büyük bir sakınca doğuracak olan bu konuyu ileri sürmekten vazgeçiyoruz denmekte (Belge: 230) ve …özel gizli bir toplantıda yeniden söz konusu edildi.

Şeref Bey seçilmenizin yararlarını anlattı… Seçim sırasında oyların dağılacağı yeniden kesin olarak hissedildiğinden, sizin, milletin başında, Milli Meclis’in koruyucusu olarak kalmayı zaten tercih buyurduğunuz tarafımızdan söylendi.

Yüksek şahsiyetiniz hakkında alkışlarla içten gösterilerin yapıldığı görüldü. Genel toplantıda, Reşat Hikmet Bey Meclis Başkanı, Hüseyin Kazım Bey birinci ve Hoca Abdülaziz Mecdi Efendi ikinci başkan vekili seçildiler haberi verilmekteydi.

Efendiler, benim başkanlığımı ortaya atan demek ki, yalnız Şeref Bey oluyor. Gizli olarak yapıldığı bildirilen toplantıda, öteki şahıslar tarafından benim başkanlığa seçilmemin ne maksatla söz konusu edildiği, üstü kapalı olarak bile söylenmiyor. Önce, ciddi gerekçelere dayanarak benim başkanlığımı ileri sürmeliydiler. Ondan sonra da oyların dağılıp dağılmayacağını incelemeliydiler. Yalnız, Şeref Bey’in konuşması üzerine oyların hangi tarafa kayacağı konusunda bir karara varmakta isabet olmayabilirdi.

Efendiler, Rauf Bey’in başkanlık konusundaki açıklamasına verdiğim cevapta demiştim ki: İleri sürülen sakıncalar, daha önce etraflıca düşünülen şeylerdir. Benim başkanlığımı gerektiren sebepler bellidir.

Bunlar, Kuva-yı Milliye’nin millet tarafından kabul edildiğini göstermek, Meclis dağıtıldığı takdirde başkanlıkla ilgili görevleri güven içinde yapabilmek, milli varlığımızla bağdaştırılamaz bir barış teklifi karşısında milletçe bir ayaklanma, Meclis’in başkanı sıfatıyla, milletin maddi ve manevi güçlerini savunma durumuna geçirme düşünceleridir. Sözlerinizden, savunma ile ilgili olan bu durumların, bugün İstanbul çevresince önemli sayılmadığı anlaşılıyor.

Eğer, görüşlerdeki isabetsizlikten dolayı, vatan ve milletin savunulmasında bugün için ve yarın aksaklıklar ortaya çıkarsa, sorumluluk bu yanlışlığı yapanlara düşer. Bunların benim şahsi isteklerimle ilgili olmadığını temine gerek yoktur.

Efendiler, Harbiye Nazırı’nın ve Genelkurmay Başkanı’nın zorla düşürüldüğünü biliyoruz.

Meclis Başkanlığı’na seçilen merhum Reşat Hikmet Bey ‘in, bir uydurma sebeple yabancılar tarafından tutuklandığını haber almıştık. İstanbul’da bulunan Heyet-i Temsiliye üyelerinin tutuklanmalarının düşünüldüğü, Rauf Bey’in 28 Ocak 1920 tarihli yazısında bildiriliyordu. Bu durumlardan, Kuva-yı Milliye aleyhtarlığının, Meclis’in dağıtılma ihtimalinin ve dolayısıyla milletçe savunmaya geçme zamanının daha da yaklaştığı meydanda idi. Fakat bu gerçeği sezebilen azdı.

Efendiler, Reşat Hikmet Bey’in kurtarılması için de Ankara’dan çalışmak gerekiyordu (Belge: 231).

Rauf Bey’in, Meclis’in durumunu anlatan 27 Ocak 1920 tarihli şifreli telgrafında endişe verici bazı cümleler vardı. Söz gelişi, kabine başlangıçta çekilmeyi düşünmüş, fakat çekilmemiştir.

Meclis’in bugünkü durumu, bu işi çözüme bağlamaya elverişli değildir, Buradaki milletvekilleri, milletin Maraş bölgesi ile ilgili olarak gönderdiği telgrafları, genel kurulda okumak cesaretini bile gösteremiyorlar. İtilaf Devletleri’nden filanın falanın isteklerine uygun olarak davranmamızı tavsiye ediyorlar. Toplanacak yerimiz yoktur (Belge: 232, 233) gibi.

Rauf Bey’e, 7 Şubat 1920’de gönderdiğimiz bir yazıda, şu düşüncelerimizi bildirdik: Milletvekilleri, İstanbul’daki iç ve dış etkilere kapılarak, barışa yönelme gayesini ihmal edip, kölelik, mevki kapma hırsı, kıskançlık, kuruntu v.b. sebeplerle anlaşmazlığa düşmüşlerdir.

Arkadaşlarımız, çok sayıda milletvekilini içine alan bir çoğunluk sağlayabilmek için, kendi düşünce ve inançlarından sürekli olarak fedakarlık yapmışlar ve uysal olmak sevdasıyla, hükümet ve bilinen çevreler üzerindeki etkilerini büsbütün kaybetmişlerdir.

Uyumsuzluk yaratmamak kaygısıyla bu davranışa devam edilecek olursa, milli davaya aykırı emellere ve türlü türlü ihtiraslara alet olunmaktan, milli meseleler aleyhinde kararlar alınmasına engel olunamamaktan korkulur.

Bu duruma karşı alınacak tedbir şudur: Azınlıkta olsalar bile, ilkelerimize her bakımdan bağlı arkadaşlardan kurulu bir grupla yetinmek… Bunun sakıncası uysallıktan azdır. Hükümeti mutlaka düşürmek ve kesin mücadele durumuna geçmek gerekir (Belge: 234).

Hükümeti mutlaka düşürmek ve kesin mücadele durumuna geçmek gereği

Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi çekilmemiş, Meclis de bir problem çıkarmaktan sakınarak, onu düşürmek yoluna gidememiş ve bazı üyeleri değiştirilmiş olan Ali Rıza Paşa Kabinesi’ne güven oyu vermiştir.

Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin Meclis huzurunda okuduğu hükümet programını bilmem hatırlar mısınız? Bu programda:

Sadrazam Paşa, yaptığı en önemli görevi sözlerine başlangıç olarak alıyor; İstanbul Hükümeti ile Anadolu arasında haberleşmenin kesilmesine kadar varan anlaşmazlığın giderilmesini başardığını, bundan böyle milli iradenin yüce Meclis’te tecelli edeceğini, artık meşrutiyet ilkelerine tam olarak uyulabilmesi için bir engel tasavvur etmediğini söylüyordu.

Efendiler, bu sözlerle, Heyet-i Temsiliye’nin milli irade adına hareket etmesine ve meşrutiyet ilkelerine uygun hareketlere engel olmasına artık yer olmadığı gibi bir anlam sezdirilmek isteniyor. Daha dün Milli Meclis’in, İstanbul’da toplandığı bir sırada, milli iradeye de milletlerarası kurallara da aykırı olarak, bizzat kendilerinin ve kendileriyle birlikte Meclis’in ve milletin ne kadar ağır bir saldırıya uğradığını açıklama gereğini duymayan sadrazam, hala Heyet-i Temsiliye’yi jurnal etmekle durumunu kurtarmaya çalışıyor ve bizim sayın milletvekili arkadaşlarımız da, bu sözleri büyük bir sessizlikle dinleyebiliyorlar.

Hükümet, siyasi zümrelere karşı tarafsızlıktan ayrılmadığını ve ayrılmayacağını bir kere daha belirttikten sonra, bugüne kadar elde ettiği başarıların derecesinin takdirini Meclis’e bırakıyor.

Sadrazam, devlet idaresinin düzeltilmeye muhtaç olduğunu söyleyerek, Osmanlı Devleti’nin, her yabancı devlet baskısı karşısında kaldıkça başvurduğu eski politikasını yeniden canlandırarak, dünyaya yeni düzeltmeler yapılacağı sözünü veriyor: Yabancıların imtiyazlarını genişleteceğiz.

Azınlıkların haklarını korumak için nisbi temsil yönetimini uygulayacağız. Adalet, maliye, bayındırlık ve güvenlik işlerinde ve hatta sivil yönetimde yabancılara yeteri kadar kontrol yetkisi vereceğiz diyerek düşündükleri düzeltmelerin esaslarını sayıyor.

Sadrazam Paşa, dışişlerinden bahsederken de Ateşkes Anlaşması hükümlerinden ayrılmamak, hükümetçe gerekli görülmektedir taahhüdünde bulunurken, İzmir’in işgalinden dolayı meydana gelen kaynaşma ve karışıklığa son verecek olan, ancak barıştır demekle yetiniyor; kararlılık ve ileri görüşlülüğün güçlükleri yeneceğine tam bir inancı bulunduğunu söyleyerek, programını bitiriyor (Belge: 235).

Ali Rıza Paşa ve kabinesinin içyüzü

Efendiler, Meclis-i Meb’usanca kabul edilen bu programı tahlil ve yorumdan geçirerek burada vakit kaybetmeyi gereksiz sayarım.

Yalnız Efendiler, Sadrazam Ali Rıza Paşa’nın ve kabinesinin içyüzünü ve utanmazlığını gösteren bir belgeyi aynen bilginize sunmama müsaadenizi rica edeceğim:

Çok ivedi İstanbul, 14.2.1920

Valiliklere ve Müstakil Sancaklara

Son olarak Meclis-i Meb’usan’da okunan ve büyük bir çoklukla kabul edilerek hükümete güvenoyu verilmesini sağlayan programın önemli noktalarından birinde belirtildiği üzere, her türlü milli davaların tek tecelli yeri olan Meclis Genel Kurulu, Allah’a şükür artık toplanıp çalışmaya başladığına göre, meşrutiyet ilkelerinin her türlü engel ve etkilerden uzak olarak yürürlük kazanması gereken memleketimizde, bu Meclis’ten başka yerde, milli irade adına konuşmaya ve istekler ileri sürmeye artık sebep ve imkan kalmadığından, hükümet işlerine müdahale şeklindeki her türlü faaliyet ve hareketlerin cezalandırılacağı duyurulur.

Sadrazam

Ali Rıza

Efendiler, böyle bir genelgeye ne gerek vardı? Heyet-i Temsiliye’yi millet gözünde küçük düşürmekte, onun cezalandırılabileceğinden bahsetmekte ne yarar vardı? Eğer Heyet-i Temsiliye zaman zaman hükümetin dikkatini çekmeyi gerekli görüyor idiyse, bu hareketinin ne kadar temiz ve yüksek düşüncelere dayandığından ve ne derece vatanla ilgili zaruretler yüzünden yapıldığından hala şüphe edilebilir miydi? Heyet-i Temsiliye’yi, dolayısıyla milletin birlik ve dayanışmasını yok etmeyi asıl hedef olarak kabul eden hükümet, Aydın, Adana, Maraş, Urfa Antep cephelerinde sürüp gitmekte olan çarpışmalardan ise, asla duygulanmış görünmüyordu. Yabancı devletlerin, doğrudan doğruya kendi kabinelerine yapmış olduğu baskıdan üzüntü duymuyordu. Şunu da açık olarak belirtmeliyim ki, her türlü milli davanın belirdiği tek yer olmak gereken Milli Meclis’in, Sadrazam Paşa’nın Tanrı’ya şükrederek söylediği gibi, çalışmalara başladığı da ne yazık ki daha görülmüyordu.

Efendiler, Sadrazam’ın bu genelgesi üzerine biz de şu genelge ile milletin dikkatini çekmeyi gerekli bulduk.

Tel 17.2.1920

Genelge

Milli iradenin kanuni olarak varlığını gösterdiği yer olan Meclis-i Meb’usan’ı açarak milli hakimiyeti ispatlayabilen Cemiyetimizin, en önemli ve başlıca görevlerinden biri de, milli davaya uygun ilkeler çerçevesinde bir barış yapılıncaya kadar, milli birliği korumaktır.

Cemiyetimizin, her güçlüğe göğüs gererek, vatanı ve milli varlığı koruma yolundaki kurtarıcı çalışmalarına, milli gaye gerçekleştirilinceye kadar, daha büyük bir azim ve iman ile devamı şarttır.

Bu bakımdan, milletin yaşama ve varlığını devam ettirme temeline dayanan milli teşkilatın, vatanın her köşesinde, geniş çapta ve yaygın bir biçimde kökleşmesine, eskisi gibi devam edilmesini bütün merkez ve idare heyetlerinden bir kere daha önemle rica ederiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk

Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi adına

Mustafa Kemal

Aldatıcı söz vermeler, ağır İftiralar

Efendiler, İstanbul’dan gönderilen 19 Şubat 1920 tarihli yazıda, İngiliz Dışişleri Bakanlığı’ndan İstanbul’daki siyasi temsilciliğine gelen ve siyasi temsilcilik tarafından da resmen hükümete yapılan sözlü tebligatta, padişahlık başkentinin Osmanlı Devleti’nde bırakıldığı bildirilmiş; fakat bununla birlikte, Ermeni katliamının durdurulması ve Yunanlılarla bütün İtilaf Devletleri’nin kuvvetlerine karşı olan tutumumuzun değiştirilmesi istenmiş; aksi takdirde, barış şartlarının değiştirilmesinin muhtemel bulunduğu da ayrıca ifade edilmiştir denilmekte ve bazı hususlar, özellikle şikayete yol açacak en küçük olaylara bile meydan bırakılmaması tavsiye edilmekteydi.

Efendiler, bu sözlü vaadin arkasındaki anlam ve maksat ne olabilirdi? Yunanlıların, Fransızların ve daha başkalarının işgali altında bulunan vatan topraklarından başka, İstanbul’un da alınması kararlaştırılmıştı.

Ancak, ileri sürülen şarta uyulursa, İstanbul’u almaktan vazgeçeriz mi, denilmek isteniyordu? Yoksa, Yunanlıların, Fransızların, İtalyanların işgalleri zaten geçicidir, İtilaf Devletleri, yalnız İstanbul’u alacaktı, fakat teklif ettikleri şarta uyarsak, onu da bırakacaklardır, anlamı mı çıkarılıyordu?

Veyahut da Efendiler, İtilaf Devletleri Kuva-yı Milliye’nin işgal bölgelerinde, işgal kuvvetlerine karşı kurduğu cepheleri bozdurmaya ve açtığı savaşları, giriştiği hareketleri durdurmaya, İstanbul Hükümeti’nin gücünün yetmeyeceğini çok iyi anladıklarından, Yunanlılar da dahil olmak üzere, İtilaf Devletlerine karşı yapılan saldırının önlenememiş ve aslı olmayan Ermeni katliamına son verilmemiş olduğu bahanesiyle İstanbul’u da mı işgal etmek niyetindeydiler?

Daha sonraki olaylar, bu son tahminin doğru olduğunu göstermiştir, sanırım. Ne var ki, İstanbul Hükümeti’nin İngiliz temsilciliğinin teklifinden böyle bir anlam çıkarmaya yanaşmamış, aksine ümide kapılmış olduğu görülüyordu.

Efendiler, yapılmış olan teklifin ne derece yersiz olduğu hususunda bir fikir verebilmek için, biz de o günlerle ilgili bazı durumları hatırlayalım. Şüphe edilmemek gerekirdi ki, Ermeni katliamı konusundaki sözler, gerçeğe uygun değildi.

Aksine, güney bölgelerinde, yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cür’et alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmakta idiler.

İntikam düşüncesiyle her tarafta insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekte idiler. Maraş’taki feci olay bu yüzden çıkmıştı. Yabancı kuvvetleri ile birleşen Ermeniler, top ve makineli tüfeklerle Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yerle bir etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi.

Tarihte bir benzeri görülmemiş olan bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnız namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı. Yirmi gün süren Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu olay hakkında İstanbul’daki temsilcilerine çektikleri telgraf, bu faciayı yaratanları, yalanlanamayacak bir şekilde ortaya koymakta idi.

Adana ili içindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar silahlandırılmış olan Ermenilerin süngülerinin baskısı altında her dakika öldürülmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyorlardı.

Canlarının ve bağımsızlıklarının korunmasından başka bir şey istemeyen Müslümanlara karşı uygulanan bu zulüm ve yok etme politikası, medeni insanlığın dikkatini çekecek ve onları insafa getirecek nitelikte iken, aksinin yapıldığını iddia ederek ondan vazgeçilmesini isteme gibi bir teklif nasıl ciddi olarak kabul edilebilirdi?

İzmir ve Aydın dolaylarında durum buna benzer ve belki daha da acıklı değil miydi? Yunanlılar, her gün kuvvet ve vasıtalarını artırıyor ve taarruz hazırlıklarını tamamlıyorlardı.

Bir yandan da oraya buraya saldırmaktan geri durmuyorlardı.

O günlerde İzmir’e yeniden bir piyade alayı ile tam teçhizatlı bir süvari alayı ve yirmi dört adet yük otomobiliyle çok sayıda nakliye arabası, altı tane top ve birçok savaş malzemesi çıkarıldığı, cephelere bol miktarda cephane gönderilmekte olduğu anlaşılmıştı. Gerçek şu idi ki, milletimiz, sebepsiz olarak hiçbir yerde hiçbir yabancıya saldırmış değildi.

Bu durum karşısında, Efendiler, vatanımızın işgal edilmiş yerlerinden düşmanların çekildiklerini görmeden veya hiç olmazsa çekileceklerine tam bir güven duymadan, aldatıcı sözlere gereğinden fazla değer vermek akıl karı mıydı?

Memleket kaderinin tek dayanak noktası olarak kalmış bulunan Kuva-yı Milliye’yi dağıtma gayesi güden bu gibi teklif ve teşebbüsleri anlamakta güçlük var mıydı? Geleceğin şüphe ve belirsizliği uğruna, milli davadan hemen vazgeçmek doğru olur muydu? Yalnız İstanbul’un değil, Boğazlar’ın, İzmir’in, Adana bölgesinin, kısacası milli sınırlarımız içindeki bütün vatan topraklarının egemenliğimiz altında kalması milli gayemiz değil miydi?

Bu duruma göre, yalnız İstanbul’un, Osmanlı Devleti’ne bırakılacağı vaadi karşısında, Osmanlı Devleti’nin sadrazamı Ali Rıza Paşa memnun olsa da, Türk milletinin memnun olacağı ve bununla yetinerek susup oturmayı tercih edeceği nasıl düşünülebilirdi? Vahdettin’in sadrazamı, Kuva-yı Milliye’yi dağıtmayı hedef alan bütün bu teşebbüslerin tarihi sorumluluğunu düşünmek istemiyor muydu?

Efendiler, yabancıların teklifine ve onu gerçekleştirmeye kalkışan hükümetin istek ve emrine, milletçe de Kuva-yı Milliyece de boyun eğilmeyeceği şüphesizdi.

Milli bir kalbine kurulmasının imkansızlığı

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 11. Bölüm ( 1919 Sonbaharında karşılaştığımız diğer bazı olaylar … İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez )

1919 Sonbaharında karşılaştığımız diğer bazı olaylar

Efendiler, Yahya Kaptan meselesine 20 Kasım 1919 tarihindeki olaylar dolayısıyla dokunduk. Zaman ve mesafe bakımından birçok atlamalar yaparak bu olayı çeşitli yönleri ile açıklamak ve tamamlamak zorunda kaldık.

Şimdi müsaade buyurursanız, tekrar bıraktığımız tarihe dönerek, olayları izleyelim:

Ankara – Eskişehir demiryolunun işletilmesine İtilaf Devletleri’nce engel olunmuştu. Bu yolun işletilmesi için, İtilaf Devletleri temsilcilerinin, şiddetle protesto edilmesi, 21 Ekim 1919’da Ankara Merkez Heyeti’-ne bildirildi.

Adana teşkilatı kurucularının, Niğde’ye veya Kayseri’ye gelerek ve bizimle temas kurarak çalışmalarına devam etmeleri sağlandı.

Aydın cephesinde durum günden güne tehlikeli ve ciddi bir hal almakta olduğundan, Salih Paşa ile Amasya’da kararlaştırdığımız üzere, Donanma Cemiyeti’nin dört yüz bin lirasının bu cephenin ihtiyaçlarına ayrılmasını Harbiye Nazırı’na yazdık. Bu cephedeki mücahitlere silah, cephane verilmesini ve cephenin makineli tüfek ve topçu birlikleriyle desteklenmesini, Konya’daki 12’inci Kolordu Komutanı’ndan rica ettik.

Efendiler, Fransızlar, Bandırma – Soma demiryolunu denetlemek bahanesiyle, Bandırma’ya bir müfreze çıkarmışlardı. Bunların, güvenlik durumu mükemmel olan Bandırma’ya asker gönderme haklarının olmadığı açıktı. Bu noktaya, 24 Kasım 1919’da 14’üncü Kolordu ve 56’ncı Tümen Komutanları’nın dikkatlerini çektik.

Yabancı subaylar, Aydın cephesinde dolaşarak propaganda yapıyorlar ve durumu anlıyorlardı. Bu gibi subayların cephede birliklerle temas etmelerine kesinlikle izin verilmemesi, resmi müracaatlarını hükümete, yapmaları, eğer Kuva-yı Milliye’ye bir söyleyecekleri olursa, merkez heyetimiz vasıtasıyla bize başvurmaları gerektiğinin kendilerine duyurulması, propaganda yapanları olursa, korumalı olarak bölgeden çıkarılmaları ve kesin bir mecburiyet doğarsa, cephede görülecek İtilaf askerlerine karşı da silah kullanılması cepheye bildirildi.

Efendiler, biz İzmir halkının da doğrudan doğruya seçimlere katılmasını sağlamak istiyorduk. Bunun için, maksadımızı çeşitli yollarla duyuruyorduk. Ne var ki, Yunanlılar tabiatiyle engelliyorlardı.

29 Kasım 1919 tarihinde, bu durumu İtilaf Devletleri temsilcileri ve tarafsız elçilikler katında protesto ettik ve bunu, İzmir Telgraf ve Posta Başmüdürü bulunan Ethem Bey’e yazarak, İzmir halkına da duyurmak istedik.

Efendiler, belki de birçoklarınızın hatırındadır. İşgal yıllarında, Adana’da, Ferda adında, Kuva-yı Milliye aleyhinde yabancı bir gazete yayınlanıyordu. Bu gazete, sırf Anadolu’daki kamuoyunu yanıltmak ve bulandırmak maksadıyla yazılmış sütunlar ve bizim aleyhimizde uydurulmuş saçmalıklarla doluydu. Şüphesiz bu gazetenin Anadolu içine sokulmasına engel olduk.

Fakat, bu gazetenin memlekette okunmasını elbette yararlı bulan, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin Dahiliye Nazırı ve Cemal Paşa’nın, defalarca temize çıkardığı Damat Şerif Paşa, Ferda gazetesi denilen bu zehirli paçavranın serbestçe dağıtılmasına engel olunmaması için emirler vermişti. Bu sebeple, Şerif Paşa’nın arkadaşı Cemal Paşa’nın, 3 Aralık 1919’da dikkatini çekmeyi gerekli bulduk.

Ankara’ya geliş

Efendiler, Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da toplanmasına engel olamamak zarureti üzerine, İstanbul’da toplanacak Meclis’te, vatanın bütünlüğünü, devlet ve milletin bağımsızlığını elde etmekten ibaret olan gayeyi korumak ve savunmak için anlaşmış, kesin kararlı bir grup oluşturmayı tek çare olarak düşündük.

Bunun sağlanması için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 tarihli talimat ve genelgede, milletvekillerinin belirli yerlerde grup grup toplanarak üzerinde görüşecekleri önemli noktalardan biri olmak üzere bu konuya yer vermiştik.

Aynı tarihte, düşündük ki, bu grubu oluşturabilmek için her sancaktan birer milletvekilini Eskişehir’e davet edelim. Eskişehir üzerinden trenle İstanbul’a gidecek milletvekillerini de, davet edeceğimiz milletvekilleri ile birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir’e giderek, yapılacak genel bir toplantıda enine boyuna görüşmelerde bulunalım.

Bu arada, milletvekillerinin İstanbul’daki güvenlikleri ile ilgili tedbirleri de söz konusu etmek istiyorduk. Ancak, bundan sonra vereceğim bilgilerden anlaşılacağı üzere, bu toplantıyı Ankara’da kalarak yapmayı tercih ettik. Sivas’ta bir ay kadar daha kaldıktan sonra, Ankara’ya hareket ettik.

Ankara’ya gelişimizi, 27 Aralık 1919 tarihli şu açık tebliğ ile her yere duyurduk:

Sivas’tan Kayseri yoluyla Ankara’ya hareket eden Heyet-i Temsiliye, bütün yol boyunca ve Ankara’da, büyük milletimizin çok sıcak ve içten gelen vatanseverlik gösterileri arasında, bugün şehre geldi. Milletimizin gösterdiği bu birlik ve kararlılık örneği, memleketimizin geleceğine güven konusundaki inançları sarsılmaz bir şekilde güçlendirici niteliktedir.

Şimdilik, Heyet-i Temsiliye’nin merkezi Ankara’dadır. Saygılarımızı sunarız, efendim.
Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

2 Ocak 1920 tarihinde, Cemiyet Merkez Heyetlerine, Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’ye Mutki’de Hacı Musa Bey’e ayrıca bir tebliğde bulunduk.

Bu tebliğimizin metni ve yazılış biçimi şöyleydi:

… yolculuğumuz sırasındaki gözlem ve incelemelerimiz, bizlere, gerçek koruyucu olan Ulu Tanrı’nın ilahi lutfuyla tecelli eden milli birliğimizin dayanmış olduğu milli teşkilatın, kökleşmiş, millet ve memleketin geleceğini kurtarmak için gerçekten güvenilir bir kuvvet ve kudret haline gelmiş olduğunu, şükürler olsun gösterdi.

Dış durum, bu milli birlik ve kararlılık sayesinde ve Erzurum – Sivas Kongreleri esasları çerçevesinde, vatanın ve milletin çıkarlarına elverişli bir şekle girmiştir.

Kutsal birliğimize, kararlılık ve imanımıza dayanarak, meşru isteklerimizin elde edileceği güne kadar, büyük bir dirençle çalışılması ve bu bildirimizin genelge halinde köylülere varıncaya kadar bütün millete duyurulması rica olunur.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i

Hukuk Cemiyeti Heyet-i

Temsiliye’si adına

Mustafa Kemal

Kazım Karabekir Paşa Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gitmesine taraftar değildi

Efendiler, Heyet-i Temsiliye’nin merkezinin Ankara’ya nakli düşüncesi oldukça eskiydi. Bu düşünce ilk defa söz konusu olduğu sıralarda, Kazım Karabekir Paşa’dan gelmiş olan bir telgrafı burada olduğu gibi aktaracağım:

Şifre Erzurum, 3.10.1919

3’üncü Kolordu Komutanlığı’na

Heyet-i Temsiliye’ye: Kuva-yı Milliye’yi temsil eden yüksek heyetin, değil Ankara’ya, hatta Sivas’ın batısına bile geçmemesi görüşündeyim. Çünkü, Doğu illerinin Kuva-yı Milliyesi demek olan bu heyetin bütün bütün uzaklaşması, dolayısıyla bu illerin teşkilatsız kalmasına yol açacaktır.

Şimdiye kadar pek meşru ve mantıklı olarak yönetilmekte olan Milli Mücadele’nin, öteden beri her zaman her teşebbüsümüzü kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımıza karşı da eskiden olduğu gibi bir yerden yönetilmesi için, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’tan batıya geçmemesi görüşünde bulunduğumu arz ederim.

15′ inci Kolordu Komutanı

Kazım Karabekir

Böyle bir telgrafın asılsız olduğu yargısına varmak istedim. Fakat, ne çare ki, şifre telgraf Erzurum’dan Sivas’taki 3’üncü Kolordu’ya çekilmiştir. Çözülen şifrenin altında Açıldı. Fethi 4/5 Ekim ilgiliye yazı ve imzası olduğu halde 3’üncü Kolordu’dan bize gönderilmiştir.

Efendiler, Kazım Karabekir Paşa, davetimiz üzerine Sivas’a geldikten ve bizimle görüşmelerde bulunduktan sonra, şüphesiz bu telgrafla daha önce bildirdiği düşünce ve görüşünün yerinde olmadığını anlamış olacaktır.

Ancak, bu düşünce ve görüşündeki isabetsizliği anlamak için, mutlaka yüz yüze gelip görüşmeye hiç de ihtiyaç olmayacağı açıkça bellidir. Bu düşünce ve görüşün dayandırılmış olduğu sebeplere şöylece bir göz atmak bile, onların yanlışlığını anlamaya yeter sanırım.

Bir defa, Heyet-i Temsiliye’nin yalnız Doğu illerinin milli gücünü oluşturmadığı veya temsil etmediği ve belki bütün memleketin -Anadolu ve Rumeli’nin- milli güçlerini temsil ettiği çoktan bilinmiş olmak gerekirdi. Kaldı ki, bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı tartışmaları olmuştu.

Bir de, Heyet-i Temsiliye’nin Sivas’tan Ankara’ya taşınması, Doğu illerinde teşkilatsızlık doğuracak bir sebep olamazdı. Heyet-i Temsiliye’nin Doğu illerine Sivas’tan telgrafla verdiği emirleri ve talimatı, aynı şekilde Ankara’dan verebileceğine de şüphe yoktu.

Buna karşılık, Heyet-i Temsiliye’nin Doğu illerinden çok Batı illerine ve İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı sebepler elbette çoktu.

Önce, Batı ve Güney-Batı illerimizden doğrudan doğruya düşman eline geçmiş olanlar vardı. Bu illerimizi işgal eden düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların kuvvetlendirilmesini sağlamak gerekirdi.

Oysa, Doğu illerimizde böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin olarak yakın bir fiili tehlike de doğabileceğe benzemiyordu.

Uzak bir ihtimale göre, diyelim ki, doğudan Ermenilerin doğrudan doğruya bir saldırıya geçecekleri kabul olunsaydı bile, onun karşısında Kuva-yı Milliye ile desteklenmesi kararlaştırılmış olan 15’inci Kolordu, kendilerinin komutası altında hazır bulunuyordu.
Ne var ki, İzmir cephelerinde çeşitli komuta yöntemleri, değişik nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen değişik yapıda türlü zararlı etkiler vardı. Adana’nın işgaline karşı daha cephe kurulamamıştı.

Genel durumu yönetme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye elden geldiği kadar yakın bulunmalıdırlar

Bu bakımdan, uyulacak yol ve yöntem şudur ki, genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye elden geldiği kadar yakın yerde bulunmalıdırlar.

Yeter ki, bu yakınlık genel durumu gözden kaybettirecek derecede olmasın! Ankara bu şartları kendinde toplayan bir noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye veyahut Afyonkarahisar’a gitmiyorduk.

Fakat, cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı bulunan ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir farkı olmayan Ankara’ya gelecektik.

Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da toplanması zaruri görüldükten sonra ise, Ankara’ya gelmenin ne kadar yerinde ve yararlı sayılmak lazım geldiğini açıklamayı gereksiz bulurum.

Efendiler, Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya taşınmaması için sebepler ileri sürülürken, bu arada, hele öteden beri her zaman her teşebbüsümüzü kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan söz edilmiş olmasına hiçbir anlam veremedim.

Gerçekten, kendisinin dediği gibi, düşmanlar bizim hangi davranışımızı, hangi teşebbüsümüzü iyi görmüşlerdir veya görebilirler ki, ona göre hareket edelim!

Eğer bu düşünce ve görüşe yol açan: İstanbul’da, milli davaya inanan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Meclis-i Meb’usan da orada toplanarak millet ve memleketin mukadderatını denetlemeye başladıktan sonra, Heyet-i Temsiliye’nin batı cepheleriyle, Meclis-i Meb’usan ile ilgi ve ilişkisine ne lüzum kalır? Bu takdirde, Heyet-i Temsiliye’nin yalnız Doğu illerinin teşkilatı ile ilgilenmesi ve yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı? şeklindeki bir düşünce ve görüş idiyse, bir dereceye kadar üzerinde durulabilir.

Fakat, böyle olunca da, genel durumu, olayların iç yüzünü ve gerçek şartları görüş ve anlayış bakımından, Heyet-i Temsiliye ile Kazım Karabekir Paşa arasında doldurulması imkansız bir hendek olduğunu kabul etmek gerekir.

Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında daha çok durularak, belki ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün çıkış kaynağı daha iyi kavranabilirse de, bizim şimdilik buna ayıracak fazla zamanımız yoktur.

Yeni milletvekilleri ile Ankara’da görüşme teşebbüsü

Efendiler, daha önce söylediğim gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteği ile, milletvekillerini davet için ilk yazdığımız telgrafta -ki bu telgrafın örneğini basılmış olarak yazılı evrak halinde postayla göndermiştik- maksat açıklandıktan sonra Heyet-i Temsiliye’nin bulunacağı bir yerde toplanılacaktır; toplantı tarihi, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli olduktan sonra haberleşilerek kararlaştırılacaktır. Heyet-i Temsiliye kısa bir süre sonra İstanbul’a yakın bir yere gidecektir. denmişti (Belge: 213).

Ankara’ya varışımızda, Ankara – Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan, önceki tebliğimize 29 Aralık 1919 tarihinde yaptığımız bir ek ile, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara’yı gösterdik ve bunu bir genelge ile bildirdik. Bu genelgenin bir maddesi de, öteki milletvekillerinden mümkün olduğu kadar çok kimsenin görüşmelere katılmasının fazlasıyla istenmekte olduğu yolundaydı (Belge: 214).

Efendiler, sonucunun pek yararlı olacağını umduğumuz bu hayırlı ve vatanseverce teşebbüsün bile İstanbul Hükümeti tarafından önüne çıkıldığını arz edersem, hayret etmezsiniz sanırım.

Müsaade buyurursanız, bu noktayı biraz açıklayayım: Biz milletvekillerini Ankara’ya davet ederken, birtakım kimseler de bu daveti geçersiz kılmak ve tasarlanan toplantıya engel olmak için karşı tedbir alıyor ve teşebbüste bulunuyorlarmış… Bazı milletvekillerinin çektikleri telgraflarla durumu anladık. Nitekim, Burdur Milletvekili Hüseyin Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 tarihli şöyle bir telgraf geldi:

İstanbul’da toplanan milletvekilleri adına, Aydın milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığı’na gelen telgrafta, en sür’atli vasıta ile İstanbul’a gelmekliğimin pek gerekli olduğu duyurulmakta ve bu gün Dahiliye Nezareti’nden gelen telgrafta da yola çıkmaklığım bildirilmektedir.

Daha önce, Heyet-i Temsiliye adına, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri tarafından verilen emir ve duyuru üzerine, bu konudaki görüşüm açıklanıp bilginize sunulduğu halde, şimdiye kadar bu konuda bir emir alınamadığından, zatıdevletlerinin emirlerini önemle beklemekteyim, efendim.

Akdağadeni (106) milletvekili Bahri imzalı ve aynı tarihli bir telgrafta da:

Aydın milletvekili Hüseyin Kazım imzasıyla gelen telgrafta, milletvekillerinin en sür’atli vasıta ile İstanbul’a gelmeleri bildiriliyorsa da, Heyet-i Temsiliye’ye üye seçilen milletvekillerinin mi, yoksa bütün milletvekillerinin mi davet edildiği pek anlaşılamamıştır. Hangi yolu tutacağımın bildirilmesine lutfen müsaadeleri istirham olunur, emir sizindir.

Efendiler, biribiri ardınca buna benzer telgraflar geldi. Bu telgraflardan anlaşılıyordu ki, milletvekili arkadaşlar, Heyet-i Temsiliye ile İstanbul Hükümeti’ni ve İstanbul’dan telgraf çekerek bütün milletvekillerini davet etme yetkisini kendinde görebilen kimseleri, ortak amaçta anlaşmış ve uyuşmuş sanıyorlardı. Hükümetin ve sözü geçen kimselerin olumsuz niyetlerini hatır ve hayallerine bile getiremiyorlardı. Olsa olsa, bizimle İstanbul’daki kimseler arasında, yeni kararlaştırılmış bir durum bulunduğunu veyahut arada düzenleme bakımından bir yanlışlık olabileceğini sandıkları ve durumu öyle kabul ettikleri, bize gelen telgraflarındaki temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.

Bize başvuran milletvekillerine verdiğim cevap şuydu:

Hüseyin Kazım Bey’in bildirdikleri ile bizim hiçbir ilgimiz yoktur. Adı geçenin, durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 12 ve 27 Aralık 1919 tarihli telgraflarımız gereğince hareket edilmesini, milletimizin ve vatanımızın çıkarlarına daha uygun olduğu için gereğinin tezelden yerine getirilmesini, Kazım Bey’in kendi başına göndermiş olduğu telgrafa gerekli cevabın verilmesini ve sonucun bildirilmesini rica eder, saygılarımızı sunarız efendim.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Bütün milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık:

Ankara, 30.12.1919
Aydın milletvekili Hüseyin Kazım Beyefendi’nin sayın milletvekillerinden bazılarına, derhal İstanbul’a hareket etmeleri ile ilgili telgraflar çektiği anlaşıldı.

Bu hareket, adı geçen kimsenin durumu iyice bilmediğini gösterdiğinden, kendisine bu durum anlatıldı ve …. gün… sayılı duyurularla ilgili bilgi verdirildi. Bu bakımdan, Heyet-i Temsiliye’ce istirham olunduğu üzere, Heyet-i Temsiliye üyesi olarak seçilmiş sayın milletvekilleriyle öteki milletvekillerinden görüşmelere katılmak isteyen sayın üyelerin, Ocak ayının beşinden başlayarak Ankara’ya teşrifleri bir daha rica olunur.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

30 Aralık 1919 tarihli bir şifre ile de İstanbul’daki teşkilatımıza: Hüseyin Kazım Bey’in teşebbüsünden söz ettikten sonra, kendisinin bizim duyurumuzdan haberdar edilmesini ve görüşmelere katılmak istiyorlarsa, lutfen ve derhal Ankara’ya teşrifleri gereğinin anlatılmasını bildirdik (Belge: 215).

Efendiler, biz İstanbul’daki teşkilatımızdan haber beklerken, karşımıza biri çıktı. Bunun kim olacağını kestirmekte güçlük çekmezsiniz sanırım. Bildiğiniz gibi, bizim İstanbul’da hem temsilcimiz hem de nazır olan bir zat… Cemal Paşa… Evet, 1 Ocak 1920 tarihli şu telgraf, Harbiye Nazırı Cemal Paşa imzasıyla geliyordu:

Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özel:

İstanbul’da bulunan milletvekillerinden bir grubun, bize başvurarak verdikleri yazılı isteklerini, aşağıda olduğu gibi sunuyorum :

1 — Meclis-i Meb’usan’ın bir an önce toplanması zaruridir. Şu sırada bazı milletvekillerinin Ankara’ya davet edilmeleri, Meclis’in derhal açılmasına engel olacaktır.

2 — Bu durumun ve yapılan davetin ortaya koyacağı kötü yorumlar arasında düşmanların en çok dikkatini çekecek olanı, yasama gücünün başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmekte olduğu zannıdır. Bu durum içeride ve dışarıda elbette büyük bir güvensizlik doğuracaktır.

3 — Böyle bir durum ve tutum karşısında, Meclis’in, kendisinden beklenilen hizmetleri yerine getirebilmesi mümkün değildir.

4 — Daha önce yapıldığı gibi, milletvekilleri ile temas ve ilişki kurmak üzere geniş yetkiler taşıyan bir şahsın, temsilci olarak İstanbul’a gönderilmesi, maksadın gerçekleşmesi bakımından yeterlidir.

5 — Ankara’ya davet edilen milletvekillerinin gelişlerinin ertelenmesi ve orada toplananların da hemen İstanbul’a hareketleri için yeniden acele bir duyuru yapılması beklenmektedir.

Harbiye Nazırı

Cemal

Efendiler, bu davranış ve yazış tarzında bir içtenlik ve asalet görüyormusunuz? Önce, bizim milletvekilleri ile toplantı yapma kararımız ve bununla ilgili duyurumuz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri biliniyordu.

Eğer bu teşebbüsümüz memleket çıkarlarına gerçekten aykırı ve sakıncalı görülmüş idiyse, bizimle aynı milli gaye peşinde oldukları iddiasında olan efendilerin ve hükümetin, bizim davet ettiğimiz milletvekillerine, İstanbul’a çağırma telgrafları yazmadan önce, bizimle anlaşmaları, hiç olmazsa düşünce ve teşebbüslerinden bizi haberdar etmeleri gerekmez miydi?

Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya İstanbul’a gidişlerini çabuklaştırmak için, Teftiş Kurulu Başkanlıkları aracılığı ile, Şeyh Muhsin-i Fani’nin (107) ve Dahiliye Nazırı’nın imzalarıyla, taşradaki milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak ve bir oldubitti yaratarak bizim teşebbüsümüzü başarısızlığa uğratmaya kalkışmak doğru muydu?

İkincisi, Efendiler, seçimlerin yenilenmesi işi aylarca ve aylarca yapılmayıp da belirli kanuni süre çoktan geçirilmiş olduğu tarihlerde hiç de acele etmeyi akıllarına getirmeyen bu efendiler, bizim Erzurum’dan, Sivas’tan beri yapageldiğimiz sayısız teşebbüs ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak seçimlerin yenilenmesi sağlandıktan ve herbirinin milletvekilliği ayrıca aracılık edilerek ve uğraşılarak elde edildikten sonra, nihayet üç beş gün gibi az bir gecikme böyle bir aceleciliği gerektirir miydi? Hele bu gecikme, büyük bir gayenin gerçekleştirilmesi, özellikle İstanbul’da toplanmak gafletini gösterenlerin kendi şahıslarının da dokunulmazlığı ile ilgili tedbirlerin alınması yollarını görüşme maksadına dayandığına göre, bu efendileri bu kadar aceleye sürüklemeli miydi? Hiçbir tedbir ve karar almadan, bir an önce, hakaret ve rezalete uğramakta acele etmek neden ileri geliyordu?

Üçüncüsü, Efendiler, tertemiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak, İstanbul’da kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve hakaret çemberine çabucak sokmak isteyen bu efendiler, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden değiller miydi? Bu milli cemiyetin üyeleri bulunmuyorlar mıydı? Bir cemiyetin üyeleri, milletvekili oldukları halde bile, cemiyetin önderleri ile görüşerek, sonunda tespit edilecek program çerçevesinde harekete mecbur değiller miydi? Dünyanın her tarafında, bütün medeni toplumlarda bu böyle değil midir?

Bir grubun, bir partinin liderleriyle görüşüp ilişki kurmasından, yasama gücünün başka kuvvetlerin etkisi altında hareket etmiş olduğu zannını doğuracağı kuruntusuna neden düşülüyor ve bunun, düşmanların dikkatini çekeceğinden neden korkuluyordu? Bu efendiler, seçimlerin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış olan teşkilatın etkisi altında kalmış görülmeyi yüksek şeref ve onurlarına yakıştıramıyorlar mıydı?

Bu efendiler, milletvekillerinin memleket içinde güçlü bir milli teşkilata bağlı olduklarını, o teşkilatın tespit ettiği belirli gayelerden ayrılamayacaklarını ve her ihtimale karşı o teşkilatın etkisi altında bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla ilan etmenin, asıl bunun, içeride ve dışarıda en büyük güven ve saygı kazandırabileceğini takdir edemiyorlar mıydı?

Ve asıl böyle bir vicdan ve inanç gücüne sahip olarak, belirli milli gayeyi gerçekleştirme yolunda her tehlikeye göğüs germeye hazır bir tavır ve durum alınmadıkça, Meclis’in kendisinden beklenen hizmetleri yerine getirebilmesine imkan olamayacağını anlamak, kahinliğe mi, yoksa görüldüğü gibi saldırı ve hakarete miskince boyun eğmeye mi bağlıydı?

Bu efendiler, benim milletvekilleri ile şahsen görüşmemi istemiyorlar. Yine, hükümet ve bazı efendiler, benim İstanbul’a da gitmemi uygun görmüyorlar.

Ancak, geniş yetkilerle bir delegenin gönderilmesini tavsiye ediyorlar. Doğrusu bu noktadaki akıl ve kavrayışlarına diyecek yok! Gönderdiğimiz temsilciler değil miydi ki, milletvekillerinin düşman pençesine düşmelerinde birinci derecede etkili olmuşlar ve en sonunda kendi şahıslarını bile korumanın tedbir ve çaresini bulmaktan aciz olduklarını ispat etmişlerdir.

Milletvekilerini kimseye sormadan İstanbul’a çağırma konusunda, onları aldatmayı ve oldubittiye getirmeyi başaramayınca, bu defa, bizim tarafımızdan duyuru yapılmasını istemekte gösterilen nezaket pek ince değil midir, Efendiler?

Saygıdeğer Efendiler, bu sözünü ettiğim telgrafa cevap olarak şu kısa şifreyi yazdım:

5.1.1920

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

Önergeyi veren milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime hitaben verdiklerinin bildirilmesini bekliyoruz, efendim.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Harbiye (Nezareti), 6.1.1920

Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na

İlgi: 5 Ocak 1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine özel:

Milletvekillerinin adları şunlardır: Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit… ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.

Harbiye Nazırı

Cemal

Efendiler, sonradan bize verilen bilgilere göre, bana telgraf çeken kimseler, milletvekillerinden oluşmuş bir grup değildi. Sadrazam, Siverek milletvekili olduğunu öğrendiği ve kendisinin şahsen tanıdığı Hakkı Bey adında bir zatı ve Hüseyin Kazım Bey’i yanına çağırarak, bana çekilmek üzere kısa bir telgraf yazdırmış.

Bu telgrafı bazı kimselere elden imza ettirmişler. Şifre olarak gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin Kazım Bey’ler Cemal Paşa’ya götürmüşlerdir.

Demek ki, beş maddelik olan ve önerge adı verilen telgraf sonradan uydurulmuştur. Zaten, önergeden söz edildiği halde, henüz bu önergenin sunulmuş olduğu makamın belli olmaması da bu işte bir dolap döndüğünü ve özel bir maksadın bulunduğunu göstermeye yeterdi. Daha Meclis açılmış ve Meclis Başkanlığı göreve başlamış değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa’nın bu telgrafını aldıktan sonra, şu şifreli telgrafı yazdım:

Ankara, 9.1.1920

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

Hüseyin Kazım, Tahsin, Celalettin Arif, Hamit Beyefendilere özel:

Ankara’ya gelmenin kötü yorumlara yol açacağını, Harbiye Nazırı Paşa Hazretleri vasıtasıyla bildiren görüşlerinizi öğrendik.

Konu, vatan ve milletin varlığı ile ilgilidir. Milli Meclis’te milli teşkilata dayalı kuvvetli bir grup kurulmaz ve Sivas Genel Kongresi ile milletin bütün dünyaya ilan ettiği kararlar, Meclisin büyük çoğunluğu tarafından bir inanç ve ilke olarak benimsenmezse, milli hizmetimizin sağlayacağı başarı boşa çıkar. Memleket bir felakete uğrayabilir. Bundan dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandalarının bizim için uyulacak bir değeri olamaz. Gaye, vatan ve milletin kurtuluşudur.

Bir iki gün için teşrifiniz ve karşılıklı görüşme ile bir ülkü birliğine varılması bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak yolun seçilmesi, yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı sunarız efendim.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal


106) Yozgat’a bağlı bir ilçe.

107) Hüseyin Kazım Kadri’nin takma adı.

Bayburt’ta bir yalancı peygamber

Saygıdeğer Efendiler, İstanbul’un dokunduğumuz ve açıklamasını yaptığımız bu can sıkıcı durumu ile uğraşırken, memleketin doğu ucunda da bir yalancı peygamberin yarattığı oldukça önemli ve kanlı bir olay geçiyordu.

Bununla ilgili olarak 15’inci Kolordu Komutanlığı’ndan birçok raporlar geliyordu. Bayburt’a dört saat uzaklıkta Hart karyesi (108) vardır. Bu karyede oturan Eşref adında bir şeyh, şiilik telkinlerinde bulunuyormuş. Bundan üzüntüye kapılan Bayburt müftüsü ve din adamları, şeyhi getirerek sorguya çekmek için kurdukları bir heyeti Hart’a göndermişler ve mahalli hükümet adına şeyhi davet etmişler… Şeyh bu davete uymamış… Mahalli hükümet 50 kişilik bir birlik göndermiş.

Buna büsbütün öfkelenen şeyh, müritleriyle birlikte birliğe saldırmış; silahlarını ve cephanesini almış; er ve subaylarını esir, bazılarını da şehit etmiş… Bunun üzerine, çevredeki bazı birlikler Bayburt’a gönderilmekle birlikte, işin kan dökülmeksizin barış yolu ile çözüme bağlanması tercih edilmiş… Şeyhe din adamları ve yüksek rütbeli subaylardan kurulu birkaç heyet gönderilmiş… Hükümete boyun eğmesi için öğütler verilmiş… Böylece, boşu boşuna on altı gün kaybedilmiş.

En son giden Erzurum kadısı başkanlığındaki heyetin ricası da Şeyh Eşref üzerinde etkili olamamış. Aksine, şeyh bunlara: Hepiniz kafirsiniz! Kimseyi tanımam ve boyun eğmem. Savaşacağım.

Allah bana, buyruğumu kullarıma duyurmakla görevlisin dedi yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere Sahib-i Şeriat (109) ve Mehdi-i Muntazar (110) imzalarıyla birtakım bildiriler göndererek halkı kandırmış ve kendisine katılmalarını sağlayarak başkaldırmış… Bunun üzerine, bizzat Bayburt’a gelip 9’uncu Tümen’in komutasını ele alan Yarbay Halit Bey, 25 Aralık 1919 günü, yeterince kuvvetle Hart’a hareket eder. Şeyh başına topladığı asilerle karşı koymaya karar verdiğinden, topçu ve piyade birliklerinin şeyhle çatışması ve çarpışması gerekir.

Bu sırada, şeyhin müritlerinden birtakımları da Hart’a yardım etmek üzere, çevre köylerde toplanırlar. Nihayet, Yarbay Halit Bey’in doğrudan doğruya Bayburt’tan bana gönderdiği 1 Ocak 1920 tarihli şifresinde bildirdiği gibi, Hart olayı, yalancı peygamberle oğullarının ve kendisine bağlı adamlarından bazılarının öldürülmesi ve Hart’ın teslim alınmasıyla sonuçlanmıştır.

Halit Bey, bu şifresinde, milletvekilleri ile ilgili bazı bilgiler de verdiğinden, kendisine 1/2 Ocak 1920 tarihinde şu şifreli telgrafı yazdım:

Hart olayında siz kardeşimin elde ettiği başarıyı kutlar, milletvekillerinin Ankara’ya gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.

Mustafa Kemal


108) Karye: İhtiyar heyeti bulunmayan köy. Sahib-i Şeriat: Şeriata sahip çıkan, şeriatta din kurallarının koruyucusu.

110) Mehdi-i Muntazar: Beklenen Mehdi. Dini anlayışlara göre kıyamet kopmadan önce insanları doğru yola getirmek üzere Tanrı tarafından gönderileceği kabul edilen kimse.

Harbiye Nazırı Cemal Paşa genç komutanları başından uzaklaştırmak istiyor

Efendiler, Harbiye Nezareti ile Heyet-i Temsiliye arasında bir türlü çözüme bağlanamamış bir konu vardı.

Nazır Paşa, İstanbul’da bulunan generalleri kolorduların ve albay rütbesindeki komutanları tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki komutan ve subayları da Anadolu’daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu.

Bu isteği bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulamasını da; Harbiye Nezareti eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa’yı, Ankara’da Ali Fuat Paşa’nın yerine 20’nci Kolordu Komutanlığı’na, Nurettin Paşa’yı da Konya’da Albay Fahrettin Bey’in yerine 12’nci Kolordu Komutanlığı’na atamak suretiyle bir oldubittiye getirmek istemişti.

Bu sisteme uyulup uygulandığı takdirde, Birinci Dünya Savaşı’nda yetişmiş, kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç general ve komutan varsa, şüphesiz bunların hepsi de bu görevlerden uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü, İstanbul’da toplanmış bulunan eski general ve komutanlar, kıdem ve rütbe bakımından, büyük ordu birliklerinin başında bulunan genç komutanlardan önde geliyorlardı.

Biz asla bu prensipten yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz şartlar unutularak girişilen böyle sakat işlere, elbette olur diyemezdik. Bundan dolayı, Cemal Paşa’ya, her zaman görüşümüzü ve atanan yeni kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gereğini bildiriyorduk.

Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak Aydın cephesine yardım ve destek sağlamaya çalışıyordu. Ali Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı. Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti.

20’nci Kolordu’ya, Ankara’da bulunan 24’üncü Tümen Komutanı Yarbay Rahmetli Mahmut Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa hem Kuva-yı Milliye Komutanlığını yapıyor hem de gerçekte kolordusuna hakim bulunuyordu.

Biz, kolordu ve tümen birliklerinde komuta değişikliğini kabul etmemeye, özellikle milli gayenin emrine girmiş ve o yolda çalışmakta olan, şahsiyetleri bizce bilinen komutanları, böyle boş ve kimbilir nasıl özel bir maksat güttüğü de bilinmeyen bir prensibe feda etmemeye kesinlikle karar verdik. Yalnız, İstanbul’da bulunan genç ve fedakar subaylarla doktorların bir an önce Anadolu’ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı buluyor ve istiyorduk.

Cemal Paşa, Ankara’ya geldiğimiz günlerde bu iş üzerinde daha ısrarlı durmaya ve acele etmeye başladı. Konuyu haysiyet meselesi yaptı. İstifa edeceğini bildirerek gözdağı vermeye başladı. Makine başında cevap verilmesi için yaptığı ısrar üzerine, Harbiye Nazırı’na 29 Aralık 1919 tarihinde yazdığım şifreli telgrafta:

Ali Fuat Paşa’nın komutanlıktan ayrılmasını, biz aslında hiçbir vakit devamlı olarak kabul etmedik. Ahmet Fevzi Paşa’nın komutanlığa asıl olarak atanması söz konusu olamaz. Barışın gerçekleşmesinden önce tasarlanan ve uygun bulunan esasların uygulanması çok büyük sakıncalar doğurur.

Savaşta yararlık göstererek makam ve mevki kazanmış kimseleri ast durumuna düşürmek olmaz. Bu zamansız teşebbüsler milli teşkilat için çalışmakta olan kimselerin iş başından ayrılmalarına ve böylece milli birliğin sarsılmasına yol açar.

Açıkta kalmış, yetenekli subaylar, kolordulara bağlı birliklere, kolorduların emrindeki bölge ve mevki komutanlıklarına ve askerlik şubelerine, bulundukları rütbelerle atanarak tatmin edilebilirler.

Küçük rütbeli subay ve doktorların ise bir an önce gönderilmesi gerekir. 12’nci Kolordu’ya gelince, bu kolordu, savaşmakta olan Kuva-yı Milliye ile işbirliği etmiş ve iki taraf arasında fiili ve karşılıklı bir güven doğmuştur. Değişiklik kesinlikle doğru değildir. Oradaki durumun da böyle bir şeye asla tahammülü yoktur dedim.

Efendiler, bu konu üzerinde Anadolu ve Rumeli’de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara’da bulunan Fuat Paşa’ya olduğu gibi, Konya’da bulunan Fahrettin Paşa’ya da: Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi gibi milli ve vatani görevinize devam etmeniz gerekmektedir. Bu bakımdan, bu konuda yapılacak tebligattan bizi zamanında haberdar ediniz emrini verdim.

Harbiye Nazırı Cemal Paşa dediklerim yapılmazsa görevden çekilirim ve Millet Meclisi’nin açılması gerçekleşmeyecek bir hayal olur.

Cemal Paşa, Ocak ayı başlarında, o tarihte Harbiye Nezareti başyaveri bulunan Salih Bey’i 8′-inci Kolordu Komutanı Salih Paşa’dır-, kendisinin iki mektubu, bu mektuplara ekli olarak, İtilaf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin 24 Aralık 1919 tarihli ortak bir notası ve bu notaya hükümetin verdiği cevap sureti ile birlikte Ankara’ya gönderdi.

Cemal Paşa, bu mektuplarında da komuta değişikliği ve görevden alma düzenlemeleriyle ilgili prensibinden, komutanlığa atadığı Ahmet Fevzi ve Nurettin Paşa’ların görevleri başına gitmelerini sağlama gereğinden söz ediyor ve özellikle: Ordunun önemli komuta mevkilerinde, son Milli Mücadele’ye açıkça katılmış olan kimselerin bizzat ve resmen bulunmaları, dışarıya ve özellikle yabancılara karşı, orduda siyasetin hakim olduğu görünümünü verir ve bu da herhalde kötü etki yapar; Nezaret doğrudan doğruya bu etkilerin fiili baskısı ile karşı karşıyadır diyordu.

Görevinden çekileceğini yine tekrarlıyor ve bu defa, bu durumda artık Millet Meclisi’nin toplanmasının gerçekleşemeyecek bir hayal olacağını haber veriyordu (Belge: 216).

Efendiler, bu konu ile ilgili olarak verdiğim cevapları şöylece özetleyebilirim: Görüşlerimizde isabet bulunduğu yolundaki inancımızı tekrarlarız.

Ferit Paşa’nın kötü yönetiminin mirası olan Aydın cephesinin ve bölgesinin ve oralardaki Kuva-yı Milliye’nin şimdiki ve gelecekteki durumunu, büyük bir ilgi ile dikkate alıyoruz. Gelecek için ümit verici bir durumun yaratılmasını düşünüyoruz.

Ali Fuat Paşa’nın devlet ve millet gözünde, her türlü eleştirinin dışında bulunduğu inancının korunması ana şarttır. Milli Mücadele sırasında her ne şekilde olursa olsun ileri atılmış olanların, görevlerinden uzaklaştırılmaları ve durumlarının değiştirilmesi, fedakarlıklarının suç sayıldığı şeklinde yorumlanır. Bu durum, bizim sonuna kadar değişmeyecek olan görüşümüze göre, asla uygun sayılamaz.

Hükümetçe söz konusu olan siyasi sakıncaları ortadan kaldırmak için yapılacak her şey yapılmıştır.

Ahmet Fevzi Paşa, bizimle işbirliği yapabilme kabiliyetine sahip değildir. Ahmet Fevzi Paşa’nın özel görevle gezip dolaşırken, gittiği yerlerde söylediği mantıksız sözleri bildirmiştik. Bunu kendisinden beklemem diye buyurmuştunuz.

Ahmet Fevzi Paşa’nın arkadaşlara yazdığı özel bir şifreli telgrafta: Ordu bugünkü anarşik durumunda kaldıkça memleket için felaket kaçınılmazdır diyor. Bu zat, ordunun milli teşkilatı desteklemesini anarşi olarak kabul ediyor. Oysa, bilmek gerekir ki, ordu milli teşkilat kadrosunun dışında değil, belki onun ruhunu ve temelini oluşturmaktadır.

Ahmet Fevzi Paşa’nın, Gönen’de ilk iş olarak yaptığı marifet, Anzavur olayından dolayı bin güçlükle ele geçirilen haydutların serbest bırakılmasını istemek olmuştur.

Bizimle görüşmeden tayin ettiğiniz iki zatın kabul edilemeyeceği yolundaki zaruri ve haklı düşüncelerimize karşı, ortaya bir haysiyet meselesi çıkarmayınız. Bu, vatan ve millete bağlılıkla bağdaştırılamaz.

Görevden çekilirseniz, Meclis-i Meb’usan’ın toplanmasının gerçekleşemeyecek bir hayal olacağı, yolundaki kaydınızdan, Sadrazam da dahil olduğu halde bütün kabinenin meşrutiyet idaresine karşı olduğu anlaşılmaktadır. Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması ve belirtilmesi rica olunur. (Belge: 217).

İtilaf Devletleri temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Kabinesine verdikleri ortak nota

Efendiler, şimdi Başyaver Salih Bey aracılığı ile gönderildiğini bilginize sunduğum İtilaf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Kabinesi’ne verdikleri ortak notadan da biraz söz edeyim:

Fransa, Büyük Britanya ve İtalya olağanüstü komiserleri, Karadeniz Ordusu ve Başkomutanı Sir George Milne (Sör Corç Miln) ile Osmanlı Harbiye Nazırı arasında geçen birtakım yazışmalara Osmanlı Hükümeti’nin dikkatini çektikten sonra, bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor ki, Harbiye Nazırı Cemal Paşa, Karedeniz Ordusu Başkomutanı’nın, Paris Konferansı kararlarına uyarak verdiği talimatı uygulayacak yerde, yüksek görevinin gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, birtakım kabulü imkansız mazeretler ve sebepler ileri sürmüştür.

Olağanüstü komiserler, Harbiye Nazırı’nın takındığı tavrın yol açacağı tehlikeli sonuçlar üzerine Osmanlı Devleti’nin dikkatini çekmekle birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanı tarafından bildirilen Konferans kararlarının uygulanması için ne gibi tedbirler almayı düşündüğünü öğrenmek ister.

Olağanüstü komiserler, olayı öğrenen İtilaf Devletleri Yüksek Meclisi’ni aydınlatmak üzere, Yüksek Meclis adına verilen emirlerin Harbiye Nazırı tarafından yerine getirilmemiş olmasını, Osmanlı, Hükümeti’nin nasıl karşıladığını hemen bildirmesini ister diyorlar.

Efendiler, Osmanlı Hükümeti, bu notaya verdiği cevapta: İzmir’in işgalinin nasıl başladığını; karma komisyonun nasıl soruşturma yaptığını ve soruşturmaya kadar geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı karşısında halkın nasıl can ve namusunu koruma kaygısına düştüğünü; hükümetle ordunun daima araştırma komisyonunun adalet ve insafına güvendiğini; yalnız, akan kanları, hiç değilse şimdilik dindirmek için, Osmanlı Harbiye Nezareti’nin, General Milne Cenapları’na, 23 Ağustos 1919 tarihli bir yazı ile teklifte bulunmuş olduğunu bildiriyor. Bu teklifin, Yunan birlikleriyle Kuva-yı Milliye arasına Osmanlı birliklerinin yerleştirilmesinden ibaret olduğunu; ancak, bu teklifin kabul edilmediğini ifade ediyor.

Sonra; İşgal bölgesinin Yunan birliklerinden başka, İtilaf birlikleri tarafından da işgali teklifiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 tarihli iki yazıya ve bunların da karşılıksız kaldığına işaret olunuyor.

Bundan sonra da, General Milne Cenapları’nın sınır tespitini gösterir yazılarının (3 Kasım 1919), Harbiye Nezareti’ne gönderildiği noktasına temas edilerek, Harbiye Nazırı’nın böyle bir yazının hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili bulunmaması dolayısıyla, hükümete başvurduğundan ve hükümetçe de durumun komiserlere bildirildiğinden söz ediliyor.

Daha sonra, geçici sınır çizgisine kadar Yunanlıların işgaline engel olan kuvvetin, halk kitlesinden ibaret olduğunu söylüyor. Hükümetin ve ordunun halka sözünü geçirmekte güçsüz olduğunu belirterek, konuya adaletli bir çözüm yolu bulunmasını bir daha rica ettikten sonra gerek hükümet ve gerek Harbiye Nezareti sanki Paris Konferansı kararlarını uygulamıyormuş gibi bir suçlamadan vazgeçilerek, lutfedip kurtarmaya yardımcı olunması yolundaki yalvarmalara yüksek saygıları da eklenerek, cevap yazısına son veriliyor (Belge: 218).

Saygıdeğer Efendiler, şimdi de Cemal Paşa’nın mektuplarında dokunduğu noktalara işaret edeceğim:

Harbiye Nazırı, bize İtilaf Devletleri komiserlerinin notasını okuturken, bir taraftan da öteden beri yaptırmak veya bizi yapmaktan alıkoymak istediği noktaları tekrarlıyor ve pekiştiriyordu.

Cemal Paşa’nın, bu defa isteklerini ileri sürer ve teklif ederken, bu notayı da okutarak bizim ruh halimiz ve manevi gücümüz üzerinde etkili olmayı düşünmüş bulunduğuna ihtimal vermek bilmem doğru olur mu?

Cemal Paşa, İtilaf Devletleri’nin siyasi eğilimlerinden söz ettikten sonra, Hükümet, Wilson prensipleri çerçevesinde kabul edebilecekleri yeniliklere söz verir nitelikteki bir bildiriyi yakında yayınlayacaktır.

Dahiliye Nazırı’nı gücendirmemelidir; çünkü ayrılır. O takdirde hükümet bunalımı olur. Meclis açılınca Dahiliye ve Hariciye Nazırları’nın değiştirileceği kesindir.

Düşmanlar, Meclis’i açtırmamak istiyorlar. Hatta Muhipler Cemiyeti’nin, Zatışahane’ye başvurarak ve bu Meclis’in meşru olmadığını bildirerek, dağıtılmasını isteyecekleri haber alındı (Belge: 219), diyor ve milletvekillerinin Ankara’ya gelmesi işinden söz ediyor.

İtilaf Devletleri’nin Karadeniz Başkomutanı, Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı’na doğrudan doğruya talimat ve emir vermektedir.

Şimdi Efendiler, bu üç belge metnini göz önünde bulundurarak hep birlikte kısa bir yorumlama yapalım:

Komiserlerin notasından anlıyoruz ki, İtilaf Devletleri’nin Karadeniz Başkomutanı Mr. George Milne, Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı’na, Cemal Paşa’ya doğrudan doğruya kendi emri altındaymış gibi talimat ve emirler vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye kadar bize bunu bildirmedi.

Ve yine anlıyoruz ki, Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı, aldığı talimat ve emirleri yerine getirememekten ve kabulü imkansız özürler ve sebepler ileri sürmüş olmaktan dolayı suçlanıyor.

Harbiye Nazırı’nın aldığı emirlerin ne olduğunu kestiriyor ve ne için yapamamakta olduğunu da anlıyoruz. Çünkü, Kuva-yı Milliye engeldir…

Kuva-yı Milliye, Harbiye Nazırı’nın ve hükümetin, Başkomutan Mr. George Milne’in emirlerine ve talimatına uyarak verdiği veya vereceği emirlere boyun eğmiyor… İşte komiserler, Paris Konferansı adına, bunu, kabul edilebilecek nitelikte bir özür ve sebep saymıyorlar. Demek istiyorlar ki, hükümet iseniz, Harbiye Nazırı iseniz, memlekete, millete, orduya hakim olmalısınız! Hakim iseniz, ileri sürülen özürler ve sebepler kabul edilebilecek gibi değildir.

Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi, 2 Ekim 1919’da iş başına geçti. Ondan önce Ferit Paşa Kabinesi vardı. Buna göre, Kuva-yı Milliye ile Yunan birlikleri arasında, Osmanlı birliklerinin yerleştirilmesiyle ilgili 23 Ağustos 1919 tarihindeki teklifi yapan Ferit Paşa Kabinesi’dir.

Ali Rıza Paşa Kabinesi, daha bir teklif ileri sürmüş değildir. Ancak, buna rağmen, Başkomutan Milne, 3 Kasım 1919 tarihinde düşmanların gireceği bölgenin sınırını çiziyor ve bu sınıra kadar Yunanlıların girmelerinin sağlanmasını Cemal Paşa’ya emrediyor. İşte Cemal Paşa’nın yerine getiremediği emir bu oluyor.

Teşekküre değer bir durumdur ki, gerek kendisi gerek içinde bulunduğu kabine, nihayet iş başına geçtikten bir ay sonra, Kuva-yı Milliye’ye karşı güçsüz olduklarını yabancı komiserlere söyleyebilmişlerdir.

Efendiler, bu belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı nokta, bence, kabinenin ortak notaya vermiş olduğu karşılıkta, komiserlerin ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllülük ve incelikle cevap verilirken, bir hususun asla dikkate alınmamış olmasıdır. O da, Efendiler; Mr. George Milne’in Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nazırı’na doğrudan doğruya emir ve talimat vermekte oluşudur.

Bu durum ne milli teşkilat’a karşı onur meseleleri çıkaran Harbiye Nazırı’nın ne de Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığını korumak sorumluluğunu yüklenmiş olan kabinenin şeref ve haysiyetine dokunmuyor.

Bu durumun, kendilerinin haysiyetini ve devletin bağımsızlığını çoktan zedelemiş olduğunu farketmek istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto etmiyorlar. Hiç olmazsa, bağımsızlığımıza darbe vuran bu saldırı ve tecavüze aracılık edemeyiz diye feryada cesaret edemiyorlar… Cesaret edemiyorlar Efendiler, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına geldi.

Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insan haysiyetini ve milli gururun saldırıya uğrayamayacağı çevre ve şartlar içinde bulunmak gerekir. Buna değer vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir millet için, hiçbir saldırıya uğratılmaksızın korunabilmesi, en büyük namus borcu olan kutsal kavramlar üzerinde çoktan saygısız ve duygusuz oldukları yargısına hak kazandırmaktadır.

İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 10. BÖlüm ( Mister Frew’a yazdığım mektup … 1919 Sonbaharında karşılaştığımız diğer bazı olaylar )

Efendiler, bu geniş örgütlenmeye engel olmak ve yaratılan tehlikeli durumlara son vermek için elimizden gelen her çareye başvurduk. Şimdiye kadar dile getirdiğim ve bundan sonra sırası geldikçe de hatırlatmaya çalışacağım, bildiğiniz isyanları, ihtilalleri, resmi düşman kuvvetlerinin tecavüzlerini bastırmak ve yok etmek için çok uğraştık.

Ali Rıza Paşa Kabinesi, gözüne batan Kuva-yı Milliye’yi batırmaya ve bunun için bizimle didişmeye çalışmaktan başka bir yardımda bulunmadığı gibi, ondan sonra iktidar mevkiine gelen sayın arkadaşları da onun yolunda gitmekten ve sonunda felaketten felakete ve rezaletten rezalete sürüklenmekten başka bir hizmet görmediler.

Efendiler, bütün bu gizli tertip kaynaklarının, Rahip Frew’un kafasında toplandığı ve oradan din kardeşlerimiz olacak hainlerin kafalarına akıtılarak eylem haline dönüştüğü tahmin edildiğinden, Rahip Frew’un, bir süre için olsun, bu işlerden uzak kalmasını sağlar düşüncesiyle, bizzat kendisine bir mektup yazdım. Mektubun iyi anlaşılabilmesi için şu bilgiyi de ilave edeyim ki, ben, Mister Frew ile İstanbul’da bir iki defa görüşmüş ve tartışmıştım. Frew’a Fransızca olarak gönderdiğim mektubun Türkçesi şudur:

Mister Frew’a

Sizinle, Mösyö Marten’in aracılığıyla yaptığımız görüşmelerin hatırasını memnuniyetle saklamaktayım. Yıllarca memleketimizde ve milletimiz arasında yaşamış olan sizin, hakkımızda en doğru düşünce ve kanaatları taşıyacağınızı beklerdim.

Oysa, ne yazık ki, İstanbul çevresinde sizinle bağlantı kuran bazı gafil ve menfaat düşkünü kimselerin, sizi yanlış yönlere sürüklediklerini pek büyük bir esefle anlıyorum. Bunlar arasında Sait Molla ile hazırlanıp uygulamasına başladığınız, güvenilir kaynaklardan haber alınan planın, İngiliz milletinin gerçekten suçlanmasını gerektirecek bir nitelikte olduğunu bildirmeme müsaadenizi rica ederim.

Milletimiz, Sait Molla’nın değil, fakat gerçek vatanseverlerimizin gözüyle görüldüğü takdirde, böyle planların artık memleketimizde ve milletimiz üzerinde uygulama alanı kalmadığı yargısına kolaylıkla varılabilir.

Nitekim, daha bugünün olaylarının arasında yer alan Adapazarı ve Karacabey hadiselerinin başarısızlığa uğramış olması, sözümüzü doğrulamaya yeterlidir.

Ancak, buna ne gerek vardı? İngiliz subayı Nowill’in. Diyarbakır bölgesinde, Müslüman Kürt halkını kışkırtmak için pek çok çalıştıktan sonra, Malatya’da eski Elazığ Valisi Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Bey’lerle Sivas aleyhine yaratmaya çalıştığı olay, sonuç olarak bütün medeniyet dünyasına karşı utanç verici değil miydi?

Size bütün ciddiyet ve samimiyetimle arz ederim ki, İngiliz milleti, milletimizin kendisine karşı gösterdiği dostluk ve güvene değer vermiyorsa, bundaki yanılgı pek derindir.

Aksi takdirde ise, kullandığınız yöntemler pek sakat olup sonuca ve başarıya ulaştıracak nitelikte değildir. Sait Molla vasıtasıyla Adapazarı’na gönderilen iki bin liranın, yakında olumlu sonuç getireceği şeklinde verilen sözün asılsızlığını, olaylar size ispat etmiş olacağından fazla söze gerek görmem.

Özellikle sizinle bağlantı kuran sahtekarlar tarafından, ortak çalışmalarınızda ve meselelerinizde Osmanlı Padişahı’nın da rolü varmış gibi gösterilmesi pek tehlikelidir. Siz pekala takdir edersiniz ki, Zatışahane sorumsuz ve tarafsız olup, milli irade ve hakimiyetimizi ilgilendiren gerçekleri değiştirmez ve bozmazlar.

Memleketimizde bulunan İngiliz siyasi memurlarının, şüphesiz İngiliz milletinin eğilim ve çıkarlarına aykırı olarak, vatan ve milletimiz aleyhinde, insanlık ve medeniyet dışı ölçülerle yapılagelmekte olan teşebbüslerini, elimizdeki belgelerle İngiliz milletinin gözleri önüne serersek, sonuç, dünyaca takdire değer görülmez sanırım.

Ancak, bu konuda garipliği dolayısıyla şunu da arz etmek mecburiyetindeyim ki, siz bir din adamı olarak, siyaset oyunlarında ve hele kanlı çarpışmalarla sonuçlanacak işlerde rol oynamak sevdasına kapılmamalıydınız. Sizinle yaptığım görüşmelerde sizi bu türlü bir politika adamı olarak değil, insanlığa hizmet eden, adaleti seven, faziletli bir insan gibi görmüştüm.

Bunda ne kadar aldandığımı, son aldığım güvenilir bilgilerin doğrulamakta olduğunu bildirmekle şeref duyarım.

Mustafa Kemal

Ali Rıza Paşa Kabinesi düşman iftira ve safsatalarına gerçekler diye inanıyor

Efendiler, İstanbul’da hükümetin gözü önünde ve bilgisi altında yapılmış ve yapılmakta olan alçakça teşebbüslerin bütün memleketteki uğursuz sonuçlarını açıkça ortaya koyan olayların asıl kaynak ve sebeplerini İstanbul Hükümeti’nin Heyet-i Temsiliye’den daha iyi bildiğinden hala şüphe edilebilir mi?

Efendiler, olaylar hakkında derinlemesine bilgiye sahip olan hükümet üyelerinin, düşmanların sırf aldatmak ve bozgunculuk maksadıyla ortaya attıkları iftira ve söylentilere gerçek gözü ile bakıp, yine onların tavsiyelerini çare ve tedbir olarak uygulamaya kalkışacaklarına ihtimal verilebilir mi?

Bu sorulara cevap vermek için, yüce topluluğunuzun zihinlerini yormaktan çekinerek, sözü, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin düşüncesine tercüman olan Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya bırakmayı tercih ederim.

Efendiler, itiraf ederim ki, ben, Cemal Paşa’nın bu konuda verdiği şifreli telgrafın anlamını kavramakta güçlük çektim ve hayrete düştüm. Kendilerinden telgraflarının tekrarını istedim.

Nazır Paşa, 9 Aralık 1919 günü arka arkaya, olduğu gibi bilginize sunacağım şu telgrafları çektiler:

9.12.1919

Sivas’ta 3′ üncü Kolordu Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne :

Tekrarı istenen telgraf aşağıda sunulmuştur:

Hükümetin Barış Konferansı’na davet edilme konusunda isteklerde bulunduğu bilinmektedir. Barış Anlaşması’ndan iyi sonuç alınabilmesi, ancak gidecek delegelerimizin hem milletimizin güvenini kazanmış kimseler olması hem de memleket içinde otoriteye sahip bir hükümeti temsil edebilmesine bağlıdır.

Yabancı temsilciler tarafından memleket içinde güvenlik ve huzurun kurulması ve yerleşmesi ısrarla tavsiye olunuyor.

Anadolu’da bir katliama uğrayacakları endişesiyle korku ve dehşet içinde olan Hristiyan halkın, bölük bölük işgal altında bulunan yerlere sığınmakta oldukları etkili ve dikkati çeken bir dille söyleniyor.

Gerçi, işgal altındaki yerlere ve özellikle Adana bölgesine gidenler, o bölgedeki Ermeni nüfusunu artırmak maksadıyla gitmekte iseler de, Anadolu’da güvenlik ve huzurun bozulmuş olduğu ileri sürülerek, hükümet tarafından yapılan red ve yalanlamanın etkisini azaltıyor.
Çünkü, Heyet-i Temsiliye tarafından verilen teminata rağmen, illerde bazı kimselerin kendilerine hoş görünmeyen görevlileri kendiliklerinden azletmek, değiştirmek, hükümet işlerini sekteye uğratmak, zorla yardım ve vergi toplamak gibi hareket ve müdahalelerinin tamamiyle önü alınamadığından, daha yabancı çevrelerde de endişe devam etmektedir.

Devletimizin, kara ve denizdeki bugünkü durumunda, geleceğimiz hakkında kararlar alacak olan devletlere karşı, tehdit edici bir tutuma girmesi her halde zararlıdır. Bundan başka, temsilcilere, Heyet-i Temsiliye adına telgraflar çekilmesinin memlekette iki hükümetin varlığını gösterdiği, Fransa temsilcisi tarafından açıkça söylenmiştir.

Hele bunlardan herhangi birine karşı aşağılayıcı sözler sarfedilmesi, yaratılıştan sahip olduğumuz ahlak temizliği, sağduyu ve uzak görüşlülükle bağdaştırılamaz.

Tehlike ve felaket anlarında ağırbaşlılık ve sükuneti korumanın milli niteliklerimizden olduğu unutulmamalı, umutsuzluk ve bezginliğin akla getireceği aşırı ve tehlikeli emel ve tasavvurlara, vatanın yüksek çıkarları feda olunmamalıdır. Haklarımızı, bugünkü durumumuzda ancak siyaset, uyanıklık ve zamanın gereklerine göre akıllıca hareketle savunabiliriz.

Bu düşünceler zatıalilerine karşı bilineni tekrarlamak oluyorsa da, arkadaşlara ve şubelere de vatanseverce tavsiyelerde bulunmak mutlak bir gerekliliktir. Toplanması yaklaşmış olan Meclis-i Mebusan’ımızın, aziz vatanımızın kurtuluş ve selameti için alınacak isabetli tedbirleri bularak bu yüce gayenin gerçekleşmesine bütün gücü ile çalışacağı beklenmektedir. Kabinenin düşüncesini arz ederim.

Efendiler, dinlediğiniz bu telgrafta yazılanların açıklamasını yaparak yüce topluluğunuzu yormayı gereksiz sayarım. Yalnız, müsaade buyurursanız, buna verdiğim cevabı olduğu gibi sunmakla yetineceğim.

Şifre Sivas, 11.12.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

Kabinenin düşüncesi olmak üzere gönderilen 9 Aralık 1919 tarihli telgraf heyetimizce incelendi.

Yaptığımız bunca açıklamalara ve sunduğumuz bilgilere rağmen, bu telgraf metni de daha önce bildirilen görüşlerin tekrarı niteliğinde görülmüştür. Heyet-i Temsiliye’mizin amacının hükümet otoritesinin sarsılmasına meydan vermemek, milletin hükümete karşı güvenini artırmak olduğu defalarca belirtilmiştir. Maalesef, bizde, sunulan hususlar üzerinde gerektiği ölçüde durulmadığı inancı doğmaktadır.

1 — Anadolu’da güvenlik ve huzurun bozulmuş olduğu doğru değildir. Belki, düşmüş olan Damat Ferit Paşa Kabinesi zamanında yaratılmış olan bu düşünce anarşisi ve güvensizlik, sonradan milli birlik sayesinde ortadan kalkmıştır.

2 — Şahıslar tarafından durup dururken memurları görevden alma ve yer değiştirme yapılmış değildir. Yalnız, Dahiliye Nezareti, Milli Mücadele aleyhinde oldukları için, düşmüş olan kabine zamanında, millet tarafından kovulan ve her tarafça adları bilinen memurları yeniden tayinde gösterdiği direnme ile pek anlamlı bir yol tutturuyor. Dahiliye Nezareti’nin milli davaya tamamen aykırı olan ve kamuoyunda, eski nazır Adil Bey zihniyetinin hala süregeldiği duygusunu
yaratan işleri, elbette pek haklı ve meşru olarak halkça iyi karşılanmamaktadır.

Aynı müsteşarın, aynı İçişleri Genel Müdürü’nün ve aynı Özlük İşleri Müdürü’nün görevlerinde devam etmeleri, gerçekten hem yüksek hükümetimizi hem de millete karşı taahhüt altında bulunan Heyet-i Temsiliye’mizi pek güç bir duruma sokmaktadır. ……tarihli telgrafla arz ettiğimiz Dersim Mutasarrıfı konusu dikkate değer.

Artık bu konuda Heyet-i Temsiliye’ce yapılacak bir şey kalmamıştır. Bundan sonra da, Dahiliye Nezareti’nin bu gibi işlemleri yüzünden ortaya çıkacak durumların düzeltilmesi için, Nezaret’çe iyi karşılanmadığı ve güven duyulmadığı için istirhamlarda da bulunulmayacaktır.

Son olarak şunu arz edelim ki, yüksek hükümetleri, milletin güven ve desteğini hakkıyla kazanmak, bu vatan ve millete yararlı olmak istiyorsa, -ki buna heyetimizin hiç şüphesi yoktur- kendine, milletin ruhuna ve durumun nezaket derecesine göre bir gidiş yolu seçmeli ve asıl derdi kendi içinde tedavi etmelidir. Yoksa, iktidar makamına gelindiğinden beri, tutulan yol bakımından, Heyeti Temsiliye’yi hedef alarak ve sürekli olarak aynı nitelikte yazılar yazarak gayeye ulaşılamaz.

3 — Düşmüş olan hükümetin, millete düşman, düşmanlara dost olarak takip etmiş oldukları haince politikanın mirası olan Aydın cephesinde, para toplama işinde belki bazı uygunsuzluklar olmuş olabilir. Şu kadar ki, Sivas Genel Kongresi ile oluşan milli birlik ve Harbiye Nezareti’nin vatanseverce yardım ve himmetleri sayesinde, bu gibi durumların önü alınmış demektir.

4 — Millet, Ateşkes Anlaşması’nda bulunduğu düşman devletlerinden hiçbirine karşı tehdit edici bir durum almış değildir. Yalnız kutsal ve meşru haklarına karşı yapılan müdahaleleri, kesin bir lüzum görülürse silahla bile önlemeye kararlıdır.

5 — Heyet-i Temsiliye’nin, barış konferansına katılacak delegelere telgraf çekmesi konusuna gelince, bu ancak yüksek hükümetlerinin onayından da geçmiş protestolardan ibarettir. Kaldı ki, milli birliğin temsilcisi olmak sıfatıyla, Heyet-i Temsiliye’nin millet adına bu gibi müracaatlarda bulunması meşru bir hakkıdır.

Eğer hükümet de aynı duyarlığı gösterir ve böyle fırsatlarda, milletle aynı düşüncede olduğunu açıkça ortaya koymaktan çekinmezse, politikaya zarar vermek şöyle dursun, aksine, çok büyük yararlar sağlanacağı aşikardır.

Oysa, yüksek hükümetlerinin Adana’nın işgali gibi apaçık bir haksızlığı bile, protesto etmediğini Fransızlar söylüyor. Bu bakımdan Fransız temsilcisinin açıkça konuşmasının hikmetini bu noktada aramalıdır.

Özet olarak, şunu arz edelim ki, Heyet-i Temsiliye ne umutsuzluk ve bezginliğe ne de kutsal görevlerinde millet ve vatanın selameti için yapılması gerekenleri kavrayamayacak bir bilinçsizliğe düşmüştür. Milletin selameti adına aldığı tedbirler ve giriştiği bütün işlerde ağırbaşlı ve haysiyetli davranışı uyuşukluğa ve alçalmaya tercihi bir ilke olarak benimsemiştir. Politika, uyanıklığın ve zamanın gereklerine göre hareketin ancak bu yolla olduğuna inanmıştır.

Bu bakımdan acı gerçekler karşısında dikkatli ve uyanık olan milli ruhtan aldığı bu ilkelerin aksini millete tavsiye edemez ve yakında toplanmasını zaruri bulduğu Meclis-i Meb’usan’ın da aynı ruh ve duygu ile donanmış olacağı umudunu kuvvetle besler.

6 — Heyet-i Temsiliye’mizin görüşü, yukarıda arz edildi. Temsilcimiz olmak dolayısıyla, bu durumlarda, zatıdevletleri’nin kabineyi aydınlatmanız ve asılsız noktaları kendilerine açıklamanız gerektiğini, memleketin selameti adına derin saygılarımızla arz ederiz,
Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Çürüksulu Mahmut Paşa’nın demeci

Efendiler, İstanbul’da, vatanın kurtarılması ile ilgili en önemli işlerle uğraşan, saygıdeğer ve aklı başında olarak tanınmış kimselerin, o devirde, İstanbul’un zehirli havasını teneffüs yüzünden, zihniyet ve düşüncelerinde ne kadar olumsuz sapmalar meydana gelmiş olduğuna örnek olmak üzere, daha Sivas’ta iken karşılaştığım küçük bir olayı müsaadenizle bilginize sunmak isterim.

Belki de sayın üyeler arasında hatırlayanlar vardır. Ayan üyelerinden Çürüksulu Mahmut Paşa, Bosphore gazetesi yazarlarından birine, siyasi durumumuzla ilgili bir demeç vermişti. Mahmut Paşa’nın o tarihlerde, Barış Hazırlıkları Komisyonu (103) üyesi olduğunu da hatırlarsınız.

Paşa’nın 31 Ekim 1919 tarihli Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanan demecini, 17 gün sonra Sivas’ta okudum. Ermenilerin aşırı isteklerine hak vermemekle birlikte, sınırlarda bazı düzeltmelerin yapılmasına razı oluruz ifadesi dikkatimi çekti.

Doğu Anadolu’da Ermenistan lehine toprak tavizlerinde bulunulacağına söz verme anlamı taşıyan bu cümlenin, Barış Komisyonu üyesi olan bir devlet adamı tarafından söylenmiş olması, gerçekten üzerinde düşünülmeye ve hayretle karşılanmaya değerdi.

Bu sebeple 17 Kasım 1919 tarihinde, Çürüksulu Mahmut Paşa Hazretleri’ne yazmayı yararlı saydığım bir telgrafta, demecindeki işaret ettiğim cümleden dolayı, Doğu Anadolu halkının pek haklı olarak, son derece üzgün ve kırgın olduğunu belirttikten sonra, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin kararları gereğince, milletin Ermenistan’a bir karış toprak terketmeyeceğini ve hatta, eğer hükümet, böyle acı bir mecburiyete boyun eğerse, milletin kendi haklarını bizzat savunmaya kararlı olduğunu ve bunun bütün dünyaya ilan edilmiş bulunduğunu yazdım ve bu milli azim ve kararın herkesten önce, Barış Hazırlıkları Komisyonu’nun sayın üyelerince bilinmesi ve ona göre hareket edilmesi gereğini arz ettim (Belge: 196).

Efendiler, Sivas’ta bulunduğumuz sırada birçok mesele ve olaylarla karşılaşılmış ve ister istemez milli, idari, askeri ve siyasi teşebbüs ve faaliyetlerde bulunulmuştur. Bunların hepsini ayrıntılarıyla anlatmak uzun sürer. Yalnız, izlediğimiz olaylar zincirinin biribirine bağlanmasını sağlayacak bazı noktalara işaret ederek geçeceğim.


103) İstihzarat-ı Sulhiye Komisyonu.

Milli teşkilatın yeniden düzenlenmesi

Efendiler, milli teşkilatın bir düzene sokulması önemliydi. Bunun için özel tedbirler alındı. Seçimler dolayısıyla ortaya çıkan bazı görüş ayrılıklarının giderilmesi için çareler arandı.

Maraş’taki bazı Çerkez vatandaşlar sözde Maraş’ın bütün Çerkezleri adına Cebel-i Bereket (104) guvernörünün (l05) Maraş’a gönderilmesini, Antep’teki Fransız askeri komutanından telgrafla istemişlerdi. Buna izin veren Maraş mutasarrıfına teessüflerimiz duyuruldu. Adı geçen guvernör geldiği takdirde, Maraş eşraf ve ileri gelenlerinin karşılamamaları bildirildi.

İstanbul Hükümeti’nin de dikkati çekildi.

Bolu bölgesinde güvensizlik gittikçe artıyordu. İzmit’te Asım Bey’den sonra, 1’inci Tümen komutanı olan Rüştü Bey’e bu konuda direktif verildi.

Efendiler, 20 Kasım 1919 tarihinde, İstanbul’daki teşkilatımızdan, Kara Vasıf ve Albay Şevket Bey imzalarıyla gelen bir şifrede: Gebze kaymakamının Milli Mücadele’ye karşı olduğu, bu kaymakamın, birçok korkunç olaylara cür’et eden Yahya Kaptan’ın kötülüklerini örtbas etmeye ve daha başka şeylere başlayarak Kuva-yı Milliye’ye leke sürmeye çalıştığı bildiriliyor ve kaymakamın yerinin değiştirilmesi söz konusu ediliyordu (Belge: 197).

Biz de bu görüşe samimiyetle katılarak cevabımızda, konunun Cemal Bey vasıtasıyla çözüme götürülmesini bildirdik (Belge: 198).

Efendiler, bu Yahya Kaptan konusu, inkılap tarihimizin önemli safhalarından birinde yer aldığı ve pek anlamlı olduğu için biraz genişçe bilgi vermeyi uygun görüyorum.

Şimdiye kadar verilen bilgilerden anlaşılmış olacağına hiç şüphe yoktur ki, bir araya gelerek anlaşmış bulunan ortak iç ve dış düşmanların uygulamaya çalıştıkları planın önemli bir noktası da, memleket içinde güvensizlik olduğunu ve Hristiyan azınlıklara saldırılarda bulunulduğunu, elle tutulur, gözle görülür delil ve olaylarla dünya kamuoyuna ispat etmek, bu olayların Kuva-yı Milliye tarafından yapıldığına inandırmaktı.

Bu gizli ve iğrenç maksadın gerçekleşmesi için de, bildiğiniz gibi, birtakım çeteler kurarak, bunları özellikle Hristiyan halk üzerine saldırtmak ve bu çetelerin işleyecekleri cinayetleri, milli teşkilata yüklemek yolunu tutuyorlardı.

Bu teşebbüsler azçok memleketin her tarafında filiz vermeye başlamakla birlikte, en önemli gelişme ve faaliyet, İstanbul’a yakınlığı dolayısıyla Biga, Balıkesir ve özellikle İzmit, Adapazarı ve Bolu bölgelerinde görülür ve dikkat çekici bir durum gösteriyordu.

Biz, bu haince fakat -itiraf olunmalıdır ki- çok ustaca teşebbüse karşı olağanüstü tedbir almak ve teşebbüse geçmek zorunda kaldık.

Çünkü, İstanbul Hükümeti, düşmanın bütün bu oyunlarını gerçekten Kuva-yı Milliye’nin üzerine yüklüyor ve yok edilmeleri için sert tedbirler alacak yerde, durmadan Heyet-i Temsiliye’yi suçlayarak ve baskı yaparak, bu faciaları yaratan düşman çetelerinin faaliyetine son vermeyi bizden istiyordu. Ne yazık ki, hükümet, bu düşünce ve kanısını, İstanbul’daki teşkilatımızın başında bulunanlara da iyiden iyiye aşılamayı ve telkini başarabilmişti.

Efendiler, bizim özellikle İstanbul’a yakın olan İzmit bölgesinde uygulamayı düşündüğümüz tedbir, orada silahlı milli müfrezeler kurmak ve o bölgede, kendilerine güvenilir komutan ve subaylarımızın, bu milli müfrezelere yapacakları yardım ve desteklerle, hain çetelerin peşine düşerek kötülüklerine ve varlıklarına son vermekti.


104) Bugünkü Osmaniye, Islahiye, Dörtyol ilçelerini içine alan ve o zaman Adana’ya bağlı bulunan bir sancak.

105) Cebel-i Bereket sancağının Fransız yöneticisi.

Yahya Kaptan konusu

İşte bu maksatla oluşturabildiğimiz milli müfrezelerin en önemlisi ve kuvvetlisi, Yahya Kaptan diye tanınmış olan fedakar bir vatanseverin müfrezesi idi. Merhum Yahya ile ilk ilişkimiz şöyle oldu:

Bir gün telgrafçılar, Sivas Telgraf Merkezi’ne şu bilgiyi veriyorlardı: Çok acele bir telgrafı durdurdular, yani İstanbul’da durdurulmuştur. Telgraf metni aşağı yukarı şöyledir :

Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Dün İzmit’ten tavsiye edilen Yahya benim. Yarın akşam Kuşçalı telgrafhanesinde emrinizi bekliyorum.

Kuşçalı, Üsküdar ile Gebze arasında bir köydür. Gerçekten de Yahya Kaptan, bana İzmit’te teşkilatımız tarafından tavsiye edilmişti.

4 Ekim 1919 tarihinde Kuşçalı merkezinden şu telgrafı aldım :

Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Önemli ve çok ivedi

Bendeniz, size iki gün önce İzmit’ten tavsiye edilen Yahya’yım. Emriniz üzere, telgraf başında emirlerinizi almaya geldim. En geç yarın akşama kadar Kuşçalı telgrafhanesindeyim.

Yahya
Anlaşıldığına göre, Yahya Kaptan, İstanbul’dan telgrafının çekilmediğini anlayınca, kendisi daha Kuşçalı’ya gelmeden, bu telgrafı Kuşçalı merkezine göndererek çektirmiş (Belge: 199).

Ben de şu emri verdim (Belge: 200).

4.10.1919

İzmit Merkezi Vasıtasıyla Kuşçalı Telgrafhanesi’nde Yahya Efendi’ye

Bulunduğunuz bölgede güçlü bir teşkilat kurunuz. Adapazarı Kaymakamı Tahir Bey vasıtasıyla, bizimle bağlantı sağlayınız. Şimdilik hazır bulununuz.

Anadolu ve Rumeli

Müdafaa-i Hukuk

Cemiyeti Reisi

Mustafa Kemal

Efendiler, Yahya Kaptan, aldığı bu emir üzerine, teşkilat kurdu ve aylarca İstanbul ile ilişkisi bulunan çevrelerde hain çetelerin faaliyetlerine engel oldu.

Sonunda, İstanbul Hükümeti tarafından öldürtüldü. Gerçi, Yahya Kaptan’ın faaliyeti ve feci bir şekilde şehit edilmesi, bundan sonraki ayları ilgilendirir bir olay ise de, burada, olaydan söz edilmişken, konuya bir daha dönmemek için şimdi açıklanması yerinde olur sanırım.

24 Kasım 1919 tarihinde Kartal Merkezi’nden şu telgrafı aldım:

Köy içinde suçsuz adam öldürme, nahiye müdürünü herkesin önünde dövme ve köylerdeki yağma olaylarından dolayı Yahya Kaptan’ı hükümete teslim mecburiyeti doğmuştur. Dahiliye Nezareti bu konuyu titizlikle takip ediyor. Hükümetin güç durumda kalmaması, Yahya Kaptan’ın teslimini gerektiriyor. Zatıdevletlerinin emirlerini makine başında bekliyorum, efendim. (Belge 201).

İmza
Kartal Anadolu ve Rumeli

Müdafaa-i Hukuk Heyet-i

Temsiliye Başkanı Binbaşı

Ahmet Necati

Askerlerin ve devlet memurlarının, açıktan açığa bizim milli teşkilat şubelerimizin başkanlıklarını almaları usulden değildi. Bir de bizim teşkilat tüzüğümüzü bilmesi gereken şube başkanlarının, Heyet-i Temsiliye’nin yalnız bir tek heyet olduğunu, her yerde birer Heyet-i Temsiliye bulunamayacağını bilmesi gerekirdi. Bu telgraf üzerine, İzmit’teki Tümen Komutanı’na şu telgrafı yazdım.

Şifre Sivas, 25.11.1919

İvedi

İzmit’te 1′ inci Tümen Komutanı Rüştü Beyefendi’ye

Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı ünvanı ile Ahmet Necati Bey tarafından gönderilen bir telgrafta: Öldürme, bucak müdürünü dövme ve köylerdeki yağma olayından dolayı Yahya Kaptan’ın hükümete teslimi mecburiyetinin doğduğu ve Dahiliye Nazırı’nın da bu konuyu titizlikle takip ettiği bildirilmektedir.

Başından beri Milli Mücadele’de büyük yararlıklar göstermiş olan bu zatın, memleketimizin bu bunalımlı günlerinde hükümete teslimi asla uygun görülmemekte olduğundan, işin, hükümetin otoritesini de dikkate almak suretiyle, Yahya Kaptan’ın şu aralık kanuni kovuşturmadan kurtarılması şeklinde çözüme bağlanması, Kartal’da Necati Bey’e gereken direktifin verilmesi ve sonucun bildirilmesi önemle rica olunur.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

26 Kasım 1919 tarihinde Hereke merkezinde de şu telgrafı aldım:

Millet adına istirham ediyorum; bugünlerde Binbaşı Necati Bey’in yolsuzlukları, Kuva-yı Milliye’yi lekelemektedir. Hemen soruşturma açılmasına emir buyurulmasını rica ederim.

Gebze İlçesi Milis Komutanı Yahya

İzmit’teki Tümen Komutanı’ndan aldığım cevap aynen şudur:

İzmit, 29.11.1919

Sivas’ta 3’üncü Kolordu Komutanlığı’na

İlgi: 25.11.1919

Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’na: Şimdiye kadar yaptığım soruşturmaya göre Yahya Kaptan’ın adam öldürme, bucak müdürünü dövme gibi suçlar işlemediği, yalnız Binbaşı Necati denilen zatın kendi şahsi çıkarlarını yürütebilmek için Yahya Kaptan’ın vücudunu ortadan kaldırma gayesini güttüğü ve bu konuda zatıalinize telgrafla müracaatta bulundukları zaman Yahya’yı da aldatarak yanlarına getirip öldürme planı kurdukları ve Yahya’nın durumu sezerek kendisini kurtarmış olduğu anlaşılmıştır. Soruşturmayı gerektiği şekilde derinleştiriyorum. Sonucu arz ederim.

1’inci Tümen Komutanı Rüştü

Tümen Komutanı Rüştü Bey’in birkaç gün sonra verdiği tamamlayıcı bilgi şuydu :

İzmit, 5.12.1919

Sivas’ta 3’üncü Kolordu Komutanlığı’na

Heyet-i Temsiliye’ye:

Binbaşı Necati Bey’in, Maltepe Atış Okulu’nda görevli memur olmasına rağmen, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatını takınarak, Kuva-yı Milliye adına başına topladığı Arnavut Küçük Aslan çetesiyle ortalığı soydurmakta olduğu ve Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail Efendi’nin de bununla işbirliği yaptığı hususunda, bende şüphe kalmamıştır.

Son zamanlarda, hükümetin başına dert açan Darıca Rum bekçilerinin öldürülmesi ve Stelianos adında bir zenginin dağa kaldırılarak para istenmesi gibi eylemlerin adı geçen çete vasıtasıyla yaptırılması ve bütün bu yapılanların, böyle bayağılıklara yanaşmayan Yahya Kaptan’a yükletilerek, kendisi hakkında gerek oraya gerek hükümete asılsız ihbarlarda bulunulması, her halde bunların milli teşkilat perdesi altında halkın ve hükümetin başına dert açarak kendi keselerini doldurmaktan başka bir maksat beslemedikleri ve belki de daha başka siyasi bir maksatlarının bulunduğu yargısını doğuruyor.

Şimdiye kadar pek namuslu hareket etmiş ve etmekte olan Yahya Kaptan’ın bu gibi eylemlere katılmaması ve yukarıda adı geçen çetenin kendi koruma bölgesinde hiçbir rezaletine meydan vermemesi dolayısıyla, onun vücudunu resmi veya gayri resmi olarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.

Dün Yahya Kaptan yanıma gelerek hayatının tehlikede olduğunu, bu yüzden adamlarının silah ve cephanelerini getirip teslim ederek kendisinin de buradan uzaklaşacağını bana resmen söyledi.

Kendisine gereken öğütleri vererek ve daha hizmet edecek önemli zamanlar bulunduğunu anlatarak, tekrar yerine gönderdim. Her şeyi iyi bilmesi gereken Gebze ilçesi kaymakamından durumu resmen sorunca, aldığım cevap da tamamen yukarıda arz ettiğim şekilde, yani Necati ve Nail Efendi’lerin aleyhinde, Yahya Kaptan’ın lehindedir. Necati Efendi’nin İstanbul’da nere ile haberleştiğini bilemiyor isem de, bir yerden arasıra para aldığı söyleniyor.

Bunların varlığı ve cana kastetmiş olmaları dolayısıyla, Yahya Kaptan bu bölgede durmak istemiyor. Bu bakımdan zaten muvazzaf bir subay olan Necati Efendi’nin başka bir yere, Nail Efendi’nin de daha başka bir yere gönderilmesinin zaruri olduğuna hükmediyorum. Oraları İstanbul ile haberleşmekte olduklarından, tabii bendenizce bir şey yapılamamaktadır. Gereğinin oraca yerine getirilmesi arz olunur.

1’inci Tümen Komutanı Rüştü

Rüştü Bey’in verdiği bilgilerden uzun uzadıya bahsederek, durumu 8 Aralık 1919 tarihinde, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya yazdım (Belge: 202).

Aynı tarihte, durum ve Cemal Paşa’ya yapılan müracaat açıklanarak, işin takibi, İstanbul’daki teşkilatımızın başkanlarına da bildirildi (Belge: 203).

On dokuz gün sonra, yani 27 Aralık 1919 tarihli ve şifreli, şifrenin altında Vasıf, dışında Albay Şevket Bey’in imzalarını taşıyan uzun bir telgrafla, şu bilgi veriliyordu:

… Güvensizlik ve huzur yokluğunun başlıca sorumluları Yahya Kaptan ile arkadaşı Kara Aslan ve Alemdağı’nda dolaşan Sadık çeteleridir.

Yahya Kaptan’ın birtakım şımarıklıklarından bahsettikten sonra, … Bizi, artık bu haydutu zarar veremeyecek bir duruma getirmeye teşebbüs ettirmişti.

Öteden beri araları iyi olmayan Küçük Aslan çetesinin itibarda olması (?!) kendisini çeşitli yollarla suçlarını örtbas etmeye yöneltmiştir.

Yüzbaşı Nail, Yahya’nın aleyhindedir. Necati Bey’e gelince, düşmüş olan eski hükümet zamanında (!) Kartal ilçesince başkan seçilerek, Kuva-yı Milliye adına merkezle ilgisini kesmiş (?..), Milli teşkilatı kuvvetlendirmiş… Yeniköy Rumlarının etraftaki sarkıntılıkları üzerine, Küçük Aslan çetesini dolaştırmaya başlamış… Tarafınızdan para da verilmiştir (?!).

Yahya Kaptan her şeyi sonuçsuz bırakmak manevrasına başvurmaktadır (?!).

Binbaşı Necati, biraz idaresiz ise de cezayı hak etmiş değildir.

Gebze kaymakamının… bir an önce başka bir yere alınarak Rum ve Ermeni entrikalarına son verdirilmesi… (Belge: 204).

Efendiler, bu bilgiler arasında, benim bilmediğim noktalar da vardı.

Söz gelişi, ben Küçük Aslan çetesinden ve onun itibarlı olduğundan habersizdim. Bu çeteye Necati Bey vasıtasıyla para verdiğimi kesinlikle hatırlayamıyordum.

Yahya Kaptan’ın, verdiğimiz direktif gereğince, düşman çetelerini yok etmeye ve hiç olmazsa, onların, Hristiyan halka saldırarak düşmanın maksadını gerçekleştirmeye yönelmiş olan bütün teşebbüslerini başarısız kılmaya çalıştığını pekala biliyorduk.

Gebze kaymakamının içyüzü, şimdi ekleyeceğim belgelerle anlaşılabilecektir, sanırım.

4 Ocak 1920 tarihinde, Tümen Komutanı Rüştü Bey’e, Vasıf Bey’in verdiği bilgiyi olduğu gibi özetleyerek, bu bilgilerin kendisince verilen bilgilerle çeliştiğini bildirdim.

Bu bakımdan durumun güvenilir ve inanılır kimseler vasıtasıyla bir kere daha soruşturulup incelettirilmesini ve kendi düşüncesiyle birlikte açık olarak bildirilmesini rica ettim (Belge: 205),

Efendiler, bu konuda, gerçeğin ortaya çıkmasına yarayan belgeler üzerinde bilgi sahibi olmanızı istediğim için, Rüştü Bey’in cevabını olduğu gibi bilginize sunmama müsaade buyurunuz:
Düzce, 7/8.1.1920

20’nci Kolordu Komutanlığı’na

İlgi: 4.1.1920 tarihli şifre:

Heyet-i Temsiliye Başkanlığına,

Yahya Kaptan’la ilgili türlü suçlamalar üzerine, birkaç defa, Yüzbaşı Ali Aguş Efendi vasıtasıyla yaptırdığım soruşturma, onun lehinde çıktı. Bununla birlikte kendisi cahil olduğundan, hizmet ediyorum zannı ile bazı şeyler yapmış olabilir. Büyük ve Küçük Aslan’lar zaten eşkıyadır.

Ancak, milli teşkilatın aleyhinde bir görüşe sahip olduğu şüphesiz olan ve Yahya hakkında herkesten çok şikayetçi olması gereken Gebze kaymakamına bu konuda yazdığım yazılara almış olduğum 1.12.1919 tarih ve 17 sayılı cevabın sureti aşağıda olduğu gibi verilmiştir.

Bendeniz, bu telgraftaki bilgilere kısmen olsun inanmak zorunda kaldım ve aynı inançla bu yazıları İstanbul’a, bizzat Şevket Bey’e de gösterdim. Bendenizin bilemediği bazı sebeplerle, İstanbul’ca hakkında bir muamele yapılmasına gerek duyulduğu takdirde, elbette bir şey denemeyeceği arz olunur.

Suret

İlgi: 30.11.1919 tarih ve 53 sayılı yüksek emirleri.

Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Binbaşı Necati Bey’in, adam öldürme ve bucak müdürünü dövme ile ilgili ihbarları, şahıs ve zaman belirtilmediği için gerçek olarak kabul edilemez.

Çünkü, dövüldüğü bildirilen bucak müdürü Burhaneddin Bey, Yahya Kaptan tarafından dövülmediğini ve tecavüze uğramadığını yazılı olarak bildirdiği gibi, bu konuda bendenizin makamına herhangi bir şikayette de bulunmamıştır.

Adam öldürme konusuna gelince, Yahya Kaptan hakkında hükümete ve adliyeye hiçbir yerden böyle bir cinayetle ilgili müracaat ve şikayet olmadığı gibi, aleyhinde, yakalanması için bir tebligat bile yoktur.

Eğer bununla, Darıca Rumlarından iki Rum’un öldürülmesi ve Kartal’ın Paşa köyünden Stelianos Çorbacı’nın dağa kaldırılarak fidye istenmesi kastediliyorsa, bu cinayetlerin Küçük Aslan çetesi tarafından işlendiği kanaati yaygın ve doğrudur.

Bu çete Yahya Kaptan’a öteden beri düşman olduğundan ve esasen Yüzbaşı Nail Efendi tarafından kanat gerilip korunurken, sayısı on sekiz kişiye ulaşan bu çetenin, şimdi Binbaşı Necati Bey’in emrine verildiği ve hatta kendilerine ellişer lira maaş bağlanmakta olduğu haber alınmıştır. Bu çetenin köyleri soymaktan geri durmadığı bilinmektedir.

Binbaşı Necati Bey’in, Yüzbaşı Nail Bey’in eski okul arkadaşı olduğu, kendisiyle bir buçuk ay önce Aydınlı köyünde, Küçük Aslan çetesi üyelerinden Ali Kaptan’ın dağa kaldırdığı Çorbacı’dan alınan parayla yaptığı meşhur düğününde görüştüğü bilinmektedir.

Daha sonra Binbaşı Necati Bey, birçok defa Yüzbaşı Nail Bey’in evine gelerek misafir olmuştur. Her ikisi de aynı düşüncede oldukları için, Yüzbaşı Nail Bey öteden beri Yahya Kaptan’ın aleyhindedir.

Yahya Kaptan teşkilatı kurduğu sırada, Yüzbaşı Nail Bey, ona bulunduğum kazanın sınırları dışına çıkarmaya ve uzaklaştırmaya çalıştığı gibi, Küçük Aslan çetesi tarafından işlendiği söylenen ve doğruluğuna şüphe olmayan yukarıdaki iki cinayet olayının, Kuva-yı Milliye’yi kirletmek ve Yahya Bey’i lekelemek düşünce ve maksadını taşıdığı hissedilmiştir.

Oysa, bu cinayetler, Aslan çetesinin faaliyet ve hareket alanı içinde işlenmiştir. Hatta, Yüzbaşı Nail Bey’in, kovuşturma yapmak üzere gönderilecek olan İstanbul Muhafız Alayı’na mensup Suvari Müfrezesi Komutanı Hakkı Bey’i, artık gelmesine lüzum kalmadığı gerekçesi ile, haberleşme sırasında İstanbul’a naklettirip işi takipsiz bıraktırmış olduğu da bir gerçektir. Eğer sözü edilen adam öldürme olayı bundan başka bir olay ise, durumun açıklığa kavuşması için, şahıs ve zaman belirtilerek bildirilmesi gerekir.

Darıca Rum bekçilerinin öldürüldüğü gün, cinayetin, çarşıda serbest gezen Küçük Aslan çetesi tarafından, işlendiği haberinin yayılması üzerine, Yüzbaşı Nail Bey, korkusundan başka bir yere naklini istemiş ve kesinlikle burada oturmayacağını söylemiştir.

Ancak, alay ve tabur komutanları ile Binbaşı Necati Bey buraya gelerek ve Yahya Kaptan hakkında bir işlem yapılması için temsilci Sırrı Bey’e yazı yazdıracaklarına söz ve güvence vererek, Nail Bey’in burada kalmasını istemişlerdir.

Bunun üzerine yüzbaşı, 25 Kasım 1919 salı günü, gidip gelen Necati Bey’i aldatarak ona gerçeğe aykırı suçlamalar yaptırdığı gibi, bir yandan telefonla Yahya Kaptan’ı merkeze davet ettirirken bir yandan da Küçük Aslan çetesini kendi evinde hazır bulundurarak yakalamayı tasarlamıştır.

Ancak, her nedense, bu işi gerçekleştirmeye cesaret edemeyerek teşebbüsünden vazgeçtiği için, Necati Bey de Kartal’a dönmek zorunda kalmıştır. İşte bundan dolayıdır ki, Yüzbaşı Nail Bey, gerek Necati Bey ve gerek kendine alet ettiği Küçük Aslan çetesi vasıtasıyla, Yahya Kaptan aleyhinde suçlama ve tertiplere başvurmaktan bir an geri kalmamaktadır.

Yahya Kaptan, kendisine karşı çıkan ve düşman olan Küçük Aslan çetesi gibi köyleri yağmalamaya ve Hristiyanları öldürüp yok etmeye izin vermemiştir.

Kendi emrinde bulunan Büyük Aslan Bey çetesi tarafından bazı uygunsuzluklar yapıldığında, derhal bunları önleme ve cezalandırma yoluna giderek, milli bir gaye olan vatanın istiklali ve kurtuluşu için disiplin ve güvenliğin korunmasına hizmet etmektedir.

Daha önce de Büyük Aslan Bey çetesinin aman dilemesine ve sığınmasına yardımda bulunarak, hükümetçe affedilmesini sağlamak suretiyle yaptığı hizmetler takdire değer.

Aleyhindeki suçlamaların, yüzbaşının şahsi emellerine boyun eğmemiş olmasından, Küçük Aslan çetesi tarafından işlenip Yahya Kaptan’ın üstüne yıkılmak istenen cinayet olaylarının eksik olmamasından ve bunlara cür’et edenlerin korunması dolayısıyla teessüf ederek yüzbaşıya şiddetli uyanlarda bulunmasından ileri geldiği arz olunur.

(Gebze Kaymakamı Nurettin)

1’inci Tümen ve Bolu Bölgesi

Komutanı

Rüştü

Efendiler, bu bilgilerin alınmasından önce şöyle bir haber verdiler: Tavşancıl’da Yahya Kaptan’ın etrafı sarıldı. Bunu yapan İstanbul’dan gelen bir askeri birliktir.

Bu haber üzerine, İzmit’teki Tümen Komutanlığı’ndan, 7 Aralık 1920 tarihli şifre ile, makine başında durumu sorduk. Eğer bu haber doğru ise, İstanbul’dan geldiği bildirilen birlik komutanına, Yahya Kaptan’ın bizim adamımız olduğunu, eğer bir kusur ve kabahati varsa, tarafımızdan gereğinin yapılmasının tabii bulunduğunu, Yahya Kaptan’ın sarılmasına ve tutuklanmasına hiçbir şekilde razı olmadığımızı bildiriniz dedik (Belge: 206).

Efendiler, 7 Ocak 1920’de yazılıp, 8 Ocak’ta aldığımız iki telgraf vardır. Bunlardan biri İzmit’ten, 1’inci Tümen Komutanı Vekili imzasıyla Fevzi Bey’dendir. Şunlar yazılıdır: Bu gece iki bin kişilik bir kuvvet Tavşancıl’a çıkarak Kuva-yı Milliye Komutanı Yahya Bey’i çevirmişlerdir. Yapılacak işlemin bildirilmesi arz olunur.

Diğer telgraf, Düzce’de bulunan asıl Tümen Komutanı’ndan geliyordu. Rüştü Bey, merkezde bulunan vekilinden aldığı aynı bilgileri veriyordu (Belge: 207).

Tümen Komutan Vekili Fevzi Bey’in, 7 Ocak 1920 tarihli açıklama bekleyen telgrafımıza verdiği 7/8 Ocak 1920 tarihli cevabında, Yahya Kaptan’ın daha ele geçmediği, Kuva-yı Milliye ile gelen müfreze arasında bir çatışma ihtimalinin bulunduğu ve gelen müfreze komutanına emrimizi bildireceği haber veriliyordu (Belge: 208).

Efendiler, o tarihte milletvekili olarak İstanbul’da bulunan yaverim Cevat Bey’den, 10 Ocak 1920 tarihinde şöyle bir telgraf geldi:

Harbiye, 10.1.1920

20’nci Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne:

6.1.1920 gecesi sabaha karşı Genel Jandarma Komutan Yardımcısı Hilmi Bey ve Üsküdar Jandarma Komutanı Nazmi Bey komutasında dört subay, elli jandarma ve Yüzbaşı Nahit Efendi komutasında, İstanbul Muhafız Alayı’ndan doksan er, Bandırma vapurunun ışıkları söndürülerek Hereke’ye götürülmüş ve sabahleyin erkenden Hereke’ye çıkan müfreze derhal Tavşancıl’ı kuşatmış ve birçok ev basılmıştır.

Gelen Heyet, köy ihtiyar heyetini toplayarak, vatan haini olan Yahya’yı teslim etmez veya nerede olduğunu söylemezlerse, Tavşancıl’ı insanlarıyla birlikte yakacaklarını bildirirler. İhtiyar heyeti, Yahya Kaptan’ın iki günden beri köylerinde olmadığını ve nerede bulunduğunu bilmediklerini ısrarla söyledi.

Yahya, sağ olarak ele geçemeyecektir. Fakat Yahya’nın yok edilmesinden sonra Marmara Bölgesine sahip ve hakim olan ve her gün İngilizler ve Fransızlar tarafından silahlandırılan Rumların ve İstanbul’daki rezillerin pek büyük bir başarıya ulaşacakları bellidir.

Kuva-yı Milliye adını taşımakta olan Yahya’nın ortadan kaldırılması, İzmit, Adapazarı ve İstanbul dolaylarında, düşmanlarımız hesabına birçok fesat çetelerinin de doğmasına yol açacaktır. Bundan dolayı, Cemal Paşa Hazretleri’nin işe el koymasıyla, Yahya’nın da ad değiştirerek daha önce arz ettiğim şekilde serbest bırakılmasının sağlanması için gerekenlere emir buyurulması istirham olunur (Cevat).

Harbiye Nazırı Cemal

Bu telgrafın, Harbiye şifresiyle ve Cemal Paşa imzasıyla kapatılmış olmasına rağmen, içinde Cemal Paşa’nın işe el koymasıyla Yahya’nın kurtarılması çaresinin bulunması cümlesi dikkat çekicidir.

Demek ki, Cemal Paşa, Cevat Bey’in telgrafını, okumaya gerek duymadan, kendi şifresi ve imzası ile çekilmesine müsaade etmiştir. Çünkü, bir defa Yahya’yı takip ettiren Cemal Paşa’dır. Bundan başka serbest bırakılması için kendi yardımlarının kendisi tarafından emrolunmasını, kendi bilgisi dahilinde elbette yazdırmazlardı.

İzmit’ten Tümen Komutanı Vekili’nden gelen 9 ve 10 Aralık 1920 tarihli iki telgrafla, duyulduğuna göre iki çarpışmadan sonra, Yahya Kaptan’ın ölü olarak ele geçirildiği bildirildi (Belge: 209).

11 Ocak 1920’de, Tümen Komutan Vekili’nden, İstanbul’dan gelen müfreze komutanına, benim adıma tebligatta bulunup bulunmadığını sordum (Belge: 210). Üç gün sonra 14 Ocak 1920 tarihli raporunda Tümen komutanı Vekili şu bilgiyi verdi: Bizzat yaptığım soruşturmadan… çarpışma olmadığı ve yalnız, Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra, köy dışında kesici bir aletle öldürüldüğü anlaşılmıştır. Kafatasının olmaması bunu doğrulamaktadır (Belge: 211).

Efendiler, bu uğursuz haber üzerine, İstanbul’daki teşkilatımıza, 20 Ocak 1920 tarihinde, Albay Şevket Bey vasıtasıyla şu telgrafı yazdık:

Yahya Kaptan’ın öldürülmesinin sebepleri ile, teslim olduktan sonra kasten şehit edildiği anlaşıldığından, öldürülmesinde kimlerin elinin ve etkisinin bulunduğunun, İstanbul’dan müracaat eden pek çok fedakar arkadaşa açıklama yapılmak üzere acele bildirilmesi rica olunur, efendim.

Heyet-i Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Eski bir yazımıza karşılık olmak üzere, İstanbul’dan, 20 Ocak 1920’de yazılıp bir gün sonra elimize geçen telgraf da şuydu:

Beşiktaş, 20.1.1920

Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Özel:

İlgi: 17.1.1920.

1 — Olay yerinde bulunan güvenilir bir zatın ifadesine göre, Yahya Kaptan yakalanıp köy dışında bulunan karakola götürülürken, çevreden on kadar eşkıyanın karakol üzerine ateş etmesi üzerine, kaçmaya çalışmış ve bu sırada öldürülmüştür. Bununla birlikte, iyi bir soruşturma yapılması için hükümete başvuruldu.

2 — Yahya Kaptan’ın Kuva-yı Milliye adına pek çok kötülükler yaptığı söylentisi ağızdan ağıza yayıldığı gibi, özel ve resmi yoldan yapılan soruşturma da bunu doğruladığı için, hükümet kovuşturmaya karar vermişti.

Ancak, Heyetimizce kendisinin geçici bir süre için gizlenerek Kuva-yı Milliye işlerine karışmaması ve kötülüğe cür’et etmemesi, yanında bulunan kaçak er ve jandarmaları geri göndermesi şartıyla kovuşturma yapılmaması istenmiş ve ilgililer katında teşebbüslerde bulunulduğu gibi, Gebze’ye özel olarak bir memur da gönderilmişti. Bu sırada hükümet, birdenbire gizlice asker göndermiş; yalnız Yahya Kaptan’ı ele geçirmek istediğini ilan etmiş ve arz edilen durum meydana gelmiştir, efendim (Vasıf).

Çanakkale Müstahkem

Mevki Komutanı

Şevket

Efendiler, Köy dışındaki karakola götürülürken çevreden ateş edilmiş (?). Kaçmaya çalışmış, bu sırada öldürülmüş (?!). Bu sözlerin, bu gibi suikastlerde bir formül gibi kullanıldığını anlamamak için, çok safdil olmak lazımdır.

Yahya Kaptan’ı ortadan kaldırmak için, birlikte çalıştıkları ve karar verdikleri hükümetin, gizlice, birdenbire bir oldubittiye getirivermiş olduğu yolundaki sözler de dikkate değer. İstanbul’da, jandarmadan, İstanbul Muhafız Alayı’ndan subay ve asker görevlendiriliyor… İstanbul’da duruma hakim olduklarını iddia eden teşkilat başkanlarımız bunu öğrenemiyorlar.

Kara Vasıf Bey’in bu telgrafına verdiğimiz cevapta şu hususu sorduk:

Şifre Ankara, 22.1.1920

İstanbul’da Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Şevket Beye,

Yahya Kaptan’ın öldürülmesi olayını ciddi olarak takip eden ve özellikle İstanbul’da hesabını isteyen pek çok kimse vardır. Gerçeğin anlaşılabilmesi için, yaygın söylenti derecesine vardığı bildirilen kötülüklerin nelerden ibaret olduğunun bildirilmesi rica olunur.

Heyeti Temsiliye adına

Mustafa Kemal

Efendiler, bu açıklama isteğimize gelen cevabı da, sabrınıza sığınarak olduğu gibi, bilginize sunacağım:

Beşiktaş, 24.1.1920

Ankara’da 20’nci Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne Özel:

İlgi: 20.1.1920

1 — Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra öldürüldüğünü işittik. Soruşturma yapıyoruz. Sonucu arz edeceğiz.

2 — Öldürülmesinin sebebi hiç kimseyi dinlememesi, Kuva-yı Milliye adına açıktan açığa zulüm ve eşkıyalık yapması, eşkiyayı öteden beri gizlemesi veya gösterilen yere gitmesi için verilen emirleri dinlememesi üzerine hükümetin, kendisine köylerden ve çevreden müracaat edenlerin ısrarına dayanamayarak, kendiliğinden ve hatta heyetimizin haberi olmadan teşebbüse geçmesidir, efendim (Vasıf).

Çanakkale Müstahkem

Mevki Komutanı

Albay Şevket

Saygıdeğer Efendiler, telgrafın ikinci maddesindeki, Yahya Kaptan’ın hiç kimseyi dinlememesinin, öldürülmesine sebep olarak gösterilmesi asla doğru olamaz. Merhum şehit, beni dinliyordu, benden emir alıyordu.

Verdiğim emre göre hareket ediyordu. Başka bir makama veya şahıslara bağlı olduğunu, onlardan emir alması gerektiğini kendisine emretmemiştim. Bu sebeple, İstanbul’dan her önüne gelenden, Dahiliye Nazırı’ndan, Jandarma Komutanı hain Kemal Paşa’dan verilen emirleri dinlememesi zaten bizim istediğimiz şeydi.

Kuva-yı Milliye adına eşkıyalık ve zulüm yapanın da kendisi olmayıp, Küçük Aslan çetesi gibi, haince bir maksatla kuruldukları belgelere dayanılarak anlaşılmış bulunan çeteler idi. Yahya’nın bunların eşkıyalıklarını önlemeye çalıştığı da, sözlerine güvenilmesi gereken kimselerin soruşturmalarıyla kesinleşmiş bir durumdur.

Gebze Müdafaa-i Hukuk Heyeti Başkanı ile Gebze kaymakamı Fevzi Bey’in ortak imzalarıyla, bu üzücü olayın meydana gelişinden önce, makine başında yapılmış bir müracaatı da belirtmeden geçemeyeceğim:

Gebze Kuva-yı Milliye Komutanı Yahya Bey hakkında bazı kimselerin yaptıkları iftiralar üzerine, en sonunda salı gecesi İstanbul’dan komutanlar ve yüksek rütbeli subaylar komutasında gelen iki bin kişilik kadar bir kuvvetle, kendisinin Tavşancıl’da kuşatıldığı ve kuşatmanın hala devam etmekte olduğu şimdi halktan aldığım bilgilerden anlaşılmıştır.

Böyle vatanı için çalışan bir kimseye karşı yapılan bu işlemin pek haksız olduğu yüksek komutanlığınızca bilinmektedir. Yahya Bey’in kurtarılması için ne gibi bir muamele yapılacağının emir buyurulmasını makine başında bekliyoruz.

Kaymakam Müdafaa-i Hukuk Heyeti Başkanı

Fevzi Hacı Ali

Efendiler, o tarihlerde, İzmit bölgesinde Kuva-yı Milliye teşkilatı ile uğraşan Milletvekili Sırrı Bey’in de bu konuda verdiği bilgileri olduğu gibi sunmama müsaadenizi rica ederim:
İzmit, 11.1.1920

20′ nci Kolordu Komutanlığı’na

1 — Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özel: Haberleşmesi dört gün önce yapılmış olan Yahya Kaptan konusu, nihayet, haber almış olacağınız üzere, kendisinin şehit edilmesiyle sonuçlandı.

2 — Yahya Kaptan’ın, İstanbul girişinde teşkilatlanmış bir durumda bulunması, herhalde Kuva-yı Milliye’ye karşı cephe almış bulunan kimseleri yıldırdığından, kendisinin ortadan kaldırılmasının planlandığına şüphe yoktur.

3 — Yahya Kaptan’ın bu maksatla öldürülmüş olması, olayı sınırlı kalma niteliğinden çıkarmakta ve Heyet-i Temsiliye’ce üzerinde düşünülmesini gerekli kılmaktadır.

4 — İzmit sancağı, eşkıya yüzünden tedirgin iken, yerinden kımıldamayan ve
komutası altındaki hiçbir birliğe emir vermeyen, yanındaki hapishaneden on beş
yirmi kişinin birden kaçmasını basit günlük olaylardan sayan Alay Komutanı Hikmet Bey, Yahya’nın öldürülmesini önemli bir mesele saymıştır.

Yanına aldığı jandarma kuvvetleri ile bizzat yola çıkmış ve sonunda Kuva-yı Milliye’ye ağır bir darbe vurmak suretiyle maksadına erişmiş bulunuyor. Devamı var (Milletvekili Sırrı).

1′ inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi

20’nci Kolordu Komutanlığı’na

5 — Gebze’de kurulmuş bulunan Kuva-yı Milliye’nin başsız kalması, bundan sonra oraları korku içinde bırakacaktır.

6 — Buralarca bütün Kuva-yı Milliye’nin dayanağı olarak bilinen Yahya’nın bu şekilde ortadan kaldırılmış olması, kamuoyunu haklı olarak karıştırmıştır.

7 — Yahya’nın öldürülmesi, hükümetin Kuva-yı Milliye’ye karşı bundan sonra takınacağı saldırgan tavra delil sayılmaktadır.

8 — Bu hareket üzerine, hiç şüphe yok ki, yabancılar tarafından da, Kuva-yı Milliye’nin hükümetin gözünde değersiz ve yok edilebilir nitelikte görüldüğü yargısına varılacaktır. Bu bakımdan gerekli tedbirler alınmalıdır. Devamı var (Milletvekili Sırrı).

1’İnci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi

20’nci Kolordu Komutanlığı’na

68 sayılı şifreye ektir. Öncekilerin devamıdır:

1 — Durum karışıklıktan kurtarılmadığı ve Gebze kuvvetlerinin hemen güvenilir bir kimseye verilmesi tedbiri alınmadığı takdirde, Üsküdar sancağı da dahil olmak üzere, bütün İzmit sancağında, bir tek kişinin bile Kuva-yı Milliye’yi tutmasına imkan bulunamayacağı kesinlikle bilinmelidir.

2 — Jandarma Alay Komutanı Hikmet Bey’in vakit kaybetmeden yerinden alınması şarttır.

3 — İzmit sancağında Kuva-yı Milliye’nin varlık gösterebilmesi, ordu hizmetinde bulunan Kaymakam Fevzi Bey’in, jandarma komutanı olmasına bağlıdır. Başka çare yoktur. Bunu önemle bilginize sunuyorum (Milletvekili Sırrı).

1′ inci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi

20’nci Kolordu Komutanlığı’na

79 sayılı şifreye ektir:

1 — Kuva-yı Milliye’ye Anadolu taraflarında değer verilmediği ve horlandığı yolundaki söylentiler, üzücü olay üzerine muhaliflere daha çok kuvvet kazandırmış olduğundan, kuvvet ve kudretin kayba uğramadığını gösterecek fiili bir tedbir alınması şarttır.

2 — Ali Fuat Paşa Hazretleri’nin buraya kadar teşriflerini gerekli görmekteyim.

3 — İzmit sancağına önem verilmesini ve önem verildiğini gösterecek fiili tedbirlerin alınması gereğini tekrara mecbur oluyorum (Milletvekili Sırrı).

1′ inci Tümen Komutanı Vekili

Fevzi
O tarihte İstanbul’da bulunan Rauf Bey de şu mektubu gönderdi :

İstanbul, 19.2.1920

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra öldürüldüğü buraca da anlaşılmıştır. Muhafızlığa müracaat edilmiş, otopsi de yapılmıştır. Hükümet kanuni kovuşturmaya başlamıştır, efendim. Saygılarımızı arz ederiz.

Hüseyin Rauf

Vicdani görevlerimden biri

Efendiler, Yahya Kaptan’ın öldürüldüğüne şüphe kalmamıştı. Bu gerçek bilindikten sonra, onu öldürmüş olan hükümetin, kanuni kovuşturmaya başlamış olması, cinayeti işleyenlerin meydana çıkamayacağına delil değil miydi? Fakat Efendiler; zaman, her şeyin, her gerçeğin, tarih önünde samimi olarak incelenmesine imkan hazırlar.

Saygıdeğer Efendiler, hükümeti ve İstanbul’daki teşkilatımızın başkanlarını böyle çirkin bir cinayetin işlenmesinde vasıta olmaya yönelten sebep ve etkenlerin incelenmesinin, gerçekten ibret verici sonuçlar getireceğine inandığım içindir ki, ilk bakışta önemsiz gibi görülebilecek bir olayı delillere ve belgelere dayandırarak açıkladım.

Bu açıklamamla, milletin gözünde, gerçeği açıkça ortaya koyabilecek bir ortamın doğmasına yardım edebildiysem, vicdani görevlerimden birini yapmış olduğuma inanacak ve gönül huzuru duyacağım.

Efendiler, bu olayı incelerken iki noktayı gözönünde bulundurmak yararlı olur. O noktalarda:

Birincisi: Sait Molla’nın üyesi bulunduğu gizli örgüt ve Gebze, Kartal bölgelerinde bu örgüte bağlı şahsi çetelerin oynadığı rol ile, bu rolü bizim adamlarımıza yüklemekte ve vatansever geçinen kimseleri aldatıp kandırmada gösterilen ustalık ve başarı.

İkincisi: İstanbul teşkilatımızın başkanlarıdır ki, bunlar, bizim yani Heyet-i Temsiliye’nin emrinde ve onun verdiği direktif ve bilgilere göre hareketle yükümlü bulunuyorlardı.

Bunların, bu yükümlülüğü ancak samimi olarak yerine getirdikleri takdirde, asıl hedefe doğru yanılmadan yürümenin mümkün olabileceğini de kabul etmeleri gerekirdi.

Oysa, bu kimseler, kendi akıl ve tedbirlerini, Heyet-i Temsiliye’nin uyarılarına rağmen yüksek görmekten geri durmamışlar ve hareket serbestliklerine engel olunmasını bir haysiyet meselesi yaparak sinirlenmişler ve bu sakat duygunun etkisiyle, aldatılmaya kadar varmışlardır (Belge: 212).

Şimdi Efendiler, vicdan ve şefkat sahibi olanların yüreklerini gerçekten kan ağlatan bir telgrafı daha merhametli gözlerinizin önüne sererek bu konu ile ilgili açıklamalarıma son vereceğim:
4960 İstanbul, 14.1.1920

Ankara’da Kuva-yı Milliye Başkanı

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne,

Eşim Yahya Kaptan, sırf yüksek şahsiyetinizle olan ilgisi dolayısıyla ve kanun karşısında suçlu olmaksızın teslim olduğu halde, Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail ve Üsteğmen Abdurrahman Efendiler tarafından alçakçasına şehit edildi.

Bütün Tavşancıl halkı olayın tanığıdır. Hakkın yerini bulması için Adliye ve Dahiliye Nezaretlerine başvuruldu. İki tane yetimle perişan bir durumdayız.

Bu konuda yüksek teşebbüs ve yardımlarınızı bekliyoruz, emir sizindir.

Karagümrük’te Keçeciler’de

Karabaş Mahallesinde 19 numarada Yahya Kaptan eşi Şevket Hanım

1919 Sonbaharında karşılaştığımız diğer bazı olaylar

Belgeler

Nutuk Oku Dinle 09. Bölüm ( Barış Anlaşması’na kadar İstanbul’a ayak basmamamız ve milletvekili olmamamız tavsiyesi … Mister Frew’a yazdığım mektup )

Barış Anlaşması’na kadar İstanbul’a ayak basmamamız ve milletvekili olmamamız tavsiyesi

İstanbul teşkilatımızdan, 13 Ekim 1919 tarihinde açıklanma istenmek üzere çekilen telgrafımıza verdikleri 20 Ekim 1919 tarihli cevapta, milletvekillerinin İstanbul’da toplanmasında bir sakınca ve tehlike bulunmadığı, İtilaf Devletleri’nin herhangi bir davranışının medeniyet dünyasına karşı kötü etki yapacağının imkan dahilinde görüldüğü sözlerine; yalnız yasama gücü, şimdiki yetkisinin genişletilmesine teşebbüs ederse, Zatışahane’nin Meclis’i kapatmaya kalkışması ve muhaliflerin tehlikeli durum almaları, İtilaf Devletleri’nin de bundan yararlanarak zatıdevletleri gibi yüksek şahsiyetlere saldırma cesaretini göstermeleri muhtemeldir sözleri ekleniyordu. Bu telgrafın sonunda da bizim barış anlaşması yapılıncaya kadar, İstanbul’a ayak basmamaklığımız ve milletvekili olmamaklığımız tavsiye olunuyordu (Belge: 178, 179).

İstanbul’daki teşkilat merkezimizden Kara Vasıf Bey’in gizli, Şevket Bey’in açık imzasıyla aldığımız 30 Ekim 1919 tarihli şifrede, teşkilatımızda bulunanların görüşleri, daha birçok kimsenin görüşleri ile destekleniyordu. Bu şifrenin birinci maddesi şöyle başlıyordu: Ahmet İzzet Paşa, Sadrazam, Harbiye Nazırı, Genelkurmay Başkanı, Nafıa Nazırı (91) ve programlara gerçekten bağlı olan ve hizmet eden, bağlılığı ile birlikte önemli bir kuvveti de bulunan göz doktoru Esat Paşa ile, ayrıca Rauf Ahmet Bey ve diğer zatlarla gerek kendi istekleri üzerine gerek ilişkimiz dolayısıyla görüştüm. Bütün düşüncelerin birleştiği noktalar aşağıdadır:

Bundan sonra bütün düşüncelerin birleştiği noktalar özetleniyordu:

1 — Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da toplanması zaruridir. Yalnız, biz İstanbul’a gitmemeliyiz. Sadrazam Paşa, meclisin İstanbul’da vicdan huzuru içinde kararlar alabileceğini yabancılardan söz alarak vadetti. Fakat, yalnız bizim için güvence sağlamak mümkün olamayacağından, milletvekili olurlarsa izinli olarak veyahut milletvekili olmadan daha yüksekte ve milletin sevgilisi olarak kalmaları uygun olur deniliyordu.

Birinci maddenin (b) fıkrasında: Zaten hükümet, yapılacak anlaşmada nisbi temsili, azınlıkların hakları bakımından kabule mecburdur. Şu halde, Milli Meclis’in, azınlıkların da yeniden seçime katılmaları için dağılıp yeniden seçileceği bazı çevrelerce kesin olarak ümit edilmektedir şeklinde yeni bir bilgi veriliyordu.

Birinci maddenin (c) fıkrasında da: Hükümet gerçekte iyi niyetlidir. Ancak isteksizlik içindedir güvencesi okunuyordu.

İkinci maddede de: Elden geldiği kadar sosyalist, birkaç temiz Hürriyet ve İtilafçı v.b. çıkarmak gibi bizim anlayamayacağımız çapraşık ve karışık bir anlayışın belirtisine rastlıyorduk. Ondan sonra:

3’üncü maddeyi: Hükümeti güç durumlara düşürmemek.

4’üncü maddeyi de: Bize zararı dokunacakları, her şekilde inandırarak elde etmek istiyorum. Herkes de bana bunu tavsiye ediyor. Örnek olarak, Refi Cevat, sosyalistler gibi görüşleri içine alıyordu (Belge: 180).

1 ve 4 Ekim 1919 tarihlerinde, İstanbul’daki teşkilatımıza uzun düşünce ve yorumların yer aldığı cevaplar verdik. Bu cevaplarımızda, özet olarak: Milletvekillerinin İstanbul’da toplanması her bakımdan tehlikeli ve sakıncalıdır dedik ve açıklamasını yaptık.

Cemal Paşa vasıtasıyla hükümete bildirdiğimiz görüşleri özetledik. Bizim için var olan tehlikenin bütün milletvekilleri için söz konusu olduğunu ispata çalıştık. Bizim seyirci durumunda kalmamız mutlaka arzu buyuruluyorsa, gerekçeleriyle birlikte bildirilmesini istedik (Belge: 181).

Yalnız, Kara Vasıf Bey’e çekilen telgrafta:

Ahmet İzzet Paşa Hazretleri, aslında Milli Mücadele’nin İstanbul’da katliama yol açabileceği zannında idi. Sözlerinin ciddiye alınması öncelikle bu kanaatlarının değişip değişmediğini bilmekle mümkündür.

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne gelince: Onun da kararsız olduğunu bilmez değilsiniz.

Abuk Paşa da aynı zihniyet ve ruh hali içindedir. Göz doktoru Esat Paşa hakkında kesin bir düşüncem yoktur.

Yalnız, bazıları bu zatı son derece dar görüşlü, pek fazla şan ve şöhret düşkünü olarak gösteriyorlar. Sözün kısası, irade ve düşüncelerinde kararlılık ve isabet olmayan ve İstanbul’da düşman baskısı altında düşünen resmi ve özel şahısların tavsiyeleri incelenmeye değer dedikten ve söz konusu olan toplantı yeri hakkında, yeniden, gelebilecek tehlike ve sakıncaları saydıktan sonra asıl garip karşılanacak olan nokta, bizi, yani adları bilinen iki üç kişiyi korumakta güçsüzlüğe düşen hükümetin, Öteki milletvekillerini nasıl koruyacağı meselesidir.

Bizde yavaş yavaş yer etmeye başlayan görüş ve kanaat, ne yazık ki yabancılar değil, aksine belki onlardan çok, şimdiki hükümet üyeleri ile diğer şahıslardan bazılarının bizi tehlikeli saymakta olmalarıdır dedik.

Bundan sonra yer alan fıkralardan birinde: Nisbi temsili kabul etme zarureti karşısında Meclis’in dağıtılmasını şimdiden düşünen bir çevrede, Meclis-i Meb’usan’ın toplanmaması gereği tabii görülmelidir kanaatini belirttik.

Bir fıkrada da : Hükümetin istekli olmadığı sözünden bir şey anlayamadığımıza işaret ederek, maksadı bizi güç zamanlarda yalnız bırakmak mıdır? sorusundan sonra, onların bir düşüncelerine karşılık olarak da muhaliflerin iktidara geçmesinden korkmak yarar sağlamaz.

Bundan dolayı politika ve tutum değiştirilemez dedik (Belge: 182).

Efendiler, bu yazışmalardan ve bu yazışmalarda ileri sürülen düşüncelerden kolaylıkla anlaşılmaktaydı ki, bizim İstanbul’daki teşkilatımızın ileri gelenleri, hükümet adamlarının, şunun bunun görüşlerine tutsak olmuşlar ve artık onlara sözcülük etmekten öteye bir görev yapmıyorlardı.

İşte, diğer bir şifre telgraf ki, 6 Kasım 1919 tarihinde yazılıyor, ancak şifrenin metninde Kara Vasıf Bey’in görüş ve üslubu hakim oluyor ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa imzasıyla geliyordu.

Bu şifrede yine toplanma yerinden söz edilerek, özellikle: Önce siyasi sakıncalar var, sonra idari sakıncalar var, daha sonra toplanma imkanı yoktur… Zaruret duyguya hakim olmalıdır… Uygun karşılığınızı acele olarak kabineye bildiriniz sözleriyle baskı yapılıyor ve Japon Rıza Bey’le birlikte pek yakında iyi haberlerle sizin yanınızda olacağım müjdesi veriliyordu. Sulh ve Selamet’i iyice kazandık demektir. Milli Türk de bizim. Mili Ahrar’ı (92) yıkıyoruz.

Milli Kongre yola gelecek cümleleriyle de iyi haberlerin nelere, ne gibi boş şeylere ait olduğunu belirtmekte acele ediliyordu (Belge: 183).

Kara Vasıf Bey’e 7 Kasım 1919’da hemen Sivas’a gelmesini yazdım.

Kara Vasıf Bey’in yine aynı konu ile ilgili olarak gönderdiği, 19 Kasım 1919 tarihli şifresinde uzun düşüncelere dayandırdığı muhakeme ve mantığını şu cümlede özetliyordu:

Kuva-yı Milliye ile aynı görüşte olan Meclis, Padişah’a karşı düşmanlık ilan ederse, Anadolu kimin arkasından gider?!… Kuva-yı Milliye’ye mi tabi olsun?!…

Meclisi Anadolu’da toplamak düşüncesinden vazgeçmek, bir vatan borcudur… (Belge: 184)


91) Bayındırlık Bakanı.

92) Çeşitli parti adları verilmiştir. Ahrar: Hür olanlar, esir olmayanlar.

Komutanların görüşlerini almak

Efendiler, çok önemli olan bu Meclis’in toplanacağı yer konusunda kendi başına karar verip, bu kararı da millete ve seçilen milletvekillerine uygulatmak, pek tehlikeli olurdu.

Bu sebeple, büyük bir dikkat ve incelikle bütün şahsi veya genel duygu ve düşünceleri gözden geçirmek, gerçek eğilimi anlayarak uygulanabilecek kararı bulmak zarureti ile karşı karşıya idim.

Gördüğünüz gibi, bir yandan İstanbul’un ileri gelenleriyle haberleşirken, bir yandan da çeşitli yollarla kamuoyunu yokluyordum.

Vereceğim kararın uygulanmasını sağlamak için ordunun görüşünü almak da pek önemliydi. Bu yüzden daha Ekimin 29’unda, 15’inci, 20’inci, 12’nci ve 3’üncü Kolordu Komutanları’nı Sivas’ta bir toplantıya davet ettim.

Diyarbakır’daki Kolordu Komutanı’na, Edirne’deki Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e, Bursa’da Yusuf İzet Paşa’ya Balıkesir’de Kazım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e de kendilerini, aradaki yolun uzaklığı ve özel durumları dolayısıyla davet etmediğimi, alınan kararları bildireceğimi yazdım (Belge: 185, 186).

Efendiler, davet edilen komutanlardan Salahattin Bey zaten Sivas’ta idi. Kazım Karabekir Paşa Erzurum’dan, Ali Fuat Paşa Ankara’dan ve Konya’daki Kolordu Komutanı’nın cephe ile ilgili önemli işleri bizzat düzene sokması gerektiğinden, kendisine vekil olarak Konya’dan da Kurmay Başkanı Şemsettin Bey gelerek Sivas’ta toplandılar.

Heyet-i Temsiliye’den olan veya bu heyetten olmayıp da toplantıda bulunmaları yararlı görülen şahısların ve komutanların katılmasıyla, 16 Kasım 1919 günü görüşmelere başladık. Toplantı gündemimiz şu üç noktadan ibaret olacaktı:

1 — Meclis-i Meb’usan’ın toplanma yeri,

2 — Meclis’in toplanmasından sonra Heyet-i Temsiliye’nin ve milli teşkilatın alacağı şekil ve çalışma yöntemi,

3 — Paris Barış Konferansı’nın bizim için olumlu veya olumsuz bir karar vermesi halinde tutulacak yol.

Dört aykırı görüş ve aldığımız karar

Efendiler, bu tarihe kadar cemiyetimizin merkez heyetlerinden istediğimiz bilgilere gelen cevaplar dört görüş etrafında toplanıyordu:

1— Birinci görüşe göre, Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul dışında toplanması uygun görülüyordu.

2— Başında Erzurum, Trabzon, Balıkesir ve bütün Karesi (91), Saruhan (94) heyetlerinin bulunduğu ikinci görüşe göre İstanbul’da… İstanbul’daki devlet adamları ile ileri gelenlerden hemen hepsinin bu görüşte olduğunu biliyoruz. Padişah’ın isteği, hükümetin ısrarı da buydu.

3— Trakya – Paşaeli’nden gelen üçüncü görüşe göre, İstanbul yakınlarında…

4— Bir kısım merkez heyetleri de Salih Paşa’nın şahsi görüşüne dayanarak, hükümetin olur demesi halinde, İstanbul dışında toplanmakta bir sakınca görmüyorlardı.

Efendiler, İstanbul Hükümeti ile yardakçılarının kamuoyunu ne kadar bulandırıp karıştırmış olduğunu, milletin ortaya koyduğu bu farklı görüşlerden kolaylıkla anlamak mümkündür.

Artık bunun üzerine direnmenin kötü sonuçlar vereceği yargısına varmak da güç değildir.

Şimdi, 16 Kasım 1919’dan 29 Kasım 1919 tarihine kadar, günlerce süren görüşme ve tartışmalardan çıkan sonuçları ve alınan kararları olduğu gibi yüksek bilgilerinize sunuyorum:

— Milli Meclis’in İstanbul’da toplanmasının sakınca ve tehlikelerine rağmen, Saltanat Hükümeti İstanbul dışında toplanmayı kabul etmediği ve memleketi bir bunalıma sürüklemekten sakınıldığı için, Meclis’in İstanbul’da toplanması zarureti kabul edildi. Ancak, aşağıdaki tedbirlerin alınması gereği de karara bağlandı :

a) Bütün milletvekillerinin durum hakkında aydınlatılarak teker teker görüşlerinin alınması,

b) Milli Meclis İstanbul’da toplanacağına göre, milletvekillerinin İstanbul’a gitmeden önce, Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir ve Edirne gibi yerlerde kısım kısım toplanarak, gerek İstanbul’da gerek İstanbul dışında alınması gereken güvenlik tedbirlerini ve programımızın esaslarını savunacak kuvvetli bir grup oluşturma yolları üzerinde görüşmeleri,

c) Cemiyetin teşkilatını sür’atle genişletmek ve güçlendirmek için, kolordu komutanlarının, bölge komutanları ve askere alma teşkilatı başkanları vasıtasıyla vakit kaybetmeden fiili yardımda bulunmaları,

d) Bütün sivil idare amirlerinden, her ihtimale karşı, milli teşkilata bağlı kalacaklarına dair söz alınması ve kendilerinin eldeki imkanlarıyla cemiyetin teşkilatını kurmaya sür’atle girişmelerinin istenmesi,

2 — Milli Meclis İstanbul’da toplandıktan sonra, milletvekillerinin, tam bir güvenlik ve serbestlik içinde yasama görevlerini yapmakta olduklarını açıklayacakları güne kadar, Heyet-i Temsiliye, şimdiye kadar olduğu gibi yine İstanbul dışında kalarak milli görevine devam edecektir.

Ancak, bütün sancaklardan ve milletvekili olan kimseler arasından seçilmek üzere birer, illerden ve müstakil sancaklardan ikişer zatın, tüzüğün sekizinci maddesi gereğince Heyet-i Temsiliye üyesi olarak Eskişehir yakınında toplantıya çağırılıp, durumun açıklanması ve Meclis-i Meb’usan’daki tutumun kararlaştırılması üzerinde görüşülecektir. Bu sebeple Heyet-i Temsiliye de oraya gidecektir.

Bu toplantıdan sonra, Heyet-i Temsiliye de uygun şekilde yeni üyelerle desteklendikten sonra, öteki milletvekilleri de İstanbul’a Milli Meclis’e gideceklerdir.

Heyet-i Temsiliye göreve devam ettiği sürece, milli teşkilatın şekli ve çalışma yöntemi tüzükte yazıldığı şekilde olacaktır.

Meclis-i Meb’usan, tam bir güvenlik içinde bulunduğunu açıkladığı zaman, Heyet-i Temsiliye tüzükteki yetkisine dayanarak, genel kongreyi toplantıya çağırıp on birinci madde uyarınca da cemiyetin ileride alacağı şeklin belirlenmesini, kongrenin kararına bırakacaktır. Kongrenin nerede ve nasıl toplanacağı o zamanki durum ve şartlara göre ayarlanacaktır.

Kongrenin toplantıya çağırıldığı zaman ile toplanması arasında geçecek süre içinde, Heyet-i Temsiliye, İstanbul Hükümeti ve Meclis-i Meb’usan Başkanlığı ile kesin bir zaruret görmedikçe resmi ilişkilerde bulunmaz.

3 — Paris Barış Konferansı, bizim için olumsuz bir karar verdiği ve bu karar hükümet ve Milli Meclis’çe kabul edilip onaylandığı takdirde, elverişli en kestirme yoldan milli iradeye başvurularak, tüzükte açıklanmış olan esasların gerçekleştirilmesine çalışılacaktır.

Mustafa Kemal

Rüstem Mazhar Müfit Ali Fuat

Hüsrev Hüseyin Rauf Kazım Karabekir Hakkı Behiç

Hüseyin Selahattin İbrahim Süreyya Bekir Sami Ömer Mümtaz

Vasıf

12’nci Kolordu Kurmay Başkanı Şemsettin


93) Merkezi Balıkesir olan sancak.

94) Merkezi Manisa olan sancak.

Milletvekillerine verilen direktif

Efendiler, bu kararlar gereğince, milletvekillerini aydınlatmak için verdiğimiz bilgi ve direktifleri olduğu gibi bilginize sunacağım:

Seçilen milletvekillerine verilen bilgi ve direktifler şunlardır:

Madde 1 — İstanbul’un, İtilaf Devletleri’nin ve özellikle İngiliz kara kuvvetlerinin işgali altında ve deniz kuvvetlerince kuşatılmış olduğu, güvenlik kuvvetlerinin de yabancılar elinde ve karmakarışık durumda bulunduğu bilinmektedir. Bundan başka, Rumların kendi aralarından İstanbul milletvekili adıyla kırk kişi seçtikleri ve Atina’dan gelmiş Yunan lider ve komutanlarının yönetimi altında olmak üzere, gizli polis ve ihtilalci örgütler kurarak, devletimize zamanı gelince isyan edecekleri anlaşılmıştır.

Maalesef, hükümetin İstanbul’da serbest olmadığını itiraf etmek mecburiyeti vardır. İşte bu sebeplerle, Milli Meclis’in toplanma yerini tartışmak gibi bir konu ortaya çıkmış bulunuyor.

Milli Meclis İstanbul’da toplandığı takdirde, milletvekillerinin yapacakları vatan görevi dikkate alınırsa, tehlikeye uğramalarından cidden korkulur. Gerçekten de İtilaf Devletleri’nin Ateşkes Anlaşması hükümlerini bozarak barış anlaşmasını beklemeye gerek duymadan, vatanımızın önemli bölgelerini işgal etmek ve Hristiyan azınlıklara haklarımızı çiğneme fırsatını vermek suretiyle yapılan haksız muamelelerini eleştirip reddedecek, toprak bütünlüğümüzü ve bağımsızlığımızın dokunulmazlığını yılmadan isteyecek ve savunacak olan Meclis-i Meb’usan’ın dağıtılması ve üyelerinin tutuklanması veya sürgün edilmesi, uzak bir ihtimal değildir.

Tıpkı Kars’ta toplanan Milli İslam Şurası’na İngilizlerin yaptıkları gibi. Seçimlere katılmamış olan Hristiyan azınlıkların, onlara uyan İngiliz Muhipleri ve Nigehban Cemiyetleri’nin, bu konuda düşmanların gayelerine hizmet ederek her türlü kötülüğü yapabilecekleri de akla gelebilir.

Bu bakımdan, Milli Meclis’in İstanbul’da toplanması, Meclis’ten beklenen ciddi ve tarihi görevin yerine getirilmesini imkansız kılacağından ve Milli Meclis de devlet ve milletin bağımsızlığının temsilcisi olduğundan, ona vurulacak darbe ile bağımsızlığımızın da zedeleneceğini belirtmeye gerek yoktur.

Kabine adına, Amasya’da Heyet-i Temsiliye ile görüşmelerde bulunan Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleri bile bu gerçekleri göz önünde tutarak Milli Meclis’in İstanbul’un dışında güvenli bir yerde toplanması gereğine vicdanı ile de düşüncesi ile de kanaat getirmiş ve bu hususu uygun bulduğunu imzası ile doğrulamıştır.

Milli Meclis’in düşman baskısından uzakta ve tam bir güvenlik içinde bulunan bir yerde toplanması halinde, İstanbul’da toplandığı takdirde akla gelebilecek bütün sakıncalar ortadan kalkmış olacağı gibi, hilafet ve saltanatın tehlikede olduğunu dünya kamuoyuna ve özellikle İslam alemine fiilen duyurmuş olacak, milli varlık ve bağımsızlığımızın aleyhinde alınması muhtemel bir karar karşısında vatana ve millete karşı olan görevlerini yerine getirebilecek ve İtilaf Devletleri karşısında,

Meclis’in milletin kaderine tamamen hakim bulunduğu daha açık bir şekilde ortaya konabilecektir. Meclis’in İstanbul dışında toplanması halinde akla gelebilecek olan sakıncalar aşağıdadır:

Millet düşmanları, İstanbul’un gözden çıkarıldığı yolunda zararlı bir propagandaya fırsat bulacaktır. Hükümet, İstanbul’da olduğu gibi, Meclis ile kolayca temas ve bağlantı kuramayacaktır.

Meclis’in açılış töreni, Zatışahane’yi yolculuk külfeti ile karşı karşıya bırakmamak için, vekil tayin buyuracakları bir zat vasıtasıyla yapılabilecektir. İşte bu sakıncalar dolayısıyla şimdiki hükümet, Milli Meclis’in İstanbul dışında açılmasını kabul etmemiştir. Hükümetin bu olumsuz kararı yüzünden söz konusu sakıncalara aşağıdaki sakıncalar da eklenmektedir:

Milli Meclis’in kanuna uygun olarak toplanması, Meclis-i Meb’usan ile Ayan Meclisi’nin (95) aynı yerde ve aynı zamanda bulunmasına bağlı olduğundan, hükümetin İstanbul dışında, uygun göreceği bir yerde toplanmaya razı olması yüzünden, Ayan Meclisi ve Hükümet, İstanbul dışındaki toplantıya katılmayacak ve Zatışahane’ye usulüne uygun olarak Meclisi açtırmayacaktır.

Bu durum karşısında Milli Meclis’in İstanbul dışında toplanmasına kanun bakımından imkan kalmadığı için, yukarıda arz edilen sıkıntılara rağmen, İstanbul’da toplanması bir zaruret hükmüne girmiş bulunuyor.

Sayın milletvekilleri İstanbul’a gitmekten çekinerek, İstanbul dışında kendiliklerinden toplandıkları takdirde, böyle bir toplanma elbette Milli Meclis’in herkesçe bilinen yasama gücünü temsil edemez. Belki, milletin varlığını, gayelerini, bağımsızlığını temsil edecek, onun hakkında verilecek hükümleri eleştirecek ve yine millete dayanarak reddedebilecek bir milli kongre şeklinde olabilir.

Bu takdirde, Milli Meclis de elbette İstanbul’da toplanmamaya mahkum olur. Böyle bir davranışın, hükümetin karşı çıkmasına, zorlayıcı tedbirler almasına ve sonunda millet ile İstanbul Hükümeti arasındaki her türlü ilişkinin kesilmesine yol açacağı da düşünülebilir.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, yukarıda dile getirilen bütün hususları gözden geçirip tartıştıktan sonra, Milli Meclis’in İstanbul’da toplanma zaruretine karşı, durumu bütün milletvekillerine bildirerek, her birinin düşünce ve görüşlerini almayı görev saymıştır. Bundan başka, sayın milletvekillerinin İstanbul’da Milli Meclis’e girmeden önce, kolayca bir araya gelebilecekleri bazı yerlerde toplanıp aşağıdaki hususları görüşmeleri ve görüşme sonuçlarının birleştirilebilmesi için bunları Heyet-i Temsiliye’ye bildirmeleri gerekli görülmüştür.

Görüşülecek hususlar şunlardır :

a) Meclis’in İstanbul’da toplanması zaruretine karşı, İstanbul ve İstanbul dışında olmak üzere bütün yurtta alınması gerekli tedbirler, yapılması gerekli hazırlıklar;

b) Meclis-i Meb’usan’da vatanın bütünlüğünü, devlet ve milletin bağımsızlığını kurtarmaktan ibaret olan gayeyi korumak ve savunmak için birleşmiş azimli bir kadro kurma çarelerinin düşünülmesi;
Milletvekillerinin yukarıdaki hususları görüşmek için toplanmaları uygun görülen yerler şunlardır:
Trabzon, Samsun, İnebolu, Eskişehir, Bursa, Bandırma, Edirne.

Madde 2 — Birinci maddeyi, olduğu gibi bölgelerinizde bulunan milletvekillerine bildirerek, önce, en kısa zamanda onların şahsi görüşlerini almak ve bunları vakit kaybetmeden bir yandan Heyet-i Temsiliye’ye bildirmek, bir yandan da bölgelerinizdeki merkez heyetlerine ulaştırarak bu konuda faaliyet göstermelerini sağlamak.

İkinci olarak, bölgelerinizdeki milletvekillerinin birinci maddede gösterilen yerlerde huzur ve güven içinde toplanmalarını sağlayarak, görüşme sonuçlarının Heyet-i Temsiliye’ye bildirilmesi için gereken tedbirlerin alınması istirham olunur.

Sizlerin seçim bölgelerinden milletvekili olup da şimdi İstanbul’da bulunanların, kendi seçim bölgelerindeki teşkilatı tarafından, İstanbul’a yakın toplanma yerlerinden birine davet ettirilmesi gerekir.


95) Padişahın ataması ile oluşturulan ve bugünkü anlamda senatonun yerini tutan bir üst meclis, ikinci meclis.

Ekim 1919’da önemli iç olaylar

Efendiler, 1919 yılı Ekimine ait olup da dokunmak istediğim bazı olayları da birkaç kelime ile özetlememe müsaadenizi rica ederim.

İşgal altında bulunan İzmir ilindeki müslüman halk, zulüm görüyor ve öldürülüyordu.

Bunun için, hükümetten, İtilaf Devletleri’nin temsilcileri katında etkileyici teşebbüslerde bulunmasını rica ettik.

Yunanlıların zulüm ve zorbalıkları devam ederse, aynı şekilde karşı koymak mecburiyetinde kalınacağını da bildirdik.

İzmir’deki feci olaylar üzerine İstanbul’da bir gösteri toplantısı yapılmak istenmişti. Bunun engellendiği haber alınınca Cemal Paşa’nın dikkatini çektik.

Anzavur, Bandırma çevrelerinde haince ve canavarca hareketlere başlamıştı (Belge: 187). Verdiği zararları önlemek için ve Karabiga, (96) Bandırma taraflarına çıkan Nigehban Cemiyeti’ne bağlı subaylar hakkında, Balıkesir’de, Kazım Paşa’ya ve diğer ilgililere yazdık.

Otuz kadar Nigehbancı subayın da bir yabancı işgaline zemin hazırlamak için, Hristiyanlara karşı hareket etmek üzere, Trabzon ve Samsun’a çıkacaklarını haber aldık. Derhal 15’inci Kolordu’nun ve Canik Mutasarrıfı’nın dikkatlerini çektik.

Yüksek heyetinizce bilinmektedir ki, başlangıçta Maraş, Urfa ve Ayıntap’ta İngiliz birlikleri vardı. Bu birlikler Fransız askerleri ile değiştirildi. Bu yüzden işgali yeniden önlemeye çalıştık. İşgalden sonra da önce siyasi, daha sonra fiili teşebbüslere geçtik.

Bozkır (97)’da, yeniden önemli sayılabilecek bir ayaklanma oldu. Onun bastırılması için çeşitli tedbirlere başvurduk.

Maraş ve Antep’te Kılıç Ali Bey’i, Çukurova bölgesine de Topçu Binbaşısı Kemal ve Yüzbaşı Osman Tufan Bey’leri göndererek ciddi teşkilatlanmaya ve teşebbüslere geçtik.

Efendiler, bu arada hatırıma gelen bir noktayı da arzetmiş bulunayım: Sivas Kongresi’nden sonra, Heyet-i Temsiliye, sorumluluğu kendi üzerine alarak, kongrelerin tüzük ve bildirileri dışında ve Sivas Kongresi Tüzüğüne ek olmak üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kuruluş Tüzüğüne Ektir(l) başlıklı, yalnız üyeleri için ve gizlidir kayıtlı, silahlı milli teşkilatlar için gizli bir yönerge düzenlendi. Düşmanla çatışılan yerlerde bu yönergeye göre, silahlı müfrezeler ve birlikler kuruldu (Belge: 188).


96) Çanakkale’nin Biga ilçesinin iskelesi.

97) Konya’ya bağlı bir ilçe.

Ali Rıza Paşa Kabinesi görüşünde direniyor

Efendiler, 2 Kasımda, Harbiye Nazırı Cemal Paşa’dan aldığım bir şifreli telgrafta: Zaten az olmayan dedikodulara biri daha eklendi. Ziya Paşa’nın Ankara’ya kadar gitmemesi, destek lutfedilen hükümetin otoritesini kırmaktan başka bir anlama gelemez.

Bu konuda hükümet, görüşünde ısrarlıdır denilmekte ve bunun cevabının acele beklenmekte olduğu bildirilmekteydi. Ziya Paşa’nın gönderilmemesi ile ilgi ricamıza hükümet iltifat etmemişti. Ziya Paşa’yı görevlendirmiş ve göndermişti. Ziya Paşa Eskişehir’e kadar gelmiş ve oradan izin alarak geri dönmüştü.

Cemal Paşa, aynı telgrafında Bozkır olayından dolayı basına verilen bildirinin tarzını, hükümet, aramızdaki uzlaşmaya aykırı görmektedir diyordu. Oysa, böyle bir bildirimiz yoktu.

Cemal Paşa’nın bu telgrafına şu karşılığı verdik:

Şifre Sivas, 3.11.1919

İvedi

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 2.11.1919 tarih ve 501 sayılı şifre:

1 — Hükümetle milli teşkilat arasında samimi bir uzlaşmaya ve gerçek bir görüş birliğine vardık. Zatıdevletleri vasıtasıyla pek önemli bir istirhamımız vardı. O da meşru bir gayeye yönelen milli teşkilatın zarar görmemesi için, bütün yüksek dereceli memurların bu görüşe göre seçilmesi, karşı olanların değiştirilmesiydi.

Bunlarla ilgili olarak birbiri ardınca yaptığımız istirhamlara cevap alamadık. Trabzon ve Diyarbakır valileri ile Antalya mutasarrıfı hakkında ne yapıldığını daha bilmiyoruz. Yalnız, durumu yerinde incelemeksizin, Dahiliye Nezareti, Konya’ya Muhipler Cemiyeti üyelerinden, pek yetersiz ve güçsüz olan Suphi Bey’i vali olarak gönderdi.

Dahiliye Nazırı’nın bu gibi konularda bizimle hiçbir temas ve ilişki kabul etmediği; sanki milli teşkilata karşı imiş gibi davrandığı kanaati uyanıyor. Bu düşüncemizde yanılıyorsak, durumun açıklanmasını ve aydınlatılmamızı rica ederiz. Ankara Valisi Ziya Paşa’nın kendi isteği ile izin aldığını arz etmiştim. Tabii yine kendi kendisi, resmi olarak Ankara Valisi sayılmaktadır.

Ancak, arz ettiğim noktadaki şüphe ve zan ortadan kalkıncaya kadar, adı geçen valinin izinli oluştan yararlanmaya devam etmesi en iyi şekil olarak kabul edilmelidir. Polis Müdürlüğü’nün hala Nurettin Bey gibi bir kimsenin elinde bulunuşu, zatidevletinizin de bu pek önemli noktaya karşı kayıtsız davranmakta olduğunuz kanaatını vermektedir. Halbuki, bu hoşgörürlüğün sonucu hem hükümete hem de milli teşkilata zararlı olacaktır. Heyet-i Temsiliye’nin milli teşkilatı ve milli birliği bozacak en ufak bir durum karşısında görmezlikten gelemeyeceğini elbette hoş görürsünüz.

2 — Bozkır olayı hakkında, Heyet-i Temsiliye’ce basına bir bildiri verilmemiştir. Bunda bir yanlışlık olacaktır. Belki de, bu haberler, İrade-i Milliye gazetesinin aldığı bilgilere dayanmaktadır. Heyet-i Temsiliye’nin bir gazeteye sansür koyma yetkisinin bulunmadığı yüksek malumunuzdur. Bununla birlikte gazetenin dikkati çekilmek üzere, bu haberde, hükümet ile aramızdaki uzlaşmaya aykırı görülen noktaların açıklanmasını istirham ederiz.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Heyet-i Temsiliye’nin temsilcisi ve Milli Mücadele’den yana olduğunu iddia eden Cemal Paşa’nın telgrafımıza cevabı şudur:

Harbiye, 4/5.11.1919

Sivas’ta 3’üncü Kolordu Komutanlığı’na

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne: Resmi bildiride yazıldığı gibi, bugünkü hükümet, böyle bir zamanda, sırf vatan ve memlekete hizmet emeliyle büyük bir sorumluluğu üzerine almış ve bu görevini yerine getirmek için tam bir tarafsızlık ve samimiyetle hareket etmekte bulunmuş olduğundan, aşağıdaki noktaların acele olarak açıklanmasına gerek duyuldu:

Birincisi; milletvekili seçimlerine azınlıklar katılmadığı gibi, bugün çeşitli partiler de çekingen durumdadır. Çeşitli partiler, memlekette iki hükümetin bulunduğunu, seçimlerin tarafsız yapılmadığını buna sebep olarak göstermekte ve azınlıkların da, sonradan, bu sebebe dayanarak seçime katılmadıklarını ileri sürmeleri büyük bir ihtimal dahilinde görülmektedir… Seçimlerin tarafsızlık içinde yapılmadığı konusundaki şikayet ve söylentiler artarak, yabancı basın ve çevrelere kadar uzanmıştır.

Meclis-i Meb’usan, milletin bütün unsurlarını temsil etmediği ve özellikle Kuva-yı Milliye’nin etkileri ile kurulduğu takdirde, bunun dünya kamuoyunda nasıl karşılanacağı açıklanmaya muhtaç değildir. Bu bakımdan, milletvekili seçimlerinde baskı yapılmasına meydan verilmemesi zaruridir.

İkincisi; tekrarı gereksiz sebeplerden dolayı, Meclis-i Meb’usan’ın hükümet merkezinin dışında bir yerde toplanması, içte ve dışta çeşitli sakınca ve zararlar doğuracağından, Meclis’in mutlaka İstanbul’da toplanması memleketin hayati çıkarlarının gereğidir.

Üçüncüsü; taşralarda, bazı kimseler tarafından, milli teşkilat adına hükümet işlerine karışılmakta olduğu biribirini kovalayan bilgi ve haberlerden anlaşıldığından, bu karışmaların bir an önce ve sür’atle önlenmesi zaruridir.

Bugünkü hükümet, bu üç isteğinde ısrar etmektedir. Bunun dışında bir formülle hükümet işlerini yürütme imkanı yoktur.

Harbiye Nazırı Cemal

Cemal Paşa’nın bu telgrafına – Başyaver Salih Bey tarafından açılacaktır kaydıyla – verdiğimiz karşılığı olduğu gibi bilginize sunmak isterim:

Şifre Sivas, 5.11.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

İlgi : 4/5.11.1919

1 — Azınlıklar ile, bu vatan ve bu millet için azınlıklardan daha da zararlı olan bazı siyasi partilerin seçimlere katılmayışlarını, onların kasıtlı ortaya attıkları sebeplere dayandırmak elbette doğru olamaz. Hristiyan azınlıkların, daha milli teşkilatın adı bile yokken, seçimlere katılmayacaklarını ilan ettikleri bilinmemekte midir? Yaygara koparan siyasi partilere gelince, bunlar yalan söylüyorlar.

Çünkü, her yerde seçimlere katılmışlardır. Ancak, beşer onar kişiden ibaret olan bu partilerin millet gözünde bir değerleri olmadığından ve millet, temsilcilerini, bu defa İstanbul’daki politikacılardan değil, kendi bağrındaki öz vatandaşları arasından seçmekte olduğundan, bunlar kendilerinin başarı elde edemeyeceklerini anlayarak telaş ediyorlar.

Buna karşı bizim elimizden ne gelebilir? Bu noktadaki gerçek karşısında, kabinenin kararsızlık içinde oluşu çok şaşırtıcıdır.

Sözü edilen baskı nerede, kimin tarafından ve nasıl yapılmıştır? Lutfen açıklanmalıdır ki, Heyet-i Temsiliye görevini yerine getirebilsin. Asıl iddialara önem vererek telaşa düşmek doğru değildir.

2 — Meclis’in nerede toplanacağı konusundaki görüşte, hükümetin direnmesinin yerinde olup olmadığını zaman ve olaylar ispat edecektir. Bu konudaki son düşüncelerimizin merkezlerden alınacak cevaplar üzerine arz edileceğini bildirmiştik.

3 — Milli teşkilat adına, hükümet işlerine nerede ve kimin tarafından karışılmışsa, derhal bildirilmelidir ki, gereken işlemler yapılabilsin. Ancak, Dahiliye Nazırı Paşa Hazretleri’nin şüphe uyandırabilecek tarzdaki davranışlarına yüksek dikkatlerinizi çekmeyi gerekli görürüz, efendim.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Dahiliye Nazırı’nın memleket içine gönderdiği öğütçüler

Dahiliye Nazırı, memlekete birtakım heyetler göndermeye kalkıştı. Bunlardan biri de Harbiye Nezareti Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi Paşa adında bir zatın başkanlığında, Temyiz Mahkemesi (98) üyelerinden İlhami ve Fetva Emini (99)Hasan Efendi’lerden kurulmuştu.

Heyet-i Temsiliye’mizin temsilcisi olan Cemal Paşa, bize bunu bildirmemişti. 5 Kasım 1919 tarihli bir şifre ile kendisinden bu heyetin niçin gönderildiğini sorduk ve özellikle Fetva Emini ile Kamil Paşa Kabinesi zamanında polis müdürü olan kimselerin böyle bir heyette neden bulunduklarının anlaşılamadığını belirttik (Belge: 189).

Efendiler, Fuat Paşa’nın, Ankara’da kolordusunun başında bulunmasını gerektiren sebepler ortaya çıkmaya başladı. Bu sebeplerin önemlisi, memleket içinde halkın zehirlenmeye başlanmasıydı.

İç ve dış düşmanlarla işbirliği yapanlar, Ali Rıza Paşa Kabinesi zamanında, Ferit Paşa zamanındakinden çok daha fazla başarılı olmaya başlamışlardı.


98) Yargıtay.

99) Fetva işleriyle uğraşan dairenin başkanı.

Refet Paşa Salihli ve Aydın Cephelerine komutan olarak gönderiliyor

Kazım Paşa, Balıkesir bölgesinde cephe kurmaya ve duruma hakim olmaya çalışıyordu. Salihli ve Aydın Cepheleri’ndeki sevk ve idarenin askeri bir düzene sokulması gerekiyordu.

Buraya, azçok tanınmış bir askerin gitmesi lazımdı. Elimizde yararlanabileceğimiz komutan olarak Konya’da bulunan Refet Paşa vardı. Konya’daki kolordunun başına Fahrettin Bey (Müfettiş Fahrettin Paşa Hazretleri) geçmiş bulunuyordu. Bundan dolayı, Aydın Kuva-yı Milliye Komutanlığı’nı yürütmek üzere cepheye hareketini Refet Paşa’ya, Ankara’ya dönmesini de Ali Fuat Paşa’nın kendisine yazmıştık.

Refet Paşa’nın Nazilli’ye vardığı anlaşıldıktan sonra da Genel Kurmay Başkanlığı’na gelmiş olan Cevat Paşa’dan, geçen savaşta tecrübe görmüş genç kurmaylardan seçilecek dört beş subayın, Nazilli’ye Refet Paşa’nın yanına gönderilmesini rica ettim. Bu durumu Refet Paşa’ya da bildirdim.

Refet Paşa Demirci Efe’nin emrine giriyor

Efendiler, Nazilli’ye giden Refet Paşa, Demirci Mehmet Efe’den komutayı almaya gerek ve bunda bir yarar görmemiş; kimbilir ve belki de komuta kendisine teslim edilmemiş. Demirci Efe’nin emrinde kurmay gibi görev yapmayı daha yararlı ve uygun bulmuş…

Refet Paşa bunu bize bildirdi. Bölge şartlarını yakından görmüş bir zatın kararını değiştirmek çok defa güçtür.

Çünkü, gerçekten Refet Paşa’nın gördüğü ve tercih ettiği gibi, Efe’nin komutasını devam ettirmekte ve ona yardımcı olmakta yarar vardı yahut da Refet Paşa o cephenin komutasını herhangi bir sebeple ele alamıyordu.

Her iki ihtimale göre de, mutlaka komutayı al, diye emir vermek, anlamsız olurdu.

Asıl gariplik bundan sonra görüldü. Bir süre sonra, Refet Paşa, Nazilli’de gözden kayboldu. Birkaç gün sonra, Balıkesir’de olduğunu, birtakım yabancı subaylarla ilişkiye girip girmemesini bizden sorması dolayısıyla anladık.

22 Aralık 1919 tarihinde verdiğimiz cevapta: Milli teşkilata bağlı bulunanların, özellikle Heyet-i Temsiliye üyesi olarak tanınmış olmaları dolayısıyla, kendisinin yabancılarla hiçbir şekilde ilişki kurmasını istemediğimizi bildirdik. Refet Paşa, yine ortadan kayboldu. Nihayet bir gün, Bursa’dan Refet imzalı kısa bir telgraf aldık: İstanbul üzerinden, Bursa’ya geldim.

Bu telgrafın ne demek olduğunu bir türlü anlamıyordum. Refet Paşa’nın İstanbul ile ne ilişkisi vardı?

Bir de Nazilli – Balıkesir – Bursa yolu İstanbul’dan mı geçer? Bu bilmeceyi bir türlü çözemedim.

Sonunda mesele anlaşıldı.

Refet Paşa, Nazilli’den ayrıldıktan ve Balıkesir’de Kazım Paşa’ya uğradıktan sonra, Bandırma’ya inmiş; oradan da bir Fransız torpidosuyla İstanbul’a gitmiş; orada bazı arkadaşlarıyla görüşmüş; daha sonra da Bursa’ya dönmüş…

Efendiler, bu bilmeceyi hala çözemiyorum. Beni bunda mazur göreceğinizi umarım.

Refet Bey’in yerine bir İngiliz gemisi ile Samsun’a gelen Salahattin Bey’in gönderildiğini, aynı gemi ile Refet Bey’in İstanbul’a dönmesinin istendiğini ve bunun üzerine gitmeyip istifa ettiğini, İstanbul Hükümeti’nin benimle birlikte kendisinin de yakalanarak İstanbul’a gönderilmemiz için her tarafa emir verdiğini biliyorsunuz.

Bu kadar çok bilinmeyeni çözememek, cebir bilenlerce pek bağışlanmazsa da, benim bu noktada acze düştüğümü itiraf ederim. Gerçi, Ferit Paşa Kabinesi yerine Ali Rıza Paşa Kabinesi geçmişti. Fakat, yeni kabinenin haber alma ve yürütme vasıtalarının öncekinin aynı olduğunu biliyoruz.

Efendiler, Refet Paşa’nın bu hafif hareketi, Aydın ve Salihli Cephelerinde, düzenli bir ordunun teşkiline kadar, ciddi bir sevk ve idare kurulamamasına sebep oldu.

Dahiliye Nazırı’nın şüphe uyandıran davranışları

Efendiler, bu garip hikayeden sonra, olayları yeniden bıraktığımız noktadan izlemeye başlayalım: Cemal Paşa, bizim 5 Kasım 1919 tarihli şifremizin bir noktasını anlayamamış.

Babıali merkezinden çektiği kısa bir şifre ile, şu şekilde bir açıklama istiyordu: Dahiliye Nazırı’nın şüphe çekebilecek şekildeki muamelelerine dikkatinizi çekmeyi gerekli görürüz cümlesinden maksadın ne olduğu anlaşılamadı. Bu noktanın acele olarak ve açıklanarak bildirilmesi (Belge: 190).

Bu kısa şifreye verdiğimiz cevap biraz uzundur. Sıkılmazsanız, olduğu gibi bilginize sunayım:

Şifre Sivas, 12.11.1919

Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

İlgi: 8.11.1919 tarih ve 8084 sayı:

Dahiliye Nazırı Paşa Hazretleri’nin şüphe uyandıran iş ve davranışlarından akla gelenler aşağıda bilginize sunulur :

1 — Ankara gibi bazı illerde, sivil idare amirlerini telgraf başına çağırarak, Milli Mücadele sırasında Ferit Paşa Kabinesi aleyhinde faaliyete girişenlerin durumlarını, hükümeti neden suçladıklarını, bütün bunların kanuna ne dereceye kadar uygun olduğunu tehdit edercesine soruşturma;

2 — Uzun süredir hasta iken tifodan ölen Tokat Mutasarrıfı’nın ölümü sebebinin, esrarlı bir vak’a sayılarak, Sivas ilinden şifre ile sorulması…

3 — Adliye Nazırı ile birlikte, Balıkesir cephesinden gelen milli heyet ile yapılan gizli görüşme sırasında, Adliye Nazırı’nın Milli Mücadele liderleri aleyhinde harekete geçilip geçilemeyeceğini, kendisinin yanında söz konusu edebilmesi;

4 — Nezaret’e geçildiği zaman, ilk vatanperverce iş olmak üzere, vatan hainliği maddi delilleriyle ortaya çıkmış bulunan eski Dahiliye Nazırı Adil Bey’in düşünce ve hareketlerinde kendisine sır ortaklığı eden Dahiliye Müsteşarı Keşfi Bey’in, görevinden atılması gerekirken, hala yerinde bırakılması ve onun vasıtasıyla sivil memurlar arasında değişiklikler yapılması.

Tabiidir ki, bu müsteşarın tayin ettireceği memurlar pek haklı olarak milletin güvenini kazanamaz. Söz gelişi, Milli Mücadele’nin başlangıcından sonuna kadar muhalif bir tutum takınmış ve sonunda halk tarafından işten el çektirilmiş ve hastalığı dolayısıyla da o zaman tutuklanması ve uzaklaştırılması yoluna gidilmemiş olan eski Kayseri Mutasarrıfı Ali Ulvi Bey, yöneticilik vasıflarından büsbütün yoksun ve güçsüz takımından olmasına rağmen Burdura tayin buyurulmuştur.

Yine yetersizliğinden ve Canik sancağı için uygun görülmediğinden, kendi isteği ile vaktiyle İstanbul’a gönderilen Ethem Bey de Menteşe’ye atanmıştır.

Aydın Mutasarrıflığına da eskiden Niğde Mutasarrıfı iken Sivas’a getirilen Cavit Bey atanmıştır.
Bütün bunlara rağmen, eski Konya Valisi vatan haini Cemal Bey’in adamı olan Antalya Mutasarrıfı, arka arkaya yaptığımız müracaatlara ve halkın feryatlarına karşılık, hala yerinde oturuyor.

5 — Özlük İşleri Müdürlüğü (100) gibi en önemli görev bir Ermeni elinde bulunduruluyor.

6 — Basın-Yayın Müdürlüğü’nde (101) ve Ajans’ın durumunda bir değişiklik görülmemektedir.

7 — Memleketin geleceğini garantiye alacak tek kuvvetin milli birlik olduğu ve bunu da ancak milli teşkilatın devam ettirebileceği bilinmektedir. Bu birlik ve teşkilatın, vatanı parçalanmaktan kurtarmak, devlet ve milletin bağımsızlığını korumaktan ibaret olan kutsal gayesini bozmaya çalışanlar da İstanbul’daki bozgunculardır. Bunların zararlarının önlenmesi, ancak kuvvetli ve ciddi bir disipline bağlıdır.

Bunun da başlıca çaresi, polis müdürünü namuslu, milliyetçi, yetenekli, teşebbüs gücü taşıyan kimselerden seçmek ve atamaktır.

Oysa, zatıalilerince de bilinmektedir ki, bugünkü Emniyet Genel Müdürü, (102) düşürülmüş olan vatan haini eski kabinenin ve ona bağlı olanların biricik koruyucusudur. Sait Molla’nın Mister Frew’a yazmış olduğu mektuplardan anlaşıldığına göre de bu zat, muhaliflere yani millet düşmanı olanlara bugün kucak açmakta, sığınaklık etmektedir.

Amasya’da Salih Paşa Hazretleri de bunu doğrulamışlardır. Halbuki, Dahiliye Nazırı, memleket ve milletin mukadderatını böyle bir şahsın elinde bırakmakta bir sakınca tasavvur etmiyor, belki yarar görüyor demektir.

Jandarma Komutanı Kemal Paşa’nın ise, gerek milli dava ve gerek sizler için zararlı bir şahıs olduğu bir gerçek iken, hala makamında kalması da Dahiliye Nezareti’nin iyi niyetine mi verilmelidir?

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal


100) Memurin Müdüriyeti.

101) Matbuat Müdürlüğü’nde.

102) Polis Müdür-i Umumisi.

Ali Rıza Paşa Kabinesi Milli Teşkilatı düşman teşkilatla, bizi de Ali Kemal ve Sait Molla ile bir tutuyor

Efendiler, Harbiye Nazırı’nın 9 Kasım 1919 tarihli bir telgrafı vardı.

O telgrafın içindekiler de ilgi çekicidir. Cemal Paşa bu telgrafında, kabinenin düşüncesini şu noktalar üzerinde yoğunlaştırıyordu:

1 — Seçimlerin güvenlikle yapılabilmesi,

2 — Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da toplanması,

3 — Milli Teşkilat adına hükümet işlerine müdahale edilmemesi için hükümetin tarafınıza başlangıçtan beri yaptığı tebliğler kesindir.

4 — Birçok telgrafınızda ileri sürülen isteklerin de aynı nitelikte -yani müdahale niteliğinde-olduğu aşikardır.

5 — Hükümet, kendi bildirisinde tespit ve ilan ettiği tarafsızlıktan ayrılmayacaktır. Bu bakımdan milli teşkilat aleyhinde bulunanları baskı altında tutma ve cezalandırma yoluna gidemez. Telgrafın sonunda da şu tehdit vardı: Şimdiki durum bir sürecik daha devam edecek olursa kabine kesinlikle çekilecektir (Belge: 191).

Saygıdeğer Efendiler, bu maddelerin ifade ettikleri anlamlar, aslında bütün gerçekleri ortaya koymuş bulunuyordu. Kabine, milli teşkilat aleyhinde bulunanların memleket ve millete düşman olduklarını kabul etmiyordu. Milli teşkilat ile düşmanın ihanet teşkilatını; Ali Kemal ile ve Sait Molla ile bizi bir tutuyordu. Adapazarı, Karacabey, Bozkır, Anzavur olaylarını suç olarak saymıyordu.

Cemal Paşa’ya verdiğimiz karşılıkta, bu noktaları açıkladıktan sonra, hükümetin duygu ve eğilimini açık olarak söyletmek maksadıyla şu cümleyi de ekledik: Bildirdiklerinizden anladığımıza göre, İstanbul Hükümeti, milli teşkilatın varlığını belki de gereksiz görüyor.

Gerçekten durum bu merkezde ve milli teşkilata ihtiyaç olmaksızın memleketi kurtaracak bir güce sahip bulunuluyor ise, ona göre gerekenlerin yapılmak üzere açıkça bildirilmesini, aradaki her türlü yanlış anlamanın giderilmesi için arz ve istirham ederiz (Belge: 192).

Dahiliye Nazırı Damat Perit Paşa sürekli olarak milli birliği bozmakla, temsilcimiz olan Harbiye Nazırı Cemal Paşa da hükümetin yaptıklarını savunmakla meşgul

Efendiler, Cemal Paşa’nın özel olarak Sivas’a gönderildiği 10 Kasım 1919 tarihli ve kendi el yazısıyla olan bir mektubunu da 18 gün sonra -yani 28 Kasım 1919 tarihinde- almıştım. Cemal Paşa bu mektubunda, yapılan yazışmalarda söz konusu olan sorunları madde madde özetliyor ve her biri hakkında açıklamalar yapıyordu.

Hele, Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’dan başka bir yerde toplanmasından söz ederken bu konuda Padişah’ın rıza göstermeyeceği iyice anlaşılmıştır.

İşgal kuvvetlerinin Meclis-i Meb’usan’a saldırmalarının, belki Osmanlı Devleti için iyi sonuçlar verebileceğini, Amerikalılar hissettirdiler ve hatta açıkça da belirttiler diyordu.

Cemal Paşa, Kuva-yı Milliye ruhu taşımayan memurların kodamanları, işgal ordularına adeta sırtlarını dayamış durumdadırlar şeklinde, sanki bilinmeyen bir bilgi verdikten ve bu bilgiyi, eski kabine üyelerinin çoğu sırtını dayamıştır bilgisi ile tamamladıktan sonra, söz gelişi, Polis Müdürü’nün değiştirilmesinde bu durum bütün açıklığı ile ortaya çıktı diye bir de örnek veriyor.

Cemal Paşa, kabine birçok işler yapmayı düşünmüş ise de Köklü bir teşebbüs için dayandığı kuvvetin ciddiyetine hala inanamadı cümlesi ile bizi suçladıktan sonra, kanaatını şöyle dile getiriyordu: Dahiliye Nazırı bu kuvvete -yani Kuva-yı Milliye’ye- ihtiyaç gösterenlerin başındadır, desem abartılmış olmaz.

Cemal Paşa’nın, mektubuna imza koyduktan sonra, yine kendi imzası ile eklediği bir özette şu cümle yer alıyordu: Muhalifler ve yabancılar Meclis’in açılmasına engel olmaya karar vermişlerdir. Heyet-i Temsiliye de bu engellemeye toplanma yeri çekişmesiyle devam ederse işimiz Allah’a kalıyor demektir (Belge: 193).

Efendiler, bu mektupta yazılanlarda ve bundan önce gelen yazılarla bundan sonra devam edecek olan düşüncelerde hakim olan mantık, yorumlama ve görüş sağlamlığı hakkında söz söylemeyeceğim. Yalnız, bu mektuba 28 Kasım 1919 tarihinde verdiğimiz etraflı cevabın bir tek cümlesini olduğu gibi aktarmakla yetineceğim. O cümle şudur: Saltanat Hükümeti’nin köklü bir teşebbüs için dayandığı kuvvetin ciddiyetine güvenemediğini gösteren maddeleri gerçekçi bulmuyoruz.

Efendiler, Dahiliye Nazırı Damat Ferit Paşa, durup düşünmeden sürekli olarak milli birliği bozacak, milleti her gün biribiri ardınca yayılmakta olan saldırılar karşısında sessiz ve hareketsiz tutacak tedbirler almaktan geri kalmıyordu. Diğer Nezaretleri de aynı prensip doğrultusunda harekete teşvik ettiği görülüyordu.

Söz gelişi, Eskişehir’de Hamdi Efendi adında bir kadı vardı. Kuva-yı Milliye’nin aleyhinde olduğu için orada duramamış, bir daha dönmemek üzere İstanbul’a gitmiş ve bu Kadı Efendi yeni kabine tarafından tekrar Eskişehir’e gönderilmiş.

Durum açıklanarak adı geçen kadının değiştirilmesi gereği, Mutasarrıf tarafından Adliye Nezareti’ne yazılmış, cevap verilmemiş. Mutasarrıf ve Eskişehir Bölge Komutanı, bu durumu Heyet-i Temsiliye’ye bildirmekle birlikte, eğer Nezaret bu yazıyı dikkate almayacak olursa, bu Kadı’nın kovulması zaruridir.

Zatıdevletlerinin görüş ve emirleri istirham olunur deniliyordu. Biz de görüşümüzü bekleyenlere şu karşılığı vermek zorunda kaldık: Milli davaya bağlı olacağına söz veren ve bu ilke çerçevesinde milli teşkilat’ın her türlü yardımını sağlamış olan Saltanat Hükümeti’ne, adı geçen kadının değiştirilmesi kabul ettirilemezse, sonunda kovulmasının bir zaruret haline geleceği aşikardır. Şüphesiz, bu durumda bulunan İstanbul memurları az değildi.

Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın, buna benzer birtakım işlerden söz eden ve kabinenin görüşünü bildiren 24 Kasım 1919 tarihli bir şifresinin ilk cümlesi şuydu:

Devletin iç işleri ve siyasi politikası kesinlikle ortaklık kabul etmez (Belge: 194). Bu telgrafa 27 Kasım 1919 tarihinde verdiğimiz ayrıntılı cevapta, biz de şöyle dedik: Devletin iç işleri ve siyasi politikasının kesinlikle ortaklık kabul etmediği bir gerçek olmakla birlikte, benzeri görülmemiş olan bugünkü durum karşısında, vatan ve milletin geleceğini güvence altına alacak olan milli teşkilatı, bilerek veya bilmeyerek zayıflatacak ve milli birliği bozacak hiçbir muameleye milletin razı olamayacağı da pek meşru ve tabiidir. Bu telgrafın son cümlesi şöyleydi: Heyetimiz, imzasını taşıyan taahhütlerine tamamıyla bağlıdır… Şu kadar ki, taahhütler karşılıklı olmak gerekir.

Oysa, hükümet, Salih Paşa’nın imzasını taşıyan taahhütlerin ve notların daha hiçbirini yerine getirmemiş ve eğer varsa, engelleyici sebepler bile bildirilmemiştir (Belge: 195).

Efendiler, şimdi vereceğim kısa bilgiler ve bu bilgileri doğrulamak üzere göstereceğim belgeler, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin bizi suçlamakta ne kadar haksız ve hükümet işlerinde, en hafif anlamıyla ne kadar kayıtsız olduğunu yüksek heyetinizin gözleri önüne serecektir zannederim.

Efendiler, İstanbul’daki gizli dernekler ve bu derneklere öncülük eden ve Harbiye Nazırı Cemal Paşa’nın mektubunda da itiraf edildiği üzere, sırtlarını yabancılara dayamış olan birtakım şahıslar, bol para ve Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin gösterdiği alabildiğine hoşgörme ve uyuşukluk sayesinde, memleketi baştan başa ateşe vermek için olanca güç ve gayretleriyle çalışıyorlardı.

Bu konudaki bilgiler ve elde edilen belgeler de, hükümetin vukuf ve bilgileri dışında bırakılmış değildi. İstanbul’daki teşkilatımız ve aldığımız tedbirler sayesinde elde edilmiş birkısım belgeler, olduğu gibi Cemal Paşa’nın ve Sadrazam Paşa’nın ellerine teslim edilmişti.

Bu belgeler, o tarihte yabancı temsilcilere de verilmiş ve bu yolla İtilaf Devletleri hükümetlerinin çoğunca öğrenilmiş ve o tarihlerde özetleri bütün komutanlara ve öteki ilgililere duyurulmuş olduğuna göre, artık olayın tarihe karışmış olduğu bugünde, yüce heyetinizce ve milletçe bilinmesinde bir sakınca görmüyorum.

Sait Molla nasıl çalışıyordu

Milli Mücadele sırasında uğradığımız açık ve gizli güçlükler üzerinde köklü bir fikir verebilecek ve gelecek kuşaklara ibret ve ders olacak nitelikteki sözkonusu belgeleri, olduğu gibi bilgilerinize sunmayı uygun buluyorum. Bu belgeler, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin sözde başkanı olarak tanınmış bulunan Sait Molla’nın Mister Frew adındaki rahibe gönderdiği mektupların kopyalarıdır.

Efendiler, bu mektupların suretlerinin alındığını hisseden Sait Molla’nın, Türkçe İstanbul gazetesinin 8 Kasım 1919 tarihli nüshasında bu mektuplardan söz ederek uzun ve sert bir dille kaleme alınmış bir tekzip yayınlamış olmasına rağmen, gerçekler inkar edilemez. Bu mektupların suretleri, Sait Molla’nın evinden ve mektupların müsveddelerinin yazılı bulunduğu bir defterden aynen alınmıştır. Bu durum bir yana, mektupların içindekiler, memlekette kendini gösteren durumlar ve olaylarla ve ayrıca, ne oldukları ortaya çıkan bazı şahıslarla tam bir uygunluk göstermektedir. Şimdi müsaade buyurursanız bu mektupları tarih sırasıyla arz edeyim:

Birinci Mektup

Aziz dostum,

Verilen iki bin lirayı Adapazarı’nda Hikmet Bey’e gönderdim. Oradaki işlerimiz pek yolunda gidiyor. Birkaç gün sonra verimli sonuçlarını elde edeceğiz. Şimdi aldığım şu bilgileri, şu pusulamla acele olarak size müjdelemek istedim. Yarın sabah kendim gelip etraflı bilgi vereceğim.

Kuva-yı Milliye taraftarlarının Fransa’ya büyük bir eğilim gösterdiklerini ve General Franchet d’Esperey’nin Sivas’a gönderdiği subayların, Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek İngiliz Hükümeti aleyhinde bazı kararlar aldıklarını Ankara’daki N.B.D. 285/3 adamımız bize özel olarak bir kurye ile gönderdiği mektupta bildiriyor. D.B.K. 91/3 her ne kadar derneğimiz üyesi ise de, bende, bu zatın Fransızlara casusluk ettiği ve sizin bu örgüte başkanlık ettiğinizi etrafa yaymış olduğu kanaati uyanmıştır. Bu konu üzerinde de zatıalilerinin görüşlerine ve yüksek güvenlerine aykırı olarak söyleyeceklerimle, şimdiye kadar o zata güvenmekle yapmış olduğunuz hatayı ortaya koymuş olacağım. Dün sabah Adil Bey’le birlikte Damat Ferit Paşa Hazretleri’ni ziyaret ettim. Biraz daha sabretmeleri ve beklemeleri gereğini tarafınızdan kendilerine bildirdim. Paşa Hazretleri, cevap olarak size teşekkür etmekle birlikte, Kuva-yı Milliye’nin Anadolu’da tamamen kök saldığını, buna karşı bir hareketle başındaki mel’unlar tepelendirilmedikçe, kendilerinin iktidar mevkiine gelemeyeceklerini, Zatışahane’nin de tasvibine sunulan anlaşma hükümlerinin konferansta savunulmasına imkan olmadığını, Kuva-yı Milliye’nin dağıtılması için şanlı İngiliz Hükümeti nezdinde hemen teşebbüse geçilerek, Babıali’ye, milletvekili seçiminden önce ortak bir notanın verilmesini, Adapazarı, Karacabey ve Şile’de Rumlara karşı girişecekleri saldırıları esas alarak ve Kuva-yı Milli’yenin güvenliği bozduğunu ileri sürerek, işin çabuklaştırılmasına çalışmamızı ve İngiliz basınının Kuva-yı Milliye aleyhinde yayın yapmasının sağlanmasını torpido ile özel olarak gönderilen E.B.K, 19/2’ye telsiz telgrafla dün görüştüğümüz konular üzerinde talimat verilmesini rica ediyor. Bu gece 23.00’te Adil Bey sizi (K) da görecek ve Ferit Paşa’nın özel bazı ricalarını daha bildirecektir. Ondan sonra da Zatışahane ile Mister T. R. görüşebilecektir Refik Bey’e artık güvenmeyiniz. Sadık Bey de bizimle çalışabilecektir. Saygılarımı sunarım.

11.10.1919 Sait

Not :

Karacabey ve Bozkır’dan henüz bir haber alamadık.

İkinci Mektup

12 tarihiyle Ankara’daki N.B.D. 285/3 tarafından gönderilen mektupta, Sivas Heyet-i Temsiliyesi’nden ve Em. Kur. Alb. Vasıf Bey’in, d’Esperey ile temas etmek üzere gönderileceği ve birkaç güne kadar yola çıkacağı bildiriliyor. Hikmet Bey paraları almış. Biraz daha para istiyor. Önceki gün sizi ziyarete geldiğimde takip edildiğimi söylememiştim. Dönüşümde biri sarı bıyıklı, diğeri kumral ve köse iki şahsın sokak başında beni beklediklerini gördüm. Gece olduğu için epeyce korktum. Yalnız biribirlerine yavaşça bu Sait Molla imiş, artık gidelim dediklerini işittim. Bu fazla temas benim için hayırlı olmayacak. Fuat Paşa Türbesi yakınlarındaki görüştüğümüz evi tutabilirseniz buluşabiliriz. Nazım Paşa cemiyetimizden haberdar olmuş. Bana çok gücendi. Müsaadenizle N.B.S. 495/1 düzenine kendilerini kattım. Ev işi yoluna konuncaya kadar teması bu zat yapacaktır. Karacabey’de N.B.D. 289/3’e gönderilen bin iki yüz lira alınmıştır. Yola çıkacaklardır. Ferit Paşa, Babıali’ye verilecek notayı her dakika beklemektedir. Zatışahane bu durumdan pek üzgündür. Teselli ettirmeniz ve daima kendisine ümit verici demeçler verdirmeniz çıkarlarımız gereğidir. Bizim padişahların her şeye karşı zayıf olduklarını unutmayınız. Seyit Abdülkadir Efendi, o konu üzerinde pek tuhaf sözler söyledi. Sözde arkadaşları vatanseverliğe sığmaz diyorlarmış. Artık siz gereğini yapınız. Polis Müdürü Nurettin Bey’in değiştirileceği söyleniyor. Hepimizin koruyucusu olan bu zat hakkında gereken kimselerin dikkatini çektiriniz. Saygılarımı sunarım.

Not : Ali Kemal Bey o zatla görüşmüş. Konuşmayı idare edemediğinden karşısındaki maksadını anlamış ve hatta kendisine esaslı bir hakaretle biz sizin İngilizler hesabına çalıştığınızı anladık demiş.

Üçüncü Mektup

Yapılan propagandaları göz doktoru Esat Paşa kolu ve özellikle Çürüksulu Mahmut Paşa, resmi bilgilere dayanarak durmadan tekzip ettiriyor ve halkın heyecanını yatıştırmaya çalışıyorlar. Bu adamlara başvurulduğunda hiç cevap verilmemesini, dün kararlaştırılan zata, Zatışahane vasıtasıyla emir vermenizi rica eder saygılarımı sunarım.

19.10.1919

Sait

Dördüncü Mektup

Aziz üstad.

Muhipler (İngiliz Muhipler Cemiyeti üyeleri) arasında Franmason örgütü itirazlara sebep oluyor. İttihatçıların tuttuğu yoldan gidilmesinden çekiniliyor. Bu programı, örgütün idaresine tam bir imanla yetiştirilmiş gençlerin alınmasıyla uygulayabileceğiz. Benim kıyafetimin engel olması yüzünden, eski dostunuz K.B.V. 4/35 kararlaştırılmış olan esaslar çerçevesinde işe başlayacaktır. Ankara ve Kayseri’den yine haber yok. Saygılarımı sunarım üstadım.

19.10.1919

S.

Beşinci Mektup

Üstad,

Kasideci-zade Ziya Molla dün Adam Block’a haber göndermiş, eski dostu olduğuna güvenerek benim başında bulunduğum Muhipler Cemiyeti’nin gördüğü himayenin, İngilizlerin karakter yapısı ile bağdaştırılamadığını ve bunun kamuoyunda kötü etkiler yaptığını, bu bakımdan cemiyeti namuslu kimselerin temsil etmesi gerekeceğini dolaylı olarak bildirmiş ve benim aleyhimde pek çirkin şeyler ilave etmiş. Bu zatın bana karşı şahsi düşmanlığı olduğunu hatırlatmak isterim. Ziya Molla’nın damadının kardeşi eskiden benim karımdı. Kendisini boşadığım için bana böyle bir düşmanlık yöneltildi. Durumun Adam Block Hazretleri ‘ne bildirilmesini ve Ziya Molla’nın şimdi İngiliz yanlısı olmayıp, Milli Mücadele’yi benimseyenlerin bir propaganda aracı ve Mustafa Kemal Paşa ile aralarında ilişki bulunduğunu ve beni suçlamakla kendi içyüzünü göstermekte olduğunu yüksek dikkatlerinize sunmak isterim.

21.10.1919 S.

Not :

Bir sakınca yoksa Adam Block Hazretleri’ne size olan hizmetimi bildiriniz.

Altıncı Mektup

Sayın üstad,

Ankara’dan N.B.D. 295/3 ten kurye ile gelen 20 Ekim 1919 tarihli mektupta, K.D.S. 93/1, talimatımız gereğince orada bırakılarak kendisi Kayseri’ye hareket etmiştir. Talimatın onaylı bir suretini de Galip Bey’e gönderdiğini bildiriyor. Önceki ödenek sarf edildiği için yeniden ödenek istiyor. Gizli örgütün yayıldığını, başındaki bozgunculardan yakasını kurtaran Muhiplerimizin, şimdilik köylerde kalmak şartıyla, el altından işe başladıklarını müjdeliyor ve zatıalilerinin son planlarının iyi sonuç vereceğini bildiriyor. M.K.B. düzgün Türkçesi sayesinde önemli roller çeviriyormuş. Hele hocalığına diyecek yok diyor. Talimatın XVV. planı tamamen hazırlanmış. Aramıza yeni yabancılar girmemiş ise, durum sezilmeden, maksat fiilen elde edilmiş olacaktır. Yeni ödeneğin gönderilmesini beklemek üzere kurye 4R burada alıkonulmuştur.

S.

23/24.10.1919

Not : Ahmet Rıza Bey’in İtalyan mandası ile ilgili demecini mektubun sonuna ekledim. Kendisinin Fransa’ya geçmesi bizce tehlikeli olur. Bunu engelleyiniz.

Yedinci Mektup

Üstadım,

Ali Kemal Bey dün o zatla görüşmüş. Basın konusunda biraz ağır olmak gerektiğini söylemiş. Bir kere bir görüşe inandırılmış olan düşünce ve kalem erbabını, o görüşe zıt bir gayeye yöneltmek, bizde kolaylıkla mümkün olmaz. Bütün resmi memurlar, Milli Mücadele’yi şimdilik iyi görüyor demiş. Ali Kemal Bey, talimatınıza harfi harfine uyacak. Zeynel Abidin Partisi’yle de işbirliği yapmaya çalışıyor.

Sözün kısası, işler bulandırılacak. Bugünlerde Fransız ve Amerikan çevrelerinde benim adım çok geçiyormuş. Bunun hikmetini hala anlayamadım. Milli Mücadele taraftarlarının, bu hükümetin siyasi memurları üzerinde yaptıkları etkinin sonucu olarak, hayatımın korunması size emanet edilmiştir. Ben kendi kendime bu ümitle cesaret veriyorum. Hikmet ile bizzat görüştüm. Bu sefer kendisini kaypakça gördüm. Bununla birlikte kesin olarak söz verdi. Ben merdim. Sözümden dönmem dedi. Sivas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek. Kadıköylü de işi üzerine alıyor. Fakat o yere batası İttihatçı basın, bazan bizim işlere engel oluyor. Bunların yazılarına dikkat etmek gerekir. Paşamız hala sinirli. Ne vakit olacak? diyor. Ev sorununun hala çözülmemiş bulunması, temas ve ilişkilerimizi güçleştiriyor. N.B.S. 495/1 Konya’ya önem verilmesini tavsiye ediyor. Size kendisinin ağızdan anlattığı konu üzerinde dikkatini çekmemi rica ediyor. Ali Kemal Bey’in son felaketi üzerine üzüntülerinizi bildirdiğinizi söyledim. Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım. Bir hediye sunmak için en uygun zamandır. 19 Ekim tarihli mektubumu almadığınıza üzgünüm. Aracı olan şahsı biraz sıkıştırınız. Tehlikeden sakınmak benim için pek önemlidir. Yeni bir parola gönderiniz. Hikmet’e ve Kadıköylü’ye numaralarını vereceğim.

Saygılarımı sunarım üstadım.

24.10.1919

S.

Not:Birkaç defadır söylemek istediğim halde unutuyorum. Mustafa Kemal Paşa’ya ve taraftarlarına biraz müsait görünmeli ki, kendisi tam bir güvenle buraya gelebilsin. Bu işe çok önem veriniz. Kendi gazetelerimizle taraftarlık edemeyiz.

Sekizinci Mektup

Aziz üstad,

Seçimleri geciktirmek ve geri bıraktırmak için gerek Mustafa Sabri ve gerek Hamdi ve Vasfi Efendi’lerle talimatımız çerçevesinde uzun uzadıya görüştüm. Rızalarını aldım. Seçim bölgelerinde propagandalar başladı. Gereken şahısları elde edecekler. Bol para dağıtmak suretiyle oyları dağılmaya uğratacaklardır. Zatışahanenin bu hususta aydınlatılması çok gereklidir. Maksada sizin yüksek görüş ve tedbirlerinizle ulaşacağımızı temin ederim, üstad.

26.10.1919

Dokuzuncu Mektup

9.R kurye geldi. Keskin’deki teşkilat bitmiştir. Arkadaşlara propaganda için talimat verdim. Başarılarımızın ilk meyvelerini yakında toplayacağımızdan eminim üstadım.

27/28.10.1919

Onuncu Mektup

Aziz üstad,

Sarayda, yeni kabine kurulması ile ilgili hazırlık ve planların yer aldığı haberi etrafa yayılmıştır. Bu işin hızlandırılması kaçınılmazdır. Anadolu’daki örgütümüzün bazı planları Kuva-yı Milliye’ce anlaşılmış. Özellikle Ankara ve Kayseri’de aleyhimizde çalışmalar başlamıştır. Kürt Cemiyeti söz verdiği halde bir varlık gösteremedi. Çetelerimizden bir kısmı yok ediliyor.

Ne olursa olsun tasarlanan kabine mutlaka iktidara getirilmelidir. Ali Rıza Paşa’nın, planlarımızı önleyici tedbirler alacağını da tahmin ediyorum Bozkır’a gidecek adamlarımız tanınmış kimseler oldukları için fazlasıyla korkuyorlar. Konya’da K.B. 81/le, sizin aracılığınızla, olayın kızıştırılması için tebligat yapılarak propaganda heyetlerinin bu konuda faaliyete davet edilmesi gerek ve zaruretini arz eder, saygılarımı sunarım.

29/30.10.1919

Not:Benim bir mektubumdan Hikmet’e bahsedilmiş. Bu mektupta yazılanları nereden öğrenmişler? Hikmet’le kendim görüştüm. Bunun doğru olduğunu Hikmet’ten şaşkınlık içinde dinledim. Casus benim çevremde midir; yoksa sizin çevrenizde mi?

On Birinci Mektup

Aziz üstadım,

Kürt Teali Cemiyeti’ndeki yakın dostlarımızla görüştüm. Yeni geldiklerinden, birkaç gün sonra verilen talimat çerçevesinde hazırlık yapacaklarını, yalnız Kürt aşiretlerinin bulunduğu Doğu illerine gönderilecek arkadaşlar için büyük bir ödeneğe ihtiyaç olduğunu söylediler. D.B.R. 3/141 den gelen mektupta gösterdiler. Urfa, Antep, Maraş’ta Fransızlar aleyhine gereğinden fazla kışkırtmalar yaptıkları ve kolordu komutanının takip ettiği yumuşak politikaya rağmen, halkı kandırdıkları yazılıdır.

Kabinenin başkanlığına Zeki Paşa’nın getirilmemesi ile ilgili görüş doğru değildir. Bu zat Kürtler üzerinde hakimdir. Eski Ermeni meselesi unutulmuştur. Sizin ileri sürdüğünüz görüş, herhalde bugün için mevsimsizdir. Bunu, gereğinde başka türlü göstermek mümkündür.

Üstatça yardımlarını her dakika beklemekteyiz. Karşıdaki olayı diğerlerine de yaymaya çalışıyoruz. Bendeniz, saygılarımı sunarım.

4.11.1919 S.

On İkinci Mektup

Aziz üstadım,

Ahmet Rıza’nın Tan (Le Temps) muhabirine verdiği demeç her halde dikkatinizi çekmiştir. Emir Faysal’a Fransızlarla anlaşma imzalamayı tavsiye etmesindeki anlamın taşıdığı siyasi incelik, efendimizin gözünden kaçmamalıdır.

Kuva-yı Milliye liderleri, sonradan sonraya Fransa’ya dikkate değer şekilde bir yaklaşma eğilimi gösterdikleri gibi, Irak’ta çıkardıkları karışıklık bir yana, öte yandan Suriye’deki hakimiyetinize de darbe vurmak istiyorlar.

Bu kuvvetin devamında gösterilecek ilgisizlik ve kusur, İslam dünyasının İngiltere aleyhindeki olağanüstü galeyanına yol açacaktır. Üzerinde özenle durulmuş olan bu noktayı büyük bir değer vererek görmek ve yüksek seviyedeki siyasi şahsiyetlerinize göstermek zaruridir.

İleri sürdüğüm bu görüşle, ilmi değerinize karşı bir saygısızlıkta bulunduğum yargısına varmayınız. Çünkü, Türkiye üzerinde, sizden başka bir kuvvetin nüfuz ve egemenliğini devam ettirmesi, siyasi gayemize aykırıdır.

Fransa, İtalya ve özellikle Amerika’nın, gerek devlet adamları ve gerek basınıyla bu kuvvete karşı gösterdikleri çeşitli eğilimler, siyasi ve askeri üstünlüğünüzle rekabete girişildiğinin açık bir delilidir.

Ahmet Rıza gibi Clemenceau (Klemauso)’nun, Pichon (Pişon)’un ve çeşitli politikacıların eskiden beri süregelen yakın dostluklarını kazanmış olan şahsiyetlerin Fransa’da önemli bir rol oynayacağından ve kamuoyunu tam anlamıyla istedikleri yöne çekebileceklerinden emin olunuz.

Bu zatın İsviçre’ye geçeceğine dair bilgi alındığına göre, oradan bir fırsatını bulup Fransa’ya geçmek emelinde olduğuna inanabilirsiniz. Balıkesir yakınlarındaki kuvvetlerimiz bozularak kaçmış ve A.R. de gizlenmiştir. Yeni kuvvetler hazırlanıyor. Beş bin liradan aşağı olmamak üzere ödenek istiyor.

Karaman’dan D.B.S. 40/5 ten gelen mektupta, şimdilik beklemek zorunda olduklarını ve Kayseri’den K.B.R. 87/4ten gelen mektupta da, yakında harekete geçeceklerini bildiriyor. Ziya Efendi de H.K., C.H. bölgesinde örgütlenme tamamlanmış olduğundan yalnız ödenekle oraya hareket etmek mecburiyetinde olduğunu söylüyor.

İsterseniz durum hakkında bizzat geniş bilgi verecektir. Sıkı bir şekilde takip edildiğimizi, plan ve hazırlıklarımızdan Sivas’ın düzenli olarak haber aldığını arz edebilirim. Mehmet Ali’ye güvenmeyiniz. Ağzı sıkı değildir. Her halde boşboğazlık ediyor. Dış planlama ve teşkilatta bendenizden başkasını kullanmasanız daha isabetli hareket edersiniz.

Ali Kemal Bey’in listeye alınması zaruridir. Bu kadar sırrımızı taşıyan bu zatı gücendirirsek, planlarımız olduğu gibi düşmanların eline geçer. Bu zatı sıkça kollayınız. Saygılarımı sunarım üstadım.

5.11.6919 S.

Not:Kemal yakalanmış, ona bağlı olması dolayısıyla K.B.R. 15/1)in örgütle ilişki derecesi ortaya çıkmış demektir. Bu zatı korumak zaruridir.

Mister Frew’a yazdığım mektup

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 08. Bölüm ( Yunus Nadi Bey’e arabuluculuk yaptırılıyor … Barış Anlaşması’na kadar İstanbul’a ayak basmamamız ve milletvekili olmamamız tavsiyesi )

Yunus Nadi Bey’e arabuluculuk yaptırılıyor

Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin iktidar mevkiine geçtiğinin beşinci gününe geldik. Hâlâ anlaşamıyoruz. Memleketin İstanbul ile olan resmî haberleşme ve ilişkileri hâlâ kesilmiş olarak sürüp gidiyor. Sadrazam Paşa Hazretleri, tekliflerimize cevap vermiyor ve hiçbir vakit vermemiş olduğunu göreceksiniz. Kabineden hiç kimse bizimle görüşmek istemiyor.

Bu gün, yani 6 Ekim 1919 günü, Yunus Nadi Bey arkadaşımız, Harbiye Nâzırı olan Cemal Paşa’yı, daveti üzerine makamında ziyarete gitmiş. Cemal Paşa, Yunus Nadi Bey’e durumdan özellikle hükumetle Hey’et-i Temsiliye arasında daha bir anlaşma olmadığından söz etmiş ve anlaşıldığına göre, bizi haksız göstermiş; kendilerinin her şeyi kabul ve uygulamaya hazır bulunduklarını anlatmış. Her halde anlaşmazlık çıkaran ve bunda direnen tarafın Hey’et-i Temsiliye olduğunu söylemiş. Öyle anlaşılıyor ki, Yunus Nadi Bey’in bizimle olan şahsî dostluğuna dayanarak, tarafları uzlaştırmak için arabuluculuk yapmasını teklif etmiş olacak.

Yunus Nadi Bey, bu aracılık teklifini sevinerek kabul etmiş. Yalnız, Yunus Nadi Bey’in, Cemal Paşa’nın verdiği bilgileri sağlam ve gerçek olarak kabullendiği ve durumu ona göre değerlendirdiği, şimdi sözünü edeceğim telgrafının ifadesinden anlaşılmaktaydı.

Yunus Nadi Bey’le telgraf başında yapılmış olan bu görüşmemiz, yeni kabine ile bizi, görünüşte de olsa, uzlaşmaya yöneltme bakımından önemlidir. Bu sebeple, müsaade buyurursanız biraz açıklayacağım.

Harbiye Nâzırı Paşa’nın beni telgraf başına davet ettiğini haber verdiler. Zaten dairemizde bulunan makine başına gittim.

İstanbul- «Harbiye telgrafhanesi, Yunus Nadi Bey zâtıdevletinizle görüşmek istiyor efendim», denildikten sonra; «Harbiye telgrafhanesinde makine başında hazırım» dendi.

«Hazır olan kimdir?» dedim.

Telgrafçı-»Yunus Nadi Bey ve yanında Nâzır Paşa’nın yaveri Cevat Rifat Bey vardır efendim. Nâzır Paşa’yı istediler mi, yoksa…» açıklamasında bulundu.

«— Kendileriyle şimdi görüşürüz. Yalnız, beni telgrafa davet ettikleri zaman Nâzır Paşa istiyor» demişlerdi.» Davet eden Nâzır Paşa mıdır, yoksa zâtıâlîleri mi?»

Yunus Nadi Bey- «Nâzır Paşa’nın müsaadesiyle ve yaveri vasıtasıyla, Harbiye merkezinden zâtıdevletlerini aradık. Bu yüzden yanlış anlaşıldı efendim,» dedi.

Ben – «Teşekkür ederim. Buyurun», dedim.

Bunun üzerine Yunus Nadi Bey’in sözleri alınmaya başlandı. Yunus Nadi Bey, düşüncelerine şöyle bir giriş yaptı: «Millî iradenin, millet hâkimiyetini etkili kılmasının olumlu bir sonucu olarak meydana gelen değişiklik üzerine, burada kurulan hükumetle, millî teşkilât arasında uyumlu bir birliğin sağlanmasının gecikmeyeceğine hükmetmiştim. Yaptığım soruşturmadan sonra, daha bir iki noktada anlaşmazlık bulunduğunu anladım. Bu uyumun kurulmasındaki gecikme içte ve dışta iyi olmayacağı için, bazı hususları arz etmeyi bir görev saydım.»

Ondan sonra, şimdi özetleyeceğim noktalarla ilgili bilgi ve düşüncelerini, ilk konu olarak belirttiler.

1 — Ferit Paşa Kabinesi’nde bulunmuş olan bazı şahısların, bu kabinede yer aldıkları için kötü gözle görülmelerinin doğru olmadığını, Abuk Paşa (Ahmet Abuk Paşa)’nın Ferit Paşa Kabinesi’nin düşmesinde rol oynadığını;

2 — Rıza Paşa Hükumeti’nin bir geçiş devresi hükumeti olduğunu, süresinin Meclis-i Meb’usan seçiminin sonuna kadar devam edebileceğini;

3 — Bugünkü hükumetin, millî gaye ve isteklerinin hepsini yerinde bulma ve olumlu bir sonuca ulaşmasına da çalışma konusunda en ufak şüpheye yer vermemekte olduğunu, belirttiler ve;

4 — Özellikle, Cemal ve Abuk Paşa gibi kimselerin, hükumette millî dâvanın birer temsilcisi ve kefili gibi kabul edilmelerinde kararsızlığa yer yoktur, hükmünü verdiler.

İkinci konu olarak da Yunus Nadi Bey, şahıslarla ilgili noktaya dokundular. Bunda bizimle tamamen aynı duyguda olmakla birlikte, «biraz ılımlı olma tavsiyesine cesaret edeceğim» dedi ve görüşünü, millî başarının uyandırdığı iyi etkilerin, bazılarında intikamcılıkla yorumlanarak lekelenmekten korunmanın önemli olduğu şeklinde belirtti.
Yunus Nadi Bey, «Bugünkü hükumet üyeleri ile yaptığım temaslardan, hükumetin, millî teşkilâtın isteklerinin yerine getirilmesinde kararlı olduğu anlaşılıyor» dedikten sonra şu bilgiyi verdi:

«Harbiye Nâzırı Cemal Paşa, bu gün yayınlanacak bildiride bu noktanın aslında yeterince açıklanmış olduğunu; ancak, bildiri, hükumetin ağzından, resmî bir dille yazılmış olduğuna göre, her yön dikkate alınarak araya sıkıştırılmış göstermelik birkaç kelimeye önem verilmemesi gerektiğini söyledi.»
Yunus Nadi Bey, yeni sadrazam ile hükumetinin -her türlü yanlış anlaşılmayı gidermek için- millî teşkilâtın ileri gelenlerinin göstereceği bir hey’etle doğrudan doğruya temas kurma konusundaki samimî isteğini bildirdikten sonra, bütün düşüncelerini şu cümle ile özetledi : «Bugün bendenizin en gerekli saydığım husus, bunalımın sona ermesi ve karmakarışık bir durumda sürüp gitmemesinden ibarettir» (Belge: 133).
Yunus Nadi Bey, bu konudaki düşüncelerimi beklediği için, ben de şu cevabı verdim :
Sivas, 6.10.1919

Yunus Nadi Beyefendi’ye
Hey’et-i Temsiliye’ce Sadrazam Paşa Hazretleri’ne yapılan birinci ve ikinci derecedeki tekliflerle, kendisinin hey’etimize vermiş olduğu cevap ve özellikle bu cevabın son bölümleri bilmem tarafınızdan görülmüş müdür? Söylediklerinizden ve yüksek düşüncelerinizden, bu yazıları görmemiş olduğunuza ve tekliflerimizin zâtıâlinize bunların nitelik ve samimiyetini tam olarak anlamamış olanlar tarafından anlatılmış bulunduğuna hükmediyoruz. Bu nedenle, burada konunun esası üzerinde bir tartışmaya girmeyi müşkül görüyoruz. Yalnız, şahsî olan yüksek düşüncelerinizdeki bazı noktaları aydınlatmak maksadıyla, aşağıda, sırayla açıklamalar yapılmıştır.

Yeni kabine ile millî teşkilâtımız arasında uyumlu bir birlik kurulmasının gecikmeyeceği yargısına biz de varmıştık. Bu gecikmenin sebebini bizde değil, yeni kabinenin dört gündür göstermekte olduğu kararsız tavırda aramak gerekir. Yeni kabine, bize aramızda bir anlaşmazlık olduğunu da bildirmemiştir. Yeni kabinede, yerlerinde bırakılan eski nazırların namuslarından şüphe etmemekle birlikte, eski kabinenin ağır suç sayılacak işlerine bilerek veya bilmeyerek katılmış olmaları göz önünde tutulacak önemli bir noktadır. Abuk Paşa’nın kabinenin düşmesinde oynamış olduğu rol bizce bilinmemektedir. Biz, sonucu sağlayan gücü pek iyi biliriz. Bizim maksadımız, bu hükumeti, sanıldığı gibi bir geçiş devresi hükumeti olarak kabul etmek değildir. Aksine, milletin kaderi üzerinde karar verecek ve barışı yapacak en önemli bir hey’et olabilmesini dileriz. Milletimizin ana çıkarları açısından, yabancıların bizce hiç önemi yoktur. Biz, davranışlarımızı yabancıların dedikodusuna uydurma güçsüzlüğünü reddetmiş olanlardanız. İç ve dış durumu bütün açıklığı ile biliyoruz. Attığımız adım tesadüflere bağlı değildir, derin düşüncelere, sağlam temellere, bütün milletin düzenli bir teşkilâta bağlı gerçek kuvvetine ve irade gücüne dayanmaktadır.

Millet, egemenliğini bütün anlamıyla bütün dünyaya tanıttırmaya kesin olarak karar vermiştir. Bunun için de her yerde, her türlü tedbir alınmıştır. Bugünkü hükumetin millî dâvâ ve istekleri olumlu karşılamasını ve olumlu bir sonuca bağlamaya çalışmasını bekleriz. Çünkü, başka türlü iktidarda kalamaz. Abuk Paşa’yı bilmiyoruz. Ancak, Cemal Paşa’dan millî teşkilâtımızın temsilcisi olmaktan başka bir şey beklemeyiz.

(Efendiler, şunu belirtmeliyim ki, Cemal Paşa bizim temsilcimiz değildi. Kendisine böyle bir mevki ve görevin verilmiş olması, sizce bilinen tutumundan dolayı doğru da değildi. Ancak, Yunus Nadi Bey’in telgrafında, Cemal Paşa’nın temsilci gibi kabul edilmesinde şüpheye gerek yoktur denilmiş olmasından, Cemal Paşa’nın bunu istediği kanısına varılmış ve bu görev kendisine bir oldubitti halinde verilmiştir.)

Cemal Paşa nâzır olur olmaz, kendilerinin herkesten önce bizimle ilişki kurup gerçek durumu anlayacağını ve ona göre hükumetle millî teşkilâtın görüşlerini birleştirmeye çalışacağını umuyorduk. Oysa, daha böyle bir temastan kaçındığı görülüyor.

Bizim yeni kabineye karşı ileri sürdüğümüz teklif ve istekler, şahsî ve keyfî olmayıp, bütün iller ve bağımsız sancaklarla bunlara bağlı yerlerin, beş kolordu komutanının ve millî teşkilâta bağlılık gösteren yüksek dereceli memurların Hey’et-i Temsiliyemize bildirmiş oldukları tekliflerin, Hey’et-i Temsiliye’mizce, hükumeti mümkün olduğu kadar güç bir duruma sokmama düşüncesi ile yapılmış özetinin özeti durumundaki bir sonucundan ibarettir.

Bu teklif ve isteklerde sandığınız ve belirttiğiniz sakıncalar da yoktur. Hükumet, Hey’et-i Temsiliye’mizle samimî ve ciddî ilişki ve görüşmelerde bulunduğu takdirde, ileri sürülmüş olan istek ve tekliflerin hükumetçe uygulanabilecek şekil ve zamanını kararlaştırmaya hiçbir engel bulunmamaktadır.

Yalnız, Sadrazam Paşa’nın, Hey’et-i Temsiliye’mize 4 Ekimde cevap olarak gönderdiği telgrafındaki son paragraflar dikkati çeker niteliktedir. Eğer meşru olan millî teşkilâtımız ile bunun yönetimini elinde bulunduranları, gayrimeşru ve kanun dışı tanıma zihniyeti devam ettirilecekse, hiçbir uyuşma imkânı bulunamayacağına şüphe yoktur.

Bugün yayınlanacağını bildirdiğiniz bildiride, her ne sebeple olursa olsun, millî teşkilât ve mücadelemiz hakkında eleştirici bir dil kullanıldığı takdirde, hattâ bu tutum önemsiz birkaç kelimeden ibaret kalsa bile, tarafımızdan her türlü anlaşma imkânı ortadan kaldırılmış sayılacaktır. Zaten İstanbul Hükumeti, Hey’et-i Temsiliye ile iyiden iyiye anlaşmadıkça, bildirisi hiçbir yerden alınmayacaktır. Belki, yalnızca İstanbul bunun dışında kalabilir.

Hey’et-i Temsiliye’miz bütün iller ile bağımsız sancaklar adına kendi bölgelerinde milletin genel oyları ile seçilmiş temsilcilerinin oluşturduğu Erzurum ve Sivas’ta toplanan genel kongreler tarafından kararlaştırılmış ve seçilmiş bulunan meşru bir millî teşekküldür.

Temsil yeteneği ve kudreti de fiilî çalışmaları ile ortadadır. Meclis-i Meb’usan’ın toplanıp da fiilen denetleme görevine başlayacağı güne kadar, Hey’et-i Temsiliye’nin millet ve memleketin kaderi ile ilgilenmesi zarurîdir. Hükumetin, hey’etimizle samîmî temas ve ilişkisi, elbette kendi mevki ve kuvvetini güçlendirecektir. Ayrı ayrı yönlerde yüründüğü takdirde, bunun memleket ve millet çıkarları için sakıncalar doğuracağı tabiîdir.

Biz, bugünkü kabinede, varlıkları memleket ve millet için özellikle yararlı olacağına inandığımız bazı kimselerin, daha önce olduğu gibi, birer birer kabineden çıkarılması şeklindeki son moda kabine taktiklerine uğradıklarını görmek istemeyiz (Efendiler bu dediğimizin çıktığını göreceksiniz). Sivas’ta toplanmış bulunan Hey’et-i Temsiliye, bizzat ve doğrudan doğruya hükumetle en samimî temas ve ilişkide bulunmaya hazır ve isteklidir.

Bu görevi başkalarına vermek yetkisine sahip değildir. Hükumetle tam bir anlaşma gerçekleştiği takdirde, temasın kolay ve güvenilir olabilmesi için daha başka çareler de düşünülebilir.

Özet olarak, karışık duruma bir an önce son verilmesi, öncelikle, hükumetin kendisine arz ve teklif ettiğimiz şekildeki bir bildirisinin, göstermelik kelimelerle değil, samimî bir dil ile yayınlanması ve öteki tekliflerin olumlu karşılanıp yerine getirileceği konusunda, Sadrazamlığın, arz ettiğimiz hususlara doğrudan doğruya cevap vermesiyle mümkün olacaktır.

Yoksa, Refik Halit Bey tarafından hâlâ telgraflarımız ve bildirilerimiz kontrol edilir, çalınır ve alıkonulurken, hükumetin samimiyetinden söz edilmesi, bize pek garip geliyor.

Hükumet, bu kararsız durumunda birkaç gün daha devam edecek olursa, millet gözünde daha pek kazanamadığı güven ve itimadın büsbütün kaybolmasına yol açacaktır. Her yerden aldığımız telgraflarda, yeni hükumetin güvenilir olup olmadığına dair sorular sorulmaktadır. Saygılarımı arz ederim kardeşim.

Mustafa Kemal

Efendiler, Yunus Nadi Bey, verdiğim bilgiler ve yaptığım açıklamalardan gerçek durumu anladı. Bizimle haberleşmenin devamına gerek görmedi.
Aksine, yeni hükumeti ve özellikle Cemal Paşa’yı uyarmaya çalışmış… Gerçekten, açıklayacağım üzere, görünüşte de olsa, bir anlaşma durumu ve manzarası ortaya çıktı.

Efendiler, 6 Ekim 1919 günü de geçti. Biz eldeki tedbirlerin önemle ve dikkatle yürütülmesi gereğini bir genelge ile emrettik (Belge: 134).

Efendiler, Yunus Nadi Bey’le haberleşmemizin ertesi günü, nihayet, sadrazamdan cevap değil, fakat Cemal Paşa’dan şu telgrafı aldık:
Harbiye 7.10.1019
Saat 12.07
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Cemal Paşa, kabine adına millî iradeye aykırı hareketlerden kaçınılacağına söz veriyor.

Şimdiye kadar yapılan haberleşmelerin özeti :

1 — Kabine sizinle aynı düşüncededir, millî iradenin hâkimiyetini kabul eder. Ancak, bir öç alma kabinesi olmaktan çekinir. Suçluların cezalandırılmasını kanunî yollarla yerine getirmeyi de uygun buluyor.

2 — Zarara uğramış valilerin uğradıkları haksızlıklara son verip durumlarını düzeltmeyi, yeterli olanlarını seçip özellikle atamayı, ordunun şeref ve disiplinini de iade etmeyi tamamen üstlenir.

3— Devlet, dışarıya karşı şeref ve haysiyetini yeniden kazanabilmek için millî iradeye ve Hey’et-i Temsiliye’ye dayanacaktır.

4— Hey’et-i Temsiliye’nin bir temsilcisi olarak, bütün içtenliğimle ve saygılı
Bir duygu ile arz ediyorum ki, kabine, Hey’et-i Temsiliye’nin hem dışa hem de içe
karşı, hâkim oluyor anlamını vermeksizin kendisine yardımcı durumda kalmasını
ister ve bu büyük gücün yararını takdir eder. Herşeyden önce, telgrafların karşılıklı olarak ve serbestçe çekilmesini, yerinde bırakılacak veya yeniden tayin edilecek vali ve komutanların hemen hareket edebilmesini, özellikle, kabul edilen yeni Milletvekilleri Seçimi Kanunu’nun (80) her yere dağıtılarak duyurulabilmesini pek yararlı görür.

5— Millî iradeye aykırı davranışlardan kaçınılacağına söz verirsem, geriye yalnız, ayrıntılarının şekil ve zamanı kalır ki, bunun da pek kolay olabileceğine inancım vardır. Vatanın kurtarılmasını hedef alan gayenin gerçekleşmesine, hemen elbirliği ile çalışabilmek için, ayrıntılar üzerinde ısrar edilmemesini, zâtıdevletlerinin yardımlarını bekler (amhsny) , pek rica eder, saygıdeğer arkadaşların hepsine de saygılarımı sunarım.
Harbiye Nâzırı

Cemal
Bu telgrafa hemen olumlu ve samimî olan şu cevabımızı verdik:
Şifre Sivas, 7.10.1919

Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

İlgi : Zâtıdevletlerinin telgrafta belirttikleri hususlara, madde madde, sırayla aşağıdaki cevap arz olunur:

1 — Kabinenin bizimle tam bir birlik ve beraberlik içinde, millî iradenin hakimiyeti ilkesini kabul buyurmasına, millet adına teşekkürlerimizi arz ederiz.

Kabinenin, Hey’et-i Temsiliye’nin ve bütün millî teşkilâtımızın öç alıcılıkla lekelenmesi, bizce de son derecede sakınılacak ve çekinilecek bir husustur. Bu noktada ve suçluların kanunî yollarla cezalandırılmaları gereğinde de kabine ile bir
görüş birliği içindeyiz.

2 — İkinci maddede yazılanlar için de özellikle teşekkür ederiz. Bundan önce arz edilmiş olan hususlarda, bu noktanın üzerinde durulmasının sebebi şuydu :

Milli dâvâya ve Milli Mücadele’ye karşı tutumlarından dolayı, millet tarafından reddedilen bazı vali ve komutanlar, şekle uyma düşüncesi ile, geçici bir süre için de olsa, görevlerine iade edildikleri takdirde, gittikleri yerlerde kabullerine imkân görülmediğinden, hükumet otoritesine karşı saygısızlık doğabilir endişesi idi.

3 — Üçüncü madde, özellikle şükranla karşılanmaya değer. İnşallah birlik ve beraberlik içinde, vatan ve milletimizin kurtuluş ve mutluluğunu sağlamamız kısmet olur.

4 — Tam bir içtenlikle ve büyük bir güvence ile arz ederiz ki, kabinenin gösterdiği ciddiyet ve samimiyete karşılık, Hey’et-i Temsiliye ne içeriye ne de dışarıya karşı hiçbir vakit bir hâkim olma durumu almayacak, aksine tam bir görüş birliği ile kabul buyurulan esaslar çerçevesinde, hükumetin güç ve otoritesini artırıp sağlamlaştırmayı vatan ve milletin selâmeti için görev sayacaktır. Bu konuda asla şüphe ve tereddüt buyurulmamasını arz ve rica ederiz. Özellikle zâtıdevletlerinin, tüzüğümüzün sekizinci maddesi gereğince, doğrudan doğruya Hey’et-i Temsiliye’miz üyesi sıfatıyla kabinede temsilci olarak bulunmaları her iki tarafın da işlerinde ve kararlarında anlaşmaya varmaları bakımından bir güvence sağlayacağı için sevindiricidir.

Artık kabine ile millî teşkilâtımız arasında, her noktada görüş birliği ve uzlaşmaya varıldığı anlaşıldığına göre, elbette, haberleşme konusundaki kayıtlar da kaldırılacaktır.

Ancak, Hey’et-i Temsiliye, bütün Anadolu ve Rumeli’deki teşkilât merkezleri ile bağlantısını devam ettirmek zorunda olduğundan, özel telgraflar şeklinde yapılmakta olan telgraf haberleşmelerimizin eskiden olduğu gibi devamına müsaade buyurulmasını özellikle istirham ederiz.

Burada şunu da arz edelim ki, hükumet, emirlerini tebliğe başladığı dakikada, hiçbir tarafta herhangi bir engelle karşılaşmamak ve en küçük bir otorite sarsılmasına uğramamak gerektiğinden, bu hususun sağlanması ve Hey’et-i Temsiliye tarafından gerekenlere gerekli tebligatın yapılabilmesi için, kırk sekiz saat kadar zaman bırakılmasını rica ederiz.

Hey’et-i Temsiliye tarafından yapılacak tebligata esas olmak ve millete güven vermek üzere yayınlanmasını rica ettiğimiz kabine bildirisinin gizli olarak yayınlanmadan önce, bu suretinin hey’etimize lütuf buyurulmasını özellikle istirham ederiz.

Çünkü bu bildiride, bir kelimenin bile milletçe yanlış anlamaların devamına yol açabileceğini ve Hey’et-i Temsiliye’yi de millete karşı pek güç bir durumda bırakabileceğini bütün samimiyetimizle arz ederiz.

Hey’et-i Temsiliye tarafından Zâtışâhâne’ye takdim edilecek bir teşekkür yazısı ile millete yapılacak tebliğ suretini gerekli yerlere göndermeden önce, zâtıdevletlerine şimdi arz edeceğiz ve bunların metinine dair kabinece ileri sürülecek düşünceler saygıyla dikkate alınacaktır.

Yeni Milletvekilleri Seçimi Kanunu üzerindeki görüşümüzü daha sonra arz etmek üzere, söz konusu kanunun hangi görüşle hazırlanmış olduğunu lutfen bildirmenizi rica ederiz.

5 — Temel noktalarda tam bir uzlaşma doğduktan sonra, zâtıdevletleriyle saygıdeğer arkadaşlarınızın samimiyetlerinden şüphe edilemeyeceğinden, konunun ayrıntıları üzerinde kendiliğinden görüş birliğine varılabileceği tabiîdir.

Bendenizin ve bütün çalışma arkadaşlarımın, en büyük saygı ve samimiyetlerimizle, zâtıdevletinizin ve içinde bulunduğunuz kabinenin başarıya ulaşmasına ve bu sayede vatanın kurtarılmasını hedef alan gayenin bir an önce gerçekleşmesine bütün varlığımızla çalışacağımıza emniyet buyurmanızı arz ve burada hazır olan bütün arkadaşlarımın selâm ve saygılarını sunarım.

Mustafa Kemal

Cemal Paşa, bu telgrafımıza o gece cevap verdi. Bunda «bildirinin hemen yayınlanmasının zarurî olduğunu, ancak, gerekli noktalara dikkat edildiğini» bildiriyordu (Belge: 135). Biz de aynı gece, nezaket gereği olmak üzere cevap verdik (Belge: 136).
Fakat Efendiler, hükumetin, bildirisini yayınlamadan önce bize göstermek istemediği anlaşılınca, biz de millete olan bildirimizi hükumete danışmadan yayınladık; Padişah’a olan telgrafı da aynı şekilde çektik.

Efendiler, 7 Ekim 1919 tarihini taşıyan bildirimiz; milleti, tutulan yolun isabetli ve başarılı olduğu, bu yolda millî birliği koruyarak bugüne kadar olduğu gibi devam edilmesi konusunda, dolayısıyla aydınlatmaya, uyarmaya ve milletin manevî gücünü kuvvetlendirmeye yardımcı olmak maksatlarını dile getirmekte idi (Belge: 137).

Padişah’a yazılan telgraf da millet adına teşekkürü içine alıyordu (Belge: 139).
Efendiler, bu arada küçük bir bilgi arz edeceğim.

Hey’etimiz, bütün memlekete milletin ortak isteğinin gereğini yerine getirtmeye çalıştığı sırada, işgal altında bulunan İzmir’e de doğrudan doğruya tebligatta bulunuyordu. Ali Rıza Paşa Kabinesi’yle anlaşmakta olduğumuz 7 Ekim 1919 tarihinde, İzmir’e de şu telgrafı çekiyorduk :

İvedi Sivas, 7.10.1919
İzmir Valiliği
Yüksek Katına
Şimdiye kadar gönderilen tebligat ve yazılarımız size ulaştıysa, gereklerinin yapılmakta olup olmadığının, ulaşmamış ise, engelleyici sebeplerinin acele bildirilmesi rica olunur.
Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Hey’et-i Temsiliyesi adına
Mustafa Kemal
İzmir’in ve İzmir valisinin ne durum ve şartlar içinde bulunduğunu şüphesiz biliyorduk. Tebliğlerimizi alıp alamayacağı şüpheli olmakla birlikte, uygulayamayacağı tabiî idi. Fakat, biz, bütün memleketin kaderiyle meşgul ve işgal tanımayan bir kuvvet merkezinin bulunduğunu düşmanlarımıza da bildirmekte yarar görüyorduk.


80) İntihab-ı Meb’usan Kanunu.

Kâzım Karabekir Paşa’nın benim hükumetin işlerine karışmam konusundaki düşüncesi

Efendiler, içinde bulunduğumuz günlere ait olaylara ve konulara dokunmuşken, burada küçük bir noktayı daha açıklamama müsaadenizi rica edeceğim. Kâzım Karabekir Paşa’dan gelen 8 Ekim 1919 tarihli bir telgrafta, şöyle bir görüş ileri sürülüyordu:

«Hey’et-i Temsiliye’den yüksek şahsiyetleri ile, Rauf Beyefendi’nin ve bu gibi önemli şahsiyetlerin, milletvekili olduktan sonra da hiçbir şekilde hükumete karışmayarak Meclis’teki grubun başında daima söz sahibi olarak bulunulmasını, kabinenin şekli ve kuruluş tarzı, üyelerinin değer ve kişiliği ne olursa olsun Meclis-i Millî içinde hep denetleyici bir mevkide kalınmasını başarının önemli şartı ve uygulanması zarurî bir karar sayarım.»

«Bir dâvânın ve bir grubun en yüksek ve güçlü tanınmış olan şahsiyetleri, kendi yetki çerçevelerini aşıp da hükumet işine karışınca, Meclis-i Millî daima zayıf kalmış ve akımlar karşısında ya sürüklenmiş yahut da parçalanmıştır.»

«Vatan ve milletin bir bütün olarak kurtuluşunun şiddetle söz konusu olduğu bu devrede, arz ettiğim bu hususlar üzerinde kesin bir karara varmanızı derin saygılarımla istirham ederim.»

Efendiler, gerçekten de Erzurum’da bulunduğum zamanlarda, Kâzım Karabekir Paşa, karşılıklı olarak yaptığımız konuşmalarda da buna benzer görüşler ileri sürmüştür. Benim ileri sürdüğüm görüşler de aşağı yukarı şöyleydi: «Her şeyden önce, memlekette, milletin varlık ve iradesini ortaya koymak ve bunu sarsılmaz bir şekilde Millî Meclis’te temsil etmek gerekir. Bu da, memlekette millî bir ülkü etrafında kuvvetli bir teşkilât kurmak ve Meclis’te bu teşkilâta dayalı bir grup bulundurmakla mümkündür. En güçlü şahsiyetlerin gayesi bu olmalıdır.

Oysa, şimdiye kadar görüldüğü üzere, asıl olan bu noktaya önem verilmeksizin, kendilerinde azçok liyakat görenler, hemen hükumete geçmek heves ve hırsına kapılıyorlar. Bu gibi insanlar, Meclis’te kendilerine dayanak olarak millî teşkilâta bağlı güçlü bir grup oluşturamayınca, geride yalnız saltanat ve hilâfet makamı kalıyor. Bu yüzden millî meclisler, millî şeref ve kudreti temsil edemiyor. Millî istekler ortaya konamıyor ve gerekleri yerine getirilemiyor.

Bu bakımdan bizim için başta gelen en önemli ilke önce memlekette millî teşkilâtı kurmak, sonra da bu teşkilâttan kuvvet alan bir grubun başında, Meclis’te çalışmak olmalıdır. Hükumet kurmaya veya kurulacak herhangi bir hükumete girmeye kalkışmakta yarar yoktur.

Çünkü, bu nitelikte bir hükumet, vatana ve millete hiçbir esaslı hizmet veremeden hemen düşmeye yahut da padişaha dayanarak Meclis’e karşı ve dolayısıyla da millete karşı düşen bir durum almaya mecbur olacaktır. Böyle olunca da, birincisinde istikrarsızlık gibi büyük bir sakınca sürüp gidecek; ikincisinde de millî hâkimiyetin yavaş yavaş yok derecesine getirilmesine hizmet edilmiş olacaktır.» Nitekim sizlerce bilindiği ve fiilî olarak da görüldüğü üzere biz memlekette önce millî teşkilât kurduk. Sonra Meclis’i topladık. Önce Meclis Hükumeti kurduk. Ondan sonra da Cumhuriyet Hükumeti’ni teşkil ettik.

Bundan başka, fırsat düştükçe kabineye girilmeyeceği, yüksek makam ve memuriyetler kabul edilmeyeceği ve aslında büyük ve millî gayeden başka hiçbir maksadın peşinde olmadığımız ve faaliyetimizin en büyük kısmının şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da Kuva-yı MilIiye’nin bir denge unsuru olarak kalmasına çalışmaktan ibaret bulunduğu noktalarında millete karşı demeç ve bildirilerimiz vardı. Kâzım Karabekir Paşa, telgrafında, Erzurum’daki görüşlerimi ve bu görüşe bağlı olarak yayınlanan bildirilerimizi hatırlatarak takdirlerini ifade ettikten sonra; «ancak, bu güzel azim ve kararın, şimdiye kadar bizde yapılmış denemeleri ve bunların verdiği sonuçları göz önünde bulundurarak daha geniş çaplı olmasını düşündüğümü de özellikle arz ederim» diyorlardı (Belge: 140).

Efendiler, Kâzım Karabekir Paşa’nın bu görüş ve teklifi, telgraflarının sonunda söyledikleri gibi, vatan ve milletin kurtuluşunun söz konusu olduğu bir devirde ve benim de açıkladığım üzere, daha memlekette hiçbir teşkilât ve Meclis yokken ve Meclis toplandığı zaman da Meclis’te böyle bir teşkilâta ve millî kudrete güvenir ülkü sahibi bir grup varlığını ispat edememişken, her ne şekilde olursa olsun hükumet kurmaya veya kurulacak hükumete girmeye heves etmek, elbette doğru olmazdı. Böyle bir davranışı memleket ve millet yararına hizmet gayesinden çok, şahsî hırs ve menfaate yahut da hiç olmazsa bilgisizliğe vermekte, kanaatimce asla isabetsizlik yoktur.

Ancak, Efendiler, Karabekir Paşa’nın dediği gibi kabinenin ne şekilde ve nasıl kurulacağı, üyelerinin değer ve kişiliği ne olursa olsun, Meclis’te şekil bulmuş siyasî bir grubun ön plânda gelen şahsiyetlerinin Meclis içinde sürekli olarak söz sahibi ve denetleyici bir mevkide kalması, en önemli başarı şartı ve uygulanması zarurî bir karar sayılamaz.
Gerçekten de millî hakimiyet ilkesine bağlı olarak idare edilen medenî devletlerde, kabul edilmiş olan ve fiilen yürürlükte olan kural, milletin genel eğilimlerini en yüksek düzeyde temsil eden ve bu eğilimlerin bağlı bulunduğu yararları en yüksek kudret ve yetki ile gerçekleştirebilecek siyasî grubun, devlet işlerini üzerine alması ve bunun sorumluluğunu en yüksek liderinin omuzlarına yüklemesi ilkesinden ibarettir.

Zaten bu şartları taşımayan bir hükumet görev yapamaz. Hükumetin, kuvvetli grup üyeleri arasından ve fakat birinci derecede olmayanlarından zayıf bir hükumet kurmak, onu partinin birinci derecedeki liderlerinin direktif ve tavsiyeleriyle yürütmeye kalkışmak düşüncesi, elbette doğru değildir. Bunun feci sonuçları özellikle Osmanlı Devleti’nin son günlerinde görülmüştür.

İttihat ve Terakkî liderlerinin elinde oyuncak olan sadrazamlardan ve onların hükumetlerinden millete gelen zararlar sayılamayacak kadar çok değil midir?

Mecliste, hâkim olan partinin, hükumetin kurulmasını, muhalif ve azınlıkta bulunan bir partiye bırakması ise asla söz konusu olamaz.

Kural ve yöntemlere göre, milletin çoğunluğunu temsil eden, programı belli olan parti, hükumeti kurma sorumluluğunu üzerine alır, memlekette kendi gaye ve ilkelerini uygular.

Kâzım Karabekir Paşa’nın kendisi de hükumet işlerine karışmak istiyor

Zaten herkesçe bilinen ve o yolda hareket edilmekte olan bir gerçeği, burada açıklamaktan maksadım, vatanseverlik, ahlâk üstünlüğü, olgunluk ve buna benzer birtakım seçkin vasıflar gereği imiş gibi gösterilmek istenen safsatalara karşı, milletin ve gelecek nesillerin dikkatli ve uyanık bulunmalarını sağlamaktır.

Bu düşüncelerine vesile teşkil etmiş olan Kâzım Karabekir Paşa’nın da bu noktada, genellikle benimle aynı düşünce ve görüşte bulunduğuna asla şüphem yoktur. Çünkü Kâzım Karabekir Paşa’nın maksadı, elbette, yalnız benim veya Hey’et-i Temsiliye’de bulunan bazı arkadaşların hükumet kurmamasını veyahut hükumete girmemesini hedef almak değildi.

Kâzım Karabekir Paşa, bu konuyla ilgili telgrafında, Rauf Bey’in ve benim adımı söylerken «bu gibi ön plândaki şahsiyetler» demiş olduğuna ve kendisini aynı safta gördüğü tabiî bulunduğuna göre, elbette kendilerinin de prensiplerinin dışında kalamayacağı belli idi. Oysa, Kâzım Karabekir Paşa, hâtıramda yanılmıyorsam, milletvekili olarak, Meclis’te çalıştığı sırada, bir durumun gereği olarak yeni bir kabine kurulması söz konusu oldu.

Ben bu hususta görüşmek üzere Fethi Bey, Fevzi Paşa, Fuat Paşa, Kâzım Paşa, Ali Bey, Celâl Bey, İhsan Bey ve Hükumet’teki arkadaşlarla daha başka on onbeş arkadaşı ve bu arada Kâzım Karabekir Paşa’yı Çankaya’ya davet etmiştim.

Kâzım Karabekir Paşa, bana gelmeden önce, Meclis’te, o tarihte parti genel sekreteri olan Recep Bey’in yanına giderek, kendisini davet ettiğimi ve büyük bir ihtimalle hükumet başkanlığını teklif edeceğimi söyledikten sonra, şimdiden, kendisinin durum hakkında aydınlanmasına yardım edecek bilgileri varsa bildirilmesini söylemiştir.

Kâzım Paşa’nın Çankaya’da, toplantı ve görüşme sırasındaki tutumu da, orada hazır bulunanlar tarafından anlamlı görülmüştü. Kâzım Karabekir Paşa, görüşme sırasında, «bu şekilde de millete hizmetten çekinmediğini» pek haklı ve yerinde olarak ifade etmişti. Görüşmeler bir noktaya saplandı.

Hükumet başkanı Fethi Bey mi, Karabekir Paşa mı olsun? Bu nokta üzerinde tartışılırken Kâzım Karabekir Paşa, bana 8 Ekim 1919 tarihinde tavsiye ettiği gibi, «kabinenin şekli ve kuruluş tarzı, üyelerinin değer ve kişilikleri ne olursa olsun, Millî Meclis içinde daima söz sahibi ve denetleyici olarak kalmayı, uygulanması zarurî bir karar saydığını» söylemedi.

Aksine, durumu, hükumet kurmaya yetkili kılınmasını bekler nitelikte görülüyordu. Oysa, daha vatan ve milletin tam olarak kurtuluşunun söz konusu olduğu devrin korkunç ve karanlık bir safhasını daha yaşıyorduk.

Görüşmeyi sonuca bağlamadım. Ara verdiğim bir sırada, Fevzi Paşa Hazretleri’ni bahçeye götürdüm. Kendisinin, Fethi Bey ve Kâzım Karabekir Paşa’lardan birini hükumet başkanlığına seçmekte hakem olmasını rica ettim.

Fakat ikisini de aynı zamanda çağırıp «konunun şahsî ve basit bir konu olmadığını, sorumluluğun vatanla ilgili ve büyük olduğunu belirttikten sonra, açıktan açığa kendilerine, bu görevi hangisinin daha iyi yapabileceklerini, vicdanlarına başvurarak bizzat söylemeleri isteğinde bulunacaktı».

Yeniden toplandık. «Hükumeti ya Fethi Bey yahut da Karabekir Paşa kuracaktır. Görüşmelerin sonucundan bunu anlıyorum. Konunun çözüme bağlanmasında, Fevzi Paşa Hazretleri’ni hakem yapalım» dedim.

Kabul edildi. Mareşal, Fethi Bey’i ve Karabekir Paşa’yı aldı. Bahçeye çıktılar. Belirttiğim şekilde hareket edilmiş. Fethi Bey, «ben daha iyi yaparım» demiş. Mareşal da bu kanıda bulunmuş ve Fethi Bey seçilmiştir. Böylece, Karabekir Paşa’nın hükumeti kurmakla görevlendirilmesine yardımcı olma fırsatı ortadan kalkmış bulundu.

Padişah köleliğiyle elde edilen iktidar makamı, iktidarsızlık örneğidir

Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi’yle başladığımız temas noktasına gelelim:

Arz etmiştim ki, hükumet, bize bildirisini yayınlanmadan önce vermediği için, biz de millete yapacağımız bildiriyi, hükumetin görüşünü almaya gerek duymadan yayınlamıştık.

Bunun üzerine, hükumet, Cemal Paşa vasıtasıyla, daha dört maddenin çeşitli yollarla yayınlanmasını gerekli bulmakta olduğunu, 9 Ekimde bildirdi. Bu maddeler şunlardı:

1 — İttihatçılarla bir ilişkinin bulunmadığı,

2 — Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na (81) karışmasının doğru olmadığı, buna sebep olanlar aleyhinde adları da açıklanarak bazı yayınlar yapılması ve haklarında kanunî kovuşturma açılarak cezalandırılmaları,

3 — Bütün savaş suçlularının kanunî cezadan kurtulamayacakları,

4 — Seçimlerin serbestçe yapılacağı.
Cemal Paşa, bu maddeleri saydıktan sonra, bunların açık bir şekilde belirtilerek yayınlanmasının, içeride ve dışarıda birtakım yanlış anlamaların önüne geçeceğini ileri sürerek ve memleketin yüksek çıkarlarının bir gereği olarak, özellikle olumlu karşılanmasını rica ediyordu (Belge: 141).

Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin ne kadar cılız düştüğünü ve gerçeği kavramaktaki görüş kıtlığını anlamak için bu maddeler sanki birer ölçüdür. Devletin, içine düştüğü felâket uçurumunun derinlik ve dehşetini görmekten âciz olan zavallılar, elbette ciddî ve gerçek çareyi görmemek için gözlerini yumarlar. Çünkü, o ciddî ve gerçek çare kendilerini daha çok dehşete düşürür.

Akıl ve kavrayışlarındaki kısırlık, tabiat ve ahlâklarındaki zayıflık ve soysuzlaşma gereği böyledirler.

Çoktandır, köle olduğuna şüphe kalmamış olması gereken Padişah ve Halife’nin köleliği ile elde edilebilecek iktidar makamının, iktidarsızlığa örnek olması tabiî değil miydi?

Ferit Paşa’nın yerine gelen Ali Rıza Paşa ile bir kısmı bundan önceki kabinede de görev almış bulunan yeni çalışma arkadaşları, Ferit Paşa’nın bırakmış olduğu noktadan başlayarak, onun sonuçlandıramadığı düşman emellerini takip ve sonuçlandırmaya çalışmaktan başka zaten ne yapabilecekti?

Bu, bizce, açık olarak biliniyordu. Fakat, tahmin ve takdir buyurulacak birçok düşünce ve sebeplerle, hazımlı ve sabırlı davranmaktan başka çıkar yol yoktu.

Efendiler, uzlaşmış görünmeyi uygun bulduğumuz bu yeni kabine ile bizim görüşlerimiz arasındaki ayrılığın beliren ilk safhalarını görmek için, bu dört madde ile ilgili görüşlerimizi içine alan cevabımızı, Büyük Millet Meclisi zabıtlarının ilk günlerine ait sayfalarında, lutfen bir daha gözden geçirirsiniz (Belge: 142).

Efendiler, bugünlerde İstanbul’daki basın mensupları bir dernek kurmuşlar. 9 Ekimde, Tasvir-i Efkâr, Vakit, Akşam, Türk Dünyası ve İstiklâl gazeteleri adına bazı sorular soruyorlar ve yayına esas olacak görüşlerimizi almak istiyorlardı. Bunlara, gereken açıklamalar yapıldı ve bilgiler verildi (Belge: 143) (82).

Bu basın hey’etinin başkanı Velit Bey’in de kendi gazetesi adına ilgi çekici soruları içine alan bir telgrafı vardı. Ona da yaverim vasıtasıyla karşılık verdirdim (Belge: 144). Bunları belgeler arasında okuyacaksınız.


81) Harb-i Umumî’ye.
82) Bu sorulara verilen cevaplarla ilgili ayrıntılar için Belge 143, 144 dışında ayrıca Bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılâp Enstitüsü Yay. C. III., Ankara 1981, s. 2-5, 5-12, 12-14; Atatürk ve Sosyal Güvenlik T. C. Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü, 100. Yıl Yay., Ankara 1981, Birinci Bölüm: Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Emeklilik Dosyası, s. 5, 12, 14, 16.

Damat Şerif Paşa Milleti zehirliyor

Efendiler, yeni kabine içinde yer alan ve Hey’et-i Temsiliye’mizin elçisi durumunda olan Cemal Paşa ile yapılan ve yapılmakta olan haberleşmelerimiz, yüce topluluğunuza Dahiliye Nezareti makamını tutan Damat Mehmet Şerif Paşa’dan söz etmemi geciktirdi.

Biz, yeni kabine ile uzlaşma yolu ararken, Şerif Paşa, çoktan milleti zehirlemeye başlamış bulunuyordu.

Nezarete geçtiğini bildiren 2 Ekim tarihli genelgesinin metni hatırlanırsa, orada şu cümlelere rastlanır :

«Vatandaşların tam bir uyum ve birlik içinde bulunmaları, devletin gerçek çıkarlarının bir gereği olduğu halde, bir süredir memlekette bozgunculuk ve bölücülük belirtilerinin görülmesi, güçlüklerin bir kat daha artmasına yol açacağından, pek çok üzüntü vericidir.

«……Başarı…. Hükumet’in gösterdiği yolda gitmekle ve memleket çıkarlarını ilgilendiren konularda zararlı davranışlardan kaçınmakla elde edileceğinden, hemen merkezlere ve merkeze bağlı olan yerlere bu yolda tavsiyelerde bulununuz (Belge: 145).

Efendiler, Damat Ferit Paşa’dan daha akıllı olduğu söylenen Damat Şerif Paşa, pek acemice işe başlamış oluyor. O tarihlerde İstanbul’da, bizi «âsî, anarşist», «simple soldat -basit asker-» sayan bazı romancılar gibi, Damat Paşa da bizi; ancak ahmakları aldatabilecek kendi kısa aklınca, gafil ve anlayışsız sanıyordu galiba!..

Oysa, biz, Nâzır Paşa’nın alçakça niyetini hemen anlamış ve daha uyanık bir durum almış bulunuyorduk. Şerif Paşa, bizim tutum ve gidişimizi, Ferit Paşa Kabinesi’ni düşürmek için milletçe yapılan teşebbüsleri, memlekette bozgunculuk ve bölücülük belirtileri olarak gösteriyor ve pek çok esef ediyor.

Bir de, Efendiler, Hükumet’in, Dahiliye Nâzırı Mehmet Şerif imzasıyla yayınlanan duyurusunun birkaç noktasına hep birlikte göz gezdirelim (Belge: 146).
«Bugünkü kabine tam bir uyum içindedir.» Çok doğrudur. Bu durum bütün çıplaklığı ile kendini gösterecektir.

«Temel konularda görüş birliği içindedir. Hiçbir partiye bağlı değildir. Çeşitli siyasî grupların hiçbirine de eğilimi yoktur. Hepsinden manevî destek bekliyor.»
Bu cümlelerden çıkan anlam açıktır. Hükumet, millî teşkilât ve onu idare eden Hey’et-i Temsiliye ile beraber değildir. Hattâ, ona karşı bir eğilimi bile yoktur. İtilâf ve Hürriyet Partisi’nden, Muhipler Cemiyeti’nden, Kızıl Hançerliler’den, Nigehbancılar’dan (83) ve mevcut öteki derneklerden ne kadar destek bekliyorsa, bizden de ancak o kadar… Cemal Paşa vasıtasıyla bizi oyalama ve aldatma gayesiyle çekilen telgraflarda yazılanlar hep yalandır.

Sonra Efendiler, şu cümleyi okuyalım: «Memleket kaderinin milletin vekilleri aracılığı ile belirlenmesi başlıca emelimizdir.»

Bundan çıkan anlam da şudur: Sivas’ta birkaç kişi toplanmış, millet adına söz söylüyor. Milletin kaderi ile ilgileniyor. Hey’et-i Temsiliye diye bir de ünvan takınarak, üstlerine vazife olmadığı halde, millet ve memleketin işlerine karışıyorlar. Bunların sözünü dinlemeyiniz. Çünkü bunlar milletin vekilleri değildir!

Hükumet, bu bildiride barış konusundaki görüşünü de şöyle açıklıyor: «Wi1son prensiplerinden hakkıyla yararlanılarak, Osmanlı Devleti’nin bir bütün halinde ve Padişah’ının etrafında toplanmış müstakil bir devlet olarak yaşamasını sağlayıcı hiçbir teşebbüsten geri durulmayacaktır.»

Yeni kabine, bu görüşlerinde başarıya ulaşacaklarını belirtmek üzere şu delili ileri sürüyor: «Zaten büyük devletlerin adalet duyguları ile, gerçekten gittikçe açıklık kazanmakta olan Avrupa ve Amerikan kamuoyunun ölçülü davranma isteği de bu konuda güven verici olmaktadır.»

Efendiler, bütün bu düşünceler, Ferit Paşa Kabinesi’nin Padişah ağzından yayınladığı bildiride yazılanların harfi harfine aynı değil midir?
Bu türlü bildiriler yayınlamaktan maksat milleti aldatmak ve miskinliğe sürüklemek değil midir?

Hangi adaletten söz ediliyor? Hangi ölçülü davranma isteğinden dem vuruluyor? Bunların asılları var mıydı? Memleketin hükumet merkezinden başlayarak yabancılar tarafından her yerde yapılagelenler gerçekten bunun aksini ispat edecek fiilî ve apaçık deliller değil miydi?
Gerçekte, Wilson, prensipleriyle birlikte sahneden çekilmiş ve Osmanlı ülkesine ait toprakların Suriye’de, Filistin’de, Irak’ta, İzmir’de, Adana’da ve her yerde işgaline seyirci bulunmuyor muydu?

Bu kadar kesin yıkılış belirtileri karşısında aklı, kavrayışı, vicdanı olan adamların kendi kendilerini aldatmalarına ihtimal verilir mi? Bu gibi adamlar, aslında kendilerini aldatacak kadar budala olurlarsa, onların memleket kaderini elde tutmalarına, aklı eren ve korkunç gerçeği görenler katlanabilirler mi? Eğer bu adamlar, gerçeği biliyorlar ve kendilerini aldatmıyorlarsa, milleti kandırarak bir koyun sürüsü halinde düşmanın pençesine teslim etmek için canla başla çalışmalarına ne anlam verilebilir?
Bütün bu noktalar gözönünde bulundurularak verilecek hükmü kamuoyuna bırakırım.


83) Nigehban: Koruyan, koruyucu.

Tek kusurumuz

Efendiler, hükumetin bildirisinin, anlamsızlığına ve taşıdığı düşüncelerin sakatlığına rağmen, biz Heyet-i Temsiliye adına aynı tarihte, 7 Ekim günü, yeni kabineyi destekleme kararı veriyoruz.

Yeni hükumet ile millî dâvâ arasında tam bir uzlaşma meydana geldiğini millete müjdeliyoruz. Her yerde hükumet işlerine asla karışılmamasını sağlayarak, hükumetin kuvvetini artıracak ve işlerini kolaylaştıracak tedbirler alıyoruz. İçeride ve dışarıda tam bir birlik olduğunu fiilen ispat edecek bir durum alıyoruz.

Özet olarak; memleketin kurtuluşunu sağlayabilmek için, dürüstlük ve içtenlikle düşünenlerin, akıl ve vicdan bakımından yapmaya mecbur oldukları -akla gelebilecek- her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Milletvekillerinin bir an önce seçilmesini sağlamak için teşvik ve tavsiyelerde bulunuyoruz.

Yalnız bir şey yapmıyoruz. Millî teşkilâtı dağıtmıyoruz. Tek kabahatimiz budur.

Damat Ferit Paşa’dan sonra, diğer bir damat paşanın etrafında, sadrazam diye, nâzır diye toplanmış birtakım kuşbeyinlileri, alçak bir padişahın alçakça düşüncelerini kolaylıkla uygulayabilsin diye serbest bırakmayacağımızı hissettiriyoruz.

Temsilcimiz Cemal Paşa, kabine hakkında bizim olumlu kanaatimizi alabilmek ve güvenimizi kazanabilmek için her çareye başvurmaktan geri durmuyor. Ahmet İzzet Paşa’ya da kabineyi övdürerek varlığımızın silinmesi gereğine dair öğütler verdiriyordu.

Ahmet İzzet Paşa’nın öğütleri

Gerçekten de, Ahmet İzzet Paşa’nın şifre içinde kalan imzasıyla, Cemal Paşa ‘dan 7/8 Ekim 1919 tarihli şöyle bir telgraf almıştık:
Harbiye, 7/8.10.1919
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Yeni kabinede, çoğunlukta olan eski ve yakın arkadaşlarımı ziyaret ederek durumun ne merkezde olduğu konusunda bir sohbet görüşmesi yapmış idim. Öğrendiğim bazı durumlar üzerine, millet ve memleketin hayatî çıkarlarını düşünerek ve aramızda öteden beri süregelen dostça ilişkilere askerlikten gelen kardeşçe duygulara güvenerek, aşağıdaki düşünceleri hemen belirtmek istiyorum:

Birkaç aydan beri, memleketin uğradığı istilâ ve yok olma tehlikesinin önüne geçilebilmek için şimdiye kadar, Kuva-yı Milliye’nin ve Millî Mücadele’nin yaptığı yararlı etkiler herkesçe kabul edilmiştir.

Yalnız, bu hizmetin sonuçlarını alabilmenin, bundan sonra bilgi ve görüş sahibi kanunî bir yönetimin kurulmasına bağlı olduğu da, gerçeği görenlerce kabul edilmektedir. Artık hükumet ve milletin ikilikten ayrılarak bir birlik manzarası göstermesine, âciz görüşüme göre tezelden zaruret vardır.

Kabineyi oluşturan şahısların iyi niyetli ve tutarlı düşüncelerine herkesin güveni olduğu inancındayım. Hiçbir kabinenin görevini sürekli olarak yapmasına imkân bırakmayacak iç meselelerin, dış siyaset üzerindeki korkunç etkileri bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar belirgindir.

Milletvekillerinin bir an önce seçilmesi ve Meclis’in toplanması için Osmanlı Hükumeti’nce âcil tedbirler alınmaktadır. Vatanın kurtarılması uğrunda gösterdikleri kahramanca azim ve niyetlerinin, hükumet üyelerince nasıl karşılandığı, bugünkü bildirilen anlaşılacağından, samimiyetle bir görüş birliğine varılacağına güvenim tamdır.

Ancak, bu sabah bendenizin yanına gelen, duruma vakıf ve güvenilir bir zat, Kütahya ve Bilecik taraflarında istenmeyen bazı nahoş olayların çıktığını söylemiştir. Bizi, anlaşmazlık ve çözülmeye sürüklemek için dışarıdan ve içeriden birçok teşvik ve kışkırtmalar olacağını tahmin ve kabul etmek tabiîdir.

Öte yandan, dün nâzırlardan birinin gösterdiği, Kastamonu vali vekilinden gelmiş bir telgrafla da, bazı memurların tayini ve cezalandırılması gibi işlerde İstanbul Hükumeti’ne sanki emredilmek isteniyordu.

Bu gibi durumlar, devleti bu kerteye indirmiş olan ve sizce de ne derecede kötülendiği bildiri ve yetki tanıma belgelerinde memnuniyetle görülen kötü idareyi aynen taklit etmek olacağından, böyle kimselere bu türlü davranma fırsatının verilmemesini, herkesçe bilinen zekâ ve anlayışınızdan beklerim.

Özet olarak, artık memlekette birliğin sağlanmasını ve temel kanunlar çerçevesinde hükumetle bağlantı kurulmasını içtenlikle tavsiye ve rica ederim (Ahmet İzzet).
Harbiye Nâzırı
Cemal
Bu telgrafa, elden geldiği kadar hiçbir şahsî duygu ve düşüncemizi belli etmemeye çalışarak yumuşak ve hattâ inandırıcı bir karşılık vermek uygun görüldü. Cevap şudur:
Şifre: Sivas, 7/8.10.1919

İlgi: 7/8.10.1919
Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri’ne

«Ahmet İzzet Paşa Hazretleri’ne»

Yüksek düşünceleriniz değerine yaraşır önemle dikkate alındı. Millî Mücadele’nin etkileri ile ilgili olumlu kanaata teşekkür edilir.
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, yapılan millî hizmetlerin tutarlı ölçülerle devam ettirileceğine, kanunî bir yönetimin tam olarak kurulmasına bütün varlığımızla çalışılacağına güven buyurulmasını rica ederim. Çünkü mücadelemiz kanunî bir devrenin açılmasını hedef almaktadır.

Tanrı’ya şükürler olsun, hükumet ile millet, tam bir görüş birliğine varmış olduklarından, bundan sonra da devam edeceğinden emin bulunduğumuz karşılıklı samimiyet ve olgunluk derecesine ulaşmış olan birlik, kendini, millet ve memleket çıkarlarını garanti edecek şekilde ortaya koyacaktır.

Kötü icraat ve siyaseti herkesçe bilinen Ferit Paşa Kabinesi’ne milletin uymaması, gaye ve hareketlerine katılmamış olması, dış politikamız üzerinde hiçbir tehlikeli etki uyandırmamış; aksine, Ferit Paşa Kabinesi’nin sebep olduğu bütün kötü etkileri ortadan kaldırarak şükranla karşıladığımız bugünkü elverişli siyasî durumumuzu sağlamıştır.

Milletin güvenini kazanmış olan bugünkü kabineyle anlaşmış bulunmanın, içteki durumumuzu dış siyaset üzerinde pek yararlı ve etkili kılacağına şüphe yoktur. Olağanüstü durumlarda, bazı yerlerde istenmeyen bazı olayların çıkmış olması, kaçınılması imkânsız zarurî ve olağan şeylerdir.

Özellikle Kütahya, Bilecik ve Eskişehir gibi yerlerdeki suçsuz, haksızlığa uğramış halkın karşılaştığı baskı ve kötülükler lutfen ve biraz da insaflıca düşünülürse, şikâyet konusu olarak görülen olayların ne kadar haklı olduğu bir an üzerinde durmakla anlaşılır.
Buralardaki acıklı ve iç sızlatıcı duruma da, eski hükumetin miskince davranışının sebep olduğu düşünülünce, bu olaylardan Millî Mücadele’yi sorumlu tutmaya kalkışmak haksızlık olur inancındayım. Kastamonu Vali Vekilinin, zâtıdevletlerince sözü edilen telgrafından dolayı kendisini de mazur görmenizi rica edeceğim.

Çünkü, bu biçim müracaat yalnız Kastamonu’dan değil, daha başka yerlerden de yapılmıştı. Yeni kabinenin kararsız gibi görünen başlangıçtaki tutumu bir iki gün daha devam etseydi, bu türlü başvurular memleketin her köşesinden yağacaktı.

Bundan böyle, bu gibi hareketlere asla meydan verilmemesi için gereken her türlü tedbir alınacak, gerekli etkiler yapılacak ve zâtıdevletlerinin tavsiyelerine uyularak tam anlaşmanın gerçekleşmesi ve temel kanunlar çerçevesinde hükumetle yakın işbirliği sağlanması için samimî olarak çaba harcanacaktır. Saygı ve ta’zim ile ellerinizden öperim efendim.

Mustafa Kemal

Ali Rıza Paşa Cumhuriyet kurulacağını keşfediyor

Efendiler, Ahmet İzzet Paşa’nın yazdığı nasihatnamenin ve buna verdiğimiz cevabın gözden geçirilmesi bir hatıramı canlandırdı. Milletçe bilinmesi ve tarihe geçmesi için onu da söylemiş olayım:

Ali Rıza Paşa, bir gün Ahmet İzzet Paşa’yı ziyaret eder. Sohbet sırasında, aleyhimde olur olmaz bazı şeyler söyler ve bu dedikodulara önemli bir keşfini de ekler: «Cumhuriyet kuracaklar, Cumhuriyet!» diye bağırır.

Doğrusunu isterseniz efendiler, Makedonya’da, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Orduları Başkomutanı Ali Rıza Paşa’nın arslanlardan oluşmuş bulunan koskoca Türk ordularını bozguna uğratıp yok ettirdikten ve verimli Makedonya topraklarını düşmana terkedip bağışladıktan sonra; devletin en kritik anında, Vahdettin’in emellerine hizmet için gereken vasıfları kazanmış olduğuna ve bu ünlü ordular başkomutanının bu defa da kendine en becerikli yardımcı olarak, eski Genelkurmay

Başkanı’nı Harbiye Nezareti’ne getirmeyi düşüneceğine olağan gözüyle bakılabilirdi. Fakat Millî Mücadele’nin cumhuriyeti hedef aldığını bu kadar çabuk ve kolaylıkla sezip kavrayabileceğine hayran olmamak mümkün değildir.

Efendiler, bana bu bilgiyi veren, hikâyeyi bizzat İzzet Paşa’nın ağzından işiten ve şimdi içinizde bulunan çok değerli bir arkadaştır.

Salih Paşa Hey’et-i Temsiliye ile görüşmek için geliyor

Efendiler, Cemal Paşa, 9 Ekim 1919 tarihli bir şifre ile, Hey’et-i Temsiliye ile yakından görüşmek üzere Bahriye Nâzırı Salih Paşa’nın yola çıkmasının uygun görülmekte olduğunu bildirdi.

Fakat, Salih Paşa biraz rahatsız olduğu için, görüşme yerinin mümkün olduğu kadar yakın olması ve İstanbul’dan deniz yoluyla hareketinin yerinde olacağının düşünüldüğü belirtildikten sonra, Hey’et-i Temsiliye’den kimlerle ve nerede görüşüleceğinin tasarlandığını sordu.

10 Ekimde verdiğimiz cevapta, görüşme yeri olarak Amasya’yı tespit ettik. Görüşmek üzere, Hey’et-i Temsiliye’den benimle birlikte Rauf ve Bekir Sami Bey’ler gidecekti. Bunu da bildirdik.

Salih Paşa’nın İstanbul’dan hangi gün hareket edeceğinin ve Amasya’ya ne zaman gelebileceğinin gün ve saatinin de bildirilmesini rica ettik.

Efendiler, memleketin her tarafında millî teşkilâtın genişletilmesi ve köklendirilmesi çalışmalarına devam ediyorduk. Aynı zamanda milletvekili seçimlerinin yapılmasını sağlamaya ve çabuklaştırmaya çalışıyorduk. Bu konudaki görüşlerimizi gerekenlere de bildirerek, bazı kimseleri tavsiye bile ediyorduk.

Ancak, cemiyet adına aday göstermemeyi prensip olarak kabul etmemekle birlikte, milletvekili olmak için başvuranların Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ilkelerini ve kararlarını benimsemiş kimselerden olmasını yürekten istiyor ve bu gibi kimselerin, cemiyet adına kendiliklerinden adaylıklarını koymaları gereğini de ilân ediyorduk.

11 Ekim 1919 tarihinde, bu arz ettiğim hususlarla ilgili olarak yeniden bazı emirler verdik (Belge: 147, 148, 149).

Millî dâvâya hizmet eden memurların birer sebep uydurularak nakledilmesi ve yerlerinin değiştirilmesi, millî dâvâya karşı oldukları için millet tarafından kovulan memurların da memurluk sıfatlarının korunmaya devam edilmesi yüzünden, bazı yerlerden, yeni kabine ile uyuşmanın ne demek olduğunun anlaşılamadığı yolunda sitem ve şikâyetler gelmeye başladı.

Bu hususu 11 Ekimde Cemal Paşa’ya yazarak, kabinenin dikkatini çekmek istedik.

Askerî Nigehban Cemiyeti

Bir de, Efendiler, bilirsiniz ki, İstanbul’da Askerî Nigehban Cemiyeti diye bir bozguncu grubu türemişti.

O zamanki bilgilere göre, bu grubun başında bulunanlar, Kiraz Hamdi Paşa, hırsızlıktan dolayı ordudan kovulmuş Kurmay Albay Refik Bey, eski Halaskar (84) Grubu’ndan Binbaşı Kemal Bey, eski Bandırma Sevkıyat Başkanı Topçu Binbaşılarından Hakkı Efendi ve daha bu dernekle ilişkisini kesip kesmediği bilinmeyen ve ordudan atılmış bulunan Kurmay Binbaşı Nevres Bey gibi çeşitli yolsuzlukları yüzünden ordudan atılmış yahut da emekli edilmiş bulunan kimselerle, ahlâksızlıkları ile tanınmış az sayıdaki kimselerden ibaretti.

İşte bu dernek, İkdam gazetesinin 23 Eylül 1919 tarih ve 8123 sayılı nüshasında bir bildiri yayınlamıştı. Dernek, bu bildirisiyle, kendilerine vatan ve milletin bekçisi süsünü vermek istiyordu. Cevat Paşa’nın Harbiye Nâzırlığı zamanında, bu dernek hakkında kovuşturmaya başlanmıştı. Değişikliklerden dolayı arkası kesildi.

Böyle bir derneğin varlığı ve faaliyeti ordu mensuplarının sinirlerini geriyordu. Hey’et-i Temsiliye’ye müracaatlar başlamıştı.

12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’dan, kendi başarısı bakımından, bu fesat yuvasının kökünden sökülüp atılmasını ve mensuplarının şiddetle cezalandırılmalarını ve bu yoldaki işlemlerin orduya bildirilmesini rica ettim (Belge: 150).

Cemal Paşa ‘dan 14 Ekimde aldığım «bu kesin olarak kararlaştırılmıştır» (Belge: 151) şeklindeki kısa ve kesin dilli telgrafı 15 Ekimde bütün orduya özel olarak duyurdum (Belge: 152).
Fakat, Cemal Paşa’nın bu kesin kararının hiçbir zaman uygulandığını hatırlayamıyorum.


84) Kurtarıcılar.

İşgali suçlamayan bir siyaset

Efendiler, hatırlayacaksınız, İngilizler Merzifon’u ve arkasından da Samsun’u boşaltmışlardı.

Bu münasebetle ve Ferit Paşa Kabinesi’nin düşmesi üzerine, Sivas halkı fener alayı düzenledi ve gösterilerde bulundu. Birtakım nutuklar verildi. Bu sırada halk da «kahrolsun işgal» diye bağırdı.

Sivas’ta yayınlanan İrade-i Milliye (85) gazetesi, bu olayı olduğu gibi yazdı. Dahiliye Nâzırı Damat Şerif Paşa, bu gazetenin haberlerine dayanarak Sivas iline yaptığı bir tebliğde «kahrolsun işgal» şeklindeki yazılar, hükumetin bugünkü siyasetine uygun değildir, diyordu.

Bu ne demektir, Efendiler? Hükumet, işgali suç saymayan bir politika mı güdüyordu? Yoksa, «kahrolsun işgal» dedikçe, memleketi daha çok işgale mi yol açılacaktı? İşgal ve saldırı karşısında, milletin sessizlik ve sükunet içinde kalması, işgalden tepkilenmiş görünmemesi mi akla ve politikaya uygundu?

Böyle sakat ve hayvanca bir düşünce, çöküş ve yokoluş uçurumuna kadar tekmelenmiş bir devleti kurtarabilecek siyasete temel olabilir miydi?

İşte bu münasebetle, 12 Ekim 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ya yazdığım bir telgrafta: «Vatanın bir kısmının boşaltıldığını gören milletin, bu şekilde, hattâ daha da belirgin bir şekilde, duygularını açığa vurmuş olmasını pek uygun ve yerinde gördüğümüzü» ve «milletin gerçek duygularına dayanarak hükumetin bu haksız işgalleri siyasî bir dille ve resmen reddetmesini, bu güne kadar Ateşkes Anlaşması’na aykırı olarak yapılmış müdahaleleri protesto ederek, yapılanların düzeltilmesini isteyeceğini beklemekteyiz» dedikten sonra, «bu vesileyle, hükumetin gütmekte olduğu politikada Hey’et-i Temsiliye’ce henüz bilinmeyen noktalar varsa, aydınlatılmasını» rica ettim (Belge: 153).

Temsilcimiz ve Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’nın cevabı pek ilgi çekicidir (Belge: 154). 18 Ekim 1919 tarihli olan bu cevapta şu cümlelerin taşıdığı anlam dikkate değer: «Millî dâva çerçevesi içinde işleri yürütme sorumluluğunu yüklenmiş olan İstanbul Hükumeti, tutumunda ve işlerinde siyasî mecburiyetleri kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve yumuşakça hareket etmek zorunda» dır.


85) Millî İrade.

Süngülerini milletin kalbine saplayan yabancıları misafir sayan bir Harbiye Nâzırı

Efendiler, Rıza Paşa Kabinesi ve o kabinede Harbiye Nâzırı olan zat, aziz vatanımızı işgal eden, süngülerini milletin canevine saplayan düşmanları misafir kabul ediyor ve onlara karşı konukseverce ve yumuşakça harekette bir zaruret görüyor. Bu ne görüştür, bu ne kafadır? Millî dâvâ bu muydu?

Harbiye Nâzırı, «özellikle millî teşebbüslerinin yanlış yorumlanması yolunda girişilen faaliyetlerin daha güçten düşmediği şu sıralarda, işaret ettiğim ihtiyatlı davranışların yersiz olmadığı kabul buyurulur» inancında olduğunu söyleyerek, millî teşebbüslerden zarar görülmüş olduğunu anlatmaya, bu yüzden meydana gelen kötülüğü tamir için tedbirlerinin yersiz olmadığını bize de kabul ettirmek ustalığını göstermeye çalışıyor.

Harbiye Nâzırı, telgrafını şu cümle ile bitiriyor: «Olgunluğunu eserleri ile ispatlamış olan yüce milletin güvenini kazanmış bulunan bugünkü hükumetin, işlerinde serbest kaldıkça, dışarıya karşı sözünü daha çok dinleteceği açık bir gerçek olduğuna göre, saygıdeğer Hey’et-i Temsiliye’den hükumetin yaptığı işleri daha çok desteklemelerini rica ederim.»

Efendiler, Cemal Paşa, gerçekten önemli noktalara dokunuyor: Önce, milletin olgunluğunu ispat ettiğini söyleyerek, bizim millet adına öne düşüp yol göstermemize ihtiyaç olmadığını dolaylı bir şekilde hissettirerek, bizi millet nazarında gereksiz birtakım müdahaleciler sayıyor. İkinci olarak, bizim, hükumeti serbest bırakmadığımızı ve bu yüzden dışarıya karşı sözünü dinletmeye engel olduğumuzu söylüyor.

Efendiler, yüce milletimizin olgunluğunu ispat eden eserler, Erzurum, Sivas Kongreleri ile bu kongrelerde aldığı kararlar, bu kararların uygulanmasına çalışmak suretiyle birlik ve dayanışma yaratılmaya başlanması ve Sivas Kongresi’ni yapanları yok etmeye kalkışan Damat Ferit Paşa Kabinesi’ni düşürmek gibi işler, davranışlar ve uyanıklıktı.

Bu kadarla yetinmek, bütün bu hareket ve faaliyetlerde olduğu gibi bundan sonra da millete önderlik etmek gibi vicdanî bir görevden vazgeçerek hükumeti serbest bırakabilmek, ancak bir şartla mümkün olabilirdi.

O da, serbest kalmaya lâyık olduğu anlaşılacak, Millet Meclisi’ne dayalı millî bir kabinenin memleket ve millet mukadderatını gerektiği şekilde üstlendiğine inanmaktı. Milletin, «kahrolsun işgal!» şeklindeki protestosunu boğmaya çalışan duygu ve kavrayıştan yoksun hayvanca insanlardan kurulu ve içinde hain bulunan bir hey’etin, ahmakça, bilgisizce ve miskince hareketlerinin seyirci kalmak, akıl ve anlayış sahibi vatansever kimselerden beklenebilir miydi?!.

Bir de Efendiler, Cemal Paşa: «Milletin güvenini kazanmış bulunan bugünkü hükumet» sözüyle pek büyük ve apaçık bir yalana başvuruyordu. Milletin hükumete güven duyup duymadığı daha belli değildi. Bu söz ancak ve hiç olmazsa, kabine Millet Meclisi huzurunda güvenoyu aldıktan sonra söylenebilirdi. Oysa, daha Millet Meclisi’nin üyeleri bile seçilmiş değildi.

Harbiye Nâzırı bu sözü söylediği dakikada, yalnız bir tek kişinin güvenini kazanmış bulunuyordu. O da devlet başkanlığı makamını kirletmekte olan hain Vahdettin idi.

Hey’et-i Temsiliye’nin kendileri ile uyuşmaya ihtiyaç duymuş olmasını, millet adına güvene sahip olmakmış gibi kabul etmek istiyordu. Eğer maksatları bu idiyse, milletin kendilerine güven vasıtası olan bu hey’eti aradan çıkarma gereği nereden doğuyordu?

Milli Teşkilât genişliyor ve güçleniyor

Efendiler, Ferit Paşa Hükumeti’nin düşmesi, memlekette kararsızlık içinde bulunan bazı yerlerin de duyguları ve maneviyatları üzerinde olumlu etki yaptı.
Her tarafta sivil ve askerî âmirler başta olmak üzere, teşkilâta hız verildi.

Ali Fuat Paşa, batıdaki illerin hemen hepsi ile ilgilendi. Eskişehir, Bilecik ve arkasından Bursa bölgelerinde bizzat dolaşmak ve gereken kimselerle haberleşmek suretiyle çalışıyordu.

Balıkesir’de bulunan Albay Kâzım Bey (Meclis Başkanı Kâzım Paşa), o bölgenin millî teşkilât ve askerî hazırlıklarıyla ilgileniyor ve uğraşıyordu.

Bursa’da bulunan Albay Bekir Sami Bey, 8 Ekimde, Ferit Paşa’nın adamı olan valiyi İstanbul’a göndererek, Kongre’nin kararlarını uygulatmaya başlatmış ve bir merkez hey’eti oluşturmuştu.

Millî teşkilât ile uğraşıldığı kadar, milletvekili seçimi ile de büyük bir ilgiyle uğraşılıyordu.

Memleketteki bütün millî kuruluşların aynı ad altında, Hey’et-i Temsiliye’ye bağlı olması ilkesi izleniyordu. Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar bölgelerinde teşkilâtın kuvvetlendirilmesi için, Aydın, Konya, Bursa, Balıkesir bölgelerinde bağlantı kolaylığı sağlayıcı tedbirler alınıyordu.

Batı Cepheleri üzerinde Harbiye Nezareti’ne bilgi veriliyor, hükumetçe ne gibi işler ve tedbirler düşünüldüğü de sorularak hükumetin ilgisi çekilmeye çalışılıyordu.

Efeler tarafından idare edilen Aydın cephesindeki kuvvetlere bir komutan gönderme konusu düşünülmeye başlandı. İşgal altındaki yerlerde gizli millî teşkilât kurulması için 14 Ekimde Ali Fuat Paşa’ya ve Afyonkarahisar’daki 23’üncü Tümen Komutanı Ömer Lütfü Bey’e yazıldı.

Bununla birlikte, bu tarihlerde, daha bazı yerlerden amacın iyice anlaşılamadığı görülüyordu. Örnek olarak, Redd-i İlhak Cemiyetleri’nin kendi adlarına tebliğler yayınladıkları oluyordu.

10 Ekim 1919 tarihinde Redd-i İlhak Cemiyeti Başkanı’nın imzası ile gönderilen bir yazıda, 20 Ekimde büyük bir kongrenin toplanacağı, bu kongreye iki temsilci gönderilmesi illerden isteniyor ve birtakım tedbirler alınması bildiriliyordu.

Öbür taraftan, Karakol Cemiyeti’nin de İstanbul’dan başka Bursa yöresinde de faaliyette bulunduğu anlaşıldı.

Bu dağınıklığın önüne geçmek için gereken tedbirler alındı.

Özellikle, Ali Fuat Paşa’ya, Balıkesir’de Kâzım Paşa’ya, Bursa’da Bekir Sami Bey’e, Bursa Merkez Hey’eti’ne gerektiği şekilde yazıldı (Belge: 155).

İtilâf ve Hürriyet Cemiyeti de düşmanlarla birlikte Anadolu’da millî dâvâya karşı örgütlenmek üzere yetmiş beş kişi kadar göndermiş. Bu haber alındı. Kolorduların dikkati çekildi.

İstanbul’da gizli çalışmaya karar verildi. Teşkilâtın genişletilmesi için Trakya’ya Cafer Tayyar Bey vasıtasıyla talimat verildi.

Meclis-i Meb’usan’ın toplanacağı yer

Efendiler, bir yandan milletvekillerinin seçilmesine çalışırken, bir yandan da Meclis-i Meb’usan’ın nerede toplanabileceği düşüncesi kafamızı kurcalıyordu.

Hatırlayacaksınız ki, Erzurum’dan Refet Paşa’nın bu konu ile ilgili bir telgrafına cevap verirken «Meclis toplanmalı, fakat İstanbul’da değil, Anadolu’da» demiştim. Çünkü ben, Meclis’in İstanbul’da toplanması kadar mantıksız ve maksatsız bir davranış tasavvur edemiyordum.

Ancak, bu hususta yetkili olanları ve kamuoyunu bu gerçeğe inandırmadıkça, düşüncemizin gerçekleşmesi mümkün değildi. İstanbul’da toplanmanın sakıncalarını olduğu gibi gözler önüne sermek gerekiyordu.

Bu maksatla ve millî dâvâyı Rumlara ve yabancılara, Hristiyanlara karşıymış gibi göstermek için, Ali Kemal ve Mehmet Ali Bey’lerin gayretleriyle Ermeni Patrikhânesinde yapılan toplantılar ve Hürriyet ve İtilâf Partisi’nin teşebbüsleri üzerine, Harbiye Nâzırı vasıtasıyla, İstanbul Hükumeti’nin dikkatini çektik.

13 Ekim 1919 tarihinde, Meclis-i Meb’usan’ın açılışından sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin nasıl bir siyasî durum alması gerektiği görüşünde bulunduğunu, Cemal Paşa vasıtasıyla hükumetten öğrenmeye çalışırken, Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da toplanmasında ne gibi siyasî bir güvence elde edileceğinin düşünüldüğünü de sorduk.

Aynı tarihte, Meclis-i Meb’usan’ın İstanbul’da korkusuzca toplanmasını sağlamak için hangi güvenlik ve korunma tedbirlerinin alınması düşünüldüğünü ve ne yapılmak gerektiğini, İstanbul’da teşkilâtımızın merkez hey’etinde bulunan ve Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı olan Albay Şevket Bey’den sorduk.

Amasya Mülakatı

Efendiler, hatırınızdadır ki, Bahriye Nâzırı Salih Paşa ile, Amasya’da bir görüşme kararlaştırılmıştı. Nazır Paşa ile, hükumetin dış politikası, iç idaresi ve ordunun geleceği ile ilgili konular üzerinde görüşülme ihtimali vardı. Bu nedenle, kolordu komutanlarının düşünce ve görüşlerini önceden bilmek, bence pek yararlı idi.

14 Ekim 1919 tarihli şifremde, kolordu komutanlarının bu üç nokta üzerindeki görüşlerini rica ettim. Komutanların raporlarını belgeler arasında okursunuz (Belge: 156).

Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul’dan hareket etti. Biz de, 16 Ekimde Sivas’tan hareket ettik. 18 Ekimde Amasya’da bulunduk.

Salih Paşa’ya, uğrayacağı iskelelerde, millî teşkilât tarafından parlak karşılama törenleri yapılması ve tarafımızdan hoşgeldiniz denilmesi için talimat verilmişti (Belge: 157).

Biz de kendisini, Amasya’da büyük bir törenle karşıladık.

Salih Paşa ile, Amasya’da, 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde son buldu. Üç gün süren görüşmelerin sonunda, ikişer nüsha olmak üzere beş ayrı protokol düzenlendi. Bu beş ayrı protokoldan üçü -Salih Paşa’da kalanlar bizim tarafımızdan, bizde kalanlar Sa1ih Paşa tarafından- imza edildi. İki protokol gizli sayılarak imza edilmedi.

Amasya Mülâkatı sonunda alınan kararlar, kolordulara da bildirildi (Belge: 158).

Efendiler, bu münasebetle, bir noktayı belirtmek isterim. Bizce temel alınan husus, millî teşkilâtın ve Hey’et-i Temsiliye’nin İstanbul Hükumeti tarafından resmen tanınmış bir siyasî varlık olduğunun, görüşmelerimizin resmî bir nitelik taşıdığının ve sonuçlarına mutlaka uyulması gerektiğinin taraflarca resmen taahhüt edilmiş bulunduğunu tasdik ettirmekti.”

Bundan dolayı, görüşmelerin sonuçlarını içine alan zabıtların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükumeti’nin temsilcisi olan Bahriye Nâzırına imza ettirmek önemliydi.

21 Ekim 1919 tarihli protokol metni, denebilir ki, hemen bütünüyle Salih Paşa’nın teklifleri olup, kabulünde sakınca görülmeyen birtakım maddelerden ibarettir (Belge: 159).

22 Ekim 1919 tarihli ikinci protokol, uzun süren tartışmalı bir görüşmenin zabıt şeklindeki özetidir.

Bu görüşmede, her iki tarafın, Hilâfet ve Saltanat konusundaki karşılıklı güvenceleri ile ilgili geniş açıklamaları içine alan bir girişten sonra, Sivas Kongresi’nin 11 Eylül 1919 tarihli bildirisindeki maddelerin görüşülmesine başlandı:

1 — Bildirinin birinci maddesinde, tasarlanan ve kabul edilen sınırların en düşük düzeyde bir istek olmak üzere elde edilmesinin sağlanması gereği ortaklaşa kabul edildi.

Görünüşte, Kürtlere bağımsızlık kazandırmak gayesiyle yapılmakta olan bozguncu propagandaların önüne geçme hususu uygun bulundu.

Bugün için düşman işgali altında bulunan bölgelerden Çukurova (Kilikya)’yı, Arabistan ile Türkiye arasında bir tampon devlet yapmak üzere anavatandan ayırma isteğinde bulunulduğundan söz edildi.

Anadolu’nun, en koyu Türk çevresi, en bereketli ve zengin bir bölgesi olan bu parçasının hiçbir şekilde ayrılmasına razı olunmayacağı; Aydın ilinin de aynı kesinlikle (ve öncelikle) vatan topraklarından kopmasının mümkün olmadığı ilkesi genellikle kabul edildi.

Trakya konusuna gelince: Burada da, görünüşte bağımsız bir hükumet, gerçekte bir sömürge devlet kurulması, böyle olduğu takdirde de Doğu Trakya’dan Midye – Enez çizgisine kadar olan bölgeyi bizden ayırma isteğinin söz konusu olabileceği ihtimali göz önünde bulunduruldu.

Ancak, Edirne’nin ve Meriç sınırının bağımsız bir İslâm hükumetine katılmak için bile olsa, hiçbir şekilde bırakılmasına rıza gösterilmemesi ilkesi ortaklaşa kabul edildi. Bununla birlikte, bütün bu maddede söz konusu edilen hususlar hakkında Meclis’in vereceği en son karara elbette uyulacaktır, dendi.

2— Bildirinin dördüncü maddesindeki, azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak nitelikte imtiyazlar verilmesinin kabul edilmeyeceği konusundaki fıkra üzerinde önemle duruldu. Bu kaydın, bağımsızlığımızı fiilen sağlamak için, elde edilmesi zarurî bir istek olarak düşünülmesi ve bundan yapılacak en küçük bir fedakârlığın bağımsızlığımızı derinden zedeleyeceği öne sürüldü. Bu maddede söz konusu olan ve azınlıklara fazla imtiyazlar verilmemesine yönelmiş olan gaye, ulaşılması gerekli bir hedef olarak kabul edilmiştir.

Bununla birlikte, gerek bu konuda, gerek yaşama hakkımızın savunulması konusundaki öteki isteklerimizle ilgili hususlarda – birinci maddenin sonunda olduğu gibi burada da – Millî Meclis’in oy ve kararlarının geçerli olacağı kaydı konuldu.

3— Bildirinin yedinci maddesi gereğince, bağımsızlığımız tam olarak korunmak şartıyla, teknik, sanayi ve ekonomi alanlarındaki ihtiyaçlarımızın nasıl giderilebileceği konusu tartışıldı. Memleketimize pek çok sermaye dökecek olan bir devlet olursa, bunun malî işlerimiz üzerinde gerektirebileceği bir kontrol hakkının genişlik derecesi kestirilemeyeceğinden, bu hususun bağımsızlığımıza ve gerçek millî çıkarlarımıza zarar vermeyecek biçimde, uzmanlarca esaslı bir şekilde düşünülerek sınırlandırıldıktan sonra Millî Meclis’çe uygun bulunacak şeklin kabulü görüşüldü

4— 11 Eylül 1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarının öteki maddeleri de Meclis-i Meb’usan’ın kabulüne sunulmak şartıyla uygun görüldü.

5 — Bundan sonra, Sivas Kongresi’nin 4 Eylül 1919 tarihli kararlarının teşkilât bölümü ile ilgili 11’inci maddesinde yer alan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin durumu, bundan sonraki çalışma şekli ve alanı üzerinde duruldu.
Bu maddede, millî iradeyi hâkim kılacak olan Meclis-i Millî’nin yasama ve denetleme haklarına güvenlik ve serbestlikle sahip olduktan, bu güvenlik Meclis-i Millî’ce de doğrulandıktan sonra, cemiyetin şeklinin kongre kararı ile belirleneceği açıklanmıştır. Burada söz konusu olan kongrenin, şimdiye kadar yapılan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi İstanbul dışında ayrı bir kongre halinde olması şart değildir, dendi.

Cemiyetin programını kabul eden milletvekilleri, cemiyetin tüzüğünde gösterilen temsilciler gibi kabul edilerek, bunların yapacakları özel toplantı, kongre yerine geçebilir.

Bundan sonra, Meclis-i Millî’nin İstanbul’da tam bir güvenlik içinde, serbest olarak görev yapabilmesi şarttır, dendi. Bunun bugünkü şartlara göre ne dereceye kadar sağlanabileceği etraflı şekilde düşünüldü.

İstanbul’un düşman işgâli altında bulunması dolayısıyla, milletvekillerinin yasama görevlerini hakkıyla yerine getirmelerine pek elverişli olamayacağı düşüncesi ortaya atıldı. 1870-1871 savaşında Fransızların Bordeaux (Bordo)’da ve daha sonra Almanların Weimar (Vaymar)’da yaptıkları gibi, barış anlaşması yapılıncaya kadar, geçici olarak, Meclis-i Millî’nin Anadolu’da, saltanat hükumetinin kabul edeceği güvenilir başka bir yerde toplanması uygun görüldü.

Meclis-i Millî’nin toplanmasından sonra, çalışma şartları bakımından ne dereceye kadar güvenlik ve gizlilik içinde bulunacağı belli olacağından, tam bir güvenlik görüldüğü takdirde, Cemiyet, Hey’et-i Temsiliye’nin faaliyetine son vererek teşkilâtının çalışma hedefinin, yukarıda bildirdiğim üzere, kongre yerini tutacak olan özel bir toplantıda kararlaştırılacağı belirtildi.
Milletvekilleri seçiminde tam bir serbestlik bulunması gerektiği hükumetçe emredilmiş olduğundan, seçimler yapılırken Cemiyet Hey’et-i Temsiliyesi’nce müdahale edilmekte olduğu belirtildi.

Milletvekilleri arasında, İttihat ve Terakki üyesi ve orduda lekeli şahıslar bulunduğu takdirde, bunların milletvekili seçilmesine meydan verilmemek için, Hey’et-i Temsiliye’ce yol gösterme maksadıyla ve uygun şekilde bazı telkinler yapılmasının yerinde olacağı hesaba katıldı. Hey’et-i Temsiliye’nin bu konudaki yardım şekli de, ayrıca bir formül halinde üçüncü protokol olarak tespit edildi (Belge: 160).

Gizli sayıldığı için imza altına alınmayan dördüncü protokol şuydu

1 — Bazı komutanların ordudan atılması ve bir kısım subayların Divan-ı Harb’e verilmeleri ile ilgili olarak çıkarılan padişah iradeleri ile diğer emirlerin düzeltilmesi.

2 — Malta’ya sürülmüş olanların, ilgili bulundukları kendi mahkemelerimizde kovuşturma yapılmak üzere İstanbul’a getirtilmeleri çarelerinin araştırılması.

3 — Ermeni zulmü ile ilgili görülenlerin de mahkemeye verilmesi (Millî Meclis’e bırakılacaktır).
4 — İzmir’in boşaltılmasının İstanbul Hükumeti tarafından yeniden protesto edilmesi ve gerekirse gizli talimatla halka gösteri toplantıları yaptırılması.

5 — Jandarma Genel Komutanı, Merkez Komutanı, Polis Müdürü ve İçişleri Müsteşarı’nın değiştirilmeleri (Harbiye ve Dahiliye Nezaretlerince).

6 — İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin (kapı kapı dolaşıp) halka kâğıt mühürletmelerine engel olunması.

7 — Yabancı parasıyla satın alınmış derneklerin faaliyetlerine ve bu gibi gazetelerin zararlı yayınlarına son verilmesi (özellikle subay ve memurların bu gibi derneklere girmelerinin kesinlikle yasaklanması).

8 — Aydın Kuva-yı Milliye’sinin güçlendirilmesi ve beslenmelerinin kolaylıkla sağlanması (bu husus Harbiye Nezareti’nce düzenlenir. Donanma Cemiyeti’nin 400.000 lirasından gerektiği kadarı, hükumet tarafından bu maksat için ayrılabilir).

9 — Millî Mücadele’ye katılmış memurların genel bir yatışma ve güvenlik sağlanıncaya kadar yerlerinden alınmamaları ve millî dâvâya aykırı hareketlerinden dolayı millet tarafından işten el çektirilmiş memurların yeni görevlere tayinlerinden önce durumun özel olarak görüşülmesi.

10 — Batı Trakya göçmenlerinin taşınmalarının sağlanması.

11 — Âcimî Sadun Paşa ve adamlarının uygun şekilde desteklenmesi.

İmzasız beşinci protokol da, Barış Konferansı’na gidebilecek kimselerin adlarını içine alıyordu. Bununla birlikte, hükumet bu konuda, ana ilkelere uymak şartıyla serbest bulunacaktı.

Delegeler:
Tevfik Paşa Hazretleri Başkan
Ahmet İzzet Paşa Hazretleri Askerî temsilci
Hariciye Nâzırı Siyasî temsilci
Reşat Hikmet Bey Siyasî temsilci
Uzmanlar Hey’eti:
H â m i t B e y Maliye
Albay İsmet Bey Askerlik
Reşit Bey Siyasî işler
Mühendis Muhtar Bey Bayındırlık işleri
Albay Ali Rıza Bey Deniz Albayı
Refet Bey İstatistik
Emirî Efendi Tarih
M ü n i r B e y Hukuk Müşaviri
Uzman bir şahıs Ticaret işleri
Uzman bir şahıs Çeşitli mezheplerin
imtiyazlarını bilen
Yazı Hey’eti:
Reşit Saffet Bey Maliye Bakanlığı eski
Özel Kalem Müdürü
Şevki Bey
Salih Bey
Orhan Bey
Hüseyin Bey Robert Kolej Türkçe Öğretmeni
Efendiler, bu görüşmelerimizde tespit edilen esaslar arasında, en önemli noktanın Meclis-i Millî’nin toplanma yeri ile ilgili olduğunun yüksek dikkatlerinizi çekmiş olacağını sanırım.

Meclis’in, İstanbul’da toplanmasının doğru olmadığı konusundaki eski görüş ve kanaatimizi Salih Paşa’ya kabul ve tasdik ettirdik, Ancak, Paşa, kendisi bu görüşe katılmakla birlikte, bu katılışın şahsına ait olup kabine adına şimdiden söz veremeyeceği kaydını da eklemişti Kendisi, kabine üyelerini bu görüşe inandırmak ve katılmalarını sağlamak için elinden geleni yapacağına söz vermiş, başaramadığı takdirde, kabineden çekilmekten başka yapacak bir şey olmadığını söylemiştir.
Salih Paşa, bu konuda başarı sağlayamamıştır.

Meclis-i Meb’usan’ın toplanma yeri konusuna tekrar dönmek üzere Amasya Mülâkatı ile ilgili açıklamalarıma son veriyorum.


86) Amasya Görüşmesi.

Sivas’ta bana karşı yapılan bir teşebbüs: Şeyh Recep olayı

Yalnız, Efendiler, biz Amasya’ya gelmek üzere Sivas’tan ayrılır ayrılmaz, Sivas’ta pek de hoşa gitmeyen bir olay geçmiştir.

Bu olay hakkında kısaca bilgi sunayım:

Amasya’ya vardıktan sonra, İtilâf ve Hürriyet’çilerin yabancılarla birleşerek birtakım haince işlere giriştikleri yolunda bilgiler almıştık. Bunu derhal bir genelge ile her yere bildirmiştim. Sivas’ta da, Padişah’a, aleyhimde telgraf çekilme gibi bir teşebbüs bulunduğunu haber aldım, fakat inanmadım.

Elbette, Hey’et-i Temsiliye’deki arkadaşlarımızın, karargâhımıza bağlı şahısların, valinin ve daha başkalarının dikkat ve uyanıklığı buna engeldir dedim.

Oysa, Şeyh Recep ve arkadaşlarından Ahmet Kemal ile Celâl adlarında üç kişi, bir gece telgrafhanede, kendilerine bağlı bir

telgrafçı vasıtasıyla istedikleri telgrafları çekmişler…

Gerçekten, Amasya telgrafhanesinden Salih Paşa’ya ait şu telgrafı getirdiler:
18613 K.
82 Sivas, 18.10.1919
Bahriye Nâzırı Devletli Salih Paşa Hazretleri’ne

Padişah Hazretleri’nin Yaveri (87) Saadetli Naci Bey
Hazretleri’ne

Aylardan beri memleketimizde olup bitenleri anlamak ve bunların içyüzünü öğrenmek üzere, il merkezine kadar zahmet buyurup gelmenizi memleket ve millet menfaatları adına diler, yine memleket ve millet adına makine başına teşriflerini bütün bağlılığımızla istirham ederiz.

Şeyh Şemseddîn-i Sıvasî Ulemâ (88) Eşraf (89)
torunlarından Recep Kâmil, tüccar ve esnaftan
Zaralı-zâde Celâl yüz altmış kişinin mührü vardır.

İlyas-zâde Ahmet Kemal
Bana da 19 Ekim 1919 tarihli olan şu telgraf geldi:

Amasya’da Mustafa Kemal Paşa’ya
Halkımız, Padişah’ın ve hükumet in görüşlerini Salih Paşa’nın kendisinden yahut da güvenilir bir ağızdan işitmedikçe, aradaki anlaşmazlığa çözülmüş gözüyle bakamayacaktır. Bu bakımdan iki yoldan birini seçmek zorunda olduğunuzu arz ederiz.

İlyas-zâde Zaralı-zâde Şeyh Şemseddin-i Sıvasî

Ahmet Kemal Celâl torunlarından Recep Kâmil
Efendiler, biz bütün memleket için doğru yolu göstermek ve halkı aydınlatmakla uğraşıyoruz. Fakat düşmanlarımız da bize karşı, her yerde ve hattâ içinde bulunduğumuz Sivas şehrinde bile, alçakça niyetlerini gerçekleştirebilecek aşağılık vasıtalar bulmakta başarılı olabiliyorlar.

Bütün uyarılarımıza rağmen, ben oradan ayrılır ayrılmaz, Sivas’taki şahısların dalgınlığı, her yerde ne kadar çok ilgi gevşekliklerinin ve göz yummaların doğmuş olduğuna güzel bir örnek oluşturuyor.

19 Ekim günü, Sivas’taki arkadaşlar, Hey’et-i Temsiliye imzasıyla şu telgrafı veriyorlardı:

Amasya’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne
Şeyh Recep ve arkadaşlarının Zâtıdevletlerine çekilmek üzere telgrafhaneye şimdi verdikleri telgraf sureti, aşağıda aynen arz olunur:

Bu konuda Topçu Binbaşısı Kemal Bey, ayrıca soruşturma yapmaktadır.

Bu telgrafa, aldığımı arz ettiğim telgrafın suretini de ekliyorlar. Sivas Telgraf Müdürü de aynı gün şu bilgiyi veriyor:
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Şeyh Şemseddîn-i Sıvasî Torunlarından Recep, İlyas – zâde Ahmet Kemal ve Zaralı – zâde Celâl imzalarıyla yazılan telgrafları takdim ederim. Bu telgraflar gece getirilmiş ve memurlarımız tehdit edilerek yazdırılmıştır. Herkesin, kendi şartları içinde elbette telgraf yazma hakkı vardır.

Ancak, makine odasına önüne gelenin girmesi yasak olmak şöyle dursun, memurlara gözdağı verilerek korkutulmaları gibi hükumetin otorite ve haysiyetini zedeleyecek davranışlarda bulunmak, doğrusu isyan niteliğindedir. Durumu Valilik yüksek katına arz ettim.

Memlekette sağlıklı bir düzenin kurulması için çalışmakta olan zâtıdevletlerine de arz ederim. Derin saygılarımın kabul buyurulması istirham olunur.

19 Ekim 1919 Başmüdür
Lütfü

İstanbul Merkez Şefi Bey’e:

Halkın ağzından arz olunan, memleket ve milletin selâmeti için takdimi istirham edilen telgraflarımızın yerine ulaştırılmasına engel olan din ve devlet hainidir. Sonunda kan dökülmesine sebep olacaktır, Padişah’a duyurmak için kararlılığımız kesindir. Cevap bekliyoruz.

Mabeyn-i Hümâyun Başkitabeti (90) Yüksek Katına
Yüksek aracılığınızla Padişah Efendimiz’e biz kullarınca takdim kılınan dilekçenin cevabını, vatan ve millet adına makine başında bekliyoruz,

Mabeyn-i Hümâyun Aracılığı ile Halife Hazretleri’nin Yüce Katına
İlimiz Sivas’ta, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adıyla kurulan Kongre Hey’eti’nin başkanı Mustafa Kemal Paşa, etrafa, siz Padişah Efendi’mizin güven belgelerini taşıdığı haberini yayarak, memleketimizde kötülüklerini örtbas etmek isteyen küçük bir grupla birlikte, kendilerini millî iradenin temsilcisi gibi gösteriyorlar. Oysa, şanlı Halifemiz ve sevgili Padişahımız’a bu yönden bağlı olmamız ve mutlak olarak bağlanmamız dinimizin gereği olduğundan, Bahriye Nâzırı Salih Paşa ile Efendimiz Hazretleri’nin Başyaveri Naci Beyefendi’nin Amasya’ya gönderildiklerini haber aldık.

Halk arasında kendini gösteren heyecanı yatıştırmak için, bilginlerden, şehrin ileri gelenlerinden ve tüccardan iki yüzü aşkın imzayı taşıyan davetiye telgrafımıza cevap alamadık.

Kamuoyunun ne durumda olduğunun bizzat yerinde görülmek üzere, kendilerinin Sivas’a kadar gönderilmesini bütün bağlılığımızla eşiğinize yüz sürerek yalvarır ve niyaz ederiz. Bu konuda ve her halde emir ve ferman Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nindir.

Efendiler, düşmanlar, Şeyh Recep’e gerçekten önemli bir rol oynatmış bulunuyorlardı. Sırası gelince arz edeceğim belgelerden, Sait Molla’nın Rahip Frew’a yazdığı 24 Ekim tarihli bir mektubunda, Molla, papaza «Sivas olayını nasıl buldunuz? Biraz düzensiz ama yavaş yavaş düzelecek» diyordu.

Bütün milletin birlik ve dayanışmasından ve millî teşkilâtın memleketin her köşesine yayıldığından bahseden, milletin ortak isteğine uyarak, askerî ve millî teşkilâta dayanarak kabineyi düşüren, yeni kabine ile karşı karşıya geçen bir hey’etin başkanı aleyhinde tam yeni kabine temsilcisiyle görüşmelere girişeceği bir sırada ve bu maksatla Sivas’tan ayrıldığının hemen ertesi günü- bütün Sivas halkı adına ayaklanma çıktığını gösterir bir telgrafın, telgrafhane tehdit edilerek çektirilebilmesi elbette anlamlı idi.

Bizzat içinde bulunduğu Sivas halkı, böyle bir hey’etin aleyhinde olunca, bütün milletin, aynı duygu ve düşüncede olmayacağını ispat etmek gerçekten güçtür. O halde, temsil yeteneği böyle olan bir hey’etle başkanının dayandığı gücün de çürük olacağı yargısına varmak neden doğru olmasın!

Sivas’tan yükseltilen bu sesin düşmanlar için ne kadar kuvvetli ve önemli olduğu takdir buyurulur.
Efendiler, Salih Paşa’ya ait telgrafı, Amasya’ya geldiğinde kendisine verdirdim. Ancak, Şeyh Recep ve arkadaşlarının hükumetçe cezalandırılmalarını istedim.

Sivas’taki Hey’et-i Temsiliye üyelerine de telgraf başında 19 Ekimde şunları sordum:
1 — Şeyh Recep, Ahmet Kemal ve Celâl imzalarıyla Saray Genel Sekreterliği’ne çekilen telgrafı gördünüz mü?

2 — Telgrafhânede nöbetçi subayı yok mu?

3 — Hepiniz orada olduğunuz halde böyle bir küstahlık nasıl yapılabilir? Kaldı ki, bu çılgınların teşebbüsleri hepinizce biliniyor. Salih Paşa’ya ve Naci Bey’e yazılmış üç imzalı telgraf hazırladıklarını biz buradan işitmiştik. Sizin bundan haberiniz yok muydu?

4 — Yabancılarla birlikte İtilâf ve Hürriyet’çilerin birtakım haince hareketlere giriştikleri konusunda dün bir genelgeyle yapılan tebligat alınmadı mı?

5 — Baskı yapılan ve kendilerine gözdağı verilen telgraf memurlarının, hemen gereken kimseleri, Vali Paşa’yı ve diğer ilgilileri haberdar etmemelerinin ve nöbetçi subayının bunda gaflet göstermesinin sebebi nedir?

6 — Başmüdür Bey’in bilgi vermesi üzerine alınmış olan tedbirler nelerdir?
Mustafa Kemal
Valiliğin, konuyu askerî makamlara bıraktığının anlaşılması üzerine Kolordu Kurmay Başkanı Zeki Bey’e de şunu yazdım :
Söz konusu olan olaya karışmış olanların tutuklanıp cezalandırılmaları için valilikçe elde bulunan imkânlar kullanılmış yahut yetersiz görülmüş de mi, iş kolorduya atılıyor? Yoksa, bu küstahça hareketlere karşı da valilikçe tedbir alınmasında kararsızlık mı gösteriliyor? Bu durum anlaşıldıktan sonra, konunun çözümü daha kolay ve esaslı olur.
Mustafa Kemal

Daha sonra Sivas’ta bulunanlara şu emri verdim:

1 — Telgrafhâne tamamen kontrol altına alınacaktır. Bir subay komutasında bir manga asker yerleştirilecektir. Bundan önce olduğu gibi, telgrafhaneyi işgal ve memurlara baskı yaparak milletin meşru birliği aleyhinde zihinleri bulandırıcı ve güvenlik bozucu teşebbüslerde bulunacak hainler kesinlikle engellenecektir. Bu gibi güvenlik bozucu hareketlerde kanunî sınırları aşan ve askere saldıranlara karşı, duraklamadan her nerede olursa olsun silâh kullanılacaktır.

2 — Küstahça hareketlere yeltenenleri yola getirme açısından, Kurmay Başkanı’nın ileri sürdüğü sebeplere dayanılarak, kaçmalarına fırsat verilmeksizin derhal gereği yapılacak ve sonucu bir iki saate kadar bildirilecektir. Ancak, bu konuda karar vermek için orada bulunan kimselerden hiçbirisinin teşebbüse geçmeyip de ne yapılacağının bizden sorulmaya kalkışılması, gerçekten esef edilecek bir durumdur.

Bu karar, bir taburu Sivas’ta bulunan 5’inci Tümen Komutanı
Cemil Cahit Bey tarafından tabur komutanına emredilmiştir. Oraca bu kararın sür’atle uygulanmasına hiç olmazsa yardım buyurulması istirham olunur.

3 — Sivas’ta disiplinin sağlanabilmesi için, uyanıklıkla, bütün ilgililerle kesin ve şiddetli tedbirler alınması gereğini rica ederim.

Mustafa Kemal
Özel olarak Osman Tufan ve Recep Zühtü Beyler’e, şu direktifi verdim:

Milli Mücadele aleyhinde küstahlık edenler için yapılacak işlemler ilgililere bildirilmiştir. Durumu takip ederek gereğinin tam olarak yapılıp yapılmadığını ve gözyumulduğu takdirde bizzat müdahale ederek bilinen şahısların tutuklanması ve yardakçılarının zararsız duruma getirilmesi istenmektedir. Bu konuda, lüzum görülürse, her kime karşı olursa olsun gereğini yapmakta çekingenliğe düşülmemelidir.

Mustafa Kemal
20 Ekimde Vali Reşit Paşa, konuyu uzun uzadıya anlattıktan sonra, «olayın genişlemesi ihtimali varken önüne geçilmiş ve gösterilen sür’atli ve şiddetli müdahaleden dolayı, bundan sonra benzer durumların ortaya çıkmayacağının anlaşılmış» olduğunu yazıyordu (Belge: 161).
Efendiler, İstanbul Hükumeti’nin Şeyh Recep’i ve arkadaşlarını cezalandırmış olduğuna elbette ihtimal vermediniz. «Sivaslı Şeyh Şemseddîn’in torunlarından» diye imza atan bu miskin ve âdî şeyhin, bundan sonra da düşmanların elinde âlet olarak girişeceği alçaklıklara tesadüf edeceğiz.


87) Yaver-i Hazret-i Şehriyarî.
88) İslâm dini bilginleri.
89) İleri gelenler.
90) Saray Genel Sekreterliği.

Adapazarı dolaylarında kışkırtmalar

Efendiler, daha Amasya’da iken karşılaştığımız durum, yalnız, Şeyh Recep olayı ile kalmadı. Adapazarı dolaylarında da buna benzer bir olay görüldü. Müsaade ederseniz onu da kısaca bilginize sunayım:

Adapazarı ilçesinin Akyazı taraflarında türeyen Talustan Bey, İstanbul’dan para ve direktifle gelerek, süvari olacaklara 30, piyade yazılacaklara 15 lira vaadeden Bekir Bey ve Sapanca’nın Avşar köyünden Beslân adında bir tahsildar birleşiyorlar. Bu adamlar başlarına topladıkları atlı, yaya birtakım kimselerle Adapazarı kasabasını basmaya karar veriyorlar. Tahir Bey adındaki Adapazarı kaymakamı bunu haber alıyor.

Tahir Bey, İzmit’ten gönderilen bir binbaşı ile kendi topladığı yirmi beş kadar atlıyı alarak, kasabayı basmaya gelenlere karşı hareket ediyor.
Lâtife denilen bir köyde karşılaşıyorlar. Bu başıbozuk gruba hareketlerinin sebebi sorulmuş… Verdikleri cevap şuymuş: «Padişah Hazretleri’nin hayatta ve yüce hilâfet makamlarında olup olmadığını öğrenmek için Adapazarı’na makine başına gelmek istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa’yı, Padişah yerine koyamayız…»

Tahir Bey’in makina başında, İzmit Mutasarrıfı’na verdiği bilgide, «adı geçenlerin İstanbul’da önemli kimselerle ilişkide olduğunu ve hattâ Padişah’ın da bu hareketlerinden haberli bulunduğunu söyledikleri» kaydediliyordu.

Resmî olarak verilen bilgide: «Bekir’in, orada toplanan kimselere, bu iş için İstanbul’da bir hafta süre koydular, beş gün geçti. İki günümüz kaldı. İşi çabucak bitirelim» dediği de bildiriliyordu (Belge: 162).
İzmit’teki Tümen Komutanı, Adapazarı üzerine bir müfreze gönderecekti. Ali Fuat Paşa da, Düzce üzerine bir miktar kuvvet sevk edecekti.

23 Ekim tarihinde, İzmit’teki Tümen Komutanı’na, Bekir’in İtilâf ve Hürriyet’çilerle yabancı düşmanlar tarafından gönderildiği ve bozguncu hareketlerinin önlenmesi gerektiği bildirildi.

Adapazarı kaymakamı Tahir Bey’e de, 23 Ekimde doğrudan doğruya, «Bekir ve arkadaşları için uygulanacak sert ve sür’atli tedbirlerde asla gevşek davranılmamasını, zararlarının önlenmesini ve sonucun bildirilmesini» emrettim (Belge: 163).

Efendiler, 23 Ekim tarihli bir şifre ile, Bekir ve yardakçılarının, yaptıkları işler ve kimlikleri hakkında elde ettiğimiz bilgileri, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ya bildirdik ve «Saltanat Hükumeti’nce bu gibi bozguncu eylem ve hareketlere karşı, zamanında etkin tedbirler alındığı ve konu millî teşkilâta dokunduğu takdirde, en şiddetli tedbirlere başvurmak zorunda kalacağımızı arz ederiz» dedik (Belge: 164).

İzmit’ten giden ve olay yerinde takviye edilen millî ve askerî bir müfreze, «pek çok sayıda toplanmış ve toplanmakta olan fesatçıları dağıtmış, tahsildar Beslân ve kardeşi Hasan Çavuş’u ele geçirmiş, asıl özel direktif ve para ile bir hafta önce İstanbul’dan gelmiş olan Bekir, kaçmış.» Bu Bekir, subaylıktan kovulma ve Manyaslıdır (Belge: 165, 166).

Bundan sonra vermeye mecbur olduğumuz emirlerle, İzmit’te kışkırtıcı ve tertipçi olanlardan, İngiliz İbrahim diye tanınan biri ve diğer birtakımları hakkında kovuşturma başladı (Belge: 167, 168).

«Bekir’in, olay yerinde alınan tedbirler sonunda teşebbüsünün boşa çıktığını ve kaçtığını, ancak, İstanbul’a dönerek, orada yeniden mel’unca teşebbüslerde bulunmasının kuvvetle muhtemel olduğunu, hakkında özel kovuşturma yapılmasını» Amasya’dan 26 Ekim 1919 tarihinde Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ya yazdım (Belge: 169).

27 Ekim 1919 tarihinde Bolu Mutasarrıfı Haydar Bey’den gelen telgrafta: «Bekir’in emrinde iki subay, kırk silâhlı adam olduğu halde Abaza köylerinde halkı, bugünkü hükumet adına, Millî Mücadele aleyhine kışkırtarak birçok para sarfettiği ve Nezaret’e yazdığı yazılarının kabul edilmediği» bildiriliyordu (Belge: 170).

Efendiler, bu gibi konularda, hükumeti uyarma ve görevini yapmaya davetten ibaret olan müracaatlarımız, elbette, hükumetin işine karışma gibi sayılmaz, inancındayım.

İstanbul’da hükumetin gözü önünde tertiplenen, içteki ve dıştaki düşmanların Padişah’ın bilgi ve rızası ile olduğuna şüphe etmediğimiz teşebbüslerinin, fiilen başarıya ulaşacağı dakikaya kadar beklemek ve «elbette hükumet tedbir alır, engel olur» diyerek safça bir boyun eğmeye kapılmak yerinde olamazdı.

Efendiler, Amasya’da görüşmelere başladığımız 20 Ekim günü, alınan bilgilerin özeti şuydu: İstanbul’da, Hürriyet ve İtilâf Partisi, Askerî Nigehban Cemiyeti ve Muhipler Cemiyeti bir blok kurdular. Bu blokla, Ali Kemal ve Sait Molla gibi kimseler, azınlıkları sürekli olarak Kuva-yı Milliye aleyhine kışkırtmaya başladılar.

Rum ve Ermeni patrikleri, Kuva-yı Milliye aleyhine İtilâf Devletleri temsilcilerine başvurdular. Ermeni Patriği Zaven Efendi, Neologos gazetesinde yayınladığı bir mektupla, son Millî Mücadele hareketinden dolayı Ermenilerin göç etmekte olduklarını ilân etti.

İdam edilmiş bulunan Kâzım’ın kardeşi Hikmet adında biri, İstanbul’dan aldığı direktifle Adapazarı çevresinde başına birtakım silâhlı adamlar toplamaya başladı. Bu Hikmet’in adına önemli bir belgede de rastlayacağız. Adapazarı yakınlarında, Değirmendere’de de para ile adam toplanmaya başlandı.

Çete halinde toplananların, Geyve hükumet binasını basmaya karar verdikleri haber alındı Karacabey’de de buna benzer ufak tefek hareketler görüldü. Bursa’da, Gümülcüneli İsmail’in topladığı çetelerin, Kuva-yı Milliye aleyhindeki hareketleri duyulmaya başladı, Nigehbancılardan tutuklu bulunanların hepsi bir günde hapisten çıkarıldı.

Düşmanlar tarafından Kuva-yı Milliye aleyhine kurulan çetelerin çatışmaya geçmeleri, karşı blokun açıktan açığa hareketi, İstanbul polis müdürünün aleyhte faaliyeti, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nde bizim aleyhimizde nazırların bulunması, bazı teşkilât merkezlerimizi, özellikle İstanbul merkezimizi ümitsizliğe düşürmeye başlamıştı (Belge: 171, 172).

Hükumetin, bir maksat ve karar sahibi olduğunu gösterecek hiçbir harekette bulunamaması ve yalnız Dahiliye Nâzırı Şerif Paşa’nın olumsuz ve aralıksız faaliyetini doğru bulan davranışı, gerçekten düşünülecek ve endişe edilecek bir durumu sergiliyordu.

İstanbul’da Kuva-yı Milliye’ye karşı kışkırtmalar

Bu konuda, ilk defa, duyarlık gösteren ve harekete geçme önceliği taşıyan Ankara oldu. Ankara Vali Vekili Yahya Galip Bey’in Sivas’a çektiği 15 Ekim 1919 tarihli bir şifresini, rahmetli Hayati Bey’in imzasıyla diğer bir şifre içinde 22 Ekimde Amasya’da aldım. O şifre aynen şöyledir:

Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Paşa Hazretleri; biz kendi kaderimizi ne böyle milletin kaderinden habersiz hükumete ne de rastgele gönderilecek valilere bırakamayız. Birçok defa zâtıâlîlerine arz ettiğimiz düşünceler dikkate alınmadığından, İstanbul Hükumeti, Ferit Paşa Kabinesi’nin atayıp da gönderemediği eski Bitlis Valisi Ziya Paşa’yı buraya ve bütün görevlerinde hayatı boyunca hiçbir varlık gösterememiş olan Suphi Bey’i de Konya’ya vali atamak suretiyle ilk adımını atmaya başladı. İşte bu gibi durumlar dolayısıyla, Meclis-i Meb’usan kurulmadan önce, hiçbir göreve dışarıdan kimsenin getirilmemesini geçenlerde arz etmiştik. Madem ki şimdiki hükumet, buraya yeniden vali göndermeye kalkışmıştır, şu halde, buradaki Millî Mücadele’nin söndürülmesi isteniyor demektir. Nasıl ki, zâtıâlîleri askerlikten ayrılarak milletin bir ferdi olarak çalışmaya karar verdiniz, bendeniz de buradan çekilerek aynı şekilde milletimin bana vermiş olduğu görevi yapmaya karar verdim. Vali gelinceye kadar vekâleti kime bırakacağımı lütfen bildiriniz efendim.

15 Ekim 1919 Ankara Vali Vekili
Yahya Galip
Bir gün sonra da, 23 Ekimde Cemal Paşa’nın, 21 Ekim 1919 tarihli şu telgrafını aldım :
Sayı Kadıköy, 21.10.1919
419
Amasya’da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne

Ankara’dan Belediye Başkanı ve Müftü Efendi; dışarıdan gelecek valiyi kabul etmeyeceklerini; Ankara’ya, Ankara’dan vali atanması gereğini kendi yetkilerine dayanarak ileri sürüyorlar. Böylece, her taraftan ayrı ayrı isteklerin ileri sürülmesi, hükumeti güç duruma sokmaktadır. Kötü niyetliler ve azınlıklar bu gibi durumları türlü türlü yorumluyor. (…) Hükumetin destekleneceğine söz verilmesi üzerine, bu gibi hususların önlenmesi gereğini rica ederim. Atanması, Padişah’ın onayından geçen valinin yola çıkması gerektiğini elbette kabul buyurursunuz.

Harbiye Nâzırı Cemal
Gerçekten de, başta müftü efendi olduğu halde (bugün Diyanet İşleri Başkanı bulunan sayın Rifat Efendi Hazretleri idi), Ankaralılar, bu atamayı protesto etmek üzere, İstanbul’a başvurmuşlardı.

Ankara’yı yatıştırarak, hükumet otoritesini kırmamak için telgraf başında birçok nasihatlarda bulundum. Ancak, Ankara’nın haklı olduğunu teslim etmemek mümkün değildi. Sonunda, Cemal Paşa vasıtasıyla hükumete yazdığım telgraftan söz ederek, alınacak cevaba kadar durumun iyi idare edilmesini Ankara’daki Kolordu Komutan vekili Mahmut Bey’e yazdım.

Bu noktada, sırası gelmişken bir gerçeği bilginize sunmak uygun olur. Hey’et-i Temsiliye olan bizler, hükumetin durumunu ve nasıl bir hükumet olduğunu pekâlâ anlamıştık.

Hükumet üyelerinden bazılarının hükumette bulunmaktan pişmanlık duyduklarını ve çekilmek için bahane aradıklarını da anlıyorduk. Bundan başka dış ve iç düşmanların ve Padişah’ın el birliği ile, Ali Rıza Paşa Kabinesi yerine, kendi görüşlerini açıktan açığa ve sür’atle uygulayacak diğer bir kabineyi iktidara getirmeye kararlı olduklarından da habersiz değildik. Bunun içindir ki, Ali Rıza Paşa Kabinesi’ni, en az zararlısı sayıyorduk.

Bir de Ferit Paşa’nın düşmesinden sonra, yeni kabine ile anlaşmak için geçen dört beş gün içinde, bazı taraflardan elden geldiği kadar çabuk anlaşma hususunda alınmış olan tavsiyeler de, bizce göz önünde tutulması gereken anlam ve nitelikte idi. Bu bakımdan, gayeye güvenli bir şekilde ulaşıncaya kadar, gerekirse, biraz da fedakârlık yapmak zaruretini duyuyorduk.

Mahmut Bey’e yazdığım şifrede kapalı bir şekilde bu noktalar da belirtilmişti (Belge: 173).
Cemal Paşa’ya verdiğim cevabı olduğu gibi bilginize sunacağım :
Şifre Amasya, 24.10.1919
Özel, İvedi
Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri’ne
İlgi: 21.10.1919 tarih ve 419 sayılı şifre:

Ankara’dan vali hakkında yapılmış olan müracaat ve istirhamın aşağıdaki sebeplerden ileri geldiği anlaşılmıştır :

Şöyle ki: İstanbul’dan alınan güvenilir haberlerde İngilizler ile İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin, İtilâf ve Hürriyet ve Nigehbancıların, Hristiyan azınlıklar ile işbirliği yaptıkları, Anadolu’ya birçok bozguncular göndererek millî teşkilâtı sakatlama ve İstanbul Hükumeti’ni dağıtma teşebbüslerinde bulundukları, bu bozguncuların Adapazarı ve Bursa’dan yola çıktıkları bildirildiği gibi, son günlerde Adapazarı’nda da bazı olayların görülmesi endişe yaratmıştır. Konya’ya gönderilen Vali Suphi Bey’in, İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin İstanbul Yönetim Kurulu üyelerinden olduğunu Konya’da Refet Bey’e söylemiş olduğu haberinin yayılmış olması, uyanan şüpheyi daha da artırmıştır.

Ankara valiliğine atanan Ziya Paşa’nın tutumu ve namusu hakkında bir şey denemezse de, kendisinin ehliyet ve iktidarı da şüpheli görüldüğünden, Ankara ili gibi millî teşkilât ve mücadelemizin en önemli merkezlerinden olan bir bölgede, daha durumlar açıklık kazanıp da tam bir sükunet ve güvenlik sağlanamadan, buradaki önemli işlerin başına, hiçbir tecrübesi bulunmayan âciz bir valinin getirilmesi tereddüt uyandırmıştır.

Ankara’da bulunan vali vekili ve komutan ile Hey’et-i Temsiliye arasında yapılan haberleşmeler üzerine, şimdiki hükumetin, her ne şekilde olursa olsun emirlerine ve yaptıklarına uymak tabiî görülmüş ve o yolda hareket edilmiş ise de, doğrudan doğruya halkın kendisi, tasavvur ettikleri tehlikeye karşı verilen güvenceyi yeterli görmeyerek, tam bir güvenlik ortamı doğuncaya kadar, kendilerince millî dâvâya bağlılığı denenmiş bulunan vali vekilinin göreve devamını elzem sayarak doğrudan doğruya hükumete başvurmuşlardır.

Zâtıdevletlerinin son yazıları üzerine Ankara’da gereken kimselerle yeniden görüşülmüş, hattâ sakıncaları bulunsa bile, sırf hükumet otoritesini sarsmamak için Ziya Paşa’nın iyi karşılanmasının sağlanmasına çalışılmıştır. Ancak, karşılaştığı tehlikelerden ve fesatlıkların ağır bastığı gidişattan son derece ürkmüş olan halkı, bunu kabule inandırmak mümkün olamamıştır.

Dahiliye Nâzırı Paşa Hazretleri’nin, içinde bulunduğumuz durumun önem ve ciddiyetini, düşmanlarımızın durmadan ne kadar iblisçe çalışmakta olduklarını takdir buyurdukları şüphesiz bulunduğuna göre, Nezaret makamına yeni geçmiş olmaları yüzünden, çalıştırılmaya lâyık olan memurları tanımakta mazur oldukları gibi, Âdil Bey’in bile müsteşarlığını yapmış olan Keşif Bey’in, hâlâ müsteşarlık yapmakta olduğu gözönünde bulundurulunca, özellikle yüksek dereceli memurların atanmasında ne dereceye kadar uzak görüşlü davranılmasının gerekeceği kendiliğinden anlaşılır.

Bu bakımdan Ziya Paşa’nın şimdilik gönderilmemesinin sağlanmasına yüksek yardımları ve sonucun bir emirle bildirilmesi arz ve istirham olunur.

Mustafa Kemal
Efendiler, Ali Fuat Paşa, 28 Ekim 1919 tarihli bir şifresiyle, İstanbul’daki teşkilâtımızın, adıma gönderdikleri bir telgrafı bildirdi. Bu telgrafta verilen bilgiler önemliydi.
Çerkez Bekir’in yarattığı, o bilinen olay, Adapazarı ve çevresinde Kuva-yı Milliye’ye karşı isyan başlangıcı sayılmış. Bundan nasıl yararlanılacağı konusunda «Padişah, Ferit Paşa, Âdil Bey ve Sait Molla ile Ali Kemal Bey ‘den kurulu» bir hey’et, birtakım tasarlamalar da bulunmuşlar.

Bu telgrafta, yukarıda adı geçen Hikmet hakkında da bilgi veriliyordu. Bu Hikmet, iki ay önce Amasya’dan Adapazarı’na gelmiş. O çevrede öteden beri kendisine ve ailesine karşı olanların millî teşkilâta girdiğini anlamış.

Hikmet Bey, Amasya’dan geldiğini, beni tanıdığını ve millî teşkilâtı kurmaya yalnız kendisinin yetkili olduğunu ileri sürerek, Sivas’la haberleşmeye kalkışmak ister. Karşı taraf engel olur. Hikmet, karşı teşkilât kurar. Bunu sezen Sait Molla, Hikmet’i elde edecek çareyi bulur. Kendisini Hristiyanlara karşı bir isyan için ayartır.

Efendiler, Hikmet ile ve düşmanlarımızın Hristiyanlar aleyhindeki tertipleri ile ilgili olan bilgiler, daha sonra dokunacağımız bazı durumların kolaylıkla anlaşılmasına yarayacağı için, bunların gereksiz sayılmamasını rica ederim (Belge: 174, 175).

Efendiler, bu bilgiler üzerine Cemal Paşa’ya yazdığım telgrafa yüce meclisinizin de dikkatini çekmek isterim:
Şifre Sivas, 31.10.1919

Harbiye Nâzırı Cemal Paşa Hazretleri’ne
Adapazarı dolaylarında, hükumet ve millî teşkilât aleyhinde geçen olay yüksek şahıslarınca bilinmektedir. Bu olay, millî birlikteki kararlı tutum, İstanbul Hükumeti’nin yerinde ve kesin tedbirleri sayesinde bastırılmış ise de, daha oralarda bozgunculuk tohumu tükenmiş değildir.

Milletin birliği karşısında bunların tamamen ezilip yok olacağına şüphe yoktur. Ancak, bu bozgunculuk hareketlerinde Damat; Ferit Paşa’nın, eski Dahiliye Nâzırı Âdil ve ondan önceki Ali Kemal Bey’lerle Sait Molla’nın teşvikçi ve tertipçi oldukları anlaşılmıştır.

Adları bildirilen bu zatlar, kendi vatan hainliklerinin yanında, çok büyük ve tehlikeli bir hatâ daha işlemişlerdir. O da, mel’unca işlerinden sanki kutsal Padişah Hazretleri’nin de bilgisi bulunduğunu çevreye yaymak gibi büyük bir alçaklıktır. Kabinenin saygıdeğer hey’etinden büyük bir samimiyetle rica ederiz; şimdi vakit geçirmeden durumu uygun bir şekilde Padişah Hazretleri’nin tertemiz huzuruna arz etsinler.

Milletin ve teşkilâtın bu gibi uydurmalara elbette değer vermeyeceği açık bir gerçektir. Bozguncuların, yalanlarla millî birliği lekelemek istediklerini ileri sürerek, Saltanat Hükumeti’nce, olayın geçtiği bölgede resmen yalanlanmak suretiyle, herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan verilmemesi ve bu zararlı şahıslar hakkında gerekli incelemelerin yapılarak kovuşturmaya geçilmesi hayatî bir konu sayılmaktadır, efendim.
Hey’et-i Temsiliye adına Mustafa Kemal

Ali Rıza Paşa Kabinesi’ni iktidarda tutma kararı

Efendiler, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin sizlerce de bilinen kuruluş tarzına rağmen, yerinde kalmasının ve elden geldiği kadar desteklenmesinin neden gerekli görüldüğünü birazcık belirtmiştim.

Amasya’dan Sivas’a döndükten sonra, Hey’et-i Temsiliye ve orada bulunan öteki arkadaşlarla yaptığımız toplantıda, Amasya Mülâkatı ve diğer konular üzerinde arkadaşlara uzun uzadıya bilgi verdim. Bu toplantıda, Hey’et-i Temsiliye’ce alınan kararlara ait zabıtların 29 Ekim 1919 günü yapılan görüşmeyle ilgili sayfasında aynen kayda geçmiş olan şu kararı tespit ettik:

Başta Sadrazam Ali Rıza Paşa olmak üzere hepsinin âciz, Padişah gözünde bir mevki tutmak isteyen kimseler oldukları, bir kısmının Millî Mücadele’nin yanında bir kısmının da karşısında bulundukları, bununla birlikte, Zâtışâhane, ilk fırsatta bunları düşürerek yerine istibdadı sürdürecek bir hey’et getirmek isteyeceğinden, Millî Meclis kurulup da yasama görevine başlayıncaya kadar, Hey’et-i Temsiliye’nin bu kabineyi desteklemesinin vatan ve millet için hayırlı bir iş olduğu kabul edildi.

Gerçekten de bu kararımızı uyguladık. Bunu doğrulayan bir durumu yeri gelmişken bilginize sunayım: İstanbul’daki teşkilâtımız, güvenilir kaynaklara dayandığını bildirdiği bazı bilgileri, 31 Ekim 1919 tarihinde bize gönderdi. O bilgiler şöyleydi:

«İki günden beri Kiraz Hamdi Paşa, Mabeyn’e gidiyor, iki üç saat huzurda (Padişah’ın yanında) kalıyor ve şu karar alınıyor: Mareşal Zeki Paşa başkanlığında bir kabine kurulacak, Hamdi Paşa Harbiye Nâzırı, Prens Sabahattin Bey Hariciye Nâzırı olacak; Tevfik Hamdi Bey Dahiliye, Eşref, Mahir Sait ve daha başkaları öteki nezaretleri alacaklardır.

Bunlardan Sabahattin ve Mahir Sait’e daha teklif yapılmamıştır. Zâtışâhâne, Ali Rıza Paşa’ya, uygun bir zamanda, belki bu günlerde istifa teklif edecektir.
Bu konuda daha önce faaliyetinden söz edilen bir blok, bir gizli dernek vardır.» Bu bilgiler üzerine, Cemal Paşa’ya 2 Kasım 1919’da, Sadrazam’a hiçbir sebep ve bahane ile mevkiini bırakmamasına kesin olarak ihtiyaç duyulduğunun bildirilmesi, istifa gerçekleştiği takdirde, bütün memleketin İstanbul ile kesinlikle ilgisini keseceği bildirildi (Belge: 176). Rumeli ve
Anadolu’da bulunan bütün komutanlara da, bu durumla ve Cemal Paşa’ya yazılan telgrafla ilgili bilgi verildi. Ayrıca, ilişkide bulunulan Müdafaa-i Hukuk merkez hey’etlerinin de durumdan haberdar edilmesi gereği bildirildi (Belge: 177).

Efendiler, Salih Paşa’nın İstanbul’a dönmesi üzerine, 21 Ekim tarihli protokolda belirtilmiş bulunan ve önemli olduğuna yaptığım sunuşlar sırasında işaret ettiğim nokta üzerinde, yani Meclis-i Meb’usan’ın toplanacağı yer hakkında, hükumetle aramızda tartışma başladı.

Hükumetin Cemal Paşa vasıtasıyla yazdıkları ile bizim ileri sürdüğümüz görüşler bir defa daha incelenmeye değer inancındayım. Bu haberleşmemizin aslını Büyük Millet Meclisi’nin ilk toplantısına ait zabıtlarda görebileceğiniz için, burada ondan tekrar söz etmeyeceğim.

Ancak Efendiler, bu konudaki haberleşme ve tartışmalar yalnız İstanbul Hükumeti ve Cemal Paşa ile yapılmakla kalmıyor. Bütün memleketin ve özellikle İstanbul’daki teşkilâtımızın da bu konu ile ilgili görüşünü almak gerekiyordu. Burada, bu noktalar üzerinde bazı bilgiler sunacağım.

Barış Anlaşması’na kadar İstanbul’a ayak basmamamız ve milletvekili olmamamız tavsiyesi >>>

Belgeler

Nutuk Dinle Oku 07. Bölüm ( Abdülkerim Paşa’nın aracılıkları … Yunus Nadi Bey’e arabuluculuk yaptırılıyor )

Abdülkerim Paşa’nın aracılıkları

Efendiler, Eylülün 25’inci günü akşamı, Ankara’da bulunan Kolordu Komutan Vekili Mahmut Bey’den aldığım bir şifreli telgrafta şunlar bildiriliyordu: «Bu gece İstanbul telgrafhanesinden Fuat Paşa’yı telgraf başına istediler. Dahiliye Nezareti’nin vilâyet şifresi ile bir şifre yazdırdılar. Bunun özeti: vatanın kurtulması yalnız padişah’ın bildirisindeki en doğru yol göstermelere uygun hareket etmekle kolaylaşacaktır.

Millî Mücadele, medeniyet dünyasına iğrenç gayeler gibi aksettirildi. Hükumet ile millet arasındaki ayrılık yabancıların işe karışmasına yol açacaktır. Konferans, bizim hakkımızda karar verirken, bu anlaşmazlık iyilik ve kurtuluş belirtisi olmayacaktır.

Sonuç olarak, hareketin liderleri ile görüşmek üzere, yüksek şahsiyetlerle, bildirilecek yerde buluşma bir oldubitti şekline sokularak, vaktin darlığı dolayısıyla hemen cevap beklenmektedir. Görüş ayrılıklarına saygılı davranılacağını, şahsa ve şerefe dokunulmayacağını abartmalı bir şekilde ekliyor. Telgrafı yazan zat, Genelkurmay Tuğgenerallerinden Abdülkerim Paşa’dır.

Bu telgrafa Ticaret ve Ziraat Nâzırı Hâdi Paşa vasıtasıyla ve aynı şifre ile cevap beklemektedir. Adı geçenin, böyle bir hileye başvurarak, müracaatın bizden geldiğini ilân etme ve yayma gayesi güttüğü anlaşılıyor. Telgraf başında beklediklerinden, bir an önce, kabul edilip edilmeyeceği ile ne cevap verileceğinin bildirilmesi istenmektedir. Ali Fuat Paşa Hazretlerine de yazılmıştır» (Belge: 109).

Mahmut Bey’e aynı gün saat 19.00’dan sonra makine başında verdiğim telgrafta şunları bildirdim: «Kerim ve Hâdi Paşa’lara, Fuat Paşa’nın Ankara’da olmadığını ve meşgul bulunduğunu, ancak, görüşmek istedikleri takdirde, Sivas’ta bulunan Hey’et-i Temsiliye ve bu Hey’et içinde bulunan Mustafa Kemal Paşa ile istedikleri şekilde görüşmenin mümkün olduğunu bildirirsiniz (onlar görüşme isteğinde iseler), diye kaydettirirken dikkatli bulunmak gerekir» (Belge: 110).

Mahmut Bey, Kerim Paşa’nın Ankara’ya çektiği telgrafı aynen bize de yazdı. İçindekiler aşağı yukarı Mahmut Bey’in özetledikleriydi (Belge: 111).
Efendiler, İstanbul Hükumeti ile haberleşmeyi kesişimizin on beşinci günündeyiz. Millî karara karşı muhalefet durumuna geçen bazı yerler, ister istemez millî akıma uymaya mecbur edildi. İstanbul’a, her gün bütün memleketten, hükumetin düşürülmesi isteği ile ilgili telgraflar yağdırılmaya başladı. İtilâf Devletleri’nin, Anadolu’da dolaşan subay ve memurları, her yerde açıktan açığa, Millî Mücadele’ye karşı tarafsız olduklarını ve memleketin iç durumuna karışmadıklarını söylemeye başladılar. Bu durum karşısında, Padişah ve Ferit Paşa’nın, artık Millî Mücadele liderleri ile uzlaşmaktan başka çıkar yol kalmadığını hesaba katarak, fakat, herhalde mevkilerini de korumak şartıyla, bir uzlaşma yolu olabilecek imkânlar araştırmaya başladıkları kanısına varmak yanlış olmaz inancındayım.

Efendiler, adı geçen rahmetli Abdülkerim Paşa, benim çok eski bir arkadaşımdı. Pek namuslu, gayretli, temiz kalpli bir vatanseverdi. Selânik’te, ben kolağası (65) o binbaşı olarak aynı büroda çalışmış, yıllarca özel arkadaşlık etmiştik. Rahmetlinin tavır ve durumundan bir tarikata bağlı olduğu anlaşılıyordu. Bazı tekkelere devam ettiği de görülmüştür. Ancak, herhangi bir şeyhe bağlılığını bilen yoktur.

Çünkü, kendisini inançları ve vicdanî değerlendirmelerinde taşıdığı manevî derece bakımından «hazret-i evvel (66), büyük hazret» olarak kabul eder, kendi dostluk çevresi içinde yer alanlara, kendisince, karşısındakinde gördüğü yeteneğe uygun «hazret, kutup (67) gibi makamlar verirdi. Bana «kutbu’l-akdâb (68)» derdi. Şimdi açıklayacağım görüşmemizde de bu noktalara tesadüf edeceğiz. Kerim Paşa’nın, kendine has bir konuşma ve yazış tarzı vardı. Kerim Paşa, çok samimî ve zamanında kendisine büyük şöhret kazandıran yüksek bir söz söyleme gücü ile konuşur ve öyle yazardı.

Kendisinde, inandırma güç ve kudreti olduğu da sanılır ve öyle kabul edilirdi. Bizim, Selânik’te bulunduğumuz sıralarda, orada ordu komutanlığı ve ordu müfettişliği ile bulunmuş olan Hâdi Paşa, Kerim Paşa’yı açıkladığım vasıflar ile, dostlar arasında sayılır ve sevilir bir kimse olarak tanımıştı.

İşte Ferit Paşa’nın kabine arkadaşı Hâdi Paşa, sıkışmış olan Padişah’ın ve Ferit Paşa’nın pek elverişli bir yolla imdadına yetişmek istiyordu. Kerim Paşa, Ali Fuat Paşa’yı da Selânik’ten tanıyordu.

Efendiler, 27/28 Eylül 1919 gecesi, gece yansına bir saat kala telgraf başında, Kerim Paşa ile karşı karşıya geldik, İki taraf biribiri-ni şu sözlerle tanıdı:

Sivas — Mustafa Kemal Paşa telgraf başındadır. Kerim Paşa’ya söyleyiniz, buyursunlar diyorlar.
İstanbul — Yüksek şahsiyetleri, Mustafa Kemal Paşa Hazret1eri misiniz, ruhum?
Ben — Evet, sayın Kerim Paşa Hazretleri, dedikten sonra:
Kerim Paşa — «Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne» adresini yazdırdı ve «Paşa’ya söyleyiniz anlar; Hazret-i Evvel karşınızdadır» sözlerini bir çeşit parola gibi ilâve etti. Kerim Paşa: «Zâtıâlîlerinin afiyetleri iyidir inşallah kardeşim» diye başladı.
Kerim Paşa’nın İstanbul Hükumeti tarafından kalbinin temizliğinden ve ahlâkının güzelliğinden yararlanılarak nasıl aldatıldığını anlamak için, sözlerinin başlangıcını kendisine olduğu gibi tekrarlatacağım. Rahmetli Kerim Paşa şöyle devam etti:
«Vatanın iyiliği için büyük vatansever kardeşimle ve sayın temsilci kardeşlerimle görüşmek isterim. Ayağınız toprağına (69) ulaştırılmak üzere Ali Fuat Paşa vasıtasıyla bir telgraf göndermiştim. İşte, zâtıâlînizin eline ulaşan o telgraftaki esaslar üzerinde inşallah sevindirici bir çözüm buluruz, Memleketin geçirmekte olduğu nazik ve pek önemli karışık devreyi Allah’ın lutfu ile kolayca aydınlığa çıkartırız. Bunun için de Allah’ın keremi ve nurdan yaratılmış kurtarıcı emellerinizin gönül mürşidi (70) ile, bu konuda önemli şeyler konuşarak, vatan için olan dileklerimizi birleştirelim değil mi? Pek anlayışlı ve tedbirli kardeşim! Ne buyurursunuz, ruhum? Yere batasıca kötü niyetlilerin bu güzel memleketimiz üzerindeki iftiralarına ve açıktan açığa kötülük yapmalarına engel olalım, onları ümitlerinin pusularında kötürüm ve cansız olarak bırakalım. Yalnız hükumet ile milletin sırf vatanın kurtuluşu ile ilgili hizmetlerini ve işlerini birleştirelim.

Çünkü ortak ve yüce gaye aslında hep birdir. Vatan düşüncesiyle gösterilen bunca asil tepkilerin, medeniyet dünyası karşında aziz topraklarımızın korunması ile ilgili en büyük vatanseverlik olduğunu bir kere daha belirtmek üzere içinde bulunduğumuz durumun güçlüklerini yok edelim ve buna bir çare bulmak için de bu aziz kardeşiniz ile görüşmeye başlayalım, bekliyorum kardeşim. Bu teşebbüsüm hakkında, hükumetin geniş ölçüde iyiniyet gösterdiğini ilâve ederim, ruhum!»

Efendiler, Kerim Paşa ile 27/28 Eylül, gece yarısından önce saat 23.00’te başlayan bu görüşmemiz, sabah saat 07.30’a kadar tam sekiz buçuk saat sürdü. Üç ana noktaya ayrılabilen bu görüşmemiz, yazıda esercedit denilen büyük tabaka kâğıtlardan yirmi beş sayfayı doldurdu.

Bunların hepsini burada okuyarak sabrınızı kötüye kullanmaktan korkarım. Rahmetli Kerim Paşa’nın, sağlam görüşlere ve -kendi inancına ters düşmesine rağmen- maalesef güçlü bir mantığa da dayanmayan bu tatlı sözlerinin ve tantanalı cümlelerinin okunup dinlenebilmesi için, yayınlayacağım belgeler arasında bu konuşmaya da olduğu gibi yer vereceğim.

Yalnız, bu görüşmede her iki tarafın güttükleri hedef ve dayandıkları temel noktalar hakkında, özellikle sonucu bakımından kısa bir fikir verebilmek için müsaade buyurursanız bu noktaların her birine bir parça dokunacağım.

Kerim Paşa’nın bilginize sunduğum ilk telgrafına karşılık verirken biraz da onun tarz ve üslubuna uymuş olduğum görülecektir.

Cevabımda, ben de böyle başladım:

«Kerim Paşa Hazretleri’ne «kutbü’l-akdâb» deyiniz, anlar» diye başladıktan sonra «şimdi cevap veriyorum» dedim,
«Pek sayın ve temiz kalpli kardeşim Abdülkerim Paşa Hazretleri’ne. Tanrı’ya şükürler olsun, sağlığım yerindedir. Büyük ve asil milletimizin meşru haklarının bilincine varmış, onu korumaya ve savunmaya bütün varlığı ile girişmiş olduğunu görmekle pek mutluyum… Karşılıklı görüş belirtmek hususunda gösterilen isteğe içten gelerek teşekkür ederiz

Fuat Paşa aracılığı ile çekilmiş olan telgrafın içindekileri öğrenmiş bulunuyoruz
Dayanak noktası olarak kabul buyurulan bildiride ileri sürülen hususların, Ferit Paşa ve arkadaşlarına karşı yöneltilmiş bir haykırış ve çıkışma olduğu azıcık bir düşünme ve inceleme ile anlaşılacak açıklıktadır. Padişah’ın kalbini derîn üzüntülere boğan durum ve davranışlar, milletimiz tarafından değil, Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı Adil Bey, Harbiye Nâzırı Süleyman Şefik Paşa ve bunların çalışma arkadaşları olan Harput Valisi Ali Galip Bey, Ankara Valisi Muhittin Paşa, Trabzon Valisi Galip Bey, Kastamonu Valisi Ali Rıza Bey ve Konya Valisi Cemal Bey tarafından işlenen kötülüklerle ortaya konmuştur.

Malatya’daki ihanet teşebbüsü, Çorum’daki haince tertip, Konya’daki kanlı teşebbüs eğer içyüzleri ile bilginize ulaşmış değilse, zâtıâlîlerinizi bir çözüm başlangıcı olarak düşündüğünüz noktadaki isabetsizlikten dolayı mazur görürüz

Yabancıların görüşlerinin lehimize döndüğü tamamiyle doğrudur. Ancak, bu dönüş, hiçbir vakit Ferit Paşa Hükumeti’nin güttüğü siyasetin sonucu değildir. Bu sonuç, milletimizin varlığını göstermek ve ispat etmek için kendi kendine girişmiş olduğu kararlı teşebbüsünün eseridir. İşte bu konuda Zâtışâhâne’yi aldatıyorlar.
Kurtuluş çaresi ve yaşama ilkesi ancak ve ancak Kuva-yı Milliyenin önderliğinin benimsenmesinde ve millî iradenin hâkim olmasındadır. Bu sağlam ve meşru temelden en küçük bir sapma, Allah korusun, devlet, millet ve vatanımız için pek acı bir yıkım getirir.

Milletimizin asil mücadelesini kötüye yormaktan ve etrafa öyle tanıtmaktan geri durmayan kötü niyetli aşağılık kimselerin çok olduğu bir gerçektir. Ancak, asıl derin bir esefle karşılanacak olan husus, bu kötülükten başka bir şey düşünmeyenlerin başında, sonsuzluğa kadar yaşayacak olan devletimizin sadrazamı Ferit Paşa ile nâzırlık mevkilerini tutan Âdil Bey, Süleyman Şefik Paşa gibi devlet adamlarının yer almış bulunmasıdır.

Memleketimize takım takım bolşeviklerin girdiğini ve Millî Mücadele’nin bir bolşevik mücadelesi olduğunu resmî olarak ilân eden ve yayan bu bahtsızlardır.

Asil ve temiz Millî Mücadele’mizin, İttihatçıların son çırpınışları ve kanlı hareketleri olduğunu ve onların parasıyla yürütüldüğünü resmen ve açıktan açığa bütün dünyaya ve yabancı gazetecilere söyleyen bu gafillerdir.

Anadolu’da karışıklık olduğunu basın yoluyla resmen ilân eden ve Ateşkes Anlaşması’nın özel maddesine göre aziz vatanımızı düşman işgaline uğratmak isteyen bu cahillerdir.

Malatya’nın Müslüman halkı ile Sivas’ın Müslüman halkını biribirleri ile boğazlaşmaya sürüklemek isteyenler bu zavallılardır. Millî Mücadele’nin önüne geçeceğim diye Sivas’ın ve millî duyarlığın görüldüğü her yerin yabancılar tarafından işgalini isteyen bu hainlerdir. Bununla birlikte, bizim en yüce gayemiz, tıpkı siz kardeşimin düşündükleri gibi, kötü niyetlilerin bu güzel memlekete yönelttikleri iftiraları ve açıktan açığa yürüttükleri mel’unlukları kırmak ve onları kendi ümitlerinin pusularında körkötürüm ve cansız düşürmek, devlet ile milletin faaliyetini sırf vatanın kurtuluşu ile ilgili noktada birleştirmektir. Yüce Tanrı’ya şükürler olsun, bu gayenin gerçekleştirilmesinde, artık milletimiz her türlü kötü niyet belirtilerini kırmış, bütün kahramanlığı ile dönüşü olmayan kesin adımlarını atmıştır. Yabancılar bile, milletin yaygın gücünü ve kesin kararını, buna karşılık İstanbul Hükumeti’nin ne kadar soysuz ve milletle ilgisi bulunmayan âciz bir hey’et olduğunu iyice anlamıştır. Merzifon’u boşalttılar. Samsun’u da boşaltmaya başladılar. İç işlerimize ve Millî Mücadele’mize karşı tarafsız kalacaklarını söylüyorlar. İşte millî teşebbüslerimizin, istiklâlimizi güvence altına alma yolunda elde etmeyi başardığı ilk sonuç budur.
Millî akım, İstanbul’da Kanun-ı Esasî hükümlerine uyulmasını sağlamakla sonuca ulaşacaktır.

Şimdiki hükumetin, geniş ölçüde bir iyiniyete sahip olduğunu sanmanın doğru olmadığını arz etmeme müsaade buyurmanızı rica ederim.

Ben, daha Erzurum’da iken Ferit Paşa’ya gerçeği ve durumu açıklayarak, milletin kuvvet ve iradesine karşı çıkacak hiçbir kuvvet kalmadığını yazmış; kendisini, karşı koyma ve engelleme yolunda devam etmemesi gereği ile uyarmıştım. Bu gafil zat, buna cevap vermediği gibi, millî akımın birkaç kişinin körüklemesinin eseri olduğunu da ilân etti. Çıkar hırsı ile, bilgisizlik gaflet ve körlüğü ile iki tarafı da idare ederek mevkilerini koruyabilecekleri şeklinde boş bir zan içinde bulunan birkaç valinin aldatıcı raporlarını benim tertemiz ve vatanseverce uyarılarımdan daha üstün tuttu. Bugün, her türlü kötülük, hainlik, beceriksizlik ve zavallılık durumunda kaldıktan ve millet de bütün olup bitenlerin içyüzünü tam bir açıklıkla kavradıktan sonra, bize düşen görev, hemen millî dâvâyı benimseyecek yeni bir kabinenin iş başına gelmesini sağlamaktır.

Eğer şimdiki kabinenin şahısları ve hayatları bakımından herhangi bir çekinceleri varsa, bugün için bu gibi şeylerle uğraşma tenezzülünden pek yüksek olan milletimiz adına kendilerine istedikleri söz ve güvenceyi vermeyi de milletimizin çıkarı açısından gerekli sayarız. Ancak, tuttukları yanlış yolda inatla direnmeye devam edecek olurlarsa, bundan doğacak sonuçların sorumluluğu kendilerine ait olacaktır.

İşte yapılan bu iyi niyetli teşebbüs dolayısıyla, durumu bir defa daha ve son olarak, asil yüksek şahsiyetleri gibi kalbi gerçekten de vatan ve millet sevgisi, padişaha muhabbet ve bağlılıkla dolu olan ve kardeşlik hatıralarını daima saygı ile taşımakta olduğum siz kardeşim Abdülkerim Paşa Hazretleri ile de bildirmiş olmak, bizim için her türlü vicdan huzurunun daha da sağlamlaşmasına vesile olmuştur.»

Efendiler, buraya kadar söylediklerim bir tek maddenin özetidir.

Bundan sonra gelen maddede:
«Millî Mücadele bütün genişliği ile İstanbul’a doğru ilerlemektedir. Ferit Paşa ve arkadaşları bunu bilmektedir. Zâtıâlîleri de bu bilgileri isleyip aydınlanınız» dedikten sonra, o günlerde yapılmış olan başarılı hareketlerin raporlarını özetleyerek açıkladım ve: «artık bütün bu hareketleri durdurmak yalnız ve ancak bir tek şeye bağlıdır. O da kabine başkanlığının millî dâvâyı bütün anlamıyla benimseyecek bir zata verilmesi ve o zatın da bu millî dâvâyı kavrayarak ona göre tedbir almaya girişmesidir» dedim.
«Bütün bu söylenenler karşısında siz kardeşimin de bir düşünceleri varsa lutfen bildirmenizi rica ederim» cümlesinden sonra, «Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey’et-i Temsiliyesi adına Mustafa Kemal» diye imzamı koydum.

Bundan sonra Kerim Paşa: «Önce, zâtıâlîleriyle birlikte olan sayın zevatın hepsine selâm ve saygılarımızı arz etmek ve duyurmak lutfunda bulunmanızı rica ederim» girişi ile görüşmemizin ikinci noktasına geçtiler. Kerim Paşa devam etti:

«Başladığım kısa konuşmanın bütün safhalarını zâtıâlîniz anlattınız. İşin çözüme götürülmesi bakımından iki yerde isabet gösterilmediğini söyleyerek mazur görüleceğimi belirttiniz. Gerçi, bütün durumlar ve çeşitli bölgelerdeki olaylar bilinmedikçe, bir konuda hakemlik etmek güç ise de, memleketle ilgili bir işin çözüme bağlanmasında bize ışık tutan, tertemiz vatan endişesi olduğundan, dayanağımız sağlam ve açıktır. Vatanın alın yazısına karar verileceği şu sıralarda, tek vücut olarak birleşmiş bir millet ve hükumetin göreceği işi göz önünde bulundurarak, bunun kolaylıkla bir çözüme ulaşması dileğimi arz etmek isterdim.

Padişahın hareket noktası olarak aldığıma işaret buyurduğunuz bildirisini anlamakta bendenizin yanılmış olması mümkündür. Yalnız, müsaade ediniz de, asıl, işlerin çözümünde en büyük dayanak sayılan bu yüksek bildirideki toplayıcı yönleri açıklayarak, Padişah’ın sözlerinin neleri içine almış olduğunu belirteyim. Ben zannediyorum ki, Padişahımız…»

Ben, derhal Kerim Paşa’nın devam etmesine fırsat vermeden şunu yazdırdım :
— Kerim Paşa Hazretleri, gereğinden fazla açıklama yapmak, her ikimizi de asıl gayeden uzaklaştırabilir. Bir de Padişah’ın bildirisinin yorumları ile fazla uğraşmanın yararı yoktur. Rica ederim asıl konu üzerinde görüşelim.
Kerim Paşa cevap verdi:
— Asıl konu üzerinde görüşeceğiz. Müsaade buyurursanız devam edelim efendim.

Ben — Rica ederim en son söz ve teklif üzerinde anlaşalım, dedim.
Kerim Paşa — Evet, oraya geleceğiz efendim.


65) Kıdemli yüzbaşı.
66) Birinci hazret. Kutsallık veya saygı ifadesi için kullanılan bir söz.
67) Tarikat ulusu, çağının pek saygıdeğer kişisi.
68) Kutuplar kutpu.
69) Hâk-i payinize.
70) Yol gösterici.

Ferit Paşa Kabinesi çekilmelidir

Söze ben devam ettim ve: «Kerim Paşa Hazretleri, meşru çalışmalarımızın ve millî tepkilerimizin artık daha fazla kötüye yorulmasına ve düzeltilmeye muhtaç görülmesine; hele bu düzeltme ve değiştirmeler içinde, suçluluğu ve hainliği ortaya çıkmış bir kabine üyelerinin meşru olmayan savunmalarının esas alındığını görmeye tahammülümüz yoktur. Biz, son durumu açıklayarak milletin kesin isteğini arz ettik. Bilmem tekrarı gerekli midir? Zâtıâlîleri sonuçlandırılması gerekli bu millî isteğe karşı, Ferit Paşa Kabinesi’nin, devletin en yüksek sadrazamlık mevkiini hâlâ kirletmesine aracılık etmek istiyorsanız, bu gayretiniz hiçbir yararlı sonuç veremeyeceği gibi siz kardeşimiz hakkındaki eski kardeşlik duygularımızın da sarsılmasına yol açacağından endişe ederim.

Şimdi, Ferit Paşa, bir an bile kaybetmeden mevkiini bir namuslu kimseye bırakacaksa ve buna siz de inanıyorsanız, çözüm bekleyen hiçbir güçlük kalmamış demektir. Aksi takdirde, aracılığınız, kalbinizin kırılmasından ve boşuboşuna yorgunluktan başka bir sonuç vermeyecektir.

Ferit Paşa, mevkiini korumaya devam ederse, kendisinin çok acı bir sonla karşılaşmasına yol açacaktır. En son ve en kesin söz şudur: Maksadımız bu sarsılmaz gerçeği Padişah’ın bilgisine sunmaktır. Siz, ancak bu asil görevi yerine getirerek bugün vatan ve milletin yüksek kişiliğinizden beklediği dinî ve millî görevi yapmış olursunuz. »
Kerim Paşa, «Sözü uzatmamak elbette asıl maksattır» diye başlayarak, sözü gereğinden fazla uzattı. Bu uzun sözler şu cümle ile son buldu: «Burada vatan için yaptığım şu teşebbüs elbette Allah ve millet katında bütün asaletiyle bezenmiş olarak kalır ve işin gerçek sahibi olan her şeye kadir ulu Tanrı, millet ve vatanın kurtuluşunu sağlayacak esasları orada bulunanlara böylece bağlayarak tamamlar. Ulu Tanrı güçlükleri çözücüdür. Değerli gözlerinizden öperim.»

Yeniden cevap verme sırası bana gece yarısından sonra saat 4.30’da geldi. Kerim Paşa’nın dokunduğu noktaları karşılıksız bırakamazdım. Ben de uzun düşünceler ileri sürdüm ve sonunda: «O halde, dedim, bizim ve sizin gibi onur sahibi ve vatansever kimselerin yapacakları teşebbüsün gayesi ne olmak gerekir? Yönetiminin her dakikasından millet için, gelecekteki kaderimiz için yeni bir yıkım yolu hazırlamaktan başka bir sonuç beklenmeyen Ferit Paşa ile milletin arasını bulmak imkânsızlığı ile uğraşmak mı, yoksa bir an önce bu meşru olmayan kabinenin yerine millet ve memleketin ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte yeni bir hey’etin devlet işlerini üzerine alması gereğini Padişah’a bildirmek üzere yol aramak mıdır? Lutfedip bu iki noktadan biri için evet veya hayır şeklinde cevap verirseniz, Tanrı ve millet katında bütün asaletiyle değerli kalacağına şüphe olmayan bu asil teşebbüsünüzün bizlerle ilgili yönünü tamamlamış olursunuz.»

Kerim Paşa, istediğimiz kısa cevaba yine uzun bir cevap verdi. Fakat bu uzun sözler arasında, bazı cümlelerle, bize padişahın aldatılmış olmayıp her şeyi bildiğini anlatıyordu.
Kerim Paşa’nın bazı cümlelerinde şu sözler vardı: «Yüce padişahlık katı kesin karar ve çözüm makamı olup meşru bir devlette bu yüksek makam, bütün millet fertlerinin yöneleceği mihraptır. Anadolu’nun bütün dileklerinin Halife Hazretleri’ne duyurulduğu hakkında bendenize bilgi vermişlerdir. O halde, millet işlerinin yöneleceği ve dileklerinin kabul edileceği yüksek bir makam olan Padişahımız Efendimiz her şeyi bilmektedir.»

Kerim Paşa, kendisine has cümlelerle devam ettiği görüşlerine şöylece son verdi:
«Ulu Tanrı, nice yüksek sebepler yaratarak ve telkin ederek bu çözülmesi güç düğümü bütünüyle çözecektir. Elbette ki, Tanrı’nın buyruğu güzeldir ve yakındır. Tanrı’nın eli bütün ellerden üstündür (71). Geleceğimiz, Tanrı’nın lutfu ile milletçe lâyık olduğumuz yücelikte uğurlu ve hayırlı olacaktır. İşte Kerim’in inancı budur aziz ruhum.»
Bu defa Efendiler, gece yansından sonra saat 6.10’a gelmiş olmasına rağmen, üçüncü safhanın açılmasına ben sebep oldum.
Merhum Kerim Paşa’nın pek hoşlandığını bildiğim bir ifadeyle «Büyük Hazret» diye söze başladım:

«Ümmetin ve milletin yüce mihrâbı olduğu içindir ki, milletin dileklerini bildirme yolunu bulma teşebbüsünden geri durmadık.
Yalnız, zâtıâlînizi büyük bir yanlışlıktan kurtarmak maksadıyla arz edelim ki, Anadolu’nun bütün dileklerinin Halife’ye duyurulduğu hususundaki sözlere, milletin daha, kesin bir güveni yoktur. Çünkü, millet bilmektedir ki, Padişah, hainlikleri ortaya çıkmış birkaç kişiyi millete tercih buyurmazlar.»

Kerim Paşa’nın dokunmuş olduğu noktalara cevap verirken şunları da söyledim: «Pek güzel ve yakın olan Tanrı emrinin yerine gelmesi ile, bahtsız ve zulme uğramış asil milletimizin kurtuluşa ve huzura kavuşmasını yüce Tanrı’nın denizler kadar engin olan koruyuculuğundan ümitle diler ve ufukları hep inatçı bir dumanla sarılı olan İstanbul’daki bazı kimselerin gerçeği görmemek için aşağılıkça direnen duygularının eriyip kaybolmasını bekleriz. Milletin asil ruhu da işte böylesine duygularla doludur.

Yalnız tekrarlamama müsaadenizi rica ederim ki, evet veya hayır şeklinde karşılık verilmesini istirham ettiğimiz sorular maalesef karşılıksız bırakılmıştır. Azizim, Allah’ın eli bütün ellerden üstündür. Ancak bununla birlikte güçlükleri yenmeye ve problemleri çözmeye girişenlerin kesinleşmiş bir hedefi olmak gerekti…….» Millet, Tanrı’nın buyruğunu yerine getirecektir ve buyurduğunuz gibi milletçe elde edeceklerimiz hayırlı ve uğurlu olacaktır. Lutufkâr dualarınızın eksik edilmemesini rica ederim. Gayret bizden, yardım ve kolaylık ölümsüz Tanrı’dandır.»
Mustafa Kemal

Artık Kerim Paşa’nın yorulduğu anlaşılıyordu. «Son iki sözüm ruhum» diyerek «millî dâvâ’nın ilkelerini üstün tutmak ve korumak şartıyla, içten gelen dileklerin sayılıp döküldüğünü ve Tanrı’nın eli… yüce âyetinin, Tanrı tarafından hayırla kabul buyurulması için kullanılmış olduğunu söyledikten sonra «Allaha ısmarladık yine görüşeceğiz…» diyerek çekilmek istedi.

Bırakmadık!

Son sözü biz söylemek istedik ve dedik ki: «Kardeşimizin hatırında kalsın diye son bir cümle arz ediyorum:

— Millet güçlü, her şeyi kavramış ve tuttuğu yolda kesin kararlıdır. Millî Mücadele hızlı bir gelişme seyrindedir. Yüce ve Şevketli (72) Padişahımız Efendimiz’in lutuflarının ve sevgilerinin bir belirtisi olmak üzere karar vermelerinin ve soruna çözüm getirmelerinin zamanıdır» (Belge: 112).

Efendiler, bundan sonra Ferit Paşa Kabinesi ancak üç gün dayanabilmiştir.

Kendisi ile görüşemediğim dostum Rahmetli Kerim Paşa’nın bazı kimselere söylediğine göre, bu görüşmemizi olduğu gibi Padişah’a göstermeyi başarmış ve bunun üzerine direnme gücü kırılmış.

Kerim Paşa’nın Kara Vasıf Bey’e yazmış olduğu 8 Kasım 1919 tarihli mektubunda da buna işaret edilmiştir.

Rahmetlinin bu mektubunda şu satırlar vardır: «Eski sadrazam, en son yapılan görüşme, bunun yol açtığı sürekli etki ve ciddî tartışmalar sonunda, çekilmek gerektiğine inanarak ve bütün direnme gücü kaybolarak istifasını sundu… İşte sessiz sedasız, vatan için çalışan ve tek başına bendenizin tertemiz gayreti ile başarılan büyük olay budur…
Dikkate almak gerekir ki, bu yazıları ben yazmıştım. Eski sadrazam ile Padişahımız Efendimiz Hazretleri, bütün bu görüşmelerin sonuçlarını öğrendikten sonra, dayandıkları sağlam temeller karşısında kararlarını vermişlerdir… Yapılan teşebbüsün ve yazılan yazıların ne dereceye kadar önemli noktaları içine aldığı ve nasıl bir dürüst vicdan ve keskin görüşle, yaşanan gerçeklerin kâğıda geçirildiği, elbette Tanrı katında ve milletin tarihî değerlendirmesinde asaletle bezenmiş bir değer olarak kalacaktır…
Beni, bütün bunları sayıp dökmeye yönelten gerekçeler, geride kalmış olayları gerçek yüzleri ile ortaya koymaktır….» Rahmetli Kerim Paşa mektubunun sonunda, «bu kâğıdımın bir kopyasını Hey’et-i Temsiliye’ye göndermek lutfunu esirgemezseniz, büyük gerçeklerin tam olarak ve birlikte yayınlanmasına yardım etmiş olursunuz» demiş. Oysa, bana mektubun kopyası değil aslı gönderilmişti. Bu mektubu da yayınlanacak belgeler arasına koyacağım (Belge: 113).

Efendiler, bu görüşmenin yapıldığı gecenin ertesinde, yani 28 Eylül günü, görüşme özeti bütün kolordulara şifre ile bildirildi.


71) Yedu’l-lahi fevka eydihim. Kur’an: el-Feth XLIX 10′ uncu âyet-i kerime.
72) Heybetli, ulu taç sahibi.

Trabzon’dan gelen teklif

Rahmetli Kerim Paşa’nın Fuat Paşa’ya yazdığı ilk telgrafında, İstanbul’daki yüksek mevkili şahısların mücadele liderleriyle belli bir yerde buluşup konuşmalarından söz edildiğini görmüştük.

Bunun benzeri, fakat aksine yani Anadolu’dan İstanbul’a gitme yolunda bir teklif de, bundan daha önce Trabzon’dan çıkmıştı.

Müsaade buyurursanız bunu biraz açıklayayım: Trabzon Valisi Galip Bey, 18/19 Eylül tarihlerinde teftiş göreviyle Ardasa(73)’da bulunuyordu.

Kâzım Karabekir Paşa’nın Ardasa’ya gidip vali ile görüşmesi söz konusu idi. Bu konu üzerinde 19 Eylülde telgraf başında Kâzım Karabekir Paşa ile görüştük. Sebebi Trabzon’dan aldığım 18 Eylül tarihli bir telgraftı.

Kendisine olduğu gibi verdiğim bu telgrafta: «Millî çıkarları bozan altı maddeyi kabul etmiyoruz (Bu altı madde İstanbul ile ilişki kesme konusundaki emirdir). Arzedeceklerimizin Zâtışâhâne’ye ulaştırılması da oraya gönderilecek bir hey’etle sağlanabilir kanısındayız» denilmekte idi (Belge: 114).

Kâzım Karabekir Paşa, makine başında Trabzon Valisi ile görüşmüş, özetini bildirdi. Vali soru tarzında birtakım görüşler ileri sürmüş. Karabekir Paşa uygun karşılıklar vermiş.

Vali, en sonunda: «İstanbul’a bir hey’et gönderilerek durumun

Padişah’a arzını ve bu hey’etle birlikte kendisinin gitmesini teklif etmiş ise de, artık bizim çeşitli yollarla konuyu arza bir çare düşünmüş olmamız dolayısıyla, bu düşüncesinden vazgeçmiştir.

Böyle bir hey’etin gitmesi ve buna sarayın durumunu iyi bilen Gümüşhane temsilcisi Zeki Bey’in de katılması teklif edilmektedir» denilmekte idi (Belge: 115).

Gariptir ki, iki gün sonra, yani 21 Eylül 1919’da, Torul’daki Yarbay Ha1it Bey’in gönderdiği bir şifrede de bu hey’et meselesinden söz ediliyordu.

Fazlasıyla kuşkuya düşen Padişah’ı yabancıların ve Ferit Paşa’nın kucağına atmamak için, İstanbul’a gizlice bir hey’et gönderilmesinin uygun olacağı, eğer bu hey’ete Servet ve Zeki Beyler de temsilci olarak alınırsa kendilerinin sevinerek kabul edecekleri, Zeki Bey’in ağzından bildiriliyordu (Belge: 116).

Ha1it Bey’e 22 Eylül’de verdiğim cevapta Zeki ve Servet Beyler’in de içinde bulunacağı bir hey’etin İstanbul’a gönderilmesinin uygun olmadığını bildirdim. 24/25 Eylül tarihinde Hâlit Bey’den aldığım bir telgrafta, «Trabzon’daki muhalefetin başı durumunda olan Trabzon Valisi Galip Bey’i, kolordunun ve Erzurum valisinin davetini kabul edip Erzurum’a gitmediğinden, mecburiyet karşısında ve silâhlı koruma ile bu gece (24/25 Eylül) Erzurum’a gönderdim» deniliyordu (Belge: 117).

Efendiler, garip bir tesadüf değil midir ki, rahmetli Kerim Paşa’nın ilk aracılık telgrafı, Trabzon valisinin tutuklandığı gecenin ertesi günü, Trabzon’da, vali, Zeki ve Servet Bey’lerle, bunların aldatması üzerine bazı kimselerin İstanbul ile ilişki kesme konusundaki teşebbüslerinin ve İstanbul’a bir gizli hey’et olarak gitme plânlarının başarısızlığa uğratılmasının gerçekleştiği bir günde, yani 25 Eylül günü çekiliyor ve bizi ancak 27/28 Eylül gecesi aramak gereği duyuluyor.

Yazışmaların şeklinden anlaşıldığına göre, Erzurum’a giden Vali Galip Bey, Kâzım Karabekir Paşa’ya, yeniden İstanbul’a bir hey’et aracılığı ile başvurmaktan söz etmiştir. Bununla ilgili olarak, Paşa’nın 27 Eylül tarihli bir «olur» isteme telgrafını alıyoruz.

Buna 28 Eylülde karşılık olarak çekilen telgrafta, Kerim Paşa ile yapılan görüşmemin özeti verildikten sonra, «söz konusu müracaatın gerekli görülüp görülmediğinin bildirilmesini rica ederiz. Gerekli görüldüğü takdirde, Trabzon valisinin, Millî Mücadele’mize karşı gelme konusunda Dahiliye Nâzırı Âdil Bey’den hiçbir farkı olmadığından, kendisinin asil Millî Mücadele’mize hiçbir şekilde karışmasına müsaade buyurulmaması» karşılığı veriliyor (Belge: 118). Kâzım Karabekir Paşa’nın 30
Eylülde verdiği karşılıkta: «Trabzon valisinin bu gibi işlere karıştırılmaması konusundaki» düşüncemizin yerinde olduğu kabul edildikten sonra, «Trabzon’un durumunda çoktandır beklenen düzelme gerçekleşti» deniliyordu (Belge: 119).

Efendiler, son olarak sunduğum bilgilerle bir gerçek üzerinde daha düşünceleri aydınlatmak isterim. Trabzon Valisi Galip Bey ile Zeki Bey, saray ve Ferit Paşa ile ilişki içinde idiler. Bir hey’et halinde İstanbul’a gitmekten maksatları, millî gayeye hizmet değil, orada gerekenleri aydınlatarak ve bazı tedbirler tavsiye ederek, yeni talimat almak gibi bir maksada dayandığına bence şüphe yoktur. Nitekim, Zeki Bey daha sonra İstanbul’a gidince, arkasından gerektiği kadar para ve cephane göndermeye söz verilerek ve özel bir talimat ile Trabzon ve Gümüşhane dolaylarında örgütler kurmak üzere gönderilmiştir. Kendisini İnebolu’da tutuklatıp Ankara’ya getirtmiştim.

Bana, bu söylediklerinin hepsini itiraf etti. Yalnız, sözde İstanbul’u aldattığını, alacağı para ve silâhları bize teslim etmek niyetinde bulunduğunu söyledi. Buna o gün ve hattâ bugün bile inanacak saf kimseler bulunabilir mi? Bununla birlikte, ben bu zâtı, Erzurum Kongresi’ndeki ilişkinin hatırasına saygı duyarak, yalnız gerekli uyarı ve nasihatlarda bulunmakla yetinmiş ve serbest bırakmıştım.


73) Gümüşhane iline bağlı Torul ilçesi.

İlk Bozkır olayı ve İzmit Mutasarrıfının karşı koyması

Efendiler, İstanbul Hükumeti tarafından kolordu komutanı olarak Konya’ya gönderilen Sait Paşa’yı 30 Eylülde İstanbul’a geri gönderdik. Konya Valisi kaçak Cemal Bey’in kaçışından önce tertiplediği ilk Bozkır olayının önüne geçmek için, 20’nci Kolordu ve Niğde’de 11’inci Tümen vasıtasıyla ve bunların yardımlarıyla gerekli ted­birler alınarak, İstanbul’un, çıkmasını beklediği olayları önledik. Ereğli, Bolu, Adapazarı, İzmit dolaylarında kurulmasına çalışılan Kuva-yı Milliye teşkilâtı, Eylül ayının son günlerinde büyük bir hassasiyet göstermeye başladı. O çevrelerdeki Kuva-yı Milliye liderleri, kabinenin direnmesi halinde İstanbul’a harekete hazır bulunduklarını bildiriyorlardı. Bu hu­susu, 28 Eylülde, bütün memlekete ve tabiî olarak İstanbul’a da bir ge­nelgeyle bildirdik. Ancak, İzmit şehrinde, 2 Ekim günü olumsuz denebi­lecek yeni bir durum karşısında kaldık. O tarihte, İzmit mutasarrıfı, Suat Bey adında bir zattı. Kendisini telgraf başına çağırdık. Son günlerde yapılan tebliğlerin hepsinin alınıp, gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini sordum. Mutasarrıf Bey, yaptığı açıklamada diyordu ki: «Yapılan tebliğleri aldım. Anlaşmazlık ve karışıklık olmaması için halkı serbest bırakarak dinlemeyi en doğru hareket saydım. Olumsuz söylenti­ler vardır. Hey’et-i Temsiliye’den açıklama istemek ve özellikle maksadın İttihat Hükumeti’ni önceki şekliyle yeniden diriltmek olup olmadığını kesin olarak anlamak kararındadırlar. Bendeniz en tarafsız bir kimse olarak huzur ve güvenliği koruma görevini yüklenmiş bulunuyorum. Her kim ve her ne için olursa olsun, sonucu bilinmeyen bir maceraya başka­larını sürüklemeyi doğru bulmam. Tedbirli ve ihtiyatlı hareket etme yan­lısı olduğumu bütün tecrübelerime dayanarak arz ederim» (Belge: 120).

Verdiğim cevap aynen şu idi:

Sivas, 2.10.1919

Suat Bey’e

C — İzmit’te en küçük bir anlaşmazlık ve karışıklığa meydan vermemek asıl görevimiz olduğu gibi, tarafımızdan da özellikle rica edilmiş bir husustur. Millî teşkilât ve mücadelemizin meşru maksadını ve niteliğini gerek zâtıâlînize gerek İzmit’teki birçok kimseye ve bütün dünyaya karşı yazmış ve yazmakta bu­lunduğumuz bildiri ve açıklamalarla, en kinci düşmanlarımıza bile anlatmış oldu­ğumuza şüphemiz kalmamıştır. Artık, ayak takımının dedikodusundan öteye bir değeri olmayan söylentilerin, karar verme konusunda etkili olabileceğine imkân vermiyoruz. Bundan başka, eğer halkın açıklanmasını istediği noktalar var idiyse, bunlar neden derhal bize sorulup, çözüme kavuşturulmamış bulunuyor. Siz, ta­rafsız olarak kalmayı tercih buyuruyorsunuz. Oysa, tuttuğunuz yol kesinlikle ta­rafsızlık yolu olamaz. Çünkü, siz milletin meşru mücadelesine karşı tarafsızlık iddiasında bulunduğunuz halde, haince davranışları ile kanun dışı ve aslında yok hükmünde olan Ferit Paşa Kabinesi’nin memurluğunu yapmakla meşgulsünüz. İttihatçılığın diriltilmesi ile uğraşacak kısır görüşlülerden olmadığımı siz pek güzel anlayabilirsiniz. Size en temiz duygularla ve fakat bütün kesinliği ile şunu arz ederim ki, siz artık Ferit Paşa Kabinesi’ne güven duymuyor iseniz, bunu Dahiliye Nezareti’ne resmen bildirmelisiniz. Eğer milletin hüküm ve istek­lerine aykırı olarak Ferit Paşa Kabinesi’ne güveniniz varsa, İzmit’in sayın halkını meşru olan milli mücadelesinde serbest bırakmak üzere derhal yerinizi terk ile İstanbul’a hareket ediniz. Bu iki noktadan herhangi birine uymamanız halinde, yüksek şahsınızın karşılaşabileceği durumun sebep ve sorumlusunun yine siz olmuş bulunacağını pek samimî olarak bildirmeyi vicdanî bir görev sayarım.

Hey’et-i Temsiliye Adına
Mustafa Kemal

Mutasarrıf Bey’in, «kulunuzu sükunetle dinleyiniz efendim, bende­niz iyi ifade edemedim. Maksadınızın yüceliğinden ve meşruluğundan za­ten söz edilemez» cümleleriyle başlayan cevabında yazılan satırlar, «bizi yarınki cuma namazına kadar kendi halimize bırakınız. Ferit Paşa’ya kimbilir kaç defa kalemle hücum eden bendenizi ne kadar kötü gözle görüyorsunuz efendim» cümleleriyle son buluyordu (Belge: 121).

Bunun üzerine, ertesi günkü cuma namazına kadar bekleyeceğimizi bildirmek üzere yazdırdığım telgrafa şu iki cümleyi ekledim: «Sizi kötü gözle gördüğüm şeklindeki zan doğru değildir. Çünkü, vicdanımız sızla­madan verebileceğimiz hükümler, ancak fiilî sonuçlara bağlıdır, efendim» (Belge: 122).

O tarihte, İzmit’te, Albay Asım Bey adında bir zat tümen ko­mutanı olarak bulunuyordu. Asım Bey’e de, bir iki günden beri, telgraf başında tebligatta bulunulmuştu. Ancak, hiçbir cevap alınamıyordu. Onu da 2 Ekim günü makine başına çağırdım ve konuştum. Ken­disine: «Kabinenin düşeceği ve belki de düşmüş olması kesindir. Bu ba­kımdan milletin azim ve iradesi her türlü kararsızlığın üstünde bir güce sahiptir» dedikten sonra, kesin düşünce kararını beklemekte olduğumu söyledim (Belge: 123). Tümen Komutanı Asım Bey’in uzun özür dilemeler ve görüş bildirmelerle dolu cevabından çıkan elle tutulur an­lam, şimdiye kadar cevap vermeyişinin sebebinin İstanbul’daki Kolordu Komutanı’ndan sorduğu sorulara cevap alamamış olmasından ileri gel­diği (Belge: 124) ve yarınki cuma namazında karar alınacağı cümleleri ile özetlenebilir (Belge: 125) Bazı nasihat ve teşvikleri içine alan ceva­bımızda başlıca şunları söyledim: «Ferit Paşa’nın yarına kadar çekilmesi pek muhtemeldir. Bu takdirde, yarınki toplantınız sonunda Zâtışâhâne’ye ve kesinleştiği takdirde yeni hükumet başkanına, kabine­nin millî gayeyi tam olarak benimsemiş tarafsız kimselerden kurulma­sının istirham edilmesini ve bunun beklendiğinin arzedilmesini sağlayınız. Bir de, vatanımızı ve millî bağımsızlığımızı kurtarmak için, kurulacak yeni kabine ile işbirliği hâlinde daha pek çok çalışmaya ihtiyacımız oldu­ğundan, tam bir sükunet içinde, Hey’et-i Temsiliye kararıyla arzettiğim hususları göz önünde bulundurarak teşkilâtlanmaya devam buyurulmasını rica ederim» (Belge: 126).

Ferit Paşa’nın istifası

Efendiler, ben, Asım Bey’e bu son cümleleri yazdırırken (2 Ekim 1919, saat 15.40’ta) araya imzasız şöyle bir telgraf girdi: «Paşa Hazretleri, İstanbul’daki yakın arkadaşlar söylediler. Bütün akşam gazeteleri yazıyormuş. Ferit Paşa sağlık durumu dolayısıyla istifa etmiş.

Kabineyi kurmak üzere Tevfik Paşa görevlendirilmiş. Daha sabahtan söyleniyordu, fakat doğrulanmamıştı, şimdi doğrulandı efendim.»

Bu telgrafı kim veriyor? Anlayınız, dedim. Sormaya zaman kalmadan telgraf şu şekilde devam etti.

«Biz, Ankara telgrafçıları, Paşa Hazretleri’nin huzurunda derin saygı ile eğiliriz ve vatanımızın başına bir belâ kâbusu olan bu kabinenin devrilmesi için milletin başına geçerek kazandığı başarıyı kutlarız. Lutfen söyleyiniz.»

Telgraf haberleşmesi kesildi. Gerçekten de 2 Ekimde Ferit Paşa Kabinesi düşmüş bulunuyordu. Ancak, yeni kabineyi kuran Tevfik Paşa değil Âyan’dan (74) Birinci Ferik (75) Ali Rıza Paşa idi.

Efendiler, sırası gelmişken arz edeyim. Bütün telgrafçılarımızın, teşebbüslerimiz ve Millî Mücadelemiz için yaptıkları fedakârca hizmetlerinin millî tarihimizde önemli bir yeri vardır. Kendilerine bugün açıkça teşekkür etmeyi bir borç sayarım.


74) Senatörler, Senato üyeleri.
75) Orgeneral.

Ali Rıza Paşa Kabinesi

Efendiler, Ferit Paşa Kabinesi’nin düştüğünü ve Ali Rıza Paşa’nın kabine kurmak üzere görevlendirildiğini 2/3 Ekim 1919 tarihinde yazdığım bir genelge ile bütün millete bildirdim. Bu genelgenin bir suretini de bilgi için yeni sadrazama verdim (Belge: 127).

2 Ekim günü, yeni kabine başkanıyla bağlantı kurmaya çalıştık. Ertesi günü Meclis-i Vükelâ’nın (76) oturumunda Hey’et-i Temsiliye ile görüşeceklerine söz verilmişti.

Arz ettiğim bu genelgedeki belli başlı noktalar şunlardı:

1) Yeni kabine, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde belirlenen ve tespit edilen millî teşkilât ve gayelere saygılı olduğu takdirde, Kuva-yı Milliye ona yardımcı olacaktır.

2) Yeni kabine, Meclis-i Millî’nin (77) toplanmasıyla fiilî denetleme görevine

başlanıncaya kadar, milletin kaderi ile ilgili herhangi bir taahhüde girmeyecektir.

3) Barış Konferansı’na tayin edilecek temsilciler, millî dâvâyı gerçekten kavramış ve milletin güvenini kazanmış bilgili ve yetenekli kimselerden seçilecektir.

Bildiride, bu saydığım ilkelerin, yeni kabine tarafından kabul edilmesinin teklif edileceği açıklandıktan sonra, «bu konuda başkaca görüşleri varsa, yarın öğleye kadar hemen bildirilmesi» isteğinde bulunuldu.

3 Ekim 1919 günü, Sadrazam Ali Rıza Paşa’ya yazdığım telgrafta «millet, şimdiye kadar işbaşına geçenlerin Anayasa’ya ve millî gayeye aykırı hareketlerinden üzüntü duydu. Bundan dolayı meşru olan haklarını tanıtmak ve mukadderatını ehliyetli ve güvenilir ellerde görmek hususunda kesin kararını verdi. Gereken sağlam teşebbüsleri yaptı.
Düzenli bir teşkilâtı bulunan Kuva-yı Milliye, milletin kesin iradesini tam olarak gösterme ve ispat etme kudretini elde etti.

Millet, padişahın güven ve itimadını kazanmış olan yüksek şahsiyetiniz ile saygıdeğer arkadaşlarınızı müşkül durumda bırakmak istemez. Aksine, yardımcı olmaya bütün içtenliği ile hazırdır.

Ancak, Hükumet içinde, Ferit Paşa ile birlikte çalışmış nâzırların bulunması, yüksek hey’etinizin görüşleriyle millî gayenin biribiri ile ne dereceye kadar bağdaştığını, büyük bir açık kalplilikle anlamak mecburiyetini doğurmuştur.

Millete tam bir güven gelmedikçe, atılmış olan kurtuluş adımının durdurulması ve yarım tedbirlerle yetinilmesi uygun görülmemektedir.

Bu bakımdan, şu hususların sizce kabul edilip edilmeyeceğini kesin ve açık olarak anlamak isteriz» dedik ve genelge dolayısıyla belirttiğim üç esası saydık. Daha sonra, «bu temel noktalarda uyuşma bulunduğu anlaşıldıktan sonra, olağan dışı durumun giderilmesi için ikinci derecede bazı hususları da» arz edeceğimizi bildirdik (Belge: 128).

Ali Rıza Paşa, bu gün, Saray’a ant içmek üzere gideceklerinden, telgrafımıza yarın cevap verileceği bildirildi.


76) Vekiller Hey’eti: Bakanlar Kurulu.
77) Milli Meclis’in.

Ali Kıza Paşa Kabinesinde sezilen kararsızlık

Biz, bazı tavırlardan, Ali Rıza Paşa Kabinesi’nde bir çekingenlik, bu kabineyi oluşturan şahısların da kafalarında bir bulanıklık sezer gibi olduk. Onun için bazı tedbirler almayı uygun gördük.

Aynı günde bir genelge yazdık. Bunda, «hükumet ile millet arasında görüş ve gaye birliğinin sağlandığı bir tebliğ ile bildirilinceye kadar eskiden olduğu gibi resmî haberleşmenin kesilmiş bir durumda bulundurulması» gereğini bildirdik (Belge: 129).

Bundan başka, her taraftan gelen teklif ve görüşleri birleştirerek, bütün kolordu komutanlarına ve Millî Mücadele’ye yardımcı olan valilere de 3 Ekim günü, bazı gizli tebliğlerde bulunduk. Yeni kabine ile ilk temasımıza ait olan bu belgeleri, olduğu gibi yüksek hey’etinizin gözleri önüne sermeyi, bundan sonraki haberleşme ve ilişkilerin kolaylıkla anlaşılabilmesi bakımından uygun görüyorum. Müsaade buyurur musunuz?

Şifre Sivas, 3.10.1919

Bütün Kolordu Komutanlarına ve Millî Mücadele’ye Yardımcı olan Vali ve Vali Vekillerine

Aşağıdaki telgrafın Harbiye ve Dahili Nâzırlarına çekilerek sonucun bildirilmesi rica olunur :

Dahiliye Nâzırı’nın haince hareketlerine âlet olarak halkı fiilî olarak silâhlandırmaya ve biribirini öldürtmeye kalkışan Konya Valisi Cemal, Elâzığ Valisi Ali Galip ve Malatya Mutasarrıfı Halil Bey’lerin tutuklanarak harp divanına verilmeleri, Trabzon Valisi Galip, eski Kastamonu Valileri İbrahim ve Ali Rıza Bey’ler ile Ankara Valisi Muhittin Paşa’nın herhangi bir göreve getirilmemeleri; milletin kanuni haklarını çiğnemediklerinden, millî dâvâ ve mücadeleye yardımlarından dolayı azledilen Sivas Valisi Reşit Paşa’nın eski görevine getirilmesi, eski Bitlis Valisi Mazhar Müfit ve eski Van Valisi Haydar Bey’lerin derhal boş illere tayin edilerek görevlendirilmeleri istenmektedir.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey’et-i Temsiliyesi adına
Mustafa Kemal
Şifre Sivas, 3.10.1919

Bütün Vali ve Kolordu Komutanları ile Bağımsız Mutasarrıflıklara

Aşağıdaki örneğe uygun olarak Sadrazam’a müracaat buyurulması ve sonucun bildirilmesi rica olunur:

Müslüman halkı silâhlandırmaya ve biribirini öldürtmeye kalkışan ve orduyu içten yıkarak sonunda vatanı savunmasız bırakmak için emir veren, ordunun sırlarını, şifreleri çalmak için fiilî tertiplere girişmek suretiyle açığa vuran ve Anayasa hükümleri gereğince dokunulmazlığı bulunan milletin özel haberleşmelerine engel olan eski nâzırlardan Ali Kemal Bey, Süleyman Şefik Paşa, Dahiliye Nâzırı Adil Bey’in, Millet Meclisi açılınca, Yüce Divan’a verilmek üzere hiçbir yere kaçmalarına meydan verilmemesini ve Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey’in aynı sebeplerle derhal tutuklanarak ilgili mahkemeye verilmesini kanunun dokunulmazlığı ve kutsallığı adına istemekteyiz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey’et-i Temsiliyesi adına
Mustafa Kemal

Harbiye Nezareti’ne geçen Cemal Paşa, elbette orduya resmî bir tebliğ yapacaktı. İşte ona ilk cevap olmak üzere kolordulara şu telgrafın verilmesini tavsiye ettik:

Şifre
3′ üncü, 20’nci, 12’nci, 15’inci, 13′ üncü Kolordu

Komutanlıklarına
20’nci Kolordu Komutanı Fuat Paşa’ya (ayrıca)
Konya’da Refet Bey’e (ayrıca)
Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’nın ilk tebliğine karşılık olmak üzere aşağıdaki telgrafın gizli olarak kendisine çekilmesi ve sonucun bildirilmesi rica olunur.
«Zâtıdevletlerinin, meşru Millî Mücadele’nin başlangıcından beri büyük bir kanaat ve inançla başında bulunduğunuzu bilmekteyiz. Harbiye Nezareti’ne getirilmeniz sevinçle karşılanmıştır. Zâtıdevletlerinin başarıya ulaşması için bütün ordu ve bütün Kuva-yı Milliye yardımcı olacaktır. Başarınızı tam olarak sağlayabilme bakımından aşağıdaki hususların mümkün olan en kısa zamanda yerine getirilmesini rica ederiz:

a) Cevat Paşa yahut eski 1’inci Ordu Müfettişi Fevzi Paşa Genelkurmay Başkanlığı (78)’na atanmalıdır.

b) Galatalı Albay Şevket Bey yahut Yusuf İzzet Paşa İstanbul’daki Kolordu Komutanlığı ve İstanbul Merkez Komutanlığına atanmalıdır. Yusuf İzzet Paşa, İstanbul Merkez Komutanı ve Galatalı Şevket Bey 25’inci Kolordu Komutanı şeklinde de olabilir.

c) Albay İsmet Bey’in Harbiye Nezareti Müsteşarlığı’na,

d) Tümen Komutanı Yarbay Kemal Bey’in Emniyet Genel Müdürlüğü’ne atanmasına aracı olunmalıdır.

e) Ordu üzerinde kötü etki yapmış olan, Harbiye Nezareti’ni işgörmez ve değersiz bir duruma düşüren ve Meclis-i Millî’den geçmeden eski rütbeleri ile göreve alınıp kendilerine sırf siyasî düşünceleri dolayısıyla iş verilmiş bulunan emeklilerin derhal görevlerine son verilerek, önemli ve hassas makamların güvenilir ellere teslimi gerekir.

f) 3’üncü Kolordu eski Komutanı Albay Refet Bey sebepsiz olarak istifaya mecbur edildiğinden, bu işlemin düzeltilerek kendisinin, bugün bulunduğu Konya’da 12’nci Kolordu Komutanlığı’na atanması, Fuat Paşa ile ilgili işlemin de düzeltilerek kendisinin 20’nci Kolordu Komutanlığı’nda bırakılması.

g) Fuat Paşa’nın yerine atanan Hamdi Paşa ve 12’nci Kolordu’ya atanan Sait Paşa derhal asıl görevlerine döndürülmelidirler.

h) İlk fırsatta müfettişliklerin yeniden kurularak, Doğu Anadolu’daki kolorduların 13’üncü Kolordu da dahil olduğu halde Kâzım Karabekir Paşa’ ya, Batı Anadolu’daki kolorduların İstanbul ve Edirne de dahil olduğu halde Ali Fuat Paşa’ya verilmesi ve şimdilik iki müfettişlik ile yetinilmesi uygun görülmüştür.

Hey’et-i Temsiliye Adına
Mustafa Kemal

Efendiler, yeni sadrazamdan beklediğimiz cevap nihayet geldi, şudur:
Çok ivedi  Sadaret, 4.10.1919

Sivas’ta Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Delegelerine
İlgi: 2 ve 3 Ekim 1919


78) Erkân-i Harbiye-i Umumiye Riyaseti.

Ali Rıza Kabinesi Milli teşkilât ve gayeleri soruyor

Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, tayin ve tespit edildiği, telgraflarında bildirilen teşkilât ve gayelerin neden ibaret olduğu Vekiller Hey’eti’nce bilinmediğinden, durumun gereği incelenmek üzere her şeyden önce söz konusu kongrelerin kararlarının acele olarak bildirilmesi istenmektedir, efendim.

Sadrazam
Ali Rıza
Sadaret, 4.10.1919

Sadrazam Paşa ve saygıdeğer arkadaşlarının-içlerinde biraz sonra görüleceği üzere, Kuva-yı Milliye’nin temsilcisi olarak kabineye girdiğini söyleyen Cemal Paşa’nın da bulunmuş olmasına rağmen – hükumeti kurmuş oldukları güne kadar, millî gayelerin neden ibaret olduğunu bilmediklerini söylemeleri, şaşılacak bir şey değil midir?

Bundan daha da çok dikkati çeken nokta, millî gayelere uyup uymamak konusunda karar verebilmek için, öncelikle kongrelerin kararlarını istemiş olmalarıdır. Oysa, bu kadar dağdağaya ve uygulanması selefi Ferit Paşa’nın düşmesine yol açan kongrelerin kararlarını bilmemeleri düşünülebilir miydi?

Maksatlarının zaman kazanmak ve bize karşı hiçbir taahhüde girmeksizin, yeni ve şeytanca tedbirlerle milleti aldatarak, kendini göstermiş olan dayanışma ve bağlılığı gevşetmek olduğuna asla şüphe etmedim. Ancak, eğer aradaki bağlar koparılacaksa ben de her şeyden önce onların bütün içyüzlerini milletin gözü önüne serecek bir davranışı tercih ettim. Bu yüzden, Sadrazam’ın ve saygıdeğer arkadaşlarının isteğini yerine getirdim. 4 Ekim 1919 tarihli telgrafla, kongrenin bildirisini olduğu gibi, tüzüğünde yalnız teşkilâtla ilgili ana noktalarını özet olarak bildirdim (Belge: 130). Hiçbir yerden hükumetle resmî yazışmalara girişilmemesi için yeniden genel tebliğler yapıldı (Belge: 131).

Efendiler, aynı günde şöyle bir telgraf aldım:
C:

Başkanlığım altında kurulmuş olan yüce kabine, milletin isteğine uygun olarak, vatanın saadet ve selâmetini sağlamak için sarsılmaz bir kararlılıkla çalışma konusunda tam bir görüş birliğine varmış bulunmaktadır. Osmanlı topluluğunda birliğin sağlanması, milli bağımsızlığın korunması, yüce hilâfet ve saltanat makamının dokunulmazlığı, Anayasa hükümleri gereğince, hiç şüphe yok ki, bütün bir milletin iradesine dayanılarak gerçekleştirilebilecektir.

Ateşkes Anlaşması’nın yapıldığı tarihteki sınırlar içinde kalan bütün Osmanlı topraklarının ve şehirlerinin, bu anlaşmanın kendisine temel dayanak yaptığı Wi1son prensipleri gereğince doğrudan doğruya Osmanlı saltanatının idaresi altında bırakılması ve bu sınırlar içinde kalıp da nüfusunun büyük çoğunluğu müslüman olan vatan birliğinin parçalanmasını önleyerek, bu topraklar üzerindeki tarihî, dinî ve coğrafi haklarımıza ve adalet anlayışına uygun bir karar alınmasının sağlanması da bugünkü hükumetin vazgeçilmez bir gayesidir.

Meclis-i Millî toplanıncaya kadar milletin kaderi üzerinde hiçbir kesin ve resmî taahhüde girilmemesi, Barış Konferansı’na gönderilecek delegelerin millî dâvâyı kavramış, güvenilir, ileriyi gören ve yetenekli kimselerden seçilmesi tabiîdir.

Memleketimizdeki meşrutiyet idaresi gereğince millî hâkimiyet geçerli olduğundan, görevini hakkıyla kavramış olan bugünkü hükumet, milletin kararını almadan memleketin alınyazısı hakkında karar veremeyeceği için, seçimlerin bir an önce yapılması konusunda her türlü teşebbüsleri yapmakta, Meclis-i Meb’usan’ın toplanmasını çabuklaştırma bakımından gereken kolaylıkları göstermeye çalışmaktadır.

Ancak, hükumetin politikasında hâkim olan ilke, kanun hükümlerine bütünüyle uyarak aksi durumları anlamak ve ortadan kaldırmaktan ibarettir. Olağan dışı ve kanunsuz durumların süregelmesi, Osmanlı Devleti’nin hükumet merkezi ile Anadolu’yu biribirinden ayırarak birçok kötü sonuçlar doğuracağından, Allah korusun, devlet merkezinin varlığını tehlikeye düşürecek ve memleketin öteki bölgelerinin de işgal altına alınması sonucunu vererek vatanın birliğini bozacaktır.

Bu bakımdan bugünkü hükumet, tarafınızdan işgal olunan resmî dairelerin boşaltılması, hükumet işlerinin aksatılmasına son verilmesi, en küçük bir eksikliğe bile uğratılmaması şart olan hükumet otoritesine saygı gösterilmesi, yabancılarla siyasî ilişkilere girişilmemesi ve milletvekili seçimlerinde halkın hürriyetine asla karışılmaması hususlarına tarafınızdan söz verilmesini istiyor.

Saygıdeğer Efendiler, dikkat buyurulursa, bu telgrafta ne adres vardır ne de imza… Gerçi, Sadrazamlık makamından yazıldığı anlaşılıyordu. Fakat, başka bir şey daha anlaşılıyordu ki, bu satırları yazan şahıs veya şahıslar, bir defa Hey’et-i Temsiliye’yi tanımak ve onunda imzalı resmî yazışma ve görüşmelerde bulunmak istemiyorlardı.
Bir de, bizim kongrelerde tespit ettiğimiz kararları ve kendilerine teklif ettiğimiz üç noktanın göz önünde bulundurulmasını, yeni kabinenin sadrazamı ve vekilleri tabiî buluyorlar. Bu kararların ve ilkelerin gerçekleştirilmesine zaten gayret etmekte olduklarını söylüyorlar.

Ancak, Sadrazam, «hükumetin politikasındaki ana ilke, kanun hükümleridir. Görevi, aksi durumların önlenmesinden ve ortadan kaldırılmasından ibarettir» şeklindeki bir girişten sonra bizim tavır ve hareketlerimizin olağandışı ve kanunsuz olduğunu dolaylı yoldan belirtmeye çalışarak bunun devamı halinde, merkez ile Anadolu’nun biribirinden kopmakla sonuçlanacağını ve bunun doğuracağı tehlikeleri sayarak, sonunda baklayı ağzından çıkarıyor: «Tarafınızdan işgal edilen resmî dairelerin boşaltılması, hükumet işlerinin aksatılmasına son verilmesi, hükumet otoritesine saygı gösterilmesi, yabancılarla siyasî ilişkilere girişilmemesi, milletvekillerinin seçiminde halkın hürriyetine asla müdahale edilmemesi hususlarına tarafımızdan söz verilmesini istemek» suretiyle, bizim varlığımıza ve faaliyetimize son vermek maksadında olduğunu belirtiyor.

Efendiler, belki unuturum, ayrıntılı açıklamalara girişmeden önce söylemeliyim ki, tarafımızdan işgal edilmiş resmî daireler yoktur.

Yalnız Sivas ili, okulların tatilde bulunması dolayısıyla, Hey’et-i Temsiliye’yi lisede misafir etmişti. Söz konusu edilmek istenen resmî daire bu olacaktı. Yeni kabine, her türlü faaliyetine başlangıç olmak üzere Hey’et-i Temsiliye’yi buradan kovarak, halkın gözünde onun nüfuz ve haysiyetini kırmak istiyordu.
Efendiler, kimden kime yazıldığı belirtilmemiş olan bu telgraf üzerine, Sivas telgraf merkezi ile İstanbul telgraf merkezi arasında aynen şu haberleşme yapıldı:

Olağanüstü
İstanbul Merkez Müdürlüğü’ne
Sadaret merkezinden yazılan telgraf, başlık ve imzası bulunmadığı için Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey’eti Temsiliyesi tarafından kabul edilmedi. Telgraf sureti merkezimizde alıkonmuştur. Gerekenlere bilgi verilmesi rica olunur.
İmza
Kongre Merkezi
«— Bize, üzerinde Sadrazam Paşa Hazretleri’nin cevabıdır, başlığıyla Âmetçi Bey (79) verdi; kopyası telgrafhanededir. Siz Paşa Hazretleri’ne böyle veriniz.»
«— Hey’et-i Temsiliye’ye denilmemekte ve kimden geldiği bilinmemektedir. Bu yüzden, başlık ve imza olmadığı için kabul etmiyorlar.»
«— O halde, şimdi dağıldı. Kabinede bu konuda bir şey yazarlarsa durum elbette aydınlanır efendim.»
«Bu cevabı verdikten sonra dağıldılar. Artık bize bir şey gelmez. Fakat, Sadrazam Paşa belki evinden yazar. Bizim bu merkezin işi kabine toplantısı bitince son bulur, kapanır azizim.»
«— Siz, dediğimizi Âmetçi Bey’e söyleyin.»
«— Âmetçi Bey de gitti. Yalnızım.»
«— Telefonla söyleyiniz.»
«— Bizde şehir telefonu yok. Bununla birlikte siz telgrafı öylece saklayınız da sabahleyin resmen bir şey yazdıralım efendim.»
«— Sadrazam Paşa’ya telefon edin.»
«— Kardeşim, Sadrazam Paşa’ya anlatamayız ki…»
Olağanüstü Bâbıâli, 4.10.1919
Sivas Kongre Merkezi Müdürlüğü’ne
Erenköyü’nde oturan Sadrazam Paşa Hazretleri telefonla arandığı ve saat yirmi biri yirmi beş geçtiği halde bulunamadı. Bu haberleşme çaresiz olarak yarın arz edilecektir, efendim.
Bâbıâli Müdürü
Hüseyin Hüsnü
Olağanüstü İstanbul, 4.10.1919
Kongre Merkezi’ne
C: Bâbıâli Müdürlüğü’nden de bildirildiği gibi, şimdi yirmi biri yirmi beş geçeye kadar telefondan arandıkları halde, Sadrazam Paşa Hazretleri’nin konaklarından cevap alınamadı. Biraz sonra yine arayacağım. Cevap alırsam derhal bildiririm. Alamazsam sabahı beklemek zarurî olacaktır, efendim.
İstanbul Telgraf Müdürü
Tevfik
Efendiler, ertesi günü, yani 5 Ekim 1919 tarihinde, Hey’eti Temsiliye’ye çekilen imzasız telgrafın, cevap olarak Sadrazam tarafından yazıldığı söylendi. Bunu doğrulayan resmî ve imzalı bir yazı olmamakla birlikte, biz böyle küçük bir nokta üzerinde daha fazla durmayı yararlı ve gerekli görmedik. Sadrazam Paşa’ya cevap yazmayı uygun bulduk. 5 Ekimde yazdığımız uzun karşılığın ana noktalarını özetleyeyim :
«Tekliflerimizin hepsinin benimsenip kabul edilmiş olduğu anlaşıldı» dedikten sonra, tarafımızdan söz verilmesi istenen noktalar üzerinde açıklamalar yaptık ve şunları söyledik: «Olağandışı ve kanunsuz durumları yaratan Ferit Paşa Kabinesi idi. Ferit Paşa Kabinesi tarafından girişilmiş olan gayrimeşru iş ve hareketleri doğuran sebeplerin ortadan kaldırılması için tarafınızdan kesin tedbirler alındığı takdirde, kendiliğinden yok olur.»
«Cemiyetimizin, bugünkü kabineye söz verip yardımlarda bulunabilmesi için önce, hükumetin millî teşkilâtımızı olumlu karşıladığını açık ve kesin bir dille ifade etmesi gerekir. Aksi takdirde, karşılıklı güven ve samimiyetin varlığı şüpheli kalacak ve biribiri ile zıtlaşan davranış ve teşebbüslerin ortaya çıkması ihtimali bulunacaktır.»
Ali Rıza Paşa’nın imzasız telgrafında: «memleketimizdeki meşrutiyet idaresi gereğince, millî hâkimiyetin geçerli olduğu» noktasına da: «Gerçekten öyle ise de, dağıtılmasından başlayarak Meclis-i Mebusan’ın dört ay içinde toplanması Anayasa’mızın açık hükümlerinden iken, bugüne kadar seçmen kütükleri bile düzenlenmemiştir. Bu davranış, Ferit Paşa Kabinesi’nin açıktan açığa meşrutiyete bir darbesi ve Anayasa’ya kesin bir tecavüzü demektir; ceza kanununun ilgili maddesine göre bir cinayet sayılarak işleyenler hakkında kanun hükümlerinin tam olarak uygulanması, millî hâkimiyeti kabul edecek ve kanun hükümlerinin yerine getirilmesini kendisi için kanunî bir görev sayacak her meşru hükumetin ilk kutsal görevidir» karşılığında bulunduk. Ondan sonra şu teklifleri ileri sürdük:

1 — Memlekette sükun ve güven olduğunu ve millî dâvânın tamamiyle haklı ve meşru bulunduğunu resmî bir bildiri ile ilân ederek, milletin tümünün birliğine hükumetin de katıldığını gösteriniz.

2 — Düşmüş olan hükumetin haince hareketlerine âlet olmuş bulunan birtakım yüksek dereceli memurlar vardır. Onları ilgili bulundukları mahkemeye veriniz. Millî Mücadele’ye karşı çıkan bazı valiler hakkında devlet hizmetinde kullanılmamaları için gereken işlemi yapınız. Millî Mücadele’ye hizmet ettikleri için görevden alınmış olanları görevlerine iade ediniz.

3 — Rütbelerinin iadesi Meclis-i Millî’nin onayından geçmemiş bulunan ve tek çalıştırılma nedeni, birtakım siyasî düşüncelerden ibaret bulunan emeklileri, derhal eski durumlarına döndürünüz. Önemli askeri mevkileri ehliyetli ellere teslim ediniz.

4 — Eski nâzırlardan Ali Kemal ve Âdil Beyler ile Süleyman Şefik Paşa’nın Meclis-i Millî’nin açılışında Yüce Divan’a verilmek üzere, hiçbir yere kaçmalarına meydan verilmemesini, Posta ve
Telgraf Genel Müdürü Refik Halit Bey’in derhal tutuklanarak ilgili bulunduğu mahkemeye teslimini, kanunun dokunulmazlığı ve milli hakların kutsallığı adına isteriz.

5 — Millî Mücadele’ye katılmış veya Millî Mücadele’yi desteklemiş olanlar aleyhine başlanmış olan kovuşturma ve baskılara son veriniz.

6 — Basını yabancı sansüründen kurtarınız.

İşte Efendiler, özet olarak saydığım bu noktalarla ilgili görüş ve tekliflerden sonra, telgrafımızı şöyle bitirdik: «Arz edilen noktalara ve ileri sürülen tekliflere millet için yeterli, açık ve uygun bir cevap verileceği zamana kadar, millî gayelerin gerçekleşmesi için milletçe alınmış olan fiilî tedbirlere, eskisi gibi devam zorunda kalınacağını, bütün illerden, bağımsız sancaklardan ve onlara bağlı yerlerden aldığımız kararlar üzerine tam bir kesinlikle arz ederiz.

İmza: Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey’et-i Temsiliyesi adına, Mustafa Kemal» (Belge: 132).
Efendiler, İstanbul ile haberleşme biter bitmez, derhal şu genelge ile durumu memlekete bildirdim:
5.10.1919

Genelge
İstanbul Belediyesi’ne, Basına
Sadrazam Paşa Hazretleri, Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki temel kararları ve millî teşkilâtın gayelerini tabiî bulmakla birlikte, düşüncelerinde açıklanması gereken bazı noktalar görüldüğünden, hükumetle milletin gerçek anlamda uzlaşmalarını sağlamak amacıyla ve bütün merkezlerin görüşlerinin özüne dayanılarak verilen cevap ve ileri sürülen teklifler aynen aşağıdaki genelge ile duyurulur. Gelecek cevap ve ona göre alınacak kararlar derhal duyurulacaktır.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Hey’et-i Temsiliye’si adına
Mustafa Kemal


79) Babıâli Genel Evrak Müdürü.

Yunus Nadi Bey’e arabuluculuk yaptırılıyor >>>

Belgeler