#liyakat

Deniz Göktaş Olayı; Eleştiri Hoş Olmayabilir, Ama Gereklidir

Son günlerde stand-up sanatçısı İmran Deniz Göktaş’ın gösterisindeki bazı ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamalarıyla gözaltına alınması gündemde.

Merak ettim ve gösteriyi baştan sona izledim.

Dikkatimi çeken şey, gösterinin tamamından ziyade birkaç dakikalık kesitlerin sosyal medyada dolaşıma sokulması oldu. Oysa bir konuşmayı, bir filmi ya da bir gösteriyi değerlendirirken bütünü görmek, parçalar üzerinden hüküm vermekten çok daha sağlıklıdır.

Eleştiri bazen rahatsız eder. Mizah ise çoğu zaman rahatsız ederek düşündürür. Ancak rahatsız olmak ile şiddeti çağrıştıran ifadeler kullanmak arasında büyük bir fark vardır. Fikirlere karşı fikir üretmek yerine insanları hedef gösteren söylemler, topluma fayda sağlamaz; yalnızca kutuplaşmayı derinleştirir.

Bir dönem televizyonlarda yayınlanan Olacak O Kadar, Güler Misin Ağlar Mısın? ve benzeri yapımlarda siyasetçiler sık sık mizahın konusu olurdu. Karikatüristler de dönemin iktidarını ve muhalefetini sert biçimde eleştirirdi. Bu eleştiriler her zaman hoş karşılanmasa da, demokratik toplumlarda mizahın ve eleştirinin kamusal tartışmanın doğal bir parçası olduğu kabul edilirdi.

Bu nedenle Winston Churchill’in şu sözü bugün de düşündürücüdür:

“Eleştiri hoş olmayabilir, ancak gereklidir.”

Belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Bir eleştiriye neden bu kadar öfkeleniyoruz? O eleştiriyi susturmak mı istiyoruz, yoksa gerçekten anlamaya mı çalışıyoruz?

Bu tartışmalar bana yakın zamanda kamuoyuna yansıyan başka bir açıklamayı da hatırlattı. Şırnak Üniversitesi Rektörü Abdurrahim Alkış, akrabalarına ve yakın çevresine yönelik görevlendirmeleri savunurken bunu dini bir gerekçeyle açıklamıştı.

Oysa inancımızda akrabaya iyilik yapmak elbette önemli bir değerdir. Bunun yanında adalet de vazgeçilmez bir ilkedir.

Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayet bu dengeyi açıkça ortaya koymaktadır:

“Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ Suresi, 58. ayet)

Aynı surenin 36. ayetinde ise akrabaya, komşuya, yoksula ve ihtiyaç sahiplerine iyilik edilmesi öğütlenmektedir. Bu iki ilke aslında birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. İyilik yapmak başka bir şeydir; kamu görevlerini liyakat ve adalet ilkesiyle yürütmek ise başka bir sorumluluktur.

Toplum olarak belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sadece hoşumuza giden sözleri değil, bizi rahatsız eden düşünceleri de sükûnetle dinleyebilmektir.

Çünkü eleştiriyi düşmanlık olarak görmeye başladığımız gün, konuşmayı bırakırız. Konuşmayı bıraktığımız gün ise birbirimizi anlamayı da bırakırız.

Farklı düşünebiliriz. Aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Ama adalet, liyakat, ifade özgürlüğü ve karşılıklı saygı hepimizin ortak zemini olmalıdır.

Bir toplumun gücü, herkesin aynı şeyi söylemesinden değil; farklı düşüncelerin güven içinde dile getirilebildiği, eleştirilerin nefretle değil akıl ve nezaketle karşılandığı bir ortam oluşturabilmesinden gelir.

Türk Milli Takımı Neden Kaybetti? Sorun Futbolcular mı, Türk Futbol Sistemi mi?

Türk Milli Takımı Neden Kaybetti? Sorun Futbolcular mı, Türk Futbol Sistemi mi?

“Kolaysa sen git oyna” diyebilirsiniz. Futbolcu olsaydım daha iyi oynardım demiyorum ama sahada gördüğüm şeyin mücadeleden çok hayal kırıklığı olduğunu söyleyebilirim.

Ağzı olan konuşuyor, klavyesi olan yazıyor; ben de yazayım.

Paraguay aslında Türk Milli Takımı’nın tam dişine göre bir rakipti. Oyuncular küçük temaslarda yere düşüyor, hakemin kararlarına sürekli itiraz ediyor, oyundan çok mızmızlanmaya odaklanıyordu. Buna rağmen kaybeden taraf biz olduk.

Peki neden?

Çünkü Türk futbolunun yıllardır görmezden gelinen yapısal sorunları var.

Türkiye’de futbol, büyük ölçüde yalnızca Türkiye’de oynanıyor. Kulüplerimiz çoğu zaman sadece kendi aralarında rekabet edebiliyor. Federasyonun başındaki isimlerin futboldan değil farklı sektörlerden gelmesi artık kimseyi şaşırtmıyor. Milyarlarca lira borcu olan kulüpler, günü kurtarmak adına isim yapmış yabancı oyuncuları transfer ediyor. Daha düşük bütçeli kulüpler ise dünyanın farklı bölgelerinden fizik gücü yüksek oyuncular bulmaya çalışıyor.

Ortaya çıkan tablo şu:

Türk takımı denilen kadrolarda çoğu zaman birkaç Türk oyuncu dışında her milletten futbolcu bulunabiliyor. Altyapıdan yeterince oyuncu yetiştirilemiyor. Yetişen oyuncuların önemli bir kısmı ise Avrupa’da eğitim almış futbolculardan oluşuyor. Milli takım havuzu giderek daralıyor.

Üstelik teknik direktör de yabancı.

Sonra da neden başarılı olamadığımızı sorguluyoruz.

Futbolda başarı tesadüf değildir. Başarı; planlama, eğitim, altyapı ve doğru insanları doğru görevlere getirmekle gelir. Kısacası başarı liyakatla başlar.

Belki de sahadaki mağlubiyetin asıl nedeni, 90 dakikalık futbol değil; yıllardır biriken yanlış tercihlerdir.

Yazık olan ise şu:

Bu ülkede milyonlarca insan, hayatın bütün sıkıntıları arasında milli takımın başarısıyla mutlu olmaya çalışıyor. İnsanlar sabahın erken saatlerinde ekran başına geçiyor, umutlanıyor, inanıyor. Kaybetmek futbolun doğasında var. Ancak mücadele etmeden kaybetmek, insanları asıl üzen şey oluyor.

İş yine dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor:

İşini bilene iş teslim etmek.

Çünkü başarı, her alanda olduğu gibi futbolda da liyakatla başlar.

Kadınlar Önden Film Yorumu: Liyakat mı, Önyargı mı?

Kariyerinde ilerlemek isteyen ancak hak ettiği fırsatları bulamayan kadın ya da erkek fark etmeksizin her çalışanın kendinden bir şeyler bulabileceği, eğlenceli olduğu kadar düşündürücü bir film.

Film, erkek egemen iş dünyasında yeteneklerine rağmen yeterince değer görmeyen bir kadının hikâyesini anlatırken, aynı zamanda güç dengelerinin değiştiği bir dünyada rollerin nasıl tersine dönebileceğini mizahi ve ironik bir dille gözler önüne seriyor.

Bir tarafta kadın çalışanların potansiyelini görmezden gelen yöneticiler, diğer tarafta ise benzer önyargılarla karşılaşan erkek çalışanlar var. Film bu karşıtlığı kullanarak önemli bir soruyu gündeme getiriyor:

Sorun gerçekten kadınlar mı, erkekler mi; yoksa gücü eline geçirenlerin liyakati ikinci plana atması mı?

Kadınlar Önden, iş hayatındaki fırsat eşitsizliklerini anlatırken izleyiciyi yalnızca güldürmüyor; empati kurmaya da davet ediyor. Çünkü çoğu zaman insanlar, karşı tarafın yaşadığı zorlukları ancak roller değiştiğinde fark edebiliyor.

Kişisel gelişim açısından bakıldığında filmin en değerli mesajı şu: Başarıyı cinsiyetler üzerinden değil, yetkinlik, emek ve katkı üzerinden değerlendirmek gerekir. Bir kurumda en doğru kişinin yükselmesi sadece o çalışan için değil, ekip, şirket ve hatta toplum için de en sağlıklı sonuçları doğurur.

Sonuç olarak Kadınlar Önden, kadın-erkek rekabetinden çok, önyargılarla liyakat arasındaki mücadeleyi anlatan; empati kurmanın ve insanları etiketleriyle değil yetenekleriyle değerlendirmenin önemini hatırlatan keyifli bir kişisel gelişim filmi.

Kadınlar Önden filmini https://www.netflix.com/tr/title/81001524 adresinden izleyebilirsiniz.