Bir mesaj attın, karşı taraf saatlerdir cevap vermiyor. Mesajı yeniden okuyorsun: Fazla mı açık oldum? Yanlış bir şey mi söyledim? İş yerinde sunduğun fikrin ardından yöneticinin yüzünü çözmeye çalışıyorsun. Sosyal medyada paylaştığın bir şeyin beğenisi az kalınca, fikrinin de değeri azalmış gibi geliyor. Neden sürekli onay ararız? Çünkü bazen kendi iç sesimizi duymak yerine, dışarıdaki kalabalığın karar vermesini daha güvenli buluruz.
Bu yalnızca özgüveni düşük insanların meselesi değil. Başarılı görünen, sorumluluk alan, hatta başkalarına yön veren insanlar da onay arayabilir. Fark şurada ortaya çıkar: Onay, kararımızı zenginleştiren bir bilgi mi, yoksa karar verme hakkını başkasına devrettiğimiz bir makam mı?
Onay ihtiyacı nerede başlar?
İnsan sosyal bir varlık. Bir grubun parçası olmak, kabul görmek ve dışlanmamak hayatta kalmayla ilgili eski bir ihtiyaçtır. Çocuk için bu ihtiyaç çok daha somuttur. Sevgi, ilgi ve güven çoğu zaman bakım verenlerin tepkileriyle deneyimlenir. “Aferin” duyduğunda yaklaşır, sert bir eleştiri aldığında geri çekilir.
Sorun, övgü görmek ya da geribildirim istemek değildir. Çocuklukta ve yetişkinlikte buna ihtiyacımız vardır. Sorun, değer duygusunun tamamen bu tepkilere bağlanmasıdır. Sadece başarılı olduğunda takdir edilen, hata yaptığında utandırılan ya da sürekli başkalarının beklentisine göre davranması istenen biri, zamanla şu sonucu çıkarabilir: “Doğru olan, benim hissettiğim değil; karşımdakinin onayladığı şeydir.”
Bu sonuç her zaman dramatik bir çocukluk hikâyesinden doğmaz. Bazen aile içindeki iyi niyetli yönlendirmeler, okulun not merkezli dili, çevrenin kıyaslamaları ve iş hayatındaki hiyerarşi aynı mesajı azar azar verir. İnsan, kendi ölçüsünü kurmadan önce dışarıdaki ölçülere alışır.
Neden sürekli onay ararız ve neden yoruluruz?
Onay aramak kısa vadede kaygıyı azaltır. Bir arkadaşına “Sence doğru mu yaptım?” diye sorarsın, o da “Gayet doğru” der. Bir anlığına rahatlama gelir. Fakat bu rahatlama kalıcı değildir. Çünkü cevap, kararın içinden değil dışından gelmiştir. Bir sonraki kararda aynı güvenceye yeniden ihtiyaç duyarsın.
Bu döngü, özellikle belirsizliğin yüksek olduğu alanlarda güçlenir. Kariyer değişikliği yapmak, bir ilişkiyi bitirmek, iş kurmak, yeni bir şehirde yaşamak ya da görünür bir iş üretmek… Bunların hiçbirinde yüzde yüz garanti yoktur. Onay arayışı bazen hata yapma korkusunun kibar adıdır. “Biri bana doğru yolu söylesin” derken aslında “Yanlış yaparsam bunun sorumluluğunu tek başıma taşımayayım” demiş oluruz.
İş hayatında bunun daha sessiz bir biçimi görülür. Toplantıda iyi bir fikri olan kişi, herkes konuşmadan konuşmak istemez. Yönetici bir karar vermiştir ama her adımda ekibin en yüksek sesli üyesinden işaret bekler. Girişimci, ürünü piyasaya sürmek yerine aylarca tanıdıklarına sorar: “Sence olur mu?” Elbette fikir almak değerlidir. Ama piyasa araştırmasıyla duygusal güvence arayışını birbirine karıştırdığımızda, hareket etmek gecikir.
Onay arayan insan çoğu zaman eleştiriye aşırı duyarlı hale gelir. Çünkü eleştiri yalnızca bir fikre değil, kişinin varlığına verilmiş hüküm gibi algılanır. Oysa bir sunumun zayıf olması, senin yetersiz olduğunun kanıtı değildir. Bir paylaşımın ilgi görmemesi, söyleyecek sözün olmadığı anlamına gelmez. İnsan zihni bu ikisini ayırmadığında, her geri bildirim küçük bir mahkemeye dönüşür.
Onay aramak ile görüş almak aynı şey değil
Burada ince ama önemli bir ayrım var. Kimse bütün kararlarını tek başına vermek zorunda değil. Özellikle para, kariyer, sağlık, ilişki ve ekip yönetimi gibi konularda farklı görüşler kör noktaları görmemizi sağlar. Kendi fikrine âşık olmak da en az sürekli onay aramak kadar risklidir.
Fark niyette anlaşılır. Görüş almak isteyen kişi, karşısındakine somut sorular sorar: “Bu planın hangi riski gözümden kaçıyor?”, “Bu fikrin müşteri açısından zayıf tarafı ne?”, “Benim yerimde olsan hangi veriye bakardın?” Onay arayan kişi ise çoğu zaman kararını çoktan vermiştir; sadece kaygısını yatıştıracak kesin bir cümle bekler.
Birincisi düşünceyi geliştirir. İkincisi sorumluluğu dağıtır.
Bu yüzden her tavsiye, özgüvenin düşmanı değildir. İyi tavsiye, seni kendine daha bağımlı hale getirmez; kendi muhakemene geri götürür. Kötü tavsiye ise hazır reçete sunar ve kendi karar kasını kullanmanı gereksizleştirir.
Dışarıdaki alkış neden yetmez?
Alkışın bir sınırı vardır: Alkışlayan kişi odadan çıktığında ne yapacaksın? Sosyal medya bu soruyu daha görünür hale getirdi. Sayılar, insanların neyi beğendiğini gösterir; fakat her zaman neyin değerli olduğunu göstermez. Popüler olanla anlamlı olan aynı şey değildir. Hızlı tüketilen bir fikir çok ilgi görebilir, emek isteyen bir çalışma ise ilk anda sessiz kalabilir.
Bu sadece sosyal medya için geçerli değil. İş yerindeki terfi, müşterinin övgüsü, ailenin takdiri de kıymetlidir. Fakat bunları tek değer ölçüsüne dönüştürmek tehlikelidir. Çünkü insanlar tutarsızdır, kurumlar değişkendir, beklentiler çelişir. Dün seni öven kişi bugün başka bir ölçüte göre eleştirebilir.
Kendi değerini yalnızca değişken insanların tepkilerine bağladığında, iç dünyanı dalgalı bir piyasaya teslim etmiş olursun. Her gün yeniden fiyat biçilir sana. Bu, yorucu bir çalışma düzenidir.
Kendi ölçünü kurmak ne demektir?
Kendi ölçünü kurmak, “Kimseyi dinlemem” demek değildir. “Her şeyi ben bilirim” hiç değildir. Daha sakin bir iddiadır: Başkalarının görüşünü dinlerim ama hayatımın nihai sorumluluğunu onlara veremem.
Bunun için önce kararlarını görünür hale getirmek işe yarar. Büyük ya da küçük bir karar öncesinde kendine üç soru sor: Ben aslında ne istiyorum? En çok neden korkuyorum? Bu kararı savunmak için hangi gerekçem var? Bu soruların cevabı kusursuz olmak zorunda değil. Ama sana, kaygı ile gerçek risk arasındaki farkı gösterir.
Ardından onay verecek kalabalığı küçült. Her konuda herkesin fikrini almak, daha çok bilgelik üretmez. Çoğu zaman daha çok gürültü üretir. Konuya gerçekten yakın, dürüstlüğüne güvendiğin ve sana hoşuna giden şeyi değil, gerekli olanı söyleyebilecek birkaç kişi yeterlidir.
Küçük kararları tek başına vererek pratik yapabilirsin. Bir e-posta taslağını beş kişiye okutmak yerine bir kez kontrol edip göndermek. Herkesin beğeneceği bir proje seçmek yerine, gerekçesine inandığın bir öneriyi savunmak. Bir eleştiri aldığında hemen açıklama yapmak yerine, önce “Burada işime yarayacak ne var?” diye düşünmek. Özgüven, sürekli iyi hissetmekten çok, belirsizliğe rağmen hareket edebildiğini görmektir.
Bir başka önemli nokta da hata payına izin vermektir. Onay arayışının altında bazen mükemmel karar verme isteği yatar. Oysa hayatın çoğu kararı, eksik bilgiyle verilir. Yanlış seçim yapabilirsin. Bir iş fikri tutmayabilir, bir ilişki beklediğin gibi ilerlemeyebilir, bir toplantıda düşündüğün etkiyi yaratamayabilirsin. Bunlar can sıkıcıdır ama insanı değersiz kılan hükümler değildir. Daha iyi karar vermeyi öğrenmenin malzemesidir.
Onaysız kalmaya dayanabilir misin?
Belki mesele, onay istemeyi tamamen bırakmak değil; onay gelmediğinde dağılmamayı öğrenmektir. Herkes seni anlamayacak. Her fikrin kabul görmeyecek. Bazen haklı olduğun halde destek bulamayacaksın, bazen de eleştirinin gerçekten haklı bir tarafı olacak.
Olgunluk, her eleştiriyi reddetmekte değil; eleştirinin içindeki bilgiyi alıp kendi değerini orada bırakabilmektedir. Onay seni sevindirebilir. Ama yönünü belirlemek zorunda değildir.
Bugün kendine şunu sor: Son kararında gerçekten bilgi mi aradın, yoksa kendi kararını taşımak için başkasından izin mi bekledin?
Kendi sesin ilk başta alçak çıkabilir. Yine de onu duymaya değer.








